Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » Grev Hattına!

Grev Hattına!

TEKEL direnişi her şeyden önce, toplumsallaşan proletaryanın küçük bir azınlığınca bile ortaya öncü bir inisiyatif koyduğunda gündeme nasıl oturabileceğini ve kendisini bir sınıf olarak yeniden nasıl derleyip toparlayabileceğini ve böylelikle ortaya tüm toplumu boydan boya ikiye ayıran net bir eksen koyacağını gösterdi. Emeğin sermaye ile evrensel uzlaşmaz çelişkisini serimleyen net bir sınıfsal eksendir TEKEL direnişinin ortaya çıkarttığı. Bir yanda ücret köleliğine mahkum edilmiş, kazanılmış hakları sürekli gaspedilen, düzensiz, esnek ve ağır koşullarda çalışan ve iş güvencesiz, yaşamını faturaların birikintisiyle sürdüremez durumdaki milyonlar… Bir yandan da bu milyonları büyüten, büyütürken kanını da emen, emmek için büyüten sermaye ve onun elindeki burjuva devlet …

“Fark var!”

Sınıf mücadeleleri tarihi, bir dönemin kapandığının proletaryanın ortaya koyduğu tepki, tepkinin kitleselliği, kararlılığı ile bu tepkiyi ortaya koyarken yarattığı politik gündem ve bu gündemin açığa çıkarttığı çelişkilerin niteliğine bakılarak da anlaşılabileceğini söyler. Proletaryanın eylemleri hem eskiyeni gösterir, hem de açığa çıkan yeniyi. Değişeni, bir şeyin neden değişmiyor gibi göründüğünü ve değişecek olanı doğru bir şekilde ancak buradan bakarak anlayabiliriz. Değişeni, değişmiyor gibi görüneni, belki bir süre daha değişmeyecek olanı indirgemeci bir bakış ve doğrusal bir tarih anlayışıyla anlayamayacağımız ortada. Dahası, proletaryanın bilincinin de hareket halinde olduğunu kavramamız gerekiyor.

TEKEL direnişi işçi sınıfı hareketinin Zonguldak yürüyüşü ile yaşadığı kırılmadan sonra “Nerede kalmıştık?” dercesine bir “ayağa kalk” borusu oldu. Son dönemdeki hiçbir grev ve direniş bu denli büyük ve sonuçları itibariyle bu denli sarsıcı olmamıştı. Biraz geriden gelirsek, yıllara yayılmış olarak Şişe-Cam ve SEKA, yakın zamanda da Telekom ve tersane grev ve direnişlerinin etkisinin, TEKEL direnişinin de yolunu döşeyen önemli geçiş noktaları olduğunu söyleyebiliriz. Şişe-Cam, SEKA ve Telekom direnişleri sendikal bürokrasi kıskacında başlamışlardı; bitirilirken de işçilerin taleplerine rağmen bitirildi. İşçiler sendikal bürokrasiye karşı yer yer küçük çıkışlar gösterseler de onu alt etmeyi başaramamışlardı. Bu süreçte pek çok grev ve direnişin işçilere rağmen bitirilip satılması karşısında işçilerin çaresizlikten ve dişlerini sıka sıka ağladığını kim hatırlamaz?

