Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » İnkardan şaşkınlığa, uyumdan öfkeye: OHAL’de mücadele! Sevgi TÜRKMEN

İnkardan şaşkınlığa, uyumdan öfkeye: OHAL’de mücadele! Sevgi TÜRKMEN

Şimdiye kadar çıkan her KHK, daha yayınlanmadan ön bilgisi kulaktan kulağa yayılırken, çoğumuza “yok artık, o kadar da değil” dedirtti. Her çıkan KHK “ bu kadar demek” dedirterek “o kadar işte”ye uyumumuzu kolaylaştırdı. Bu kabullenme ve uyum halini psikolojik bir süreç olarak değerlendirebiliriz. İlk evrede reddetme, şaşkınlık ve inanmama vardır, baş edilemeyeceği zannedilen bir durum karşısında durumu reddetme, kabul etmeme. İkinci evre kızgınlığın ve öfkenin evresidir. Eğer “içeri”de yaşanan öfke kendini sosyal ve siyasi bir güce dönüştürecek alanlar/imkanlar bulabilirse üçüncü evre olan kabullenme veya uyum evresine geçiş engellenmiş olur ve birey kendi özgücüyle belirlediği biçimde, yaşantısında yeni evreler ve eksenler oluşturabilir. Eğer öfke ve kızgınlığın akacağı mecra bulunamazsa “daha kötüsü olmasın” dedirten, “uyum” evresi olan, üçüncü evreye geçilir.

İhraç olan bir kişi psikolojik destek almak istediğinde, sayısı oldukça az olan eleştirel yaklaşımların dışında, geleneksel psikolojide, bu dinamikler kullanılarak kişiyi “alıştırma” sürecine dahil eden bir yol izlenecektir. Bu sürecin daha da olumsuzu, psikolojiye “ihtiyaç” duymadan, bir tür “kitlesel geçişler”  olarak da tanımlayabileceğimiz geçişlerle, bu “alışma” sürecine kendi sosyal ve siyasi dinamiklerimizle varmamızdır.

Bir hak ihlali karşısında, hareketsiz kalıp alışmaya çalışan, ya da “alışmayı arzulayan” ruh hali, hareketsizliği zihnimizde rasyonelleştirerek bize geçici bir “iyi hal” verebilir. Ama hiçbir zaman bu hak kaybı karşısında içimizi soğutamaz, ruhu güçlendiremez, kişiye umut veremez. Hareketsiz olup “alışma denemeleri” yapan bu ruh hali, durağandır ve yaşam enerjisinin çok uzağındadır. Bu durum kişileri üçüncü evre dediğimiz “alışma” evresinde bırakır. Eğer kişide “alışma” evresine alışmama/direnme motivasyonu var ise ama bunu gerçekleştirme potansiyelinin “dış” dünyadaki karşılığını bulamıyorsa “buhran” başlar.

Alışmaya direnme gösteren kişiyi buhrandan ve bulanıklıktan kurtaracak evre geleneksel psikoloji literatüründe geçmese de üçüncü evrenin üzerinde duran “tepki verme” evresidir.

Ruhun ve zihnin hareket alanı olarak da düşünebileceğimiz dördüncü evrede, haksızlık karşısında, mücadele etme gücümüz ve motivasyonumuz vardır. Dördüncü evre bize der ki; öfkeniz ancak burada dinecektir, ruhunuzu ancak harekete geçme, mücadele etme ve dayanışma pratikleri “iyi” edecektir. Çünkü; mücadele huzuru bozucudur, alışmayı ketleyici ve “arıza” çıkarıcıdır. Bu huzur bozucu arızalar mücadele edende pozitif bir etki yaratırken karşısında mücadele edilende tam tersinden negatif bir huzursuzluğa neden olacaktır.

Burada dördüncü evrenin simgesel bir karşılığı olarak Ankara’nın Yüksel Caddesi çıkıyor karşımıza. 406 gündür ısrarla ve inançla “alışmanın huzurunu” bozmaya niyetli olan Yüksel Direnişçileri…

Yüksel’de başlayan direniş, ihraçların öfkesi, siyasi yalnızların yoldaşı, alışmak istemeyenlerin umudu, inancını yitirenlerin cesareti; hepimizin uğrak yeri, sosyal alanı, mekanı oldu. Tüm ihraçların, haksızlığa uğramışların içine dokundu, içimizden geçen, Yüksel’de karşılık buldu.  Ruhen üçüncü evreden dördüncü evreye geçişimizin ilk dayanağı oldu.

Yine bu geçişin tamamlanması ve dördüncü evrenin potansiyelini gerçekleştirmesi için başka “dayanaklara” da ihtiyacımız oldu.  Önemli bir dayanak da, mesele ihraçlar olduğu için, KESK olarak düşünüldü. Binlerce insanın bir günde işinden, aşından edildiği bir süreçte, eğer sendikalıysanız ya da örgütlü bir kolektife, platforma, gruba dahilseniz, psikolojik olarak ilk “sığındığınız” ve ilk harekete geçmek istediğiniz alanlar buralar olacaktır. Kişiler bu alanlarda sosyal ihtiyaçtan daha çok, siyasi hareket ihtiyacına, dördüncü evrenin gereklerine uygun olarak, tepki verme ve mücadele etme arzusuna karşılık bulabilme umudu taşımaktadırlar. Tam bu bağlamda da peki KESK bu ihtiyaca ve umuda ne kadar karşılık verebilmiştir sorusu çıkar karşımıza.

