Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Hayır! mücadelesi: Bir sınıf analizine doğru kenar notları

Hayır! mücadelesi: Bir sınıf analizine doğru kenar notları

1.

Referandum (tüm hilesi hurdasına karşın), kitlelerin mevcut durumdan artan hoşnutsuzluğu ve endişesi (“hayır” oranları) ile istihdamda ücretli emek oranının daha yüksek, işsizliğin daha fazla olduğu bölgeler, “kamu hizmetlerinden” (başta eğitim, sağlık, can güvenliği olmak üzere) memnuniyetsizlik, sosyal yaşam olanaklarının daraltılmasından memnuniyetsizlik arasında anlamlı bir istatistik bağıntı olduğunu gösteriyor. (Bkz. Serkan Öngel’in TUİK illerde yaşam göstergeleri, TUİK Nüfus ve Konut Araştırması, İŞKUR işsizlik ödeneği verileri, SGK verileri ve Kasım 2015 seçimleri ve referandum verilerini karşılaştırarak yapmaya çalıştığı analiz: “Sanayi kentleri ‘hayır’ dedi”. Birgün, 20 Nisan 2017).

Bu gibi genel analizler, genişleme eğilimi gösteren toplumsal hoşnutsuzluğun arka planında henüz çok görünür hale gelmemiş olsa da, artan bir sınıf hoşnutsuzluğu olduğuna işaret etmektedir. Yalnız iki kayıtla:

Birincisi, İstanbul, Ankara, İzmit, Bursa gibi büyük sanayi, finans, hizmet sektörü kentlerinde dahi, burjuva faşist rejim halen işçilerin önemli bir bölümünü tabanında tutmaya devam etmektedir.

İkincisi, çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarından hoşnutsuzluk ve güvensizliği artan ve daha kötüye gitmesine “hayır!” diyen işçi kesimleri genişlemiş görünse de, en geri, soyut, biçimsel burjuva demokratizmi içinde eritilmiş, sınıf olarak görünmezleştirilmiş durumdadır.

Genç işsizliğin yüzde 25’e, yıllık işçi cinayetlerinin en az 2 bin kişiye (meslek hastalıklarından ölümler, ömür boyu işgöremez biçimde kronik hastalık ve sakatlıklar, intiharlar, psikolojik rahatsızlıklar ile birlikte kapitalizm yılda en az 20 bin işçiyi öğütmektedir) çıkması, sendikal haber ve istatistik olmakta, ancak siyasal gündem ve mücadele konusu olamamaktadır.

Üçüncüsü, eğitim sorunu (aslen dinci-gericilik ve emek-gücünün vasıfsızlaştırılması), sosyal yaşam sorunu (serbest zaman, kent-mekan serbestisi, sosyal aktivite, yaşam tarzı), ve sağlık ve can güvenliği sorunu, sanki salt orta sınıf hassasiyet ve sorunları gibi görülmektedir. Günde 10-12 saat, haftada 6 gün çalışan; çocuğunu meslek-teknik lise ve gecekondu üniversitelere göndermekten başka şansı olmayan; işyerinde ve günlük yaşamında değersizleştirilmeyi, güvencesizliği, fizik-psikolojik tehditleri her daim yaşayan işçiler açısından serbest zaman ve mekan, sosyal yaşam, parasız nitelikli eğitim, işçi sağlığı ve güvenliği, (ve hem genel planda hem de her işyerinde süregiden sermaye darbeleri ve gasplarına karşı) işçi denetimi, birer öz örgütlenme ve mücadele talebi olarak bile görülmemektedir.

2.

Referandum gasp ve darpına karşı tepkiler, aslen yıkıcı bir değersizleştirilme sürecine karşı tepkilerdir. Emeğin, insanın, kadının, Kürdün, bilimin, bilginin, eğitimin, vasfın, zamanın, mekanın, toplumsal-bireysel hak ve ihtiyaçların, doğanın, ve en sonu burjuva demokrasisinin son biçimsel kalıntılarının yıkıcı biçimde değersizleştirilmesi!