Bu grev ve direnişlerin her birisi sendikal ihanete uğrayarak satılmıştı; ama işçiler de bir çıkış arayışındaydı. TEKEL direnişinin en önemli farkı bu noktadadır. Tek-Gıda İş yönetiminin TEKEL işçilerinin Ankara’ya gelişini ve ortada henüz söylenti olarak dolaşan açlık grevini engellemek için kaç takla attığını biliyoruz. Türk-İş’in hava boşaltma hedefli 17 Ocak mitingi bu işlevi görmedi. Hava boşalmadı, yükseldi! Çoğunluğu kamu işçilerinin oluşturduğu mitingde TEKEL işçileri “Genel Grev Genel Direniş” sloganıyla kürsüyü işgal ettiler.
Yetmedi; eylemden sonra “Kumlu İstifa!”, “Bizi satanı biz de satarız!”, “Türk-İş uyuma işçine sahip çık!”, “Türk-İş göreve, genel greve!” sloganlarıyla Türk-İş binasına yürüyerek başkanlar kurulu toplantısını bastılar ve sendikayı bir süre işgal ettiler. Vakti zamanında Bayram Meral’in işçilerden korkup ağaca tırmanması gibi, Kumlu’nun sendikaya arka kapıdan girip, arka kapıdan çıktığı televizyonlara bile yansıdı. Burada yıllardır işbirlikçi, faşist – dinci sendikalarca etki gücü zayıflatılarak ehlileştirilmiş kamu işçilerinden bahsediyoruz! Türk-İş içinde ilk kez işçiler, uzun zamandır ilk kez Türk-İş’te çöreklenmiş “saadet zinciri”ne kendi inisiyatifleriyle müdahale ettiler. Tek Gıda-İş’e kalsa, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’e kendi elleriyle tıpkı Haber-İş yönetiminin Telekom grevinde yaptığı gibi çorba içirmeye razıydı. Tek Gıda-İş yönetimi işçilerin Ankara çıkartmasını engelleyemediği gibi açlık grevi kararlılığını bile bir yandan içten kırmaya çalışırken bir yandan da ele güne karşı “sahiplenmek” zorunda kaldı. Bugün de direnişi içten kırmak için gitgide daha incelen bir çaba içerisinde. Öncü işçiler, dikkat!

Genel grev genel direniş önceki süreçlerden farklı olarak, sadece sloganlarda ve sendika ağalarının ağzının sakızı olmaktan çıkıp doğrudan sınıf eyleminin dayatmasıyla gündeme geldi. Bu güç TEKEL işçilerinin, işçi sınıfının diğer bölüklerinin, yeni işçileşen çoğunluğu sözleşmeli ve güvencesiz özel ve kamu işçilerinin taleplerini de kendinde toplamış olmasından çıkışını alıyor. Kararlılık ve güç buradan geliyor. Şişe-Cam ve SEKA’nın tasfiyesi sürecinde işçi sınıfının diğer bölüklerinin direnişlere ilgisinin bugünkü kadar güçlü olmadığı ve aynı dönemde genel grev genel direnişin bugünkü gibi dillendirilmediği düşünülürse aradaki fark daha iyi anlaşılır. TEKEL direnişi, oluşan dayanışma ve destek halkalarının da büyütücü etkisiyle çok daha geniş ve meşru bir toplumsal zemine yayıldı. Toplumun önemli bir kesimini etkisi altına alan eksenleşme, işçi sınıfının öz taleplerinden çıkışını alan politik bir eksenleşmedir. Bu durum ve tek başına öncü TEKEL işçilerinin şahsında simgeleşmeyen bugünkü genel grev isteğindeki kararlılık, işçi sınıfının farklı bölüklerinin en şiddetlenen talep ve ihtiyaçlarının kesişmesinden doğuyor. Güvencesizlik, gelecek belirsizliği, esnek çalışma, taşeronlaşma, ağır ve düzensiz çalışma koşulları, düşük ücret ve işsizlik korkusu … 4C saldırısı sadece TEKEL işçilerini değil, hali hazırda zaten uygulanmakta olup, kamu – özel geçişliliğindeki tüm “gri alan”ları kesiyor. Bir dönem emekçi memur olarak adlandırılan tüm kamu işçileri -eğitim ve sağlık alanındakiler dahil- 4/C, 4/B saldırısı altındadır.

47 yaşındaki 20 yıllık TEKEL işçisi: “Özelleştirmeleri de kriz bahanesiyle yaşanan bütün gelişmeleri de izledik. Ucu bize değince ayağa kalkalım ve buna müdahale edelim dedik. Sokağa çıktık” derken TEKEL direnişinin bugüne nasıl ve hangi birikim üzerinden mayalanarak olgunlaştığını da anlatıyordu. TEKEL direnişi sadece kitleselliği ve direnişteki gün sayısıyla değil, sınıfın güvencesiz, konumu farklılaşan, yeni işçileşen, yarı-işçi tüm kesimlerinin taleplerini kendinde toplamaya başlamasıyla hareketin öncü, militan, direşken dili ve sesi oldu.

