Anasayfa » NEYİ SAVUNUYORUZ » İdeoloji, demokrasi, işsizlik ve referandum üzerine

İdeoloji, demokrasi, işsizlik ve referandum üzerine

Bilinç ve ideoloji üzerine

Bugün Kürt ve Türk işçilerin en önemli sorunlarından biri “bilinç ve ideoloji” sorunudur! Yani yaşam koşullarının sürekli kötüye gittiği, dayanılmaz hal aldığı ücretli kölelik düzenini (özel mülke dönüştürülen üretim araçlarının emek sömürüsü -işçilerin emek-gücünün bir bölümüne karşılıksız el konulması için kullanılması veya kapitalizm) kendi “sınıfsal ideoloji”si olan sosyalizm (üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesi ve toplumun yönetimi ve hizmetine devredilmesi) ekseninde bütünden kavrama ve devrimci pratik ile değiştirme sorunu vardır. Ve bu sorunun çözümü işçi sınıfının kendini ve tüm insanları kapitalist sömürü düzeninden (sermaye sisteminden) nihai olarak kurtarmasının olmazsa olmaz önkoşuldur!

Bugün işçilerin çoğu sosyalist ideolojiye karşıt olan milliyetçi, islamcı, liberal vb. burjuva ideolojilerinin etkisi altındadır. Çünkü “maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf (burjuvazi), aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da (okul, medya, din) emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin (meta ilişkilerinin) fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir, egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan maddi, egemen ilişkilerdir, şu halde bir sınıfı (burjuvaziyi) egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidirler; başka bir deyişle, bu düşünceler, onun egemenliğinin fikirleridirler”(Marx). Dolayısıyla işçiler etkisi altında oldukları fikirlerin burjuvazinin veya üretim araçlarını elinde bulunduran egemen sınıfın farklı kesimlerinin fikirleri olduğunun bilincinde değildir ama sezmektedirler. Bu sezginin işçilerde dile gelen ifadesi “hangisi başa gelirse gelsin sonuç aynı”dır: “yaşam koşullları daha da kötüleşmekte”dir. Ama sezgisel bilincin ötesine geçemedikleri için “böyle gelmiş böyle gider” kör inancına saplanmışlardır.

Bunun birincil nedeni kapitalist işbölümünün işçileri belirli bir parça işe hapsetmiş ve zihinsel üretim araçlarından yoksun bırakmış olmasıdır! “Gerçekten de, iş paylaştırılmaya başlar başlamaz herkesin kendisine dayatılan onun dışına çıkamadığı, yalnızca kendine ait belirli bir faaliyet alanı olur; o kişi avcıdır, balıkçıdır ya da çobandır ya da eleştirici eleştirmendir, ve eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa bunu sürdürmek zorundadır”(Marx). Başka bir deyişle kapitalist işbölümünde işçilerin zihni ve bedeni belirli bir parça işe mahkum edilerek emek süreçlerinin bütününe yabancılaştırılmış; emek sürecinin yönetimi doğrudan veya dolaylı olarak burjuvazinin elinde merkezileşmiş olduğundan (“sermayenin denetimi altındaki emeğin elbirliği haline geldiği andan itibaren yönlendirme, denetleme ve düzenleme işi, sermayenin işlevlerinden biri haline gelir”.) işçiler salt sömürü nesnesine indirgenmiş; ve işçiler işini “geçim araçlarını” yitirmemek için bir biriyle rekabete tutuşturulmuştur”(“Bireyler yalnızca özel çıkarlarına baktıkları için —özel çıkarlar bireyler açısından, kendi kolektif çıkarlarıyla örtüşmez”). Bu durumda işçilerin kapitalist sömürü çarkının nasıl işlediğini bütünden görme ve devletin, burjuva partilerin bu çarkın neresinde yer aldıklarını kendiliğinden anlama şansı var mıdır?

