Anasayfa » GÜNDEM » “Güvenli Bölge” Üzerine

“Güvenli Bölge” Üzerine

Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi’nden Ercan Akpınar’ın “Güvenli Bölge” Üzerine başlıklı yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Güvenli Bölge” Üzerine

Kuzey Suriye’de “Güveni Bölge” tartışmaları yeniden canlandırıldı. Son günlerin haber bültenlerinin ilk maddesi bu. “Kararlıyız, yapacağız, edeceğiz…” lafları yine havada uçuşuyor. ABD ile pazarlıklar yapılıyor. O bölge halklarının istek ve arzuları ise kimsenin umrunda değil. Hatta iş o kadar ileriye varıyor ki, bu bölgede yaşayan halk ve onların siyasi-askeri önderlikleri, kendi ülkelerinde işgalci olmakla suçlanıyorlar. Bir “barış koridoruyla” buralar güvenli (kimin için!) hale getirilecekmiş, halklar özgürleştirileceklermiş! Kapitalist yayılma heveslerini böyle paketleyip, süslüyorlar ama yaptıkları bu paket demogojik janjanları çoktan eprimiş, uzun süredir ellerinde gezdirdiklerinden fiyonkları birbirine dolaşmış, cazibesini ve ikna kabiliyetini yitirmiş bir haldedir. Ama yine de kör satıcının kör alıcısı olur misali, çok bağırırsam satarım diye düşünüyorlar.

2018’in Aralık ayında AKP/Erdoğan iktidarı “birkaç gün içersinde Fırat’ın doğusuna operasyon başlatacağız” diye durgun gökte şimşekler çaktırmıştı. Yerel seçimler ayarlı olduğu ayan beyan ortada olan bu çıkışın ardından bütün burjuva medya, askeri-siyasi yorumcuları tugaylar halinde Türkiye’nin Suriye sınırına yığınak yapmışlardı. Tankların, otobüslerin, tüfeklerin namlularına paralel objektiflerini Suriye’ye çevirmişlerdi. İliştirilmiş gazeteciler olarak tarihsel sorumluluklarının gayet farkındaydılar. Kendi vatanında kendi isteğince yaşamaktan gayrı bir isteği olmayan yoksul bir halkın Türkiye’ye ne kadar büyük bir tehdit olduğunu anlatıp durdular. Sınıra yığılmış burjuva medyanın askeri-siyasi “uzmanları” (!) harita karşısında, Türkiye’nin ne kadar haklı, insani ve meşru pozisyonda olduğunu tankların gölgesinde anlatıp durdular. Çapsız ve yeteneksiz olmaları önemli değil, propaganda makinesi, psikolojik olarak gündemi meşgul etmeleri yeterliydi. Günlerce halkın kafasını şişirdiler. Bir gece ansızın gelebiliriz demişti otoritelerin otoritesi. Ama o gece bir türlü gelmiyordu. Kapalı kapılar ardında ABD emperyalizmi ile görüşmelerden bir icazet çıkaramayınca, ateşli nutukların kalori derecesini yavaş yavaş düşürdüler. Ve operasyon bir süreliğine rafa kaldırıldı. Günlerce elde kamera heyecanla operasyon ha başladı, ha başlayacak, ‘Türk ordusu eller tetikte harekat emrini bekliyor’ diyenler mikrofon kablolarını toplayıp canlı yayın araçlarına bindikleri gibi gerisin geri merkez stüdyolarına döndüler. Ama hiçbirisi “ne oldu yahu, operasyondan niye vazgeçildi?” diye sorma cesaretini gösteremedi. Yerli ve milli kriterlerin yılmaz savunucuları olarak sınırlarını (ve koltuklarının değerini tabi!) çok iyi biliyorlardı. Bağımsız medya olmak, haberin ve gerçeklerin takipçisi olmak böyle birşeydi çünkü. Bağımsız medyamızın soramadığı ama herkesin malumu olan o soru ve cevabı birkaç ay sonra ABD Başkanı Trump açıklayıverdi. Türkiye’ye operasyona kalkışmayın, sonuçları sizin için ağır olur demiş ve Türkiye’de dostluk ve müttefiklik gereği Trump’ın bu “rica”sını kıramamış. İçeride azametinden sual olunmayan iktidarın, ‘biz kimseden izin almayız, gerekirse kendi göbeğimizi kendimiz keseriz’ efelenmelerinin ancak bir çizme boyu kadar olduğunu da göstermiş oldu bu açıklama.

