Anasayfa » GÜNDEM » HAYIR/EVET dengesinin gösterdikleri: Bir analiz denemesi

HAYIR/EVET dengesinin gösterdikleri: Bir analiz denemesi

Kamoyu araştırma anketlerinde, “hayır” birkaç puan önde görülüyor. Kamuoyu araştırma şirketlerini nesnel ve bilimsel olmadığı için bir yana bırakırsak; “hayır” kampanyalarının güçlü değilse bile mütavazı bir rüzgar estirebildiğini ve hafif bir üstünlük sağladığını kendi saha çalışması gözlemlerimizden görüyoruz. “Hayır” çalışması yürüten çeşitli siyaset ve gruplardan, abartılı ve subjektif olmayıp, daha nesnel olmaya çalışanların izlenimleri de bu yönde.

AKP’nin kendi tabanında bile blok bir evetçiliği sağlayamaması, bunu tersinden teyid ediyor. Örneğin Erdoğan’ın hayır’cılara “vatan haini” demesi, kendi tabanındaki evet’cilerin önemli bir bölümünden dahi ciddi tepki aldı. “Evet” demeyi düşünen ama “evet/hayır”ı bir ölüm kalım meselesi olarak görmeyen, kendi çevreleri ve akrabaları arasında “Hayır” diyecek olanlarla bir sorun yaşamayan emekçi kesimler, “hayır”ın vatan hainliği ile damgalanmasına ve zorla bastırılmasına tepki gösteriyor. Oylarını bu gibi nedenlerle “hayır” diye değiştirmeyi düşünenlerin olduğu bazı medya yazarlarının satır aralarına kadar yansıdı. Erdoğan bu yüzden “hayır da saygındır” diye geri adım atmak zorunda kaldı. Tabii hayır’ı “terörist” diye damgalama, hedef gösterme, bastırma çabalarında bir değişiklik yok.

AKP ve devlet, Kürdistan’da kirli savaşla, Kürt burjuvazisi, liberalleri, orta sınıfları, aşiretleri, dini kesimleri Kürt ulusal direniş hareketinden koparmak istemesine karşın, bir kitle zemini kazanabilmiş değil. Amed’de HDP-BDP’nin yüzbinlerce kişilik Newroz mitingine karşılık, Erdoğanlı “Evet” mitingi, tüm devlet, kayyumlu belediye, tarikat, çete seferberliğine karşın 10 bin kişiyi zor bulan bir hezimet oldu. Kamuoyu araştırmaları Kürdistan’da hayır/evet oranını 3’te iki civarında gösteriyor. Eğer bu oran doğruysa, Kürdistan’da Kürt hareketininin 7 Haziran seçimlerine göre hafif bir gerilemeyle de olsa, kitle tabanını büyük bir çoğunlukla koruduğunu gösterir.

Bununla birlikte Kürdistan’da faşist baskı ve saldırılar çok daha yoğun. HDP/BDP’li sandık görevlilerinin azledilmesi, bazı sandıkları “merkezi yerlerde toplama” adı altında hayır oylarını zorla engellenme ve azaltma operasyonlarının ifadesi. Muhalif, solcu, çeşitli kitle miting ve eylemlerine katılmış sandık görevlilerinin engellenmesi Kürdistan’la sınırlı değil. Türkiye’de de bir çok il ve ilçede sandık görevlisi olmak isteyenlere sayısız bürokratik sorgu engeli çıkarılıyor. Bazı yerlerde, savcılıktan “temiz kağıdı” ya da kamu kurumlarında çalışıyorlarsa “işyerinden sicil kaydı” isteniyor. “Yasa dışı” olmayan bir sendikal eylem, mitinge katıldıklarına veya muhalif face/twit paylaşımına dair istihrabarat kaydı bile sandık görevlisi olmalarının engellenmesine yeterli sayılıyor. Dolayısıyla Hayır, son ana kadar, faşist ve bürokratik baskı ve engellerin göğüslenmesi, aşılması ve AKP-devlet hile hurda ve entrikalarının engellenmesi için bir mücadele konusu olacak.

Hayır, İzmir ve Ege’de belirgin olarak, İstanbul dahil Marmara’da ise hafif önde görünüyor. İç Anadolu, Karadeniz, Akdeniz bölgelerinde ise, daha önce AKP’nin tek başına, ya da MHP ile birlikte yüzde 70-80 çıkardığı yerlerde, özellikle sanayi kentlerinde, AKP’nin belli bir gerileme yaşıyor olabileceğine dair veriler var.

