Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “İdeal kapitalizm” ile komünizm arasında bir “Uyum Toplumu”

“İdeal kapitalizm” ile komünizm arasında bir “Uyum Toplumu”

Fourier_37avsamFourier ve sosyalist ütopyası: Cazibe Toplumu yazımızın ikinci ve son bölümüdür

Fourier’de zevk ve cazibe, insanların birbiriyle ve doğayla dolaysız ilişkilerinin konusu ve amacı olarak, ölçülemez ve ölçülmesi de gerekmeyen kullanım değeridir. Onun çığır açıcı temel fikri şudur: İnsanların hiçbir doğal içgüdü, eğilim, karakter özelliği bastırılmadan serbestçe geliştirme olanağının sağlanması, böylelikle bunları özgürce sınayıp yaşayarak gerçek ihtiyaçlarının neler olduğuna kendilerinin özgürce karar verebilme yeteneğinin geliştirilmesi. Bu fikir çığır açıcıdır çünkü: Bireyler kendi ihtiyaçlarına özgür, bilinçli ve ortak karar verebildikleri ölçüde, kendileri için neyin gerçekten yararlı, neyin yararsız veya zararlı olduğunu ayırdedebilirler.

Kapitalizmin, yararlılık ile cazibe arasında yarattığı uçurum ve karşıtlık, ancak bu temelde ortadan kaldırılabilir: Toplumsal-bireysel olarak gerçekten yararlı olan cazip, insanların tutku ve yeteneklerini harekete geçiren cazibe ise yararlı hale gelir. Yararlılık ile cazibe arasındaki çelişkinin aşılması, öyleyse şunları gerektirir: 1- İnsanın ihtiyaç/doyum yeteneklerinin ilkel zorunluluk aleminin (bir lokma, bir hırka, bir dam) çok ötesine geçmesi. 2- İnsanın gerçek istek, ihtiyaç, özlemleri ile toplumsal emeği arasındaki her türlü engelleyici, bastırıcı, çarpıtıcı kurum ve ilişki biçiminin ortadan kaldırılması. Burada yalnız çalışmanın değil, eğitim, aile, ahlak, devlet vbnin de “zorunluluk alemi”nin ifadeleri olduğuna dikkat etmek gerekir. Bu yüzden Fourier, yeni yaşam idealine doğru, yalnızca “devlet olmayan devlet” değil, “emek olmayan emek”, “eğitim olmayan eğitim”, “aile olmayan cinsel ilişkiler”i tasarlamaya çalışmıştır. Yalnız çalışmayı değil, yönetimi, eğitimi, cinselliği bir zorunluluk (dolayısıyla baskı sorunu) olmaktan çıkarıp, gönüllülük, ihtiyaç, özgürleşme ve zevk haline getirme, ondaki dahiyene komünizm sezgisinin temelini oluşturur.

Tekrar günümüze gelirsek: Neoliberal kapitalizmin karlılık ve piyasasını genişletip çeşitlendirmek için bir yandan kitlelerin her türlü iç güdü, tutku, doyum yeteneği, yaşam tarzı farklılığı vbyi sonuna kadar kışkırtması, diğer yandan ise kaçınılmaz olarak artan sınırlama, muhafazakarlık ve tekçi egemenlik ile bastırması, kapitalizmin özsel çelişkisinin günümüzdeki en keskin, en patlayıcı ifadelerinden biridir. Bu çelişki Gezi tarzı isyan ve direnişlerin önemli bir dinamiğini oluştururken, 200 yıl öncesinden bize el sallayan Fourier’in dahiyane sezgilerini ancak bugün daha iyi anlamak mümkün hale gelmiştir.