Referandum tepki ve protestoları sonuncusuna ilişkin görünmektedir, ancak arka planında, Gezi’de olduğu gibi dev çaplı ve yıkıcı ekonomik, toplumsal, siyasal değersizleştirilme süreçlerine karşı tepkiler bütünü vardır. Referandum protestolarının da ağırlıklı olarak başını çeken eski modern kent küçük burjuvazisinin siyaseten az çok örgütlü kesimleri, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel- değersizleştirilme süreçlerinin iç bağıntılarının ve sistematik bütünlüğünün halen pek farkında görünmemektedir. Çünkü bir yandan gerici-faşist gasp ve darplara karşı direnirken, diğer yandan da -önemli bölümü nesnel olarak işçi ya da işçileşme sürecinde olsa da- kendine halen dışsal saydığı, işçi sınıfına ve işçileşmeye karşı direnmektedir.

3.

Modern kent küçük burjuvazisinin konum kaybına karşı tepkileri, Cumhuriyet mitingleri, Gezi gibi evrelerden geçti, şimdi de referandum süreci evresinden geçiyor. İlki aşırı reaksiyonerdi, konum kaybına karşı çözülmekte olan eski düzene sarılma ve koruma nafile çabasıydı. İkincisinde, en azından bir kısmı işçileştiğini yeni yeni seziyor, ancak kabul etmek istemiyordu. Orta sınıf reformist sol, Gezi’nin henüz bir sınıf karakteri kazanmamış yeni işçi ve işçileşme sürecindeki tabanının aşağıdan ve fiili demokrasi inisiyatifi tohumları ile, yukarıdan demokrasi beklentileri arasında bir tampon/ara tabaka oluşturuyordu.

Referandum sürecine ise, kemalist geleneklerden gelen küçük burjuva reformist sol siyasetlerin en kitlesel olanları, “eski cumhuriyetin artık savunulamaz hale geldiğini” söyleyerek, işçi sınıfı ya da emekçi halk sınıfları ve sosyalizmle harmanladıkları bir “yeni cumhuriyet” sloganıyla girdiler. Nasıl ki liberal halkçılık açısından “radikal demokrasi” ya da “çoğulcu, müzakereci, özerkçi, katılımcı demokrasi” sloganı, burjuva liberal demokrasinin biraz genişletilmiş versiyonuysa, neo-kemalist halkçılık ya da CHP’yi takviye eden ya da boşluğunu doldurmaya çalışan yeni-sosyal demokrasi açısından da “yeni cumhuriyet” sloganı eski burjuva kemalist cumhuriyetin biraz genişletilmiş versiyonuydu.

“Proletaryanın sosyal taleplerinin devrimci sivriliği giderildi ve onlara demokratik bir ifade verildi. Küçük-burjuvazinin demokratik taleplerinin salt siyasal biçimleri kaldırıldı ve onlara sosyalist biçim verildi. Böylece sosyal-demokrasi yaratıldı. … Sosyal-demokrasinin özel niteliği, cumhuriyetçi demokratik kurumları, birer araç olarak istemesinde; iki ucu, yani sermaye ile ücretliliği, ortadan kaldırmak değil, ama bu iki uç arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi hafifletmek ve bunlar arasında bir uyuma dönüştürmek istemesinde özetleniyordu… Bu toplumun demokratik yolla dönüşmesidir, ama bu, küçük burjuva çerçevesinde bir dönüşümdür… Küçük burjuvazi, kendi kurtuluşunun özel koşullarının genel koşullar olduklarına ve bu koşullar dışında modern toplumun kurtarılamayacağına ve sınıf savaşımının önlenemeyeceğine inanır.” (Marx, 18 Brumaire)

Küçük burjuvazi yine kendisini biricik demokrasi savaşçısı ilan ederken, kendi dar çıkarlarının “sınıflar üstü” genel çıkarlar olduğunu ve kendi dar ve “sınıflar üstü” demokrasi anlayışının biricik demokrasi olduğuna inanıyor.