Olmadığı içindir ki işçiler “yılana sarılır” durumdadır. Çünkü kapitalizm bataklığında “bir bireyin emeğini öteki üreticilerin emeklerine bağlayan ilişkiler, üreticilere, aslında olduğu gibi, çalışan bireyler arasında doğrudan toplumsal bir ilişki olarak değil, tersine, kişiler arasında maddi ilişkiler (işçi-patron, alıcı-satıcı vb.) ve şeyler (metalar, markalar vb.) arasında toplumsal ilişkiler olarak görünür”(Marx). Böyle göründüğü için işçiler “ekmeğimizi patronlar veriyor” diye düşünmekte; “allah devletimize zeval vermesin” demekte; AKP’yi veya bugünlerde CHP’yi “kurtarıcı” gibi görmekte; veya ekonomik krizi “doğal afet” gibi bir şey sanmaktadır. Çünkü “toplumsal güç, yani işbölümünün koşullandırdığı çeşitli bireylerin elbirliğinden doğan on kat büyümüş üretici güç, bu bireylere biraraya gelmiş kendi öz güçleri gibi görünmez, çünkü bu elbirliğinin kendisi de, gönüllü değil, doğaldır; bu güç, bu bireylere, kendilerinin dışında yer alan, nereden geldiğini, nereye gittiğini bilmedikleri, bu yüzden de artık hükmedemedikleri, tersine, şimdi insanlığın iradesinden ve gidişinden bağımsız, bir dizi gelişim evrelerinden, aşamalarından geçen, insanlığın bu irade ve gidişini yöneten yabancı bir güç gibi görünür”(Marx).

Bu baş aşağı olmuş görünüş ücretli kölelik düzeninin ve burjuva sınıfının egemenliğinin temel koşuludur. Bu koşulun varlığının sürdürülmesi ise işçilerin örgütlenmesinin ve sınıf bilincine (kolektif işçi bilincine) varmalarının engellemesine bağlıdır. Başka bir deyişle burjuvazi işçileri “koyun”laştırdığı ölçüde her birini “kendi bacağından” asabilir; emek-gücünü sınırsızca sömürebilir; ve böyle komünizmi işçi sınıfına yabancı ve tehlikeli bir şeymiş gibi empoze edebilir; ve böyle “terörist”, “anarşist”, “bölücü” diye kışkırtabilir, düşmanlaştırabilir işçileri birbirine. Bu amaçla devlet Taksim’in 1 Mayıs alanı olmasını terör estirerek engellemeye çalıştı ve bu amaçla Tekel işçilerinin direnişine saldırdı. Çünkü büyük devin (işçi sınıfının) uyanmasına, tarihsel ve sınıfsal bilincinin vücut bulmasına engel olmak zorundaydı. Bu, burjuva sınıfı için varlık-yokluk sorunuydu ve bu uyanışı engelleyemezse sömürü nesnesi olan işçi sınıfı mezar kazıcısı olmaya başlayacaktı. Ama devlet terörü her iki olayda da amacının tersine bir etki ile sonuçlandı; “devlet[in], bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde egemenliğini sürdürmesinin bir makinesi” olduğu gerçeğini işçilere ve emekçi yığınlara gösterdi. Ama Türkiye’de “demokrasi” ve “kürt sorunu” varlığını sürdürdüğünden Taksim, Tekel vb. mücadelelerinde kendini gösteren emek-sermaye çelişkisi liberal burjuvazi, liberal reformist partiler ve sendikalar tarafından o sorunlar eksenine çekilerek gölgelendi! “Demokrasinin burjuva niteligi emekçi yığınlardan gizlenerek” işçilere dönük devlet terörü salt “demokrasinin geliştirilmesi” gereği sorununa bağlandı. Çünkü “burjuvazi ikiyüzlülük etmek ve gerçekte, burjuva diktatörlüğü, sömürücülerin emekçi yığınlar üzerinde diktatörlüğü olan (burjuva) demokratik cumhuriyete, “tüm halkın iktidarı” ya da genel olarak demokrasi, ya da saf demokrasi adını vermek zorundadır”. Aynı zamanda her büyük işçi direnişinde olduğu gibi işçilerle sosyalist ideolojiyi dışardan taşıyan “marjinal guruplar” arasına set çekilmeye, duvar örülmeye çalışıldı. Direnişlerin meşruluğu “anarşist ve “bölücü” unsurların parmağı olduğu manipülasyonuyla gözden düşürülmeye,“orantısız güç kullanımı” meşrulaştırılmaya çalışıldı.