SAMSUNG DIGITAL CAMERAFourier Freud’a karşı

Bu açıdan Forier’nin tam bir Freud karşıtı olduğu bile söylenebilir. Kapitalizmin tekelci aşamaya geçişiyle birlikte, psikanaliz teorisini Fourier ve Marx’ı çürütmeye adayan Freud; maddi refahın çalışma miktarı ve disiplinine bağlı olup, bununsa başta cinsel içgüdü (libido) olmak üzere tutku ve zevklerin doyurulmasıyla bağdaşmayacağını iddia eder. İnsanların kendiliğinden çalışmayacakları, bu yüzden “çalışmaya zorlayan, içgüdüleri bastırıp disipline eden” bir düzenin her koşulda zorunlu olduğunu söyler. Buradan hareketle baskıcı siyasal-toplumsal disiplinin ve iç güdülerin bastırılmasının son bulduğu bir “altın çağın” (doğrudan Fourier’ye ve Marx’a gönderme yapmaktadır) mümkün olmadığını, her türlü toplumun içgüdü ve özlemlerin bastırılması üzerine kurulmak zorunda olduğunu iddia eder.

Freud’un kötü ünlü tekelci kapitalizmi meşrulaştırma teorisinin doğruluk payı şuradadır ki, günümüz neoliberal kapitalizmi çalışmadan nefret eden işçileri daha fazla çalışmaya zorlamakla kalmıyor; eğitimden nefret eden çocukları daha çok eğitime, “kendiliğinden” daha çok çocuk yapmak istemeyen kadınları 3-5 çocuk yapmaya zorluyor! Fakat Fourier ve Marx’ı değil, bizzat Freud’u çürüten, tam da o meşrulaştırmaya çalıştığı tekelci kapitalizm ve büyüyen çelişkileridir. Günümüzde toplumsal üretici güç ve yetilerin geldiği gelişme düzeyi, çalışmanın, eğitimin, beslenmenin, barınmanın, kadın-erkek, yetişkin-çocuk, insan-doğa ilişkisinin zorunluluk (yoksunluk ve baskıya dayalı) olmaktan çıkıp, daha yüksek ihtiyaçlar ve zevke dayalı hale gelmesini fevkalede olabilir kılıyor. Günümüz kapitalizmi tüm içgüdüleri, zevk ve eğlence ihtiyacını sonuna kadar kışkırtırken, bir yandan artan ölçüde bastırmak zorunda kalması, şu çürüyen zorunlu çalışma, eğitim, aile vb kurumlarına hapsetmesi, onun iç çelişkinliğinin geldiği şiddet düzeyini sergiliyor. Fourier’nin büyük erdemi, insanın üretici güçlerin gelişmesiyle büyüyen ihtiyaç ve özlemlerinin kısıtlanıp çarpıtılmasıyla değil, özgür ve bilinçli hale gelmesiyle gerçek anlamda insanlaşacağını, bunun için de, üretken ve yaratıcı yetilerinin gelişmesini engelleyen insanlar arası ilişkilerin kökten değiştirilmesini gerektiğini ilk sezenlerden biri olmasıdır. Bireylerin daha en başından itibaren aile, eğitim, ahlak vb yoluyla baskıcı ve kötürümleştirici biçimde uydurulduğu toplum anlayışından, kendi kararlarını bilinçli olarak kendileri verebilen çok yönlü gelişmiş bireylerin özgür birliği olarak toplum anlayışına doğru ilk adımlardan birini atmış Fourier karşısında Freud’inki ancak bir iğdişlik teorisi olabilir!

Bastırılmış ihtiyaçların çarpıtılarak yansıtıldığı toplumsal cazibe sembollerine, yani fetişlere (meta fetişizmi, para fetişizmi, devlet fetişizmi, din, aile, ulus fetişizmi, her türden cinsel fetişizm, vb) bağımlı hale gelmesi, böylece yoksunluğun sonucu olan fetişlerin, celladına aşık olmak gibi, düşünsel yoksunluğu da pekiştirmesi, kapitalizmin kapanıdır. Fourier, diğer ütopik sosyalistler gibi, bu kölelik kurumlarından çekilen onca acıya karşın idealize edilmelerini, “yanlış bilinç” sorunu olarak görür. Yerine kendi “doğru kuramının” kabul edilmesiyle her şeyin değişeceğini sanacak kadar saftır. Fakat bu fetişistik bilincin de, mevcut kurum ve ilişki biçimlerinden kaynakladığını belli belirsiz farkeden, insanların bilinç biçimlerinin değişmesi için de, ilişki biçimlerinin köklü biçimde değişmesi gerektiğini ilk sezenlerden biri odur.

