Anasayfa » BASINDAN » Göremiyoruz! Kör Olduk!-Bilge Güler (Fraksiyon.org)

Göremiyoruz! Kör Olduk!-Bilge Güler (Fraksiyon.org)

“Körüz gözbebeklerimize mil çekilmiş mil
Acımasız bir namlu şakağımızda soğuk
Tetikte kendi parmağımız yabancının değil” *

Hata içerisindeyiz! Biz bu hatanın büyüklüğünü fark ettiğimizde, yeni ve şaşırtıcı bir isyan çoktan patlak vermiş olacak: Yoksulluğun bildiğimiz anlamda örgütlenmemiş ve hatta örgütleyemediğimiz isyanı. Kurtarılmış sayılan “sol” mevzilerinin hem burnunun dibinde, hem de çok ötesinde kaynayan bir şeyler var. Marx’ın kast ettiği asıl hayalet. Ama öksüz bıraktığımız, görmediğimiz hayalet, vicdanımızın ve körlüğümüzün etrafında dolaşıyor.

Bu Arada Yoksulluktan Ne Haber?

Fatih’in arka sokaklarında, mülteciler tek kelimeyle korkutucu yaşam koşullarına tabi.  Buzdağının görünen kısmını bile göremez haldeyiz. Sadece İstanbul’dan bahsedecek olursak, mülteciler alışılmışın da altında bir yoksulluk, sahipsizlik, yabancılık ve itilmişlik deneyimi yaşıyor. Kayıt dışı çalışıyorlar veya dileniyorlar. Villalı Beykoz’a yakın, Küçüksu Köprüsü üzerinde Afgan işçiler, her gün sabahın köründen akşama kadar iş bekliyor, çalıştıklarında ücretlerini alamıyor, şiddet görüyorlar. Namusumuzla çalışıyoruz yine de diyor bir Afgan işçi. Şair Tecer’in dediği gibi, “Sabrını ne zaman yere çalacak” acaba? Kağıt toplayanlar, dilenenler, işsiz çingeneler, Suriyeliler, Pakistanlılar, Afganlar ve İstanbul’un ana caddelerinin hemen arkasında açlıkla terbiye oluyor. Çöp karıştırmak bir endüstri, kendi içinde bir kast sistemini barındırıyor, on sene öncesinde çöp toplayan bir “buralı yoksul”, Pakistanlıların, Afganların patronu oluveriyor. Yoksulluk sürdürülebilir bir hale geliyor, çeşitleniyor, katmanlaşıyor, kemikleşiyor, katlanıyor ve boyumuzu hiç olmadığı kadar aştığı gibi, biz aslında paylaşmakta olduğumuz bu yoksulluğun farkında değiliz.

Dert mi etmiyoruz? Peki bizden ne haber?

Bu birkaç kişilik, birkaç mahallelik bir mesele değil, milyonların kent yoksulluğu, itilmişliği söz konusu. En basit örnektir, İstanbul’un göbeğinde oluyor bunlar, görmüyoruz. Mevziler, statükolar, küçük hesaplar, açıklama yarışları, taraf tutmalar kör etmiş bizi.

Biz “buralılar” kendimizi de görmüyoruz. “Kurtarılmış” beyaz yakalı, sendikalı bir işçiden daha güvencesiz olduğunun farkında değil, bir yıl, yanındakini eze eze, fazla mesailerde çalışıp hak ettiği 15 günlük yıllık izni için yaşıyor. Tek düşündüğü kredisini ödemek ve yeni bir kredi çekip yeni bir şeyler edinmek. Bir diğer sınıfın daha halk olduğunun farkında olmayışı, kendine gelecek satın alırken, bir kesimin daha kazıklanıp durması! Halbuki Soma’da katledilen işçiyle, kentte orta/alt-orta sınıfın kaderi bir: Muazzam bir geleceksizlik! Çok yakın bir tehdit olarak, şairane bir geleceksizlik!

Biz aslında nasıl bir batakta olduğumuzu, batağın büyüklüğü her yanı tuttuğundan olsa gerek görmüyoruz. Düzenle derdi olan, kendini sosyalist, eşitlikçi, özgürlükçü, düşünen bireyler olarak görenler olarak, hubris sendromunu yaşıyoruz.

Bu minvalde özneliğimiz nereye kadar?  Son günlerde mesela, sol içi şiddette taraf olmaya kadar mı? Sol içi şiddeti gündem etmeye kadar mı? Sol içi şiddetten el yıkamakla yetinmeye kadar mı peki? Özneliğimizin sınırlarını ne ara çektik? Hangisi ilgi alanımız? Şu ara birbirimizi dövüp, karşılıklı açıklamalarla had bildirmek, sıkıştığımız mahallelerde hakimiyetilan etmek mi? Kendimize gelelim. Hepimiz İbrahim Öksüzüz. Hepimiz sahipsiziz. Vurulan biziz, biz halkız.

Biz kendimizde olmadığımız için İbrahim Öksüz öldü. Gururla ve şiddetle savunulan mevzi örgütlenmeleri, onun yaşamına dokunamamış ki İbrahim bir çocuk işçiydi ve o sırada yoldan geçiyordu. İbrahim’in gerçekliği kimseye, “taraflara”ve “taraflar dışındakilere”, biz diye tabir ettiğimize (en basitinden düzenle derdi olduğu iddiasındakilere) dokunamamış ki bir türlü durup, samimiyetle utanma bilincini gösteremedik. Susup sadece utansak olmaz mıydı?

İbrahimler gerçekten de öksüz. Ve bu gerçek, bir memleket dolusu insanı batıracak güçte bir gerçek. Bu gerçek, polisin tüm sokakları tutmasından daha korkunç bir gerçek. İbrahim’ler gerçekten bize çok yakın ve gerçeğimize uzak. Biz ne ara bu kadar konudan ve kendimizden uzaklaştık?Biz nasıl halk olamadık?