“Salt demokrasi” mi?

Bir kere yaşanan sorunların özü, “ekseni” kaydırıldıktan veya emek-sermaye çelişkisi gölgelendikten ve “salt demokrasi” sorununa indigendikten sonra işçileri kontrol altında tutmak ve bastırmak daha kolaydır burjuva-devleti için. Örneğin Tekel direnişine karşı başbakanın direniş “ideolojiktir” açıklaması karşısında Tekel işçilerinin tavrı “hayır bizim mücadelemiz ideolojik değil ekmek mücadelesidir” biçiminde olmuştur. Ki, bu bağımsız devrimci bir sınıf tavrı değildir! Çünkü ücretli kölelik düzenine karşı değil ücretli köle olarak elindeki kırıntıları korumakla sınırlıdır içeriği. Dolayısıyla direnişin ufku, hedefi ve içeriği daha baştan kendi içinde öznel olarak (dışındaki nesnel gerçekliğe uygun olmayan aykırı düşünüşle) sınırlanmıştır! Ama bu öznel sınır nesnel gerçekliğin sınır tanımayan çelişki yasası ile zorla aşılmıştır. Yani 1 Nisan eyleminde devlet terörüne maruz kalan Tekel işçileri “demokrasi sermayeye özgürlük işçilere kölelikmiş”i bizzat yaşayarak anladılar. Öte yandan işçiler direniş sürecinde yani “kendinde-sınıf” olmaktan çıkıp “kendi-için-sınıf” olmasıyla kürt-türk, kadın-erkek, alevi-sünni ayrımlarının kaynaşıp eridiğini ve aynı süreçte burjuva-devlet içinde önemsizleştiğini gördüler. Aynı zamanda sendikalarında saf değiştirmiş sendika ağalarının ve bürokrasinin yıkılması zorunluğunu; taban komitelerinin ve sendikal demokrasinin önemini kavradırlar. Ama alınan bu dersler sosyalist bilinç ve ideoloji ekseninde bütünleştirilmiş değildir. Ki, sendikaları salt “ekmek mücadelesine” ve bürokratizm batağına dönüştüren en önemli neden ücretli kölelik düzenini ortadan kaldırma ereğinden yoksun olmalarıdır!

Aynı sorun “Kürt sorunu”nda da yaşanmaktadır. Artık “kendi kaderini tayin” ( siyasal anlamda bağımsızlık hakkı, ezen ulustan siyasal bakımdan serbestçe ayrılma hakkı) değil “demokratik özerklik”, “evrensel demokrasi” vb. istiyoruz denmektedir. Peki bu taleplerin özü nedir? Ki “devlet bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde egemenliğini sürdürmesinin bir makinesidir”(Lenin). Ve “devletin egemenlik biçimleri değişebilir: sermaye, iktidarını, sahip olduğu bir biçimde şu yolda, bir başka biçimde bu yolda ortaya koyar -ama esas olarak, ister oy hakkı ya da öteki haklar olsun ya da olmasın, ya da ister cumhuriyet, demokratik bir cumhuriyet olsun ya da olmasın, iktidar sermayenin ellerindedir- aslında ne denli demokratik olursa, kapitalizmin yönetimi o denli kaba ve o denli vurdumduymaz olur. Dünyada en demokratik ülkelerden biri Amerika Birleşik Devletleri’dir, oysa hiç bir yerde toplumun tümü üzerinde sermayenin gücü, bir avuç mültimilyonerin gücü, Amerika’da olduğu kadar kaba ve bu kadar açıkça görülmemiştir. Sermaye varolunca, toplumun tümü üzerinde egemenlik kurar ve hiç bir demokratik cumhuriyet, hiç bir oy hakkı onun niteliğini değiştiremez”.