Ne var ki, bilincin değiştirilmesi için ilişkilerin değiştirilmesi, ilişkilerin değiştirilmesi için bilincin değiştirilmesi… kısır döngüsünü aşamadı. Bunun için proletaryanın yükselen devrimci ateşiyle tarih sahnesine çıkmasını ve Marx’ı beklemek gerekecekti:

“İnsanların koşulların (ilişkilerin-bn) ve eğitimin ürünü olduğunu söyleyen (kaba materyalist-bn) öğreti, koşulları üretenlerin de insanlar olduğunu ve eğiticilerin de (devrimci sınıf savaşımı pratiği ile-bn) eğitilmesi gerektiğini unutur.” “Filozoflar bugüne kadar dünyayı yorumladılar, oysa asıl mesele (bizzat kapitalizmin uzlaşmaz iç çelişkilerini ve tarihsel gelişme yönünü kavrayarak, bu temelde-bn) onu değiştirmektir.” (Marx, Feurbach Üzerine Tezler)

Bilimsel komünizmin ayrımı, kapitalizmin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim doğrultusu olarak yeni bir yaşama ve bunun, kapitalizmi yıkacak devrimci sınıf savaşımıyla gerçekleştirilmesine odaklanmaktır. Fourier’in sorunu ise, kapitalizmin iç çelişkilerinin de az çok farkında olmasına karşın, bunun yerine kapitalizmin gerçek işleyişi ile ideal algılanışı arasındaki görüngüsel çelişkiye odaklanmış olmasıydı. Şimdi bunu görelim.

phpThumb_generated_thumbnail (1)Sismondi üretici güçler/üretim ilişkileri çelişkisini seziyor: Tarihsel materyalizmin doğum sancıları

Fourier’nin ekonomi-politik alanındaki öncülü Sismondi ve fizyokratlardır. Sismondi, kapitalist üretimin çelişkilerinin köklü biçimde farkındadır. Emek-sermaye çelişkisi, servet birikiminin yoksulluğu büyüterek gelişmesi, özellikle de kapitalizmin özsel çelişkisi olan üretici güçler ile üretim ilişkileri çelişkisi ve bundan kaynaklanan aşırı üretim krizleri!