Muaccel Gerçeklik

İstanbul başka illerin suyunu gasp ediyor. İstanbul’un suyunu sermaye gasp ediyor. Birileri suyu çalıyor, yaptıkları alçakça yağmaların yalnızca yüzde biri. Ülkenin önünde büyük kaynak krizleri, büyük ekonomik krizler, kitlesel işsizlikler, patlaması an meselesi emlak balonu, kredi balonu, IŞİD terörü, mülteci sorunu, erkek terörü gibi aciliyeti tavan yapmış sorunlar var. Bütün bunlara yoksulluğun doyma noktasına erişmişliği, kronikleşmişliği ekleniyor. Biz dayanışmayı sürekli erteler, seçimleri konuşur, gündemleri tüketir, gündem yaratamaz, kendi kaderimizi yazamaz bir haldeyiz. Sermayeye tek kurşun atamadık! Molotoflarımız hedef şaşırıyor. Acınacak haldeyiz! Mücadele ortaklaştırma yerine, şu ara bölmeyi, mevzi kavgasına girmeyi kendimizde hak görüyoruz. Hangi cüretle? Kendimize nasıl bir misyon biçerek ve hakikaten bu hakkı kimden aldığımızı zannederek? Kendimize gelelim.

Asıl sağ sapma budur. Yüzleşin! Halklığımızla, geleceksizliğimizle, paylaştığımız şu rezillikle yüzleşin.

Önümüze dağ gibi yığdıkları bir gerçek var: Çok ama çok yoksuluz, tam gaz yoksullaştırılıyoruz, elimizdeki her şey gasp ediliyor ve en ufak bir düzen krizi önce bizi vuracak. Devlet ve sermaye, kendini, oluşturabileceğimiz her türlü ve en ufak tehdide karşı korumaya aldı. Silahlı gücü, kumanda ettiği çeteleri, IŞİD’i, medyası, sermayesi, kamulaştırma, kanun gücü… Hepsi elinde. Mücadelemiz, derdimiz var diyorsak, işte o kast ettiğimiz mücadele (özleminin) hedefi bu kadar netleşmiş, mücadele ihtiyacı bu kadar acilleşmiş miydi? Türkiye halklarının kendini koruma ve dayanışma gücü minimum seviyede ve bu halklaşma, bütünleşme, özneleşme ve dayanışma krizini bir nebze rahatlatan tek şey, Haziran Ayaklanması oldu.

Ne çabuk unuttuk ve nasıl unuturuz? Haziran’ı unutmak lükstür. Lüks bizi tüketir. Kendimize gelelim.

Bizim sermaye için kara listelerimiz bile yok. Biz birbirimize ajitasyonlar çekerken köprü ayakları yükseliyor. Sahipsiziz çünkü kendimize, birbirimize sahip çıkacak kadar bile açılmamış meğer gözümüz. Gözlerimizi açmak zorundayız, çünkü durum acil. Çünkü bizi ilgilendiriyor, çünkü çizgilerini aşamadığımız, bizi papağanlaştıran, takım tutar gibi tuttuğumuz, eyleyemeyen o örgütlülükten anladığımız, toplamında ve ortaya çıkan tabloda apolitizmin, klüpleşmenin ta kendisi.

Çünkü bir çocuk gitti, o çocuk bir çocuk işçiydi ve aynı kavga, suçlamalar devam etti. Sahipsiziz, çünkü kendimize sahip çıkamıyoruz! Körlüğümüzün en muazzam, en umut kırıcı halini deneyimledik ve “tarafların” bu çocuğun ölümü üzerine takındığı tavırdan daha apolitik bir kolektif konumlanma düşünemiyorum!

Geçen gün İkizdere’de bir HES şantiyesi halk tarafından kundaklandı. Görebildiniz mi?

Edirneli Kıymet Teyze’nin iş makinesi önünde oturması, teori kasan binlerce yazıdan daha fazlasını söylüyor. İsyan örülmüş. Tecavüzcüsünün kalbine bıçağı saplamak zorunda bırakılan kadının eyleminde görebildiniz mi isyanın gerçeğini? İsyan hayatın kendisinde. Kötülüğü, gericiliği, halk düşmanlığını hayatın içinde, boşanmak istediği için ölümle tehdit edilen bir kadının maruz kaldığı şiddette görebildiniz mi, o kadınla dayanışan kadın örgütlerini öyle toptancı ve üsttenci tavırlarla “revizyonistlikle” suçlamadan evvel? Kurutulan derelerde, ölen balıklarda Marksizmin öngörüsü yok mudur? Mahsulü ve kaynakları her geçen sene gasp edilen ziraat emekçisinin zorlandığı göç, maruz kaldığı güvencesizlik neden birincil derdimiz olamıyor? Örgütlerimizden veya bizim oralardan/bizim mıntıkalardan olmadıkları için mi? Peki ya kitleler günde en az 14 saat, taşeron elinde, kayıtdışı çalıştıkları, geçinemedikleri, borç içinde yüzdükleri için örgütlenemiyorsa bir yerlerde? Mahallelerden veya hayatlarımızdan uzağa mı düşer? Gerçek aynı gerçektir. Aynı geleceksizlikte kimliklerimiz ortaklaşıyorsa, sadece tek bir noktaya, iktidarın, sömürünün, zulmün kalbine yürümemiz gerekmiyor mu?

Biz şimdi birbirimizin üzerine yürürken, birbirimizi görmeden, aslında öksüzlüğümüze yürüyoruz.

*Rıfat Ilgaz

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*