Anasayfa » BASINDAN » Hasan Hüseyin Niçin Okunmuyor?- Ahmet Yıldız

Hasan Hüseyin Niçin Okunmuyor?- Ahmet Yıldız

Hasan Hüseyin niçin okunmuyor? / Ahmet Yıldız

26 Şubat 1984’de ölmüştü. Onu anmamızı, yeniden anımsamamızı isteyen içimizdeki güç yalnızca onun şiirinin özellikleri mi, yoksa içimizde yanan hüzünlü bir ateşin alevleri mi?

Hasan Hüseyin’i, bugün anmaya çalışmak sanırım biz orta yaşlıların bir isteği! Ama aşağıdaki küçük ansiklopedik bilgiyi anımsayınca bir dönem için oldukça bereketli ürünler veren “popüler” bir şairle karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.

Hasan Hüseyin’in çağdaşı olmak demek acı anıların da çağdaşı olmak demek. O yıllarda kucağımızda kurşunlanıp öldü çoğu arkadaşlarımız. Şimdi eğer yaşıyorsak, -yaşamak için ayaklarımızı sürüyorsak demek daha doğru olur!- bütün bunların bir zamanlar tanığı olmamızdandır. Üstelik ölen, vurulan, işkence gören arkadaşlarımızın anılarının hâlâ bizde yaşıyor olmaları anlamına geliyor bu; oldukça insanî bir duygu ve davranıştır.

Tatlı anıların çağdaşı olmak demek aynı zamanda. Bir şeyleri değiştirmek için, kendimizi, toplumu, insanlığı değiştirmek, yeni bir mecraya sokmak, daha güzel bir yaşam umudunda olmak.

Bu umut, çevremizdeki insanlarla gerçek dostluklar, çıkarsız arkadaşlıklar, yoldaşlıklar ve komünal bir yaşam yaşamış olmanın tertemiz anıları demektir..

Şimdi Onu anmamızı, yeniden anımsamamızı isteyen içimizdeki güç yalnızca onun şiirinin özellikleri mi, yoksa içimizde yanan hüzünlü bir ateşin alevleri mi? Bunu sormak sanırım artık gereksiz.

Hasan Hüseyin, Ankara’da, Ankara’nın sokaklarında yürüdü, küçük gazetelerinde sanat sayfalarını yönetti, Bilgi Yayınevi’nin kapısını aşındırdı; dostları elbet daha iyi bilecektir nerelere “takıldığı”nı ya da oturup dertleştiğini.

Yetmişli yıllarda hep sosyalistlerin başucunda oldu kitapları ve bugün sorabileceğimiz bir soru: Bu denli okunuyor olmasının nedeni neydi?

*

Hasan Hüseyin bir sosyalistti ve bizce bugün çoğu şairimize ve 1980’den sonra şiirimize hakim olan anlayışın tersine, yaşadığı gibi yazan, Veysel Çolak’ın pek sevdiği kavramlarla söylersek, “şiirin öznesiyle nesnesinin” birbirlerine pek uzak durmadığının örneği olabilecek bir şairdi. Gerçi yaşadığı yıllarda çoğu şair aynı anlayışa sahipti desek yanlış mı olur, bilmiyorum.

Hasan Hüseyin adını anınca bir isim var ki yüreğimi yakıp geçer ve anmadan geçemem. Bu, alçakça bir saldırı sonucu öldürülen sanat tarihçisi ve eleştirmen Bedrettin Cömert’tir.

Bedrettin Cömert, “Hasan Hüseyin’in şiirini okur anlamıştır da eleştirmen anlamamıştır” savını ileri sürer ve bu nedenle, Hasan Hüseyin şiirine coşkuyla ve bizim bile bugün pek anlamak istemediğimiz ya da anlayamadığımız bir ciddiyetle eğilir. Asım Bezirci ve Zühtü Bayar’ın bile onun şiirini eksik anladıklarını söyler. Onlar, yalnızca Hasan Hüseyin şiirinin mizah ve toplumcu niteliğini vurgulamışlardır.

Bedrettin Cömert, şairin Kızılırmak şiirine bayılır. Bu şiiri Türk Edebiyatında eşi görülmemiş bir olgu, gelişim çizgisi olarak değerlendirir. Bu şiir “destandır” ve elbette modern bir destandır. “Makber” ya da Nazım’ın “Şeyh Bedrettin Destanı” örneği, gerçek bir destan.

Destanda bulunan açık söyleyiş ve şematik yapı “Kızılırmak” şiirinde, bir ressamın fırça vuruşları gibidir. Düşünce ve duygu gerilimine göre aldıkları konum dizelerin söylenişini belirler. “Söylenişi” sözcüğünü özellikle vurgulamak istiyorum, çünkü, Hasan Hüseyin şiiri söylemek içindir ve yüksek sesle, belki de gittikçe yükselen bir ses tonuyla okunmak içindir. Bence, yetmişli yılların, bugün suçlanan, tu kaka edilen ve “toplumcu şiir” olarak adlandırılan şiir anlayışının belki de prototipi, bütünün bir özetidir.