Bir yanda üretici güçlerin alabildiğine gelişmesi ve aynı zamanda nakde çevrilmeyi gerektiren metaları da içeren servet artışı; öbür yanda, sistemin, üreticiler kitlesinin gerekli geçim araçları ile sınırlandırılması olgusuna dayanması. Sismondi, Ricordo’nun raslantısal saydığı kapitalizmin krizlerinin kapitalizmin iç çelişkilerinin kaçınılmaz sonucu olduğunun ve üretici güçlerin gelişimiyle giderek şiddetlenen sarmal bir karakter taşıdığının da fevkalade farkındadır. Fakat bu onulmaz kriz ve çelişkilerin nasıl çözüleceği konusunda: Üretici güçleri mi kısıtlamalı (kapitalizmden geriye doğru ütopik-gerici yaklaşım) yoksa üretim ilişkilerini mi üretici güçlere uyumlu kılmalı (kapitalizmden ileriye doğru bakış) diye yalpalar durur. Sık sık kapitalizm öncesi üretim biçimlerine övgüler düzer (ütopik-gerici yaklaşım), yer yer de bir yeniden dağılım düzenlemesiyle (çelişkiyi üretimden bölüşüm sürecine kaydırarak) üretimle gelir dağılımını umutsuzca uyumlu hale getirme çabasına girişir (ütopik-reformist yaklaşım). Ama bölüşüm sorununun, yani bir kutupta servet diğer kutupta sefalet birikiminin, mevcut kapitalist üretim ilişkilerine dayandığını anlamaz. Çünkü güçlü biçimde eleştirdiği kapitalizmin iç çelişkilerinin neden kaynaklandığını anlamaz, dolayısıyla nasıl çözülebileceğini de anlamaz. Kapitalizmin iç çelişkilerinin üretimdeki kökenini ve nasıl çözüleceğini anlamasa da, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında uyum olması gerektiği, servetin ancak yoksulluğu büyütme temelinde biriktiği ve durmaksızın daha şiddetle kendi iç sınırlarına tosladığı kapitalizmde ise bunun mümkün olmadığını, kapitalizmin kendi kendisiyle çelişik ve dolayısıyla tarihsel olarak geçici bir sistem olduğunu, belli belirsiz de olsa ilk sezme onuru Sismondi’ye aittir. (Bkz. Marx’ın Sismondi değerlendirmeleri, Artı-değer Teorileri, 3. Kitap)

phpThumb_generated_thumbnailWalter Benjamin’in Fourier’in ütopyasını çözümlemesi

Sismondi’den etkilenen Fourier onu da bir adım ileriye taşır, fakat tabii o günün koşullarında onun eklektizmini aşamaz. Fourier’nin yaşadığı dönem Fransa’nın büyük modern kapitalist sanayi ve kentlerin henüz yeni yeni emeklemeye başladığı, zanaat ve manüfaktür tarzı üretimin egemen olduğu bir dönemdir. Bu yüzden, dahiyane biçimde sezdiği kapitalizmin çelişkin tarihsel gelişme eğilimiyle kendi dönemini ve prekapitalist kalıntıları iç içe geçirdiği bir tür “zanaat ve manifaktür sosyalizmi”dir onun ütopyası. Uyum Toplumu’nda günümüzden bakıldığında bile daha ilerilere giden dahiyane sezgilerle, sanayi kapitalizminden geriye giden çocuksu ve büyülü masal dünyasının iç içe görmemizin nedeni budur. Walter Benjamin’in Fourier üzerine incelemesi, geçmiş, bugün ve geleceğin inanılmaz ve büyülü kurgularla iç içe geçtiği bu “büyük tarihsel dönüşüm ve kriz dönemi” ütopyalarını çok iyi anlatır:

“Başlangıçta hala eskisinin egemenliğindeki yeni üretim araçları formuna, içinde yeninin eskisiyle karışık bir varoluş kazandığı kolektif bilinçaltındaki imajlar tekabül eder. Bunlar arzu-imajlardır ve toplum bunların içinde üretim düzeninin yetersizliklerini hem ortadan kaldırmaya hem de dönüştürmeye çalışır. Üstelik, bu arzu-imajlarında kişinin kendini zamanı geçmiş olandan -yani, yaşanıp tükenmiş olandan- çıkarıp kurtarmak uğruna giriştiği empatik arayışlar da kendilerini ortaya koyarlar. İşte bu yönelim ve arayışlar imaj üreten fantazyayı, gücünü ve itkisini yeni-olandan kazanarak geriye, arkaik geçmişe (yabancılaşma-öncesi yaşama) yöneltir.” (Walter Benjamin, Arkadlar Projesi)