AKP toplamda kitle tabanının sınırlarına dayanmış, belli bir gerileme de yaşamış görünüyor. Kamuoyu anketlerine göre AKP tabanından Hayır diyecek olan yüzde 10 civarında. Bir o kadar da sandığa gitmeyecek olan, gitse bile hayır mı evet mi diyeceği son ana kadar belirsiz olan kesim var. AKP tabanında boykotçuluğun da yüzde 5-10 civarında olacağı düşünülebilir. Radikal solda geleneksel boykotçuluk pek tutmayıp çoğu taban basıncıyla hayır’a dönerken, bu kez iktidar partisinde ve MHP’de belli bir boykot eğiliminin ortaya çıkması, tarihin bir ironisi olsa gerek.

AKP-Erdoğan’a MHP takviyesi de MHP’nin geneleksel oy oranına göre çok daralmış görünüyor. MHP, hayır’a faşist saldırılar dışında kendi tabanı üzerinde kontrolü büyük ölçüde yitirmiş durumda. Hemen hiç bir yerde evet çalışması yürütemiyor. MHP evet oyları ancak AKP’deki gerilemeyi telafi edebiliyor, toplamda yüzde 50’nin altında görünüyorlar. AKP’nin şimdiye kadar, kendi kamuoyu şirketlerine yaptırdıkları üzerinden bile evet’in önde olduğu bir araştırma açıklayamamış olması önemli bir gösterge. Erdoğan ve Binali Yıldırım’ın kuru sıkı “evet açık farkla önde” açıklamaları ise, kendi bakan ve başbakan yardımcıları tarafından bile yalanlanıyor. En son başbakan yardımcısı Türkeş, “evet/hayır bıçak sırtı” tarzı bir açıklama yapabildi.

Bir çok ilde ve yerelde, az çok burjuva siyasal nüfuz sahibi, eski AKP’liler, AKP küskünleri, MHP muhalifleri, toplam oyları yüzde 4 civarında olan küçük liberal-muhafakar partiler, birlikte ya da ayrı ayrı hayır platformları oluşturup hayır çalışması yapıyorlar. Erdoğan yalakası faşist Perinçek-Vatan Partisi’nin bile herhalde taban basıncıyla hayır demek zorunda kalması da ironik.

Erdoğan-AKP’deki irtifa kaybı eğiliminin nedenleri

1- Dış politikada ağır hezimet

AKP elbette 15 Temmuzu “Tanrının bir lütfu” olarak sonuna kadar kullandı. Fakat o dönemde bile, kitlelerini bir ay boyunca sokakta tutmakta epey zorlandığına ve bu gerici-faşist kitle mobilizasyon çabasının – Yenikapı mitingi dahil- lanse edilmeye çalışanın aksine öyle milyonları filan bulmadığına işaret etmiştik. 15 Temmuz’un üzerinden bir yıl bile geçmeden, AKP kitlesi, çekirdek, fanatik, dinci-faşist kesimleri dışında bu son “heyecan” kalıntısını da önemli ölçüde yitirmiş görünüyor. Sayısız kamuoyu manipulasyon ve psikolojik savaş şirket ve uzmanıyla çalışmasına karşın, yakın zamana kadar kitlelerde etkili olmuş söylem ve kampanya tarzlarının etkisi zayıfladığı gibi, tabanında yeni bir rüzgar yaratacak bir şeyler de artık ortaya koyamıyor.

Ortadoğu ve İslam aleminde patronaj ve yayılmacılık şehvet ve iddialarının çöküşü, AKP tabanının en azılı kesimlerinde bile ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. AKP 15 Temmuz sonrası ABD ve Rusya’dan koparabildiği son taviz olan “Fırat Kalkanı” operasyonuyla bu yayılmacılık heves ve beklentisini kısmen canlı tutabildi. Ancak tam da referandum sürecinde bu operasyonun bittiğini, yani ne Halep, ne Rakka, ne Kerkük’e bir devamın olamayacağını açıklamak zorunda kaldı. Ki bu da Ortadoğu’daki iddiasının bittiğini resmen kabul etmek anlamına geliyordu. Bunun üstüne Kerkük’e de Kürt bayrağının çekilmesi, Barzani üzerinde bir dönem sağladığı hegemonyanın bile göreli olduğunu, İran’ın bu etkiyi dengelediğini gösterdi. Ve tabii Kürt ulusal direniş hareketinin Suriye ve Kuzey Irak’taki güç ve etkisini geriletememiş olmak, tersine kendilerinin tüm bu bölgelerde artan ölçüde etkisizleşmesi, cabası. Bu, AKP’de gerçekten emperyal yayılmacılık heveslisi ya da petrol-doğal gaz rezervlerinden daha fazla pay alınacağı ve kendilerine de kırıntılar düşeceği beklentisi içindeki kesimlerde, veya Kürt ulusal direniş hareketinin Suriye ve Kuzey Irak’tan tasfiye edileceği beklentisi içindeki kesimlerde epey ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Ki, Erdoğan operasyonun bittiği resmi açıklamasının ardından bu kez “operasyonun ikinci aşaması var” açıklaması yapmak zorunda kaldı. Şimdi de Kerkük’e çekilen Kürt Bölgesel Yönetimi bayrağına saldırıyor. Büyük Türkiye, Güçlü Türkiye hikayeleri, Rusya’dan Ortadoğu’ya, İsrail’den AB’ye, hatta Güney Kürdistan’a kadar şangırtıyla çöktü. En son AB ile dalaşarak puan kazanma çabası da, AB’den bu kez beklemedikleri bir aşağılama tokadı yemeleriyle, ters tepti. Bu gibi gel-gitler, yalpalayıp durmalar, kıvranmalar, geriye patinajlar ile, AKP-Sarayın dışta yaşadığı irtifa kaybı, dış politika üzerinden iç politikaya aktardığı beklentilerde de yaşadığı irtifa kaybı açıklık kazanıyor.