Tüm bunlar küçük burjuva sınıf karakterini biraz inceltip yeni duruma uyarlıyor, ancak değiştirmiyor. Çözüm, nesnel olarak işçi ya da işçileşmek üzere olan geniş ara katmanların, eski çıkarlarını korumak (ki bu sürekli düzene bir ucundan tutunma çabasını yeniden üretiyor) değil, veya eski çıkarlarıyla yeni durumun eklektik sentezlerini yapmak değil, mücadeleyi gelecekteki çıkarları perspektifinden yürütmek, “proletaryanın bakış açısını edinmek için kendilerininkini terketmektir.” (Marx, Komünist Manifesto) Çünkü söz konusu olan yalnızca eski cumhuriyet’in veya liberal demokrasinin yerle yeksan olması ve savunulamaz ve geri getirilemez olması değil, eski orta sınıfın aynı sıkışma ve çözülme durumunu yaşamasıdır. Eski veya yeni cumhuriyet ya da liberal demokrasiye tutunma çabaları bu durumu değiştirmeyecektir.

4.

Referanduma dair sosyolojik analizlerin, “taşraya karşı eğitimli, kültürlü, dışa açık kesimler” gibi kategorizasyonu da yine bu statü ve ayrıcalık kaygısını vurguluyor ve aslında büyük sermayeye ve AB’ye “bindiğin dalı kesme” diye paketlemeye çalışıyor. Bu gibi analizlerin hemen ardından, orta sınıf reformist solda, eski statücülüğün yerini epey inceltilmiş ve ara-sınıflaştırılmış bir versiyonu olan “eğitimli emekçiler” adına ve kavramıyla konuşma başladı.

Eh öyle ya, sanayi işçileri, eğitimsiz işçiler, vasıfsız işçiler, asgari ücretli işçiler, taşeron işçileri burjuva-faşist iktidarın tabanı olmaya terkedilebilir! Onlar “taşradır, gecekondudur, gelişmemiştir, cahildir, aptaldır, makarnacıdır!”

Kuşkusuz eğitimli emekçilerin yığınsal ve yıkıcı biçimde değersizleştirilmesi ve dolayısıyla işçileşme süreçleri, işçi sınıfının yeni ve daha geniş bir temelden yeniden oluşum sürecinde çok kritik bir etkendir. Ancak işçi sınıfının iki, hatta üç, dört yakasını bir araya getirmeden yürütülecek bir mücadele de, statüler, ayrıcalıklar, kimlikler biçiminde işçi sınıfının parçalılığını ve bölünmüşlüğünü, en fazla biraz incelterek yeniden ürettiğiyle kalacaktır. Liberal ve/veya neokemalist halkçı reformist solun tüm yaptığı ise, tam da “eğitimli emekçiler”in en geri iç güdülerine, proleterleşmeye karşı direncine, sistem içinde tutunma çabasına oynayarak, tüm bu mücadeleler içinde toplumsallaşmış sınıf bilincini perdelemek ve bloke etmek.

5.

Kaldı ki tüm o eğitim, kültür, bilgi, vasıf, beceri vbnin de neoliberal kapitalizm tarafından yıkıcı biçimde değersizleştirilme ve proleterleşme süreçleri, buna dair artan sınıf sezgileri, asıl perdelenen tarihsel dinamik oluyor.