Bu durumda “demokratik özerklik” talebi kürt burjuva sınıfının ideo-politikasıdır; çünkü bu politika “bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde egemenliğini sürdürmesinin bir makinesi” olan ve yıllardır kürt halkını ezen ve asimile eden devletin yönetimine katılmayı talep etmektedir! O zaman bu sloganlar işçilerin ve ezilenlerin talebi olabilir mi? Hangi köle kendi kendini kırbaçlamak ister? İstemeyeceği aşikar ama Kürt işçi ve yoksul emekçileri burjuva ideolojisinin etkisi altında olduklarından bu gerçeği görmekten uzaktırlar. Halbuki hergün kulaklarında yankılanan “özgür”, “eşit”, “demokratik” sözcükleri (Anayasa değişikliği paketi için DİSK’in hükümete vermek üzere hazırladığı “Özgürlükçü-Eşitlikçi Demokratik ve Sosyal Yeni Bir Anayasa İçin Temel İlkeler Raporu” gibi) gerçegi saklamaya, üretim araçlari mülkiyeti ve siyasal iktidar sömürücülerin elinde oldugundan, sömürülenler için, yani nüfusun engin çogunlugu için gerçek özgürlügün, gerçek eşitligin sözkonusu edilemeyecegi olgusunu saklamaya yararlar”. Ve ”güncel demokrasinin burjuva niteligini halktan gizlemek, onu, genel olarak demokrasi ya da “saf demokrasi” olarak göstermek, burjuvazi için yararli ve zorunludur”.

Örneğin bu yılki Newroz kutlamalarında BDP’li yöneticiler kürt işçi ve emekçilerine şöyle seslenebildiler: “Türkiye demokratikleşince işsizlik ve yoksulluk çözülecektir”. Bunun bir yalan olduğu BDP’nin referans aldığı burjuva demokrasilerine (işsizlik ABD’de yüzde 9,7; AB ülkelerinde en düşük işsizlik oranı yüzde 7 en yükseği yüzde 20’dir.) bakılarak kolaylıkla anlaşılabilir. Ki, bu hayal Kürt burjuvazisinin çıkarlarının Kürt işçi ve emekçilerinden tamamen ayrı ve ona karşıt olduğunun açık bir göstergesidir. Ve asolan artık emek-sermaye çelişkisidir ve ezen ulus ezilen ulus çelişkisisi de artık emek-sermaye çelişkisi ekseninde yani sınıfa (burjuvaziye) karşı (işçi sınıfı) sınıf, kapitalizme karşı sosyalizm ekseninde yürütülecek devrimci bir mücadele ile çözüme ulaşabilir! Dolayısıyla Kürt halkının özgürleşmesi “demokratik özerklik” ile değil sosyalist devrimle veya “sosyalist demokrasi” ile mümkündür. Çünkü sosyalizm işçi sınıfının sosyalist devrimci demokratik diktatörlüğüdür; yani sömürücülerin, kapitalistlerin, yani nüfusun çok küçük bir azınlığının direncinin zor aracıyla bastırılması …kapitalizm tarafından sömürülen ve ezilen işçi sınıfı ve emekçiler yararına gerçek demokrasinin daha önce görülmemiş bir genişlemesine yolaçılmasıdır.