2- Neoliberal kapitalist ekonomide durgunluk

AKP’nin kitle sınırlarına dayanmış ve belli bir erozyon yaşamaya başlamış olmasının daha önemli etkeni ise, tabii ki ekonomik durum. Büyüme vbye dair istatistik yalanlar, işsizlik artışını, ücret erimesini, çalışma koşullarındaki ağırlaşmayı, güvencesizliği gizleyemiyor. Tarım felaket, turizm sektörü çökmüş durumda, inşaat yüksek devlet teşvikleri ile ancak ayakta durabiliyor, sanayideki durgunlaşma eğilimi sürüyor. Asgari ücrete kısmi zam çoktan eriyip negatife döndü, yüzbinlerce taşerona ve işsiz öğretmenlere vb kadro sözde vaatleri ise tabii ki tutulmadı. BES, Kıdem Tazminatı Fonu, yaygınlaşan taşeronluk, grev yasakları ise işçilerde tepki yaratmaya devam ediyor. İşçi sınıfının çeşitli kesimleri ile ilişki ve gözlemlerimizden, taşeron işçiler içinde ve çalışma koşulları her geçen gün ağırlaşan ve ücret ve hakları budanan büyük sanayi işçileri ve beyaz yakalı işçilerde hissedilir bir hoşnutsuzluk artışı ve arayış olduğunu söyleyebiliriz. AKBANK gibi Türkiye’de grev denince akla en son gelecek bir yerde grev kararı ve yasağı yalnızca bir gösterge.

OHAL, baskılar, grev ve direniş yasakları, “evet” dayatmaları, şu eyleme katıldın bu mesajı attın paranı şu bankaya yatırdın çocuğunu bu dershaneye yazdırdın diye işten atmalar, işçi kitlelerinde genel bir sinme yaratsa da, artan bir hoşnutsuzluk ve tepki de yaratıyor.

Kamu işyerlerinde, ki özel işyerlerinde de var, yaygın terörizasyon ve işten atma dalgaları AKP tabanında ikili bir etki yapıyor. Bir kesimde “oh ne güzel bize iş alanı açılıyor, hep onlar yedi şimdi biz yiyeceğiz” bönlüğü, diğer kesimde ise endişe ve rahatsızlık. AKP’nin düne kadar can ciğer kuzu sarması olduğu Gülen cemaatiyle, tabanındaki geniş ağlarına temas etmiş herkesin şimdi FETÖcü diye tutuklanması, gözaltına alınması, mal varlığına el konulması, işten atılması, vb de en azından aklı başında olan kesimlerde ciddi bir rahatsızlık yaratıyor. Muhalif, solcu, demokrat öğretmenlere, akademisyenlere, kamu emekçilere yapılanlar ise, yine belli bir kesiminde rahatsızlık yaratıyor. Muhafazakarların solculuğun her türlüsüne bakışı belli olsa da, en iyi, en dürüst öğretmen ve akademisyenlerin yine solculardan çıktığını bilen, ve çocuğunu din-tarikat-faşist tiplerden çok bunlardan birazcık bilimsel izan almasını isteyen kesimler de yok değil. Örneğin Cebeci’de öğretim üyelerinin polis tarafından dövülmesi ve yerlerde sürüklenmesi, AKP içindeki ve çeperindeki liberal-muhafazakar kesim ve yazarlardan bile epey tepki çekti.