Şimdi yeniden başladığımız yere döndük. Planlar yeniden raftan indirildi. Yine benzer çıkışlar, keskin söylemler gündemi meşgul ediyor. Hamasi nutuklar yine kontrolsüzce atılıyor. Fakat medya bu kez kontrollü, henüz sınıra yığılmadılar. Merkez stüdyolarından yürütüyorlar propagandif görevlerini. Harekat emri henüz tebliğ edilmemiş olmalı.

ABD emperyalizmi ile yaşanan S-400’ler geriliminin hemen ardından gündeme yeniden sokulan Fırat’ın doğusuna operasyon niyeti, malum, bölgenin hakim gücü ABD’nin icazetine bağlı. Bu nedenle görüşmeler yeniden başlatıldı. Askeri-siyasi heyetler belli bir çerçevede ön mutabakat sağlamış görünüyorlar. Böylesi sorunlarda masa başında yürütülen müzakerelerle sahadaki uygulanışı arasında hep bir açı farkı vardır. ABD-Türkiye görüşmelerinde yakalanan mutabakat üç madde halinde açıklandı. Bu maddelerin içeriğinin muğlak olması, onları sonradan her kesimin kendine yontabileceğine ve bir anlaşmazlığa dönüşebileceğini daha şimdiden garantiliyor. Türkiye tarafından yapılan açıklamaların tonlaması bu defa daha ılıman olsa da, pazarlıkların halen sürdüğü görülüyor. NATO’nun da bu toplantılara katılması Türkiye’nin istemleri üzerinde bir baskı yaratacaktır. Aynı zamanda ve daha önemlisi ABD’nin yeni Savunma Bakanı’nın “Türkiye’nin tek yanlı operasyonunu engelleriz” açıklaması görüşmelerde yol alınmasını da sağlamış görülüyor. Türkiye tarafının pek de memnun olmadığı, bir yönüyle mecbur edildiği de ayrıntılar ortaya çıktıkça daha net anlaşılıyor. O nedenle olsa gerek ki, ulusalcı-Ergenekoncular öfkeli. Kuzey Iark’ın oluşum sürecini, Irak Kürt Bölgesi’nin federasyonlaşmasını hatırlatıyorlar, karşı çıkıyorlar. Operasyon için bastırıyorlar ama bunun ABD’nin onayı olmadan yapılamayacağını da en iyi kendileri biliyorlar. Son YAŞ atamaları sonrası hükümete duydukları kızgınlığı, hayal kırıklığını biraz buradan yüklenerek gidermeye çalışıyorlar. ABD ile Türkiye’nin bölgeye askeri-siyasi bakışı birbirinden çok farklı çıkarları barındırıyor. ABD bölgede İran ve Rusya’nın yayılmacılığını dengelemek için bölgede bulunmak zorunda. Bu bölgeyi artık bir müttefik ilişkisi olarak güvenilmez gördükleri Türkiye’ye bırakmaları mümkün değil. Emperyalist güçler ve hegemonya mücadelesinin kora kor yaşandığı bir süreçte kontrolü altındaki bir bölgeyi, kendi sikletinin çok altındaki bir oyuncuya bırakıp çekilmesi olacak şey değil. Bölgesel ittifakların gereği kimi ara çözümler, tavizler, ağızlara bir parmak bal çalmalar ile süreç yürütülmektedir. Hegamonik-askeri-siyasi-diplomatik gücü sürece yön verme yeteneğini koruyor ve bu nedenle rahat hareket ediyor. Çubuğu istediği an istediği yere bükebiliyor zira. Türkiye ve onun liderliği elindeki kimi pazarlık kozlarını masaya koyarakacaba bir izin koparırmıyız diye süreci zorluyor ama kuvvetle muhtemel evdeki hesaplar çarşıya uymayacak, kaldırdıkları taşı ayaklarına düşürecekler.