TEKEL direnişinde bu noktaya öyle birkaç hamleyle gelinmedi. TEKEL işçileri sadece kitlesellikleriyle değil, sendikal özgürlükler, işçi sınıfının demokratik talepleri için bir dönemin öncü işçilerini içinden çıkartmış güçlü bir mücadele geleneğine sahip. TEKEL’in tasfiyesi sürecinde TEKEL işçileri, bazı fabrika ve depoların kapatılmamasına karşı bir dizi direniş gerçekleştirdiler. En son Adana TEKEL’in kapatılmak istenmesine karşı işçiler fabrikayı işgal ederek cevap verdiler. Aynı süreçte bugün de olduğu gibi pazarlıklar yürütüldü. Bunlardan en bilineni, TEKEL işçilerinin haklarıyla birlikte başka kamu kuruluşlarına transferleriydi.

Aynı TEKEL işçisi, “Önce kendi şehirlerimizde yetkililerle görüşmek, derdimizi anlatmak istedik. 4/C uygulamasına karşı olduğumuzu söylemek istiyorduk. Ancak ciddiye alınmadık. Bunun üzerine Ankara’ya, siyasi iradenin merkezine giderek konuyu gündeme getirmek istedik” diyor. TEKEL işçilerini “Ankara’ya, siyasi iradenin merkezine” götüren, bugüne kadar özelleştirmeye karşı yürütülen mücadelenin başarı kazanmamış oluşu ve kazanılmış hakların artan oranda sürekli tırpanlanmasına paralel olarak, krizin yarattığı yıkım, gelecek belirsizliği, tüm bunların yarattığı iç birikimdir. Ve bu birikimin açığa çıkabilmesi TEKEL içinde öncü işçilerin inisiyatifiyle oldu. Bu inisiyatif, hem onları duymazdan gelen, yok ve yük sayan burjuvazi ve devletine, hem de sendikal bürokrasiye karşı. Fakat değinmeden geçilemeyecek diğer bir nokta da TEKEL içindeki öncü işçilerin içerisinde farklı bir sürükleyicilik ve zorlamaya sahip Kürt işçilerinin dinamizmidir. Türkiye’nin farklı bölge ve ilinden gelen birçok TEKEL işçisi, “Kürt arkadaşlarımız olmasaydı biz bu noktaya gelemezdik.” diyorlar. Benzer şekilde, evlerinden en zor ayrılabilecek kadın işçilerin saflarda dimdik durması da işçilerin dayanıklılığını biledi. “Direne direne kazanacağız!” sloganıyla başlayan direniş, “Birleşe birleşe kazanacağız!”a dönüştü. Bu slogan, birleşik mücadelenin her hangi bir direnişin kazanılmasında ne kadar belirleyici olduğunun işçiler içinde daha farklı düzeyde anlaşılıyor olunmasının yanında, Türk ve Kürt işçilerini bölen şovenizme karşı da bir panzehir olma gücüne sahip.

Özelleştirme dönemi fiilen kapanırken

Önceki yıllarda olsaydı TEKEL’in kapatılması, sendikal bürokrasinin de kuşatıcı etkisiyle “KİT’ler Halkındır, Satılamaz” sloganlarıyla karşılanır, en başa bu yazılırdı. Bu slogan özelleştirmelerin büyük oranda tamamlanmış olmasının da etkisiyle son süreçte çok fazla öne çıkmadı. En son 17 Ocak Ankara mitinginde Tes-İş, Şeker-İş, Maden-İş ve ağırlıklı olarak da Türk-Metal, İP ve Ergenekon nişanlısı beyaz Türk T’K’P kortejlerinden yükseliyordu.