Tüm bunlara karşın, sanayi işçileri, organize sanayi bölgeleri dahil, AKP döneminde uzun vadeli taksit-krediyle ev, ev eşyası, araba almış olan, ya da AKP’nin yeniden ev kredilerine vb teşvik vermesiyle, son dönemde ev, araba vb kredisine giren epey bir kesim var. Bu işçi kesimleri, sanki kendilerini yıllarca fazladan sömürterek ve soydurarak, kendi emek-güçleriyle o ev ve arabaları almamışlar da sanki AKP onlara hediye etmiş gibi tuhaf bir minnet borcu duyuyorlar, ya da en azından uzun vadeli taksit-kredi işine girmişken ekonomik-siyasal istikrarsızlığın artmasından korkuyorlar. İşçiler içindeki siyasal çalışmamızda “evet” konusunda en direngen kesim, ev araba almış ya da yeni kredisine girmiş, bunları “kaybedilecek şey” olarak gören kesimlerden çıkıyor. Siyasal argumanları duymak bile istemiyorlar, ve hatta bunları kabul etmek durumunda kaldıklarında bile, sanki “hayır” çıkarsa, bir statü veya nimet olarak algıladıkları ev ve arabaları ellerinden alınacakmış gibi bir ruh haline giriyorlar. Erdoğan’ın ikide bir “faiz lobisi”ne atıp tutmaları, faizlerin yükselme basıncını ve dövizin yükselmesini bunların komplosu olarak sunmasının bir yönü, zaten çoğu bankalara borç harç içindeki bu kesimlerden rağbet görüyor. Ama bu durum gerçekte AKP’den çok, neoliberal kapitalizmin bir dönem sağladığı üretkenlik artışı ve ucuz finansman genişlemesinin bir olgusudur, ve bugün bu kesimlerin sıkı sıkıya yapışmaya çalıştığı da aslında bunun son kalıntılarıdır.

Halen AKP tabanında ya da yörüngesinde yer alan işçilerin önemlice bir kesimi, işyerindeki patronlarından, şeflerinden nefret etseler de, sermayenin kendilerini sömürmesi, ezmesi ve insan yerine koymaması karşısında az çok bir sezgi ve tepkiye sahip olsalarsa da, AKP’ye, en azından Erdoğan’a toz kondurmamaları bu gibi durumlardan kaynaklanıyor. Erdoğan’ın da “Eyyy AB, ABD, TÜSİAD, banka-finans-döviz lobisi” türünden atraksiyonları da bu kesimlerde bu yüzden bir zemin buluyor. Erdoğan halen önemli bir kesim tarafından, neoliberal teknokrasi ve elitlere, büyük sermayeye haddini bildiren, “sınıflar üstü” bir figür olarak algılanıyor. CHP’nin ve orta sınıf solun “tek adam diktatörlüğü” üzerinden yürüttüğü “hayır” kampanyası, bu yüzden, AKP teşkilatı ve çeperinde geriye kalmış sınırlı bir liberal-muhafazakar kesim üzerinde belli bir etkide bulunsa bile, diğer taraftan Erdoğan’ın oynadığı “sınıflar üstü diktatörlük” söylemini tersinden realize etmiş oluyor.

AKP’nin yeniden taşerona sözde kadro, Kanal İstanbul, Silikon Vadisi gibi istihdam artışı, faizleri düşük tutarak, teşviklerle vb ekonomik canlılık vaatlerin işçi kitlelerinde halen büsbütün etkisiz olduğu söylenemez. Ancak neredeyse 3-3.5 yıldır süren seçimler, referandumlar sürecinde ertelenen neoliberal kapitalist saldırganlığın – şu TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB’un elbirliğiyle çığırıp durduğu yeni dalga “yapısal reformlar”- referandumdan sonra zincirlerinden boşanacağı da işçilere anlatmak gerekir. AKP-Erdoğan’ın safkan neoliberal, tekelci oligarşik kapitalist, büyük sermayeci, sömürücü, asalak, patroncu ve bizzat kendisinin de büyük patron olduğunu somut olarak göstermek gerekir.