Sosyal-liberal mutabakat sendikacılığı gibi, orta sınıf reformist sol da, işçiyi ve işçileşen kesimleri (“eğitimli emekçiler” dahil) toplumsal üretim süreci ve ilişkilerindeki etkinliği üzerinden değil, yaşam standartları ve tarzları üzerinden değerlendiriyor ve örgütlemeye çalışıyor. Sonuç, bu genişleyen yeni proleterleşme süreçlerinin çalışma, yaşam ve yönetim alanları bütünlüğünde ileriye doğru örgütlenmesi yerine, bu kesimlerde halen ağırlıklı eğilim olan, sistemden dışlanmaya karşı ve sistem içindeki yerlerini korumaya dönük orta/ara sınıf bilincinin yeniden ve geriye doğru üretilmesidir.

6.

“Orta sınıfın alt tabakaları … kısmen kendi küçük sermayelerinin modern sanayiin işletildiği ölçek bakımından yetersiz kalması ve büyük kapitalistlerle rekabette yenik düşmeleri yüzünden, ve kısmen de bunların özel hünerlerinin yeni üretim yöntemleri karşısında değerini yitirmesi yüzünden, giderek proletaryaya karışıyorlar.” (Marx, Komünist Manifesto)

Dinci-gericiliğe ve faşizme karşı tepkiler öne çıkmakla birlikte, sınıfsal arka planda olup bitenlerin bunlarla içsel bağıntısı artık sezilmeyecek gibi değil.

Burjuva-faşist rejim ve devlet yapısındaki fiili, güç ve sahtekarlığa dayalı dönüşümler, tekelci oligarşik kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin gelişim seyrinden, daralan cenderesinden, bağımsız değil.

İlginçtir, Gezi’de pek öne çıkmamış olsa da, Gezi kitlesiyle yapılan araştırma çalışmaları, büyük bir kesiminin ekonomik ve sosyal nisbi yoksullaşma, konum ve özerklik kaybı, diplomalı işsizlik, zaman ve mekan sıkışması, kamusal alanlar ve hizmetlerin (başta eğitim ve sağlık olmak üzere) çöküşünden siyasal gidişat kadar endişeli ve tepkili olduğunu gösteriyordu.

Bugün de, referandum darbesine tepkili, akşam eylemlerine katılan veya katılmayan kitlelerle ilişki, gözlem ve iletişimlerimizden rahatlıkla söyleyebiliriz ki, çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarında iç içe yürüyen yıkıcı değersizleştirilme süreçlerine ilişkin endişe ve tepkiler, daha da artmıştır. Ancak ne yazık ki solda bu bağıntı ve bütünlüğün kurulamaması, eylemlerin sınıfsal-toplumsal zeminini daraltmaktadır.

7.

Geniş yeni işçi ve işçileşme sürecinde olan kitlelerin, değersizleştirilmeye karşı mücadele istem ve biçimlerinin, sistem içinde tutunmaya çalışmanın ötesine geçmesi gerekiyor. Sistem içinde tutunmak ya da sistem içine eskisi gibi girmek için neye tutunmaya çalışsa (ulusalcılık, liberalizm, seçimler, demokrasi, eğitim vd), elinde kaldığı, karşısında tüm yönlü ve bütünsel bir mali oligarşik kapitalist mekanizmanın işleyişini görmesi gerekiyor. Mevcut neoliberal kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin zorunlu işleyiş biçimi içinde kaldıkca, kendi yaşamına ve geleceğine dair kendi sözünü söyleme çabasının sınırlarını da görmesi gerekiyor.

Elbette sonuna kadar direnilecek, kitlelerin her mücadele ve sokak inisiyatifi, çözülen eskisinin yerine getirilmek istenen daha beterini de daha yerleşmeden eskitip dikiş tutmaz hale getirecek. Fakat her direnişin kısa erimdeki sonuçları kadar sağladığı sınıfsal bilinç ve örgütlülük dönüşümüdür asıl geleceği tayin edecek olan.

Bu proleterleşme süreci sezgilerini, burjuva mali oligarşik diktatörlüğünün tüm biçimlerinden ve bizzat Hayır! Hareketi içinde yer alan burjuva/orta sınıf hegemonik biçim ve tuzaklarından ayrıştırmak, bağımsız proleter devrimci mücadele öz örgütlenme ve bilincini yükseltmek ve ilerletmektir, esas mesele.