Çoğu sınıf analizlerinde Türkiye işçi sınıfının ve tabii geleneksel sendikal hareketin geri yönünü oluşturan temel etmenlerden biri, özelleştirmeye karşı savaşımı da zayıflatan devletin sermayeden ve sermayenin de devletten bağımsız düşünülmesi, özelleştirme karşıtı mücadelenin KİT’lerin korunmasıyla sınırlı tutulmasıydı. Bu, düzen içi “sosyal devlet” anlayışı ile birlikte işçi sınıfı hareketini bölüp zayıflattığı gibi, işçileri de kendi içinde rekabete zorlayan temel etmenlerden birisi olarak kullanıldı. Sendikal bürokrasi, bu noktada bizzat özelleştirme saldırısının bir parçası olarak işlev gördü. KİT’ler büyük direnişlere, haftalarca süren fabrika işgallerine karşın adım adım tasfiye edilirken özelleştirme karşıtı mücadelenin kapsamı sürekli daraltılan, yanlış yönlere saptırılan, doğrudan işçi sınıfının talebi olmayan noktalara evrildi. Özelleştirmeye karşı kamunun korunması ve bunun için mücadele, işçiye ölümü gösterip sıtmaya razı etmektir. Buna çıkartılan yeni esnek çalışma yasalarının hızlıca devreye sokulması, yaşam koşullarının ve yükünün gitgide ağırlaşmasını da eklediğimizde işçi sınıfı hareketi geleneksel yürütülüş biçimiyle sürekli geriye kırıldı ve kan kaybetti. Bunun faturası büyük oranda faşist, dinci-gerici, sınıf işbirlikçisi sendikal ihanetin ve/ya sosyal-demokrasinin uzlaştırıcı çizgisine kesilebilir; ama devrimci ve sol hareketin de büyük geriye kırılışının etkisini anmadan geçmek olmaz.[1]

Türkiye’de yaklaşık 30 yıla yayılmış bulunan özelleştirme süreci, son etabına girilmiş durumda. En büyük ve en karlı kamu işletmelerinden POAŞ, Erdemir, PTT, SEKA, Şişe-Cam ve SSK özelleştirmelerinin ardından gelen TEKEL ve sonrasında gelecek olan şeker, demiryolu, havayolları, enerji vb.nin tasfiyesi ile özelleştirme tamamlanmış olacak. Bu sürece sağlık ve eğitimdeki adım adım ticarileşme ve en yaşamsal ihtiyaçların artan oranda fiyatlandırılması da eklendiğinde, Türkiye kapitalizmi için bir dönemin perdesi fiilen kapanacaktır.

Özelleştirme, işçi sınıfının kazanılmış haklarının da tasfiyesi amacını da güden bütünsel yeniden yapılandırma hareketinin temel stratejik hedeflerinden birini oluşturuyordu. Özellikle ’90’ların ikinci yarısından sonra özelleştirmelerin büyük fabrikalardaki teknolojik yetersizlik -rekabet gücü zayıflığı- ve eski çalışma sisteminin tıkanmış oluşu -işçi sınıfının kazanılmış haklarının ayak altından çekilmesi- propagandasıyla yürütülmesi, demagojiden ibaret değildi. Özelleştirme süreci, üretim hattında yeni teknolojilerin Türkiye’ye hızlıca girmesi, teknolojik bir yenilenme sürecinin de adımıydı. Bu, düşen kar oranları sonucu sistemin yenilenmesi zorunluluğuyla birlikte, sistemin sistem olarak ayakta kalabilmesinin de önkoşulları arasındaydı. Esnek çalışmaya geçiş adımlarının buna paralel ve sınıfın diğer tüm kesimlerini kapsayacak bütünlükte atıldığı düşünülürse, TEKEL’in ve ardından gelecek olanların tasfiyesi ile aynı zamanda, işçi sınıfı hareketinin elinde kalan son sendikal mevzilerinin de tasfiyesi temelinde, Türkiye’de bir dönem işçi sınıfı hareketinin omurgasını oluşturan “kamu işçileri” de eski konumlarıyla ortadan kalkacaktır. Kadrolu yerine sözleşmeli, tek başına kamu yerine “kamu-özel” geçişliliği… TEKEL işçisinin savaşı da buna karşıdır.

“Ölmek var dönmek yok!”

TEKEL direnişinde öne çıkan, KİT’lerin tasfiye edilmemesi değil, özlük haklarının korunması ve güvenceli ve sürekli iş talebi. TEKEL direnişinde daha dolaysızca beliren ve giderek güçlenmeye başlayan işçi sınıfının emeğin korunması taleplerinin öne çıkmasıdır. İstediği kadar güçlü olsun, hiçbir sendikal bürokrasi, TEKEL işçilerini 2 ay boyunca Ankara’nın ortasında, sıfırın altındaki soğukta tutamaz! İstediği kadar güçlü ve kurumsal olsun hiçbir sendikal bürokrasi çeşidi işçi sınıfını kendi öz talepleri olmaksızın direnişte bu kadar uzun tutamaz! TEKEL işçilerini bu denli inatçı, bu denli direngen kılan geri dönüş biletlerinin olmayışıdır. Ve artık, cepte geri dönüş biletinin bulunmadığı durumda beliren, daha da dolaysızca işçi sınıfının kendi öz talepleri için mücadeledir. Bu, özelinde Türkiye işçi sınıfı açısından, yaşamın zorladığı, önceki bakışını aşarak ilerlemek zorunda olduğu ve ilerlediği noktadır.