3- Bastırmacı ve dayatmacı evet’e tepki

AKP’nin “Evet” kampanyasının tabanında ciddi bir hareket yaratmamasının önemli bir nedeni de, tabanındaki belli bir kesimin, aşırı güç eşitsizliği ve baskılara dayalı bu kampanyayı adil bulmaması. Kitlelerin şu veya bu düzeyde gericiliğin, iktidarın etkisi altında olan, ama çürümemiş, zalimleşmemiş, gözünü kan bürümemiş kesimlerinde, her şeye karşın geleneksel bir popülist-ezilenci-vicdani bir sezgi ve duygu vardır. İşçi olanlarının en geri olanlarında bile az çok bir sınıf sezgisi vardır. Bu yüzden bir yanda, her türlü devlet, belediye, camii, din-tarikat, medya, sermaye olanaklarının seferber edildiği ve “hayır”cılara da giderek şiddetlenen baskı ve saldırıların yapıldığı bir dayatmacı, baskıcı, bastırmacı evet, diğer tarafta ise (CHP’yi bir yana bırakırsak) ağır baskı, saldırı ve engellemelere karşın kıt kanaat olanaklarla yürütülen, asıl insan gücüne ve özverisine dayalı bir hayır, AKP tabanının en azından bir kesimini vicdanen rahatsız ediyor. Bunun ne kadar genelleştirebileceği konusunda çok temkinli olmak gerekir; ancak en azından bir kaç yerde “hayır” stand ve faaliyetlerine saldıran sivil faşist AKP çetelerini durdurmaya çalışan, “evet” diyecekken bunları gördükten sonra artık “hayır” diyeceğini söyleyen kişiler olduğu görüldü.

Solun bir nebze toparlanması, yeniden kitlelerin içine doğru bir siyasal faaliyet taşıması, bu saldırı ve bastırma çabaları karşısında dik durmaya çalışması ve ısrarla kitle faaliyetini sürdürmesinin de belirgin bir etkisi var. Bu şöyle bir şeydir: Diyelim ki şu veya bu sol siyaseti sevmezsiniz, hatta tepki duyarsınız, fakat o siyasetten olan insanlar 20 kez, 30 kez, 40 kez saldırıya uğramalarına, dövülmelerine, gözaltına alınmalarına, işkence görmelerine karşın dimdik bir direnişi sürdürdüklerinde o insanlara saygı ve sempati duyar ve (eleştirilerinizi bir yana bırakmadan) dayanışma içinde olursunuz. Solun yıllar yılıdır olduğu gibi doğru dürüst istikrarlı ve dirayetli bir siyasal alan ve kitle çalışması yürütmeden orta sınıf semtlere çekilip oradan durmaksızın “AKP şunu yapıyor, bunu yapıyor” diye ciyaklamak yerine – bu tutumu yine tümüyle terketmemiş olmakla birlikte- şimdi az çok sahaya inerek ve bedel ödemeyi göze alarak bir kitle faaliyeti yürütmeye çalışması, bu etkiyi yaratan asıl şeydir. Kendimizde olduğu gibi çevre işçi, genç, kadın ilişkilerimizde, hatta gözlem alanımızdaki reformist siyasetlerde, “Eee yeter artık! Ne olacaksa olsun, inceldiği yerden kopsun. Gözaltıysa gözaltı, tutuklanmaysa tutuklanma, saldırıysa saldırı, bu işin başka yolu yok, bu yolu biz açacağız!” diyen aktivistlerin sayısında hissedilir bir artış var. Ve “hayır” kampanyası, 2-3 ay öncesine göre pek beklenmeyen bir direşkenlik, etki ve hareket yarattıysa, bunu burjuva devletçi CHP’ye filan değil, bunun gibi yüzlerce ve binlerce gönüllü aktivistin özverili emeğine, çabasına, direşkenliğine borçludur.

4- Ezilen cins sorunu

AKP’nin tabanıyla yaşadığı sorunların önemli bir dinamiğini de kadın sorunu oluşturuyor. Tecavüz yasasına karşı AKP tabanındaki kadınlardan da bir tepki geldiğini, yasayı nasıl süklüm püklüm geri çekmek zorunda kaldıklarını gördük. 15 Temmuz sonrası en önemli kitle hareketlenmelerinden ikisi tecavüz yasasına karşı kadın eylemleri ve hareketi, ve 8 Mart’a tüm baskı ve yasaklara karşın katılım düzeyiydi. AKP’nin tabanındaki kadınlarda da, 3-5 çocuk dayatmasının, kadınlara kiralık işçilik şirketleri veya evden çalışmanın ötesine geçmeyen esnek çalışma artı 3 çocuk dayatmasının, 25 yıl evli kalmak koşuluyla ev kadınlarına emekli maaşı vaadinin, aklı başında kadınlar için “müjde” olarak algılanmadığı, bütün bunların kadınlar üzerinde ataerkil-gerici-faşist baskı ve terörün daha da artmasının yolunu yaptığı açık.