*

Bugün bakınca, Hasan Hüseyin şiirinin zamanında çok abartıldığı düşüncesi doğru gibi gelebilir. Onun, Nazım Hikmet ve Ahmed Arif ile kıyaslandığı bile görülmüştür. Hasan Hüseyin şiirinin biçimsel kurgulanışında Nazım Hikmet’in etkileri görülür. Bedrettin Cömert buna Mayakovski’yi de ekler. Fütürist dize biçimlenmeleri buna işaret eder. Dizelerin, -imgelerin diyemiyorum bir türlü- sözcüklerin, Ahmed Arifvari savruluşu, balyoz etkisinde olması ereği açıkça görülür. Bedrettin Cömert, Hasan Hüseyin şiirini, “Çok sesli, çok kollu bir gürüldeyiş; ceylanları ceylan gibi değil, hilâl boyunlu çizen, kavgaları kavga gibi değil türkü türkü çizen, ince ince akıp aslında nehir nehir olan, beklediğimiz şeyleri tam görecekken göçüp gidebileceğimizin hüznünü yansıtan düzeyde duyarlı ama temmuz gibi sıcak ve bereketli; çelik öfkeli bir koşu şiiridir.” gibi coşkulu ve esirgemeyen övgüyle tanımlar.

Bugün Hasan Hüseyin şiirini bu coşkuyla tanımlayabilir miyiz? Açıkça birşey söyleyemiyorum. Çünkü bizim şiir anlayışımız da değişti. Biz de farklı şiir tadlarını tattık ve tad alma beğenimizi değiştirdik. Belki de zamana uyduk.

Sanat ve edebiyat eylemi, okurları ve yaratanları bizim gibi kapitalist ülkelerde genelde küçükburjuva bir sınıfa tekabül eder. Bu sınıfın literatüründe moda önemli bir yer tutar ve erdebiyatın da sözlü bir yanının, yani -Hüseyin Cöntürk’ün deyimiyle- dedikodu yanının oldukça güçlü olduğunu biliyoruz. Hasan Hüseyin ise bu orta sınıfın da altında bir sınıfa eğilmiştir hep.

Aşağıda örneklediğim gibi, bugün karşı gelme refleksini yitirmiş çoğu okur ve şaire “amanin” dedirtecek agresiflikte dizeleri vardır.

“yalan söyleyene sövdüm radyoda/gazetede tükürdüm suratına itin birinin (…)”

“demiri de kömürü de sökerim aman/buğdayı da pirinci de ekerim aman/çilem budur benim işte çekerim aman/evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim”

Bu dizelerin tadı yalnızca günümüz şairleri için değil günümüz okurları için de pek iç açıcı değildir. Türkiye’de edebiyatın iktidarında oturanlar ve yönlendirmeye çalışanların sınıfsal ve ideolojik konumları için ise çekilmezdir. Aslında o dönem için bile bu böyle olabilirdi. Ama o tarihlerde siyasal sol güçlüydü ve yayıncılık ekonomisi, okur istemleri, doğrultusunda bu tür yapıtları, şair ve yazarları kucaklıyordu. Sözünü ettiğimiz, şimdi afra tafradan yanlarına yaklaşılmayan, o dönemleri nefret ve tiksintiyle anan, hatta şiir, edebiyat tartışmalarında Kenan Evren gibi, “O döneme mi dönmek istiyorsunuz!..” diye tehdit bile savuran edebiyat beyleri, o yıllarda da susmak zorunda kalmışlardı. (Enis Batur’un Şiir ve İdeoloji’sini ayrı tutuyorum.) Bugün, Hasan Hüseyin’in yayıncısının bile, aynı anlayıştaki başka şiirleri yayınlaması oldukça zordur.

*

Evet, edebiyatta modalar önemlidir ve pek de masum biçimde sürmeyen bu mücadelenin asıl sorunu, bu modayı kimin yaratacağı üzerindedir.

Hasan Hüseyin’in kitapları, zamanında çok satanlar listesindeydi. Kavel, 1963-67 ve 1972’de üç baskı yapmıştı. Temmuz Bildirisi’ni piyasada bulmak zordu. Çok satması için devletin de büyük çaba gösterdiğini biliyoruz.

Çünkü Hasan Hüseyin’in Kızılırmak adlı şiir kitabı, 1966’nın Aralık ayında yayınlandığından hemen iki ay sonra, 30 Ocak 1967’de, şair tutuklandı! Üç yıl ceza aldı, sonra Yargıtay bozdu. “Küçük!” bir katkı, ama devletin bilinen ve elbette arzu edilmeyen geleneksel bir katkısıdır bu Türk yazar ve şairleri için!

Öyle ki eleştirmenleri bile ikiye ayırmayı başarır Hasan Hüseyin. Bedrettin Cömert’le Asım Bezirci, -bugün de çokça yapıldığı gibi- birbirleriyle tartışırlar: “Bir yapıtın çok satması onun önemli olduğu anlamına mı gelmektedir?” Eleştirmenlerin, “Hep aynı şeyleri tekrarlıyor” suçlamasına Cömert, her sözcüğünün mutlaka somut bir karşılığının olduğunu söyler. Her şiirin, bir bildirisi vardır ve bu bildiriyi şiirsel araçla iletmek ister. İşte temel anlayış burada yatmaktadır. Ağlasun Ayşafağı şiiri, Bedrettin Cömert’e göre “kocaman bir ülke”dir. Oysa şimdi görüyoruz ki bu tür yapıtların ve “toplumcu gerçekçi” anlayışta yaratılmış sanat ürünlerinin, kolayca “kitch”e düşme/dönüşme tehlikeleri oldukça fazladır.

Hasan Hüseyin’in, bugün, Türk Edebiyatında adı sanı duyulmamaktadır. Dergilerde, tartışmalarda yoktur, ama, elbette bütün sanatçılar gibi vardır birilerinin dağarcığında!

 

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*