Burjuva demokrasisine karşı sosyalist konseyler demokrasisi

Burjuva demokrasisi, ve parlamentarizm, her şeyden önce emekçi yığınları yönetim aygıtından uzaklaştıracak biçimde örgütlenmiştir. Tersine, sovyetler iktidarı, yani proletarya diktatörlüğü, emekçi yığınları yönetim aygıtına yaklaştıracak biçimde örgütlenecektir. Sovyetik devlet örgütünde yürütme ile yasamanın birleştirilmesinin, ve bölgesel seçim çevreleri yerine, işyeri, fabrika… gibi üretenlere dayanan seçim birimlerinin geçirilmesinin ereği de işte budur. Sovyetler iktidarının özlüğünü oluşturan şey, tüm devlet iktidarının, tüm devlet aygıtının tek ve sürekli temelinin, kapitalizm tarafından ezilen sınıfların, yani işçi ve yarı-proleterlerin yığınsal örgütlenmesi olmasıdır. Hatta en demokratik burjuva cumhuriyetlerde bile, yasa karşısında eşit haklara sahip olmakla birlikte, siyasal yaşama katılma ve demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanmadan, binlerce yol ve kurnazlıkla uzak tutulmuş bulunan yığınlar, sovyetler iktidarı ile devletin demokratik yönetimine, durmadan ve zorunlu olarak, ve üstelik kesin bir biçimde, katılacaklardır. Ve “burjuva demokrasisinin her yerde ve her zaman vaadettiği, ama hiçbir yerde gerçekleştirmediği ve kapitalizmin egemenliği nedeniyle de gerçekleştiremeyeceği, yurttaşların cinsiyet, din, ırk, milliyet ayrımına bakılmaksızın eşitliğini, sovyetler iktidarı, yani proletarya diktatörlüğü, tamamen ve hemen uygular; çünkü yalnızca, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve bu araçların paylaşım, ya da yeniden paylaşımı ile ilgilenmeyen işçilerin iktidarı bunu yapabilecek durumdadır. Ve yalnızca sovyetler iktidarı, kapitalizm tarafından ezilen sınıfların sürekli devlet örgütü olarak, ordunun burjuva buyruğuna bağımlılığını ortadan kaldırabilir ve proletarya ile orduyu gerçekten kaynaştırabilir, sosyalizmin zaferinin zorunlu koşulu olan proletaryanın silahlanmasını ve burjuvazinin silahsızlandırılmasını, gerçekten yalnızca o sağlayabilir…(Lenin). Bu “gerçek demokrasi”yi gerçekleştirme görevi ise Kürt ve Türk işçilerindir. Bu iki ulusun işçileri tek bir sınıfın parçalarıdır ve kaderleri birbirlerine bağlıdır. Dolayısıyla bu gerçeği anlayıp milliyetçi ve şovenist etkilerden sıyrılarak sınıf temelinde kardeşleştikleri, kapitalizme ve burjuva diktatörlüğüne karşı birlikte mücadele ettikleri oranda özgürleşmeleri mümkündür!

“Bir cumhuriyet nasıl bir maskeye bürünürse bürünsün, ne denli demokratik olursa olsun, eğer o bir burjuva cumhuriyeti ise, eğer o toprak ve fabrikaların özel mülkiyetini koruyorsa ve eğer özel sermaye toplumun tümünü ücret köleliği içinde tutuyorsa… o zaman bu devlet, bazı insanların, ötekiler tarafından ezilmesi için bir makinedir… Biz, devletin genel eşitlik demek olduğu yolundaki bütün o eski önyargıları reddedeceğiz -çünkü bu, bir gözboyamacadır: sömürü olduğu sürece eşitlik olamaz”(Lenin). Bu temel gerçeği Kürt ve Türk işçilerin anlamasının hayati bir önemi vardır. Çünkü Türkiye’de rejim krizi sürmekte; devlet demokrasi “maske”sine bürünmekte ve bu bürünüş sürecinde burjuvazi içinde (statükocular, liberaller) laik-anti-laik, darbeci-neoliberal demokrat kutuplaşması (iktidar mücadelesi) yaşanmakta, işçiler ve yoksul emekçileri bu sürece dahil etmeye ve taraf olmaya zorlanmaktalar. Bu zorlama sürecinde önceki rejimin korunmasını isteyenler de, neoliberaller de birbirini “faşist”likle suçlamakta, herbiri kendisinin saf demokrasi yanlısı olduğunu söylemektedir. Ama “sömürü olduğu sürece eşitlik olamaz” gerçeğini anlayan hiç bir işçi bu yalanlara aldanmayacaktır. Aynı zamanda rejim krizi ile burjuvazi içinde oluşan çatlaklardan kendi sınıfının gözünü ve önünü açacak olanaklardan yararlanmaktan geri kalmayacaktır.