Solda “hayır” kampanyalarında ise, her yaştan kadınlar öne çıkmasına karşın, özellikle emekçi semt-mahalle çalışmalarında (tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi) kadın sorununun “halkımızın hassasiyetleri” kafasıyla yeterince işlenmemesi ve en geri bir iki değinmeyle geçiştirilmesi, büyük bir gerilemeye işaret ediyor. Bu sınıfsal çifte standartın ifadesidir. CHP faaliyetinde bile kadınlar öne çıkar, kadın sorununun görece daha az olduğu orta sınıf ve beyaz yaka semtlerinde bolca kadın sorunu argumanları kullanılır, ancak kadın sorununun 2 kat daha ezici ve ağır yaşandığı işçi-emekçi semtlerine gelince, bu konu es geçilir veya en fazla ucundan değinilip geçiştirilir. Oysa herhalde emekçi semtlerinde çalışma yürüten herkes farketmiştir ki, hayır’a daha açık olan kesim -gençlerden sonra- kadınlardır.

CHP ve orta sınıf sol neoliberal devletçi reformist ittifağı

CHP’nin, kendi burjuva meşrebince önceki seçimlere göre nisbeten daha akıllı ve başarılı denilebilecek bir kampanya yürüttüğü söylenebilir. AKP ve Erdoğan’la her seferinde altında ezildiği salakça polemik ve atışmalara girmiyor, zaten halinin ve mecalinin kalmadığı hırçın ve saldırgan (“devletin asıl sahibi benim” tarzı) bir görünüm vermemeye çalışıyor, böylece AKP-Erdoğan’ın ona atfetmekte zorlanmadığı “egemen elitçilik” tarzındaki AKP tabanının “tehdit algısı”ndan uzak duruyor. Metropollerde bir dizi semtte, ve Anadolu illerinde, ses sistemli araçlar dışında, referandum çadır ve standlarında kendi parti ismini ve amblemlerini kullanmadan, “Halk Meclisleri” adı altında, genellikle başta Haziran hareketi olmak üzere, küçük burjuva solun ve liberallerin geniş bir kesimini de topluyor ve üzerlerinde hegemonyasını kurarak komuta ediyor. İllerde ve bir çok yerelde, başta DİSK, KESK, TMMOB, TTB “muhteşem dörtlüsü” olmak üzere, İHD, çeşitli meslek ve yöre dernekleri de “sivil toplum platformu” adı altında CHP’nin hegemonyası altında toplanıyor ve faaliyet yürütüyor.

Örneğin DİSK’in çeşitli illerde düzenlemeye başladığı “İşçilerin Hayır’lı Buluşması” etkinlerinde, Kani Beko bile kenar süsü olarak konuşuyor, ardından bir değil iki CHP yöneticisi konuşuyor. Sonuçta CHP’nin parti ismi ve amblemi akıllıca bir taktik olmakla birlikte, “Halk Meclisleri”, “Sivil toplum platformları”, biçimsel. Aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya kurulup işliyor, ve siyaseten tama yakın CHP tarafından belirleniyor.

CHP bu “ılımlı, liberal, esnek” görünümlü politikasıyla, “kendisinden beklenmeyen”, Gezi’de bile beceremediği bir kısmi esneklikle, bir yandan bangır bangır burjuva Atatürkçülük propagandası yapıp, diğer yandan zaten buna teşne daha geniş kesimleri, liberalleri, orta sınıf reformist solu, hatta küçük burjuva devrimcilik söylemine sahip olanları kolayca yedekliyor, onlar üzerinde hegemonya kuruyor. CHP bugüne kadar hiç beceremediği, kendi kapısında kuyruğa girdikleri zaman bile beceremediği solu yönetme işini, HDP’den öğrendi. Kendi içi geçmiş, bürokratik ve kastlaşmış, çoğunluğu orta yaşın üzerindeki, umutsuz kadrolarını da solla bu etkileşim içinde az buçuk canlandırıp harekete geçirebiliyor. Derler ya faşistin faşistliği bellidir, burjuvazinin asıl “ılımlı ve esnek” görüneninden kork!

Yalnızca CHP’nin diğer ittifaklarınin bir iki ildeki platformlarına bir bakmak yetecektir:

Trabzon: “Cumhuriyet Halk Partisi İl Başkanlığı, Vatan Partisi İl Başkanlığı, Demokrat Parti İl Başkanlığı, Demokratik Sol Parti İl Başkanlığı, Türk Milliyetçileri Hayır Platformu, Trabzon KESK Şubeler Platformu, Eğitim ve Bilim İş Görenleri Sendikası Trabzon Şubesi, Trabzon Tabip Odası, Atatürkçü Düşünce Derneği Trabzon Şubesi, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Trabzon Şubesi,Ziraatçılar Derneği Trabzon Şubesi, Çağdaş Yazarlar Derneği, Türk Kadınlar Birliği Trabzon Şubesi, Adnan Menderes Federasyonları Derneği, Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği.”