Yani büyük tarihsel kriz ve dönüşüm dönemlerinde ortaya çıkan ve bunlarla başetme çabasının ifadesi olan büyük ütopyalarda, eski biçim içinde yeni içerik, yeni biçim altında eski içerik, gelecek korkusuyla geçmişe özlem, bugünden nefret ve geçmişin geri gelmeyeceği sezgisiyle ideal gelecek kurgusu, hepsi iç içe geçer. Fakat ne geçmiş eskisi gibi bir geçmiş, ne bugün bilinen bir bugün, ne de gelecek söylendiği gibi bir gelecektir, hepsinin karışıp birbirini dönüştürmesinden, hepsinin toplamından farklı, bambaşka bir şey, yoğunlaştırılmış bir düş gücü olarak ortaya çıkar ütopya. Ve bu, genellikle sanıldığı gibi basitçe çocuksu düşler değil, Marx’ın Fourier’den hem esinlenerek hem de eleştirerek kullandığı “tutkulu gerçekçilik” kavramının çağrıştıracağı gibi, bir tür gerçekliği anlama ve (hayali) dönüştürme çabasıdır. Klasik ütopyacılar, anlamadıkları ya da anlamakta güçlük çektikleri yıkıcı değişimlere, ilkin geçmişteki bilinen imgeleri idealize edilmiş biçimiyle iliştirerek, hem değişimi anlaşılır hale getirmeye hem de ehlileştirmeye çalışır. Ama bu daha büyük tutarsızlık ve gerilimler doğurur, ve bu kez onu geleceğe farklı bir açıdan bakmaya sürükler: Üretici güçlerin ve yeni olanın yıkıcı ve felaketli gelişimi, onu engelleyen mevcut toplumsal üretim ilişkileri içinde değil de, farklı ilişki biçimleri içinde olsaydı hangi değişim ve olanaklara sahip olurduk diye, buna uygun yeni ilişki biçimlerini, en azından sezgisel olarak, tasarlayıp araştırmaya yönelir.

Bu yüzden büyük ütopyaların inanılmaz görünen ya da lanetlenip bir tarafa atılan fantezi dünyaları, sanıldığından çok daha fazla gerçekçilik, ama “tutkulu gerçekçilik” ya da “gerçekçi düş gücü” içerir. Tabii, anarşistler veya liberter sosyalistler gibi günümüzde halen Fourier’yi birebir uygulamaya çalışanlar açısından değil, Marx gibi ütopik sosyalistler içindeki bu “tutkulu gerçekçilik” tohumlarını çıkartıp yeni bir temelde işlemeyi bilenler için. Çünkü ütopya, ama hamasi olmayan gerçek ütopya, büyük tarihsel dönüşüm süreçlerinin anlaşılmasına ve bunun içindeki ütopik-olmayan yeni yaşam olanaklarının farkına varılmasına doğru atılmış bir adımdır.

Fourier Fransa’da o dönem yeni yeni emekleme aşamasında olan büyük modern kapitalist sanayi ve büyük kentlerin olmadığı, kent ve manifaktürün ise tarımın uzantısı olarak varolduğu; tarımsal üretkenliğin çok hızlı arttığı bir bolluk toplumu hayal eder. Bu sınırlar içinde, kapitalist üretim tarzını yalnız “düzeltmek”le kalmayan, yadsıyan ve aşan komünal bir üretim ve yaşam tarzı tasarlamaya çalışır. Marx’ın vurguladığı gibi onun komünizm düşüncesine en büyük hizmeti, bölüşümü düzeltmeye çalışmakla yetinmeden, asıl üretim ilişkilerinin değiştirilmesini öngörmesidir.