Neoliberal yeniden yapılanma süreci özelleştirmelerin tamamlanıyor olmasıyla da bütünleşik olarak önceki durumundan çıkıyor. Özelleştirme saldırısı sürecinde daha fazla olmak kaydıyla palazlanan sendikal bürokrasi de nesnel zeminin farklılaşmasıyla varlığını önceki gibi sürdürememektedir. Türkiye’de kurumsal düzeyi oldukça güçlü olan sendikal bürokrasi için de bir dönem kapanmıştır. AKP yardakçısı Mustafa Kumlu’yu koltuğundan düşürecek olan Mustafa Türkel’ler ya da daha önce de Türk-İş içinde Petrol-İş’in başını çektiği bürokratik muhalefet değil, kitlesel, militan ve sendika bürokrasilerini aşarak süreklileşmiş bir eylem sürecinde pişen işçi kitleleri olabilir. Öncü işçilerin bir araya gelerek inisiyatifi ellerine aldıkları durumda aşağıdan gelen bir dinamizmle bugün Kumlu’nun düşürülmesinin simgesel bir anlamı da olur ve bunun olanakları bugün önceki süreçlere oranla daha fazla mevcuttur.

İşçi sınıfı hareketiyle sosyalist hareketin kaynaşması doğrultusunda atılan adımlar, sosyalist devrimci işçi sınıfı siyaseti cephesinden yeniden gözden geçirilmeli ve günün mücadele koşullarına uygun ve ona yanıt verecek şekilde yenilenmelidir. Sosyalist hareket dikkatini üretim ilişkilerinin, kapitalizmin ve işçi sınıfının değişen yeni yapısının ortaya çıkarttığı yeni olanaklara, yeni bir temelde ve farklı dinamiklerle mayalanan sürece yeni araç ve yönetmelerle müdahale etmeye kilitlemelidir. TEKEL direnişinde gözlemlenen, sosyalist hareketle işçi sınıfı hareketinin yeni bir temelde kaynaşabilmesinin olanaklarının artmış olması ve kaynaşabildiği oranda da farklı düzeyde karşılıklı etkileşime dayalı yeni bir enerjinin açığa çıkacağıdır. Biz bu enerjinin açığa çıkmasına odaklanacağız. Bu kaynaşmanın öncelikli halkası öncü işçiler içinde güç toplamaya yoğunlaşmaktır. Gerek önceki kuşak işçiler ve gerekse de öncüleşmeye başlayan genç kuşak işçiler buna her zaman olduğundan daha fazla açıktır. Fakat öncü işçiler dağınık haldedir. Hareketin en yakıcı ihtiyaçları doğrultusunda, inisiyatif kullanarak çekim yaratabilecekleri bir tarzda farklı sektörlerdeki öncü işçileri bir araya getirmeye yoğunlaşmalıyız.