Manisa: “Cumhuriyet Halk Partisi, Demokrat Parti, Demokratik Sol Parti, Saadet Partisi, Vatan Partisi”.

CHP’nin bu kısmi esnekliğinden yararlanma ve bilimum “demokratik ittifak” demagojileri altında, küçük burjuva solun ödediği fatura da, bırakalım sosyalizm ve işçi sınıfını, Kürt ulusal sorununu, şu eski halkçı demokratizmin son kalıntılarını da bordadan atmak, “parlamenter demokrasi” söylemine fit olmak oluyor! Burjuva ve orta sınıf partiler arası ittifaklar, platformların “Halk meclisi” olmadığını, bir şeyin adını değiştirerek kendisinin değişmiş olmayacağını küçük burjuva sol hiç bir zaman öğrenemeyecek. Bu bugün işe yarar görünse de, sola ve devrimcilik iddiasındakilere faturası, zaten olmayan programatik-stratejik hedeflerinden vazgeçmek olmakla kalmayacak, bu süreçte ortaya çıkan sayısız işçi sınıfı, kitle, kadın, gençlik inisiyatifini de öldürmek olacak. Ama küçük burjuva solun zaten böyle bir ufku yok, Gezi’nin adını kendine süs kılanların bile uzak olduğu şey, kitlelerin aşağıdan demokrasi inisayitifi. CHP’nin ve sol siyasetlerin bu gibi platformların yerellerde düzenlediği kitle etkinliklerinde, tam da bu aşağıdan inisiyatiflere ayar çekiliyor ve kontrol altına alınmaya çalışılıyor.

Burjuva sınıf kesimleri arasında dengeler de hayır/evet dengesinde kuşkusuz bir etken. Ancak yazımız epey uzadığı için, bu başka bir yazının konusu olsun.

Bir ilk sonuç

Toplamda, “hayır” nisbi bir rüzgar estirmeyi başarmış olsa da, bu siyasal, ideolojik, sınıfsal içerik ve politikalarda daha büyük bir gerileme pahasına. Hayır’ın en büyük çabasını, emeğini, bedelini sol, devrimciler, sosyalistler, kadınlar, işçiler, Kürtler ödese de, ideolojik-siyasal-sınıfsal hegemonyası büyük ölçüde CHP’ye ve liberallere bırakılmış durumda. Ancak sol ve devrimciler içinde burjuva-devletçi CHP ve orta sınıf liberal reformist sol ile sınır çekmeye çalışanlar, sert biçimde eleştirenler; işçi sınıfı, emekçi kadınlar, emekçi Kürt halkı ve aşağıdan demokrasi anlayışı doğrultusunda adım atmaya çalışanlar da var, ve bunu derinleştirip ilerletmek kritik önemde.

Hayır/evet dengesi, kendi gözlemlerimizden, çeşitli sol siyasetlerin alan, il çalışmalarına ilişkin ne kadar nesnel ne kadar gönül gözüyle olduğunu kestiremediğimiz alan, il, bölge çalışmaları değerlendirme ve gözlemlerinden, birkaç puandan fazla gibi görünüyor. Ancak eğer gerçekten kamuoyu anketlerinde göründüğü gibi bu fark yalnızca birkaç puan hayır lehine ise, bu AKP’nin çeşitli hile hurda entrika engelleme ve bastırmalarla üzerine oturabileceği küçük bir fark olduğundan, oldukça riskli demektir. Buna karşın, “evet” çıkarsa, toplumun yarısından fazlası açısından bir meşruluğu olmayacaktır. Meşruluğun biçimsel, niceliksel, son derece eşitsiz seçim/referandum sandıklarında değil, meşru ve fiili mücadele anlayışında, siyasal kitle çalışması ve örgütlenmesinde, tutarlı içerik ve mücadele programlarında, sokaklardaki, işyerlerindeki, okullardaki, semtlerdeki mücadelede, işçi sınıfı için, ezilen cins ve ulusun işçileri ve yarı-proleterleri için gerçek özgürlük ve demokrasi tutkusunda olduğunu her daim akılda tutmak, ve bu doğrultuda çelikleşmek gerekir.

Hayır çıkarsa, AKP ciddi bir çizik daha yemiş olacak, ama ilk elde resmi durumda bir değişiklik olmayacaktır.