Türkiye’nin daha doğrusu Saray’ın bölgeye dönük planları şöyleydi: Sınırın 30-40 km içersine kadar uzanan bir alanı tüm Suriye sınırınca kontrol ederek Afrin, El Bab, Cerablus’la coğrafi-siyasi-askeri bütünlük sağlayarak burada ÖSO’ya şeriatçı bir devletçik kurmaktı. Kürt yoğunluklu Kobane, Haseke gibi yerlerde de nüfusu Araplar lehine değiştirmek için Suriyeli mültecileri buralara yerleştirerek bir Arap Kemeri oluşturmaktı. (Türkiye’de ki Suriyeli mültecilere dönük denetim ve toparlama faaliyeti de bu planın bir ön hazırlığı idi). PYD’nin siyasi-askeri hakimiyetini kırmak, Kürt kurumlaşmalarını yoketmekti. Bu nedenlerle Türkiye burada oluşturulacak “koridorda” sadece devriye atmak değil, temel siyasi-askeri güç olarak konumlanmak istiyor. Bu plana muhtemelen İdlib karşılığında Rusya’yı ikna etti. (İdlib ‘de Suriye ordusunun askeri operasyon ve ilerlemesi karşısında sessiz kalması da bu nedenledir). Herhangi bir işgal için esas olarak ABD’yi ikna etmesi gerekiyor. Bu da çok zayıf bir olasılık. ABD emperyalizminin çok daha büyük kazanımlar elde etmeden Türkiye’nin bu isteğine olur vermesi eşyanın doğasına aykırı. Türkiye’nin elindeki pazarlık unsurları da uzun süredir masada olduğu için yıpranmış, etkisini yitirmiş durumda. ABD hem Kürtleri hem Türkiye’yi bir şekilde yanında tutacak, Kürt kazanımları üzerindeki otoritesini korumak için Türkiye’nin saldırganlığını törpüleyip kontrol altında tutacak, Türkiye’yi tamamen kaybetmemek için de bölgede O’na belli bir alanda, sınırlı hareket etme serbestisi tanıyacaktır. ABD’nin tanıyacağı opsiyonlar bölgedeki dengeleri sarsıp değiştirecek bir düzeyde olmayacak, sadece Türkiye’nin güvenlik kaygısını (sahte ve maddi temeli olmayan bir kaygı olsa da bir argüman olarak ileri sürüldüğü için) giderebilecek bir kapsamla sınırlandırılacaktır. Türkiye’nin dar bir alanda sınır güvenliğini sağlaması için askeri devriye ve gözlem yapmasına Müsaade edilecek, SDG-YPG ‘nin de sınırdan belirlenecek bir mesafede geri çekilmesi sağlanacaktır. Önemli bir nokta sınırın hemen yanında bulunan kentlerin kontrolünde Türkiye’nin bir etkisi olup olmayacağıdır. Çok zayıf bir ihtimaldir şehirlerin askeri-siyasi yönetiminde Türkiye’ye söz hakkı verilmesi.