8.

Elbette sorun yalnızca CHP ve HDP’nin mecliste kalıp kalmaması değil. Asıl sorun ve çelişki şu ki, CHP’ye vb geniş ve haklı tepkilere karşın, yeni işçi ve işçileşme sürecinde olan “eğitimli emekçiler”in, halen, sistemde kalmaya ve tutunmaya çalışmaları! Ve sistemde yalnız AKP-Erdoğan’dan oluşmuyor; işte kat kat neoliberal kapitalist despotik köleleştirilme süreçleri, işte AGİT ve AİHM’den beklentiler; işte DİSK’in 1 Mayıs adı altında yeni liberal “mutabakat ve istikrar” anayasasıyla sıkışan CHP’nin imdadına yetişmesi, işte TÜSİAD’ın yeni “demokrasi, hukuk, mutabakat” söylemleri… Şimdi de burjuva dinci-faşist bastırmacılık ile neoliberal mutabakatçılık kıskacı gündemde!

Muhtemelen emperyalist kapitalist güçler ve belki TÜSİAD, AKP-Erdoğan’ın zemin ve irtifa kaybıyla iyice sıkışmışlığını bir “ayar” çekmek için kullanmaya yöneliyorlar. Tabii AKP-Erdoğan’ı indirmek için değil, Hayır!ı da yedekleyip altlık yapmaya çalışarak, kurtarmak ve asıl neoliberal kapitalist saldırganlıklarını güvenceye almak için!… Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek operasyonu, CHP ile başladı, TÜSİAD ve DİSK’in “mutabakatçı” açıklamalarıyla devam ediyor.

Ya hayır! Yeni burjuva/orta sınıf kombinasyonlarıyla dikiş tutmaz hale gelen sistem ve düzene yeni bir yama ve altlık yapılacak, ya da toplumsallaşmış proletaryanın gerçek ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel mücadele istemleri ve demokrasisiyle aşılacak.

Bu mücadelelerin kısa erimdeki sonucu ne olursa olsun, stratejik bir perspektiften uzun ve sancılı proleterleşme dinamikleri, bu mücadeleler içinde de işlemektedir. Gezi’de tabanı oluşturan yeni işçi ve işçileşme sürecinde olan kesimlerin örgütsüzlüğüne karşın, daha örgütlü olan orta sınıf reformist sol ve sendika ve meslek odası bürokrasileri ile tutum ve duruş farklarını somut örnekler üzerinden göstermeye çalışmıştık. Referandum sürecinde de geniş bir kesimin CHP’ye, kemalizme, şovenizme, parlamentarizme, liberal mutabakatçılığa, DİSK’e, KESK’e karşı tepkilerinde aynı sınıf sezgilerini, bizzat bu mücadelelerin özdeneyimleriyle ağır ve sancılı da olsa sınıfsal oluşum süreci ve dinamiklerini görmek ve göstermek mümkün. (Örneğin karşılaştırınız: Haziran Hareketinde ve zaten CHP’nin yayın organı gibi çıkan Birgün gazetesinde, halen CHP’ye dair tek satır eleştiri çıkmadığı gibi, CHP’nin büyük tepki çeken faşizmin asma yaprağı olmaya devam etme kararından sonra, bugün bir CHP milletvekilinin “yaw he he! hele bir sorun neden çekilmedik” türünden kem küm yazısı, bir de Kılıçdaroğlu’na övgü ve yeniden beklenti yaratmaya çabalayan bir yazı yer aldı!)

Bunun olanak ve dinamikleri, çalışma, yaşam ve yönetilme köleliliği sorunlarını bütünleştirerek, daha geniş bir işçi ve işçileşen tabana yayılmasında, öz mücadele demokrasisi organlarının yaratılmasında, vardır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*