Bizim söyleyebileceğimiz, kitlelerin ruh halinde – AKP’nin tabanının çepere doğru olan bir kesimi dahil- nisbi bir değişimin olduğu, Kürdistan’da kirli savaş ve ırkçı-faşist linç provokasyonları, sonra da 15 Temmuz’la sekteye uğramış olsa da, bu ruh hali değişiminin devam ettiğidir. Bu henüz gümbür gümbür bir değişim değil, kaynayan kazanlar tarzında değil, ama ağır ve sancılı olsa da nisbi bir mayalanma biçiminde. Bizi ilgilendiren, bu ruh halindeki ağır ve sancılı, titrek değişimin ne kadar ve ne biçimde referandum sandığına yansıyıp yansımadığından çok – 16 Nisan sonrası buna ilişkin çokça analiz yapılacaktır- bizzat kitlelerdeki bu ağır ve sancılı, nisbi değişimin kendisidir. Bunun ne pahasına olursa olsun, bir kez daha kırılmadan, saptırılmadan, derinleştirilmesi, hızlandırılması, proleter demokrasi, sosyalist demokrasi doğrultusunda içeriklendirilmesi ve örgütlenmesidir.

Bu yüzden, var gücümüzle işçi sınıfı ve proleter sosyalist devrimci demokrasi ekseninde bir hayır için çalışmakla birlikte, referandum sürecini kendimiz ve kitleler için sadece bir mücadele okulu olarak görüyoruz. Referandum sonrasında daha keskinleşecek, yeni siyasal-toplumlar sarsıntıların içinden geçecek mücadelenin daha bir yükselecek eşiğinin başlayacağını biliyoruz, buna hazırlanıyoruz.

Evet çıkarsa motivasyon kaybı ve demoralizasyona, hayır çıkarsa bununla bir şeylerin değişeceği beklentisi ve rehavete kapılmaya karşı uyanık olmak, bu gibi orta sınıf sol eğilimlere karşı ciddi bir mücadele yürütmek gerekir.

Tekelci oligarşik burjuva faşist AKP, MHP çetelerinin ve devletin, referandum sürecinde saldırganlığı giderek artmakta olduğu gibi, referandum sonrasında, hayır durumunda da evet durumunda da yeni bir sıçrama kaydedecek olması, yüksek bir olasılıktır. Referandum sürecinde, en azından kitlelerle buluşma ve siyasal kitle çalışması yürütme açısından kabuğunu biraz çatlatmaya başlatan solun, devrimcilerin ve sosyalistlerin bu adımlarını, kazanımlarını kırıp dağıtmak, onu yeniden ve eskisinden de daha dar bir demir mengenenin içine hapsetmeye çalışacaklardır. Burjuva devletçi, neoliberal kemalist CHP’nin kanatları altında faaliyet yürütenler de buna hiç güvenmesin, sıkıştığı, sol eşittir terörist kodlamasıyla daha fazla üzerine gidildiği koşullarda, bugüne kadar sayısız örneği yaşandığı gibi kendilerini ilk ortada bırakacak, kullanıp bir tarafa atacak olan o CHP’dir. HDP böyle ağır bir baskıyla karşılaştığında, buna net bir hayır diyemedi, iki arada bir derede yalpalayıp kıvranıp durdu, ama bunun da kimseyi faşist saldırganlıktan kurtarmadığı görüldü. CHP’nin güvendiği ise sol ve kitleler hiç değil, burjuvazinin bir kesiminin utangaç da olsa hayır çıkmasını istemesi, CHP’yi Erdoğan’ın pervasızlığını bir nebze olarak frenlemenin tek aracı olarak görmesi. Ama kimse ne emperyalist kapitalist güç eksenlerinden şu veya bu kesimine, Türkiye burjuvazisinin şu veya bu kesimine, ne de CHP’ye güvenmesin. İşlerine gelmediğinde kullandıkları siyaset ve kitle kesimlerini ilk satan da, birbirlerini satan da, dün gözünü çıkardıkları ile bugün can ciğer kuzu sarması olan da (ya da tersi) onlardır.

Devrimcilerin ve sosyalistlerin, sömürülen ve ezilen kitlelerin gerçek özgürlük ve demokrasi, gerçek kurtuluş davasında çelikleşmekten ve işçi sınıfından, kitlelerin gerçek sınıfsal-toplumsal-cinsel-ulusal ihtiyaç ve özlemlerinden başka dayanacağı güç de yoktur. Ve bu tüm o çürümüş kapitalist köleciliği süpürüp atacak en büyük ve tek güçtür. Şu veya bu kapitalist güçle ittifak pragmatizmi yalnızca bu büyük devin uyanmasını geciktirdiğiyle, onu daha bir zehirlediği ve köleleştirdiğiyle kalır. Yeter ki bu kavransın, ve tüm çaba, tüm özveri, tüm bedeller, bu dünyanın en büyük ve tek kurtuluş gücünün tarihsel devrimci inisiyatifini açığa çıkarmaya, örgütlemeye, bilinçlendirmeye, özneleştirmeye, özgürleştirmeye odaklansın.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*