İşsizlik ve yoksulluk nasıl kalkar?

Öte yandan rejim krizine eklenen ekonomik krizle birlikte tavan yapan işsizlik (% 14,3) ve yoksulluk burjuvazi içindeki iktidar mücadelesine kaldıraç yapılmaktadır. Kriz sürecinde emekçi düşmanı politikaları sürdüren AKP hükümetinin gözden düşmeye başlaması ve “kürt açılımının” tıkanması sonrasında Kılıçtaroğlu CHP’sinin “popüler” çıkışı ile işsizlik ve yoksulluk üzerinden siyaset yapılmaya başlamıştır. CHP’nin “her ailenin sigortası olacak. Kadının banka hesabına yatıracağız parayı, çoluğunu çocuğunu doyuracak.Emekliler yeniden birinci sınıf vatandaş olacak” vb. vaadleri emekçi yığınların ilgisini çekmeye başlayınca bundan rahatsız olan başbakan “işsizlik bir iki aya yüzde 10’un altına inerse şaşırmayın” açıklamasını yapmıştır. Peki nasıl olacak bu iş? “Hizmet sektöründe başlattığımız sıçramayla, işsizlikte yüzde 10’ların altına düşeceğiz”. Bu mucizevi beklentinin gerçekleştiğini varsaysak bile hiç bir devletin ve burjuva partisinin işsizlik sorununu tümüyle çözme iddiasında olamayacağı, bunun kapitalizmin doğasına aykırı olduğu kuşku götürmez. Çünkü “kapitalist üretimin başlıca amacı ve yönlendirme dürtüsü, elden geldiğince fazla artı-değer sızdırmak, dolayısıyla emek gücünü olanaklı olan en geniş ölçüde sömürmektir”. Teknoloji sürekli gelişirken yasal iş saatlerinin yüz yıldır aynı kalmasının veya esnek ve kayıt-dışı çalıştırma ile uzamasının, çalışma yoğunluğunun artmasının ve ücretlerin düşürülmesinin temel sebebi budur. Örneğin işçilerin görece daha örgütlü olduğu yirmi ülkede yapılan bir araştırmaya göre haftalık iş saatleri en düşük 33 saat en yüksek 46 saattir. Türkiye’de ise 60 saate kadar çıkmaktadır. O ülkelerde aylık gelir ortalama 35 bin dolar iken Türkiye’de ise 5 bin dolar-mış. Ki, asgari ücret 577.01 liradır oda yeni yüzde 4,3 zam yapılmasından sonra oldu. Ve asgari ücret açlık sınırı olan 850 liranın üçte ikisi, yoksulluk sınırı olan 2.800 liranın ise altıda biri kadardır.