Üretimin parçalı yeni yapısı, taşeronlaştırma, işçi sınıfının önceki yapısını çözerken, yeni üretim ilişki ve güçleri kolektif işçi niteliğini yoğunlaştırmış; birleşik ve kolektif mücadelenin güç ve olanaklarını artırmıştır. Ancak bu önceki bakış açısına sahip olunarak, hele ki işçi sınıfı önceki gibi sektörler temelinde, birbirinden ayrıksı örgütlenmeye çalışarak başarılamaz. TEKEL direnişinin en büyük etki gücü işçi sınıfının diğer bölüklerinde yarattığı karşılıktır. İşçi sınıfının diğer bölüklerini de aynı talepler kesiyor. Aynı bıçak aynı kemiğe dayanmış durumda. Bu da birlikte mücadele tutumunun yavaş yavaş yüzeye çıkmaya başlamasını olanaklı kılan, işçilerin bilincinde görünümlerini TEKEL direnişiyle de ortaya koyan temel önemde bir noktadır. Grev ve direnişlerin etki gücü ancak sınıfın diğer kesimlerinin de hareket geçmesiyle mümkün. Fakat bu tek başına birkaç basın açıklaması, arada bir yapılan destek ziyaretiyle olabilecek bir şey değildir. TEKEL direnişine ve yarattığı etki gücüne, zaten hareket halinde olan sınıfın diğer bölüklerine daha dikkatli bakıldığında, geniş bir coğrafyaya yayılmış, etki gücünü farklı sektördeki işçilerin aynı talepler doğrultusundaki mücadelelerinden alan yeni bir grev ve direniş hattının oluştuğunu görürüz. Bu, savaş terminolojisindeki cephe hattına benzer bir hattır. Farklı sektör ve işçi kesimleri, henüz işçileşmemiş ancak bulunduğu durumdan rahatsız ve bir şeyler yapmak zorunda olan, sözleşmeli işçiler, işsizler, aynı talep ve ihtiyaçlar doğrultusunda karmaşık bir dizilime sahip bu grev ve direniş hattını tek tek parçalara bakarak değil, ancak hareketin bütününe bakarak görebiliriz.

Grev Hattı – Genel Grev Genel Direniş

İşçilerden gelen basınçla 3 Şubat’ta genel grev genel direniş kararı almak zorunda kalan sendika konfederasyonları, hali hazırda hiçbir ön hazırlık yapmıyor olmalarıyla göstermelik bir karar aldıklarını gösterdiler. Bu sadece bizim için değil, başta TEKEL işçileri için de malum bir durumdur.

1 günlük iş bırakma 3 Şubat’ta yapılacak. Şimdi biz yukarıda bahsettiğimiz, geniş bir çoğrafya ve sektörel çeşitlilğe sahip grev hattının güçlendirilmesine odaklanmalıyız. GGGD‘nin başarılı olabilmesi bu hattı birbiriyle irtibatlandırılmasına, birbirlerinden güç almalarının sağlanmasına ve eylemin hedefe varana dek sürdürülmesine bağlı. Hali hazırda en büyük eksikliklerden biri, taban inisiyatifinin dağınıklığı, öncü işçilerin oluşturduğu, grev gözcüsü de olacak “direniş komiteleri”nin bulunmayışıdır. Bu noktada, GGGD’yi bulunduğumuz her alana taşırken, grevin TEKEL işçileri dışında da güçlü bir biçimde sahiplenilmesine, etkin katılımın sağlanarak etki gücünü arttırmasına yönelmeliyiz. Öncü işçiler, hem bulundukları alanlarda grevin etkin yürütülmesi, hem de başka sektör ve işçilerle irtibatlanarak etkileşimi artırmayı hedeflemeli. GGGD’nin öznesi bu açıdan sadece TEKEL işçileri değil, işçi sınıfının ve kent yoksullarının tüm kesimleridir. Ankara’da olmayan TEKEL işçileri, tüm kamu işçileri, sözleşmeli sağlık ve eğitim işçileri, atanması yapılmayan eğitimciler, AYÖP, Genç-Sen, meslek liseleri ve çalışan işçi öğrenciler, tersane işçileri, ulaşım-taşımacılık sektöründeki işçiler, direnişteki itfaiye ve Marmaray işçileri, belediye işçileri, bilişim işçileri, emekçi kadınlar, işsiz işçiler, kent yoksulları…

Grev hattına, işçi sınıfının savaş mevzilerine!


1. İşçi sınıfı devrimcileri olarak özelleştirmelere karşı “Özelleştirmenin İçinden Geçerek İleri” perspektifini ortaya koyduk. Ne var ki, özelleştirme saldırısı bütünsel neoliberal yeniden yapılanmanın en önemli stratejik adımlarından sadece birisiydi. Neoliberal yeniden yapılanma bir bütün olarak yeni bir durum ortaya çıkartırken, biz bunu ekonomiden siyasete değin tüm bileşenleriyle tüm sonuçlarıyla birlikte çok geç farkettik. Bu zamanında farkedemeyişin sonuçları masumane olmadı.[YAZIYA GERİ DÖN]

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*