Özel mülkiyeti kaldırmaya yanaşmamakla eleştirilmiştir. Doğrudur, özel mülkiyeti tümüyle kaldırmayan, ancak “bileşik mülkiyet” temelinde hisse payı olarak koruyan bir tür “anonim şirket” biçimde topluluklar düşünmüştür. Yine sosyalizmin kendisi değil, önkoşulu! Fakat onun tasarlamaya çalıştığı komünal üretim ve yaşam tarzı, zaten özel mülkiyet ve meta ilişkileri ile bağdaşmaz. Diğer taraftan sosyalizmin mülkiyet ilişkilerine, kolektif mülkiyet (hatta sadece kamusal mülkiyete) indirgenmesi, revizyonizmin ta kendisidir. Mülkiyet ilişkileri üretim ilişkilerinin temeli değil, Marx’ın sayısız kez göstermiş olduğu gibi, (devlet güvencesindeki) hukuki biçimidir.Ütopik sosyalistlerin proleter devrimle iktidar alınmadan ve özel mülkiyet kaldırılmadan toplumsal sistem değişimi hayalleri onların en ahmakça yanıdır. Diğer taraftan sosyalizmi salt mülkiyet ve iktidar ilişkileri sorununa indirgeyen, çalışma, yönetim ve yaşam tarzında köklü bir değişim derdi olmayan geleneksel sosyalizm anlayışı da aynı ölçüde sorunludur. Komünist devrim, yalnız mülkiyet ve iktidarın sınıfsal el değiştirmesi değil, insanlar arasındaki ve insanla doğa arasındaki tüm ilişki biçimlerinin baştan aşağıya değişmesidir.

1566_0Kapitalizmin uzlaşmaz iç çelişkileri mi, hayali kapitalizmle hayali çelişkisi mi?

Ütopik sosyalizmin asıl sorunu, biri görüngüsel diğeri gerçek iki çelişkiyi birbirinden ayırt edememeleridir. Görüngüsel çelişki, burjuva devriminin vaatleri ile burjuva toplumun gerçek işleyişi, ya da aynı anlama gelmek üzere, kapitalizmin zorunlu işleyiş biçimi ile meta fetişizmine dayalı ideal algılanışı arasındaki çelişkidir. Kapitalizmin gerçek işleyişi ile bilince yansıyan meta fetişizmine dayalı “ideal kapitalizm” hayali arasındaki zorunlu ayrımın yapılmamasının kaçınılmaz sonucu, ütopik-reformizmdir. (Meta fetişizmiyle her şeyin başaşağı algılanması nedeniyle, sanki “ideal kapitalizm” beklentisi aslında gerçek kapitalizmmiş de, bir takım kötü yöneticiler, rantçılar, yolsuzlukçular, vb nedeniyle bozulmuş gibi görünür.) Proudhon dahil, sonraki ve günümüzdeki bütün küçük burjuva ütopik reformistler, kapitalizmin kafalarındaki ideal yansısını, nafile biçimde ve bönce realize etmeye çalışır durur! Tüm programları şundan ibarettir: “İdeal kapitalizm ve demokrasiyi burjuvazi gerçekleştiremez, onun yerine biz gerçekleştiririz!” Gerçek kapitalizmin gerçek çelişkisi ise, bizzat kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal-cinsel vd çelişkilerin ve tarihsel gelişim sürecinin kavranmasıdır. Ancak gerçek kapitalizmin gerçek uzlaşmaz çelişkilerinin açığa çıkarılması ve tarihsel gelişim sürecinin bilimsel olarak araştırılıp kavranmasıyladır ki, bilimsel komünist devrimci çözüm yolu ortaya konabilir ve örgütlü ve bilinçli olarak uygulanabilir. İşte bu, bilimsel komünizmdir. İlk büyük ütopik sosyalistler, kapitalizm ideal vaat ve algısı ile gerçek biçimi arasındaki görüngüsel çelişki üzerinde durdular ve bunu kurgusal olarak düzeltmeye çalıştılar. Yanlış giden şeylerden iyi niyetle vazgeçilmesi ve onların düşüncelerinin benimsenip uygulanmasıyla herkes için mutluluk gelecekti! Bu ütopik sosyalizmin ütopik-reformist, yani metafizik yönüdür.