Gelişmelerin akış yönü Türkiye’nin askeri operasyonunu zayıflatıp, ABD planının güçlenmesi yönünde ilerliyor. Türkiye ABD’nin sunduğu öneriye belli revizyonun ardından evet diyecektir. ABD’ye rağmen askeri operasyon çok zayıf bir ihtimal olsa da halen günceldir. Türkiye Kandil’den Kobane’ye uzanan coğrafi bütünlüğü en az iki yerden, Şengal ve Tel Abyad’dan kırma plan ve isteğinden hiç vazgeçmeyecek, fırsatını bulduğunda pratikleştirmek isteyecektir. Tüm güçler biliyor ki Suriye’de siyasal bir çözüm yaratılmadığı sürece sahadaki askeri durumun, kontrol altında tutulan bölgelerin hiçbirinin bir kalıcılığı, garantisi yoktur. Küresel-bölgesel sorunların yaratacağı yeni, olası her ittifak ilişkisi Suriye bölgesinde durumu değiştirebilir. O yüzden yapılan her anlaşma konjonktürel kalmaktadır. Fırsatını bulan hemen kendi çıkarları lehinde pozisyon almaktadır. Kuzey Suriye üzerinde Türkiye ABD arasındaki görüşmelerden “güvenli bölge” kurulumu çıksa da çokda kalıcı olabileceği düşünülmemelidir. Zaman kazanmaya, elini güçlendirmeye çalışırken yapılan geçici uzlaşmalardır sadece. Kürt halkı da bu süreci kendi kazanımlarını tahkim etmek için kullanabilirse elini güçlendirmiş olacaktır.

Kuzey Suriye’nin askeri olarak yeniden keskin bir şekilde gündeme gelmesini tetikleyecek herhangi bir yeni askeri-siyasi gelişme olmadı. Bu konunun yeniden gündemleştirilmesinin arkasında bölgedeki sorunlardan çok, sanıyoruz iç politikada AKP/Saray’ın yaşadığı irtifa kaybı var. gündem belirleme yeteneğini, gücünün zirvesine çıktığı 24 Haziran seçimlerinin ardından patlayan ekonomik kriz ile kaybeden Saray’ın elinde toplumsal kesimleri arkasına alacak tek bir alan kalmıştı: Dış politik sorunlar, milli birlik ve çıkarlar demogojisi ile kadim Kürt sorunu. Türkiye sermaye kesimlerinin tarihsel Kürt düşmanlığını kaşımak her zaman güncel nasılsa. Kürt fobisini devreye sokup, adını da “terörle mücadele” koyunca CHP’si, İYİP’i, MHP’si, İP’si, sermayesi, sendikası, medyası… arkasına nasılsa hemen diziliveriyor. “Söz konusu olan ulusal çıkarlarımız” ise … diye başlayan cümleler peş peşe sıralanıp Saray’ın “askere alma” bürolarının önünde kuyruğa giriveriyorlar. Saray’da içerde yaşadığı ekonomik-politik-siyasi kuşatmayı yarmak için bu durumu iyi kullanıyor. İçerde yaşadığı sıkışmayı, aleyhine gelişen toplumsal-politik iklimi engelleyebilmesinin tek yolu ulusalcı şovenizmi köpürtmek olduğunu biliyor. Onun için uzun zamandır milliyetçi muhafazakar bir çizgiye kaydı. Böylesi bir ortamda ekonomik krize, “terörle mücadelenin maliyetini” mazaeret olarak sunabilir, yeni siyasi oluşum ve arayışlara uygun bir toplumsal politik iklimin oluşmasını engellemiş olabilir. Bir taşla bir sürü kuş… Hem iç iktidarını güvene alıyor, şovenizmin zehrini topluma daha fazla enjekte ediyor, hem de tekelci burjuvaziye; başka arayışlara gerek yok, bölgesel yayılma ve güç olmamız için ben gereken herşeyi en gözü kara şekilde yapıyorum demiş oluyor. (Tüm bunlar krize 2003’lerde Erdoğan’ın danışmanı Cüneyt Zapsu’nun ABD’ye “çöpe atmayın, kullanın”! Demesini hatırlatıyor.) Kuzey Suriye’de askeri bir operasyonla, ya da diplomasiyle istediğini alabildiğinde “Suriye Fatihi” olarak gireceği baskın bir erken seçimle iktidarını yeniden tazeleme fırsatı kazanmış olacak…