İşsizlik ve yoksulluk söz konusu olduğunda devletin ve burjuva partilerinin çalışma saatlerine ve ücretlere hiç değinmemeleri ve sorunu uzun çalışma saatleri ve düşük ücretle ilişkilendirmeyip salt sermaye yatırımlarının arttırılmasına veya “aile sigortası”na bağlamaları o halkçı söylemlerinin arkasındaki burjuva yüzü açığa çıkarmaya yeterde artar bile. İşsizlik sorununu AKP gibi CHP’de sermaye odaklı olarak azaltmayı hedefliyor; yani “sanayiciyi ülkenin kamu görevlisi” yaparak, önünü açarak, bütün bürokratik engelleri” kaldırarak. Bu işleri AKP’nin pek iyi yaptığı aşıkar; işsizlik fonunu bile işsizlere değil sermayeye teşvik olarak dağıttı. Bürokratik engellere gelince bir kıdem tazminatını kaldırma birde bölgesel asgari ücreti çıkarma kaldı. Ki, CHP iktidar olana kadar AKP sermayenin bu sorunlarını da giderir zaten. Şimdi gel gelelim işsizlik sorununun ekonominin büyümesine bağlı olarak çözülüp çözülmediğine. Kriz sonrası 2010 yılının ilk üç ayında ekonomi yüzde 11.7 oranında büyüdü. İşsizlik ise 2.9 puan azalarak yüzde 12 oldu. Ama son on yılda ekonomi toplam yüzde 41.5’luk büyüme sağlamıştır ve bu büyümeye karşılık işsizlik azalmamamış tersine yüzde 10’un üzerine çıkarak armıştır. Uzun vadede işsizlikteki bu artış eğilimi bugünlerde yapıldığı gibi kısa vadeli dalgalanmalar, krizde boşaltılan yerlerin bir kısmının doldurulması veya mevsimlik, kısa süreli istihdamlar öne sürülerek saklanamaz. Burada ekonomik büyümenin işsizliğin azalmasında hiç bir etkisinin olmadığını iddia edilmiyor. Ki sermayenin daha çok işçi istihdam edip iş-gücünü sömürmek istediği aşikar ama gerek “sermayenin organik bileşiminin yükselme eğilimi” -yani teknoloji yoğun olması- gerekse kapitalistlerin çalışma saatlerini ve yoğunluğunu arttırak daha çok işçiden sızdıracağı artı-değeri daha az işçiden sızdırma hırsı ekonomik büyümeye parelel olarak istihdam artışını engellemektedir. Sanayileşmenin tarımda yarattığı yıkımdan veya kapitalist rekabet ve tekelleşme ile küçük balıkların büyük balıklar tarafından yutulmasıyla işsiz kalanlardan söz etmiyoruz bile. Dolayısıyla hükümetin veya burjuva partilerinin işsizliğin çözümü olarak gösterdikleri “ekonomik büyüme” çözüm değil aldatmaca ve sorundur.

Sorundur çünkü kapitalist ekonominin büyümesi işçilerin emek-gücünün daha büyük bir kısmına karşılıksız el konulmasına ve sefalet ücrete mahkum edilmesine zorunlu olarak bağlıdır. Bu koşul kapitalistlerin rekabet gücünün armasınında temel koşuludur. İşte bu yüzden “esnek çalışma”, “performansa dayalı çalışma”, “sigortasız çalıştırma”, “parçabaşı-çalışma” vb. dayatılıyor ve bu yüzden “asgari ücret” açlık sınırının altında tutuluyor, ki her asgari ücret artışı görüşmelerinde kapitalistlerin genel yaklaşımı şudur: asgari ücret fazla arttırılmasın çünkü “işçi maliyetleri yüksek” ve “daha da yükselir”, “rekabet gücümüz azalır” ve “pazarları rakiplerimize kaptırırız” vb. Bu durumda kapitalistlerden “kamu görevlisi” olurmu? Büyümesi emek sömürüsüne dayalı ve dolayısıyla işsizlik ve yoksulluk üreten bir sistemde işsizlik ve yoksulluk çözülür mü? Burjuva devletin ve partilerinin çözemeyeceği aşikar, ancak geçici önlemlerle, bin bir çeşit sınavlarla ve altı boş vaadlerle oyalayabilir işsizleri. Ki, öte yandan her zaman ellerinin altında hazır işsizler ordusu olması onlar için zorunludur. Bu hem çalışanlar üzerinde korku yaratmak hem de yeni işgücüne ihtiyaç duyunca (tersanelerde, madenlerde ve kot taşlamasındaki iş cinayetlerini veya aşırı çalışmaktan yıpranan ve erken yaşta ölenleri vb. düşünülürse) takviye etmek için gereklidir sermaye için. Dolayısıyla işsizlik ve yoksulluk kontrol altın tutulduğu oranda zarardan çok yararı vardır sermaye için. İşsizlik fonu, meslek öğretme kursları, KPSS, sadakalar vb. veya CHP’nin “aile sigortası” vaadi hep işsizler ordusunu yoksulluğu kontrol altında tutmanın araçlarıdır.