İlk büyük ütopik sosyalistler, diğer taraftan kapitalizmin onulmaz iç çelişkilerinin ve dolayısıyla tarihsel gelişim yönünün (yerini yeni ve daha yüksek bir üretim ve yaşam tarzına bırakacağının) az çok farkındaydılar. Bu da ütopik sosyalistlerin sosyalist damarını oluşturur. Özel mülkiyet, işbölümü, aile ve evliliğin, (hatta Fourier’de ulusların da!) kaldırılacağı, devletin sönümleneceği, komünler temelinde örgütlenmiş, özgür, çok yönlü gelişmiş, kendi kararları kendileri veren bireyler ve herkese ihtiyacına göre bolluk toplumu olarak komünizme dair açık ya da tohum halindeki dahiyene öngörüleri bu temeldedir.

Onların yeni ve daha yüksek bir yaşam tarzına, sadece bu düşüncelerin kabul edilmesiyle geçileceği inancı aşırı hayalperest ve reformist, fakat daha burjuva devrimlerin şafağında ufku kapitalizmi çok aşan (ve yıkmadan gerçekleşmesinin yolu açılamayacak) düşünceleriyle devrimcidirler. Günümüz solcuları ütopik sosyalistleri adet olduğu üzere küçümseyebilirler, ama kamuculuk, güvence ve demokrasiden ibaret programları, Fourier’nin kapitalizmden komünizme geçişin ilk evresi olarak öngördüğü “yarı ortaklaşmacı güvence toplumu”nun bile gerisindedir.

SANATUTOPYAbaska9.inddÜtopik sosyalizmin çelişkin eğilimlerine doğru ayrışması

Burjuva aydınlanmacı filozoflar (ansiklopedistler) Ortaçağı iğneden ipliğe keskin bir eleştiriden geçirmişlerdi. Burjuva aydınlanması ve devrimlerinin vaatleri (“eşitlik, özgürlük, kardeşlik, barış, adalet”) ile gerçekleri arasındaki korkunç tezat ise, ütopik sosyalistleri ortaya çıkardı. Ütopik sosyalistler eleştirilerini kapitalizm ve burjuvaziye yöneltmeye başladılar. Yeni bir yaşam hayal ettiler. Toplumsal çatışmanın herkesin gördüğü ve bildiği biçimde burjuvazi ve feodaller arasında sürdüğü, iktidarın ikisi arasında gidip geldiği, burjuvazi iktidarı alsa bile elinde tutacak güce sahip olmadığı, işçi sınıfının henüz acı çeken ve korunmaya muhtaç bir kesim olarak göründüğü, hele ki büyük modern kapitalist sanayi arifesi koşullarındaki Fransa’da daha fazlası da pek mümkün olmazdı.

Burjuvazi halen tek başına iktidarda değildi, iktidarı tek başına alacak, alsa bile elinde tutabilecek güce de tam sahip değildi. İngiltere’de aristokrasinin iktidarını ucundan paylaşıyordu, Fransa’da ise daha da zayıftı. İşçi sınıfı ise en azından 19. yüzyılın ilk çeyreğinde iktidara aday olacak bir sınıf olarak görülmüyordu. Bu yüzden burjuvaziyi de keskin biçimde eleştirmekle birlikte, aristokrasiye karşı ehven-i şer ve işçi sınıfı ile aynı safta görerek, “yanlış önyargılarından” vazgeçip kendi düşüncelerini benimsemesi için, yine burjuvazinin “vicdan, akıl, sağduyu” ve tabii bir de para keselerine seslenmek gibi umutsuz bir işe kalkıştılar. Başlangıçta burjuvazi de Saint Simon, Robert Owen ve Fourier’yi pek sorun etmiyor, hayırseverlik ve reformculuklarına işçi sınıfı içinde giderek artan takipçileri nedeniyle, işçi sınıfını aristokrasiye karşı mücadelesinde yedekleyebilmek için göz yumuyor, hatta övüyordu. Fakat ne zamanki işçi sınıfı yükselişe geçti ve burjuvaziye tehdit etmeye başladı (Lyon 1830 ayaklanması, İngiltere’de Çartist Hareket, Avrupa’da 1848 devrimleri), burjuvazi tarafından aforoz edilip ağır baskılara uğramaya başladılar. İşçi sınıfı uslu durduğu, ütopik sosyalistler de propaganda ve küçük ikarya deneyleri ile yetindiği sürece, liberal burjuvazinin onlarla sürdürdüğü ittifakı çöktü ve kanlı bıçaklı sınıf düşmanlığı dönemi başladı.