Evdeki hesaplar bunlardı. Temel ve en güçlü aktör kendisi olsa, gölgesi bile caydırıcı olsaydı iç ve dış politik gündeme dair kurguladığı bu planlar hayata geçebilirdi. Ama öyle olmayacak. Kendisini sıkıştırdığı açmazlar, kitlelerle gevşeyen ilişkiler, kriz sarmalının yarattığı devinimlerin kendi aleyhine işlemeye başlaması onu her alanda başarısızlığa sürükleyecektir. Suriye savaşına müdahil olduğunda Kuzey Suriye diye bir sorunu yoktu. Suriye’de MüslümanKardeşler iktidarı kuracağız diye cihatçıları desteklemesi, reel politikadan kopup irrasyonel bir ideolojik körlüğe saplanmasına yol açtı. Esad’ı deviremediği gibi, üzerine bir de Kuzey Suriye’de bir Kürt otonom bölgesiyle karşı karşıya kaldı. Bölgeye dönük her hamlesi ona ağır şekilde bedel ödetse de yaptıklarından ders almayan, öğrenme-yönetme becerisini yitirmiş her iktidarın makus kaderini yaşamaktan da geri duramıyor. Strateji oluşturmaktan ziyade, kısa dönemli, konjonktüre göre oluşturduğu politikalar kendi iç sorunu olan Kürt sorununu bölgeselleştirdi. Ulusal hareketi büyük bir bölgesel oyuncu haline getirdi. “Güvenli Bölge”, işgal tehditleri kendi eliyle büyüttüğü varlığı boğmaya dönük bir çaba olsa da artık treni kaçırmış bir halde. İstediği şeyleri elde etmesi mümkün görünmüyor. Kürt hareketi stratejik bir hata yapmadığı sürece, Türkiye’nin tehditlerinin bölgedeki askeri-siyasi dengeleri değiştirmesi olasılık dahilinde olamayacak. ABD ve Rusya emperyalistlerinin bölgedeki hegemonya mücadeleleri bölgede etkin bir askeri-siyasi güç olmayı başarmış PYD/YPG’yi daha da önemli kılıyor. Büyük güçler, özellikle ABD bu kadar yığınak yaptığı, destek verdiği bir gücü bir kenara bırakmaz. Dikkate almak, taleplerini önemsemek zorundadır. Kürt siyasi hareketi de kendi varlığını tahkim edecek adımları sürekli kılmalı, ABD korumasına ihtiyaç duymayacağı bir siyasi-askeri konuma yükselebilmelidir. Bunun da yolu bir şekilde Suriye merkezi devletiyle/Esad’la federasyon/özerklik konusunda anlaşmaktan geçiyor. Bugün yakaladığı güçlü konumu siyasi-hukuki-meşru bir zemine oturtması onun için çok büyük bir adım olacaktır.

Türkiye işçi ve emekçilerinin, hem bölge halklarıyla hem de Kürt halkıyla arasında bir çıkar çatışması yoktur. Kavgası verilen şeyler bölge zenginlikleri üzerinde yağma yapan sermaye kesimlerinin, emperyalistlerin, bölgesel kapitalist güçlerin çıkarlarıdır. Komşu kardeş halkların mahfı ve ezilmesi karşısında kazanılacak hiç Bir şey yoktur, olsa bile bu işçi ve emekçilere ne özgürlük ne de huzur-refah getirir. Başka bir ulusu ezen bir ulusun özgür olamayacağı büyük bir gerçekliktir. Özgürlük ve refah, demokratik-insani standartlarda bir yaşam ancak, sermayenin çıkarlarının ortadan kaldırıldığı, insanın insanı sömürmediği, doğayı katletmediği, işçi ve emekçilerin, ezilen halkların çıkarlarının başa yazıldığı bir siyasallıkta kazanılabilir. Sermayenin dini, milliyeti, ırkı, rengi yoktur. Sermaye kendi ulusundan işçi sınıfının da en temel düşmanıdır. O’nu rejimi ve kurumlarıyla, ekonomi-politiğiyle yıkmadan özgür bir dünya kurulamaz. Onun için farklı uluslardan işçi sınıflarının dayanışma ve kardeşlik duygularıyla ortak düşmana karşı, sosyalist bir ideoloji ile mücadele yürütmesi en güncel ihtiyaç ve zorunluluktur.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*