KESK’in “yönetim aklının”, en başından beri dördüncü evre olan, tepki verme ve mücadele etme evresine geçme niyetinin olmadığını iddia edebiliriz. Hatta bu süreçte, KESK ‘in“alışma” ve “alıştırma”yı seçtiğini, üçüncü evrede kaldığını, ilk ihraçtan bugüne kadar KESK’in ortaya koymuş olduğu “mücadele hattını” değerlendirerek, rahatlıkla söyleyebiliriz.

KESK “yönetim aklı”, ilk ihraçlardan bugüne durumun vahametine işaret edici, ihraç olan arkadaşlarımızın öfkelerini ifade edebileceği, haksızlığa uğramışlığın yaşattığı “hüsranı, acıyı” dindirebileceği bir eylem programı geliştiremedi. Açıklamalarında bizler “fetö’cü değiliz” den öteye gitmeyen ifadelerle, aslında “bizler onlar gibi değiliz”, “bir yanlışlık var ve bizlere işimiz geri verilecek” gibi örtük/açık anlamlarla yapılan “siyasi savunmalara” girişildi. Dolayısıyla KESK, “bir yanlışlık olmalı” algısı ve mesajıyla, içinde bulunulan durumun, siyasi dinamiklerinin anlaşılmasını engelleyici bir “bulanıklığa” neden olmuştur. Gerçekçi olmayan bir “güven ilişkisi” ve yanılsamalarla yürütülen bir “mücadele” halini zorlamıştır. KESK “yönetim aklı”, psikolojik olarak kendisini “hiçbir şey yapamıyoruz”a inandırdığı gibi bir şey yapmaya niyeti, inancı ve enerjisi olan KESK üyelerine de, kendini “güvende hissettiği”, sendikal bürokrasisi içinde hareket edilmesi gerektiğini önermiştir. Muhattab olarak meselenin “merkezinde” bulunsa da fiili olarak “hiçbir yerde” olmayıp “ihraçlar döneminde” tarihi bir sorumluluk alamamıştır.

KESK “yönetim aklı”, dördüncü evreye geçişte ihraçlara bir dayanak olan Yüksel Direnişi’ni, bugüne kadar “görmedi”, “görmek istemedi”, “el oğlu” duydu, KESK yönetimi duymadı. Bir yılı aşkındır devam eden Yüksel Direnişi’ni, çoğu kurum gibi, KESK de sadece“kurumsal ziyaretler” çerçevesinde tanıdı ve “kendi çerçevesinin” dışında kalanı görmemekte ısrarcı oldu.

KESK “yönetim aklı”, her hafta Sakarya Caddesi’nde yapmaya çalıştığı basın açıklamasında 286 gündür açlık grevinde olan iki üyesinin adını yasaklattırdı kendisine. Nuriye ve Semih diyemedi. Bu iki isme karşı “lal” olma hali çoktan kendisini KESK’in siyasi tarihine not ettirdi.

Nuriye, Semih meselesi, açlık grevinin toplumsal kesimler  üzerinde yarattığı “duygusal karmaşa” halini çoktan geride bırakmıştır. Yüksel direnişçileri, Türkiye’nin “ihraçlar dönemi yalnızlarına” umut vermiş, kendi varoluş nedeninin sınırlarını aşmış, yeryüzünde yaşanan mağduriyetlerde ve hak kayıplarında örneklenir olmuştur.

Bizler hem bireysel hem de kurumsal olarak bu sorumluluğun altındayız. “Yükümüz”; Nuriye, Semih ve Esra’nın “açlığı” arttıkça artıyor. Bugüne kadar Yüksel Direnişi için ne yapmışsak ne yapmamışsak/yapamamışsak bir yana bırakıp, bugün için tez elden harekete geçmemiz gerekmektedir. Bunu sadece Nuriye, Semih için değil, tüm ihraçlar için, bu süreçte haksızlığa uğrayan herkes için, bu “ihraçlar döneminde” kendini baskı altında hisseden hepimiz için yapmalıyız.

Kendimizi üçüncü evrenin hareketsizliğinden, uyumundan kurtarıp; bize her yönüyle daha iyi gelecek dördüncü evrenin hareketiyle/tepkisiyle/mücadelesiyle var etmeliyiz.  Aksi hali, sadece bugünümüzün değil geleceğimizin de, patolojik bir “uyum/alışma” evresine teslim olması demektir. Aksisi, hem bireyler olarak bizi hem de kurum olarak, birincil dereceden sorumluluğu olan, KESK’i bu vebalden kurtaramayacaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*