1848 devrimlerinde işçi sınıfının başında Saint Simon ve Fourier’in öğretilerini benimsemiş işçiler de vardı. Ne var ki, Marx ve Engels’in kuvvetle vurguladığı gibi, ilk büyük ütopik sosyalistler kendi özgül tarihsel geçiş süreci içinde devrimciyken, müritleri birer tarikata dönüşerek yozlaşmış, işçi sınıfının yükselişe geçmesiyle de bu tarihsel rollerini yitirmeye başlamışlardı. Nitekim Fourierci ve Saint-Simoncılar 1848’te işçi sınıfı adına bu kez küçük burjuvazi ile ittifak yaptılar, işçi sınıfının (ütopik sosyalizm damarından gelen) sosyalist taleplerinin devrimci sivriliği giderildi ve bunlara demokratik bir ifade verildi, küçük burjuvazinin siyasal talepleri yerine de sosyal reformist yönü öne çıkarıldı. Böylece sosyal-demokrasi doğdu!

“Sosyal-demokrasinin özel niteliği… iki ucu, yani sermaye ile ücretliliği, ortadan kaldırmak değil, ama bu iki uç arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi hafifletmek ve bir uyuma dönüştürmek istemesinde özetleniyordu… Bu toplumun demokratik yolla dönüştürülmesidir, ama bu, küçük burjuva çerçevesinde bir dönüşümdür.” (Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i)

Böylece ütopik sosyalizmin eklektik karakteri içindeki iki yönünün de birbirinden ayrışarak tarihsel-mantiki gelişim sonuçlarına varıyordu. Sosyal reformist, uzlaşmacı, “düzeltilmiş kapitalizm” hayalleri yönü, komünist ufuk ve tohumlarından arındırılıp sosyal-demokraside kemale eriyordu. Ütopik ve reformist yönlerinden arındırılarak geliştirilen komünizm ufku ve tohumları ise, bilimsel ve devrimci bir karakter kazanarak, tarihsel-mantıksal sonucuna Marksizm ve bilimsel komünizmde varıyordu!

Fourier’den ve ütopik sosyalistlerden, günümüzde anarko-sosyalistlerin yapmaya kalkıştığı gibi, onları Marx ve Lenin’den yalıtarak ya da Marx ile Fourier’yi eklektik biçimde sentezlemeye çalışarak değil, fakat onlara Marksist bir gözle bakarak daha öğreneceğimiz çok şey vardır. Ütopik sosyalizmden komünist devrimciliğe geçiş süreci, gerçek anlamını büyük burjuva devrimlerinden sonraki büyük hayal kırıklığı, feodalizmden kapitalizme büyük dönüşümün çalkantı ve sarsıntıları, kapitalizmin ilk büyük devrevi krizleri, ilk büyük işçi isyanları, çalkantılar, isyanlar, devrimler, karşı devrimler, savaşlar, büyük ütopyalar ve Marxsizmin gelişmesiyle 1800’lü yılların ilk yarısı, günümüz dönüşüm sarsıntılarına da ışık tutabilecek, tarihin en zengin dönemlerinden biridir. Bilimsellik adına büyük tarihsel dönüşüm süreçlerinde ortaya çıkan sosyal düş gücünü yadsıyarak değil, fakat onda “tutkulu gerçekçilik” adına ne varsa alarak, sınıfımızın ufkunu komünist devrimciliğe geliştirmek için…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*