Anlaşılacağı üzere kapitalizmde işsizliğin, yoksulluğun ve baskının mutlak çözümü olanaklı değildir. Mutlak çözüm ancak sosyalist devrimle (burjuva egemenliğinin yıkılması ve üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesiyle) mümkündür. Çünkü “herkesin bir başka işe meydan vermeyen bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin hoşuna giden faaliyet dalında kendini geliştirebildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler, bu da, benim için, bugün bu işi, yarın başka bir işi yapmak, canımın istediğince, hiçbir zaman avcı, balıkçı ya da eleştirici olmak durumunda kalmadan sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam hayvan yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra eleştiri yapmak olanağını yaratır…”(Marx).

Ama sosyalist devrim düzenli ve eğitimli bir orduyu ön gerektirir. Bunun oluşması için hem kapitalistlere hemde onların egemenliklerini sürdürme makinesi olan devlete karşı mücadele etmek zorunludur. Sermayenin varoluş ve güç kaynağı emek sömürüsüdür. Veya Marx’ın deyişiyle “sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir, ve ne kadar çok emek emerse, o kadar çok yaşar.” Dolayısıyla işçiler iş-güçlerinin sömürülmesine karşı koymadan sömürüyü sınırlandıramaz ve ortadan kaldırma gücüne erişemez. İliklerine kadar sömürülmüş, posası çıkarılmış; işsizlikle, açlıkla islah edilmiş ve burjuva fikirleri ile kafası bulandırılmış bir işçi hiç bir şeyi değiştiremez. Bu durumu tersine çevirmenin tek yolu sınıfa karşı sınıf mücadelesidir. Daha açık bir deyişle emek sömürüsünün gerçekleştiği her fabrikada, sanayi sitesinde-bölgesinde ve işyerinde “İşten atmalar yasaklansın”, “Taşeronluk sistemi, 4-C, sözleşmeli, tüm güvencesiz çalışma biçimleri kaldırılsın”, “Herkese İş Herkese Çalışma Hakkı”, “İnsanca Yaşanacak zaman(çalışma saatlarinin 6’ya düşürülmesi) İnsanca Yaşanacak Ücret”, “İşçi sınıfının Önündeki Yasal ve Fiili Örgütlenme ve Eylem Yasakları Kayıtsız Koşulsuz Kaldırılsın”, “Kürt ulusuna tam hak eşitliği ve Kendi Kaderini Tayin Hakkı”, “Sermaye için değil işçiler için demokrasi”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni”, “Sosyalist işçi demokrasisi” vb. talepleri ekseninde mücadele yürütülmeli. Öte yandan sendikalar burjuvazinin saflarına geçmiş ajanlardan temizlenmeli. Her işçi semtinde yoksulluğa karşı Parasız Eğitim, Sağlık, Elektrik, Su, Yol, İnternet vb. talepleri doğrultusunda mücadele örgütlenmeli. İşsizler hareketi yaratarak sermayenin dolaşımı ve işçilerden sızdırdığı artı-değeri gerçekleştirme yolları kesilmelidir. Bu mücadele işçilerin “kendisi için sınıf” olmasını sağlayacağı gibi aynı zamanda kazanacağı her mevzide moral ve örgütsel gücünü arttıracak ve daha ileri mevziler için organize olacaktır.

Bir Devrimci Proletarya okuru

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*