Anasayfa » GÜNDEM » Göçmen krizi: Üretimin uluslararasılaşması emeğin de uluslararasılaşmasını zorunlu kılar!

Göçmen krizi: Üretimin uluslararasılaşması emeğin de uluslararasılaşmasını zorunlu kılar!

Geliyorum diyen geldi. Türkiye kapitalizminin göçmen çelişkisi de patladı ve daha keskin biçimler almaya başladı. Türkiye kapitalizminin ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel krizler bolluğuna, tümünü kesen büyük bir göçmen krizi de eklendi.

Göçmen krizinin ABD ve AB ile sınırlı olduğunu düşünmek bir yanılgıdır. Artık Türkiye gibi orta gelişmiş bağımlı kapitalist ülkelerin nüfusunun da en az yüzde 6-7’si mülteci ve göçmenlerden oluşmakta ve bu oran artan sayıda ülkede artma eğilimi göstermektedir. Göçmen krizi artık, bir bütün olarak küreselleşmiş bir sorundur.

Türkiye’de yaklaşık 3’te biri kağıtsız/kayıtsız 3 milyon Suriyeli göçmen olduğu tahmin ediliyor. Son dönemde sayıları hızla artan Afgan göçmenlerin sayısının da yarım milyon ile bir milyon kişi arasında olduğu tahmin ediliyor. (Ama kamuoyunda Afgan göçmenler olgusu bilinmediğinden Afgan göçmenlerin sayısındaki hızlı artış da Suriyeli göçmenlerle karıştırılıyor.) Afrikalı ve diğer bölge ve ülkelerden göçmenler de bu sayılara eklendiğinde Türkiye’deki mülteci ve göçmenlerin toplam sayısının 4 ile 5 milyon kişi arasında olduğu tahmin edilebilir. Irkçılığın genetik bir özelliği olduğu tekelci kapitalizm koşullarında, bu göçmenler olgusunu doğuranın da yine tekelci oligarşik kapitalizm olmasına karşın, bu kadar büyük bir göçmenler kitlesinin ciddi siyasal, toplumsal kriz ve sarsıntılara yol açması kaçınılmazdı, öyle de oluyor.

Türkiye’de son 1-1.5 yılda ekonomik krizin yeniden ağırlaşmaya başlaması ve işsizlerin sayısının 1 milyon kişiden fazla artmasıyla, yoksullaşan ve işsizleşen kitlelerin öfkesini de göçmenlere yönlendirme hedefli ırkçı önyargılar yeniden ısıtılmaya başlandı. Suriyeli göçmenlerin çalışmadan devletten aldıkları parayla geçindikleri, sosyal yardım, eğitim ve sağlık sisteminde Suriyeli göçmenlere öncelik ve ayrıcalık tanındığı gibi ırkçı söylentiler körüklendi ve ne yazık ki Türkiye’de artan yoksullaşma ve işsizlik koşullarında, işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarının genişçe bir kesiminde zemin buldu. Suriyeli göçmenlere karşı ırkçı-milliyetçi önyargılar ve reaksiyonlar kitlelerde de büyümeye başladı. Suriyeli göçmenlere karşı başını genellikle ırkçı-faşistlerin çektiği taciz, saldırı ve linç histerileri, son 1 yılda belirgin biçimde artmaya başladı. Yerel seçim sürecinde de burjuva muhalefet partileri CHP ve İYİP, göçmen yarasını parmaklayan, Suriyeli göçmenlere karşı ırkçı-faşist önyargı ve düşmanlığı körükleyen iğrenç ve alçakça ırkçı ajitasyon kampanyaları yürüttü.

Hatta son 1 yıl içinde, Suriyeli göçmen düşmanlığının Türkiye kapitalizminin bir diğer genetik özelliği olan Kürt düşmanlığını bile geride bırakmaya başladığı söylenebilir.

En sonu, 10-12 gün önce, burjuva-faşist devlet iktidarı da geniş çaplı ve sistematik bir Suriyeli göçmen avı operasyonu başlattı. Her yerde kimlik kontrolleri artırıldı, kağıtsız ya da kaydı o ilde olmayan Suriyeli göçmenler gözaltına alınıp gözaltı toplama merkezlerine götürülüyor. Burada zorla “gönüllü olarak Suriye’ye dönmek istediklerine dair” belgeler imzalatılıp, otobüslere doldurulup polis ve bekçiler eşliğinde sınır dışı ediliyorlar. Genel fizik ve psikolojik baskıların yanısıra, gözaltına, okumalarına bile izin verilmeyen belgeleri imzalamaya, sınır dışı edilmeye direnenler dövülüyor, işkenceye maruz kalıyor. Sınır dışı edilenlerin bırakıldıkları yerler ise İdlib, Afrin gibi savaş veya işgal bölgeleri.

Ermeni tehciri ve göçmen operasyonları

Bu ırkçı-faşist operasyonun, bir dizi yönüyle Ermeni tehcirini çağrıştırdığı görülüyor. Ermeni tehcir ve soykırımında da, Ermeniler işkence ve katliam kamplarında toplanıp öldürülüyor ya da yüzlerce, binlerce kişilik (“ölüm taburları” denilen) kafileler halinde, işkence altında Suriye’ye kadar yürütülüyor, çoğu yolda açlık susuzluk hastalık ve işkenceyle öldürülüyordu. Bugün gözaltına alınan Suriyeli göçmenler belki öldürülmüyor, ama taciz ve dayağa maruz kalıyor, sınır dışı edilenler ise ölmekten beter bir durumla karşı karşıya bırakılıyor. Bırakıldıkları savaş bölgelerinde ne olacakları belirsiz. Dinci-faşist çetelerin, insan tüccarlarının eline düşebilirler, bombardımanlarda ölebilirler, kendi başlarına Esad rejiminin bulunduğu yerlere gitmeleri olanaksız, yine köle simsarlarına tabi olup yollarda ölebilirler, Suriye rejiminin bulunduğu yerlere ulaşabilseler de neyle karşılacakları yine belirsiz. Göçmenleri ezmek ve zorla sınır dışı etmek insanlık suçudur. Göçmenleri savaş ve yıkım bölgelerine sınır dışı etmek iki kat insanlık suçudur. Suriyeli göçmenleri, Kürtleri asimile etmek için Afrin’e yığmak, üç kat insanlık suçudur.

Suriyeli göçmenlere dönük baskı ve kontroller arttığı için, Suriyeli göçmenleri kaçak çalıştıran küçük patronlar da -ceza tehdidi nedeniyle- göçmenleri işten atıyorlar. Zaten çoğu asgari ücretin altında çalışmak zorunda kalan Suriye göçmenlerin iş bulma olanağı azalıyor, yollarda kontroller arttığı için evden veya işyerinden çıkamaz hale geliyorlar. “Sivil ölüm”e zorlanan yüzbinlerce Suriyeli göçmenin ne olduğu, yaşam, geçim, sağlıklarının ne olacağı belirsiz. Zaten çoğunun asgari ücret altı ücretler ve/veya aile başına 1200 liralık yardımlar (bu yardımların 1100 lirasını AB karşılıyor) ile bir iki gözlük evlerde 10-20-30 kişilik nüfuslar olarak sefalet koşullarında yaşadıkları düşünülürse, artan baskı ve sınır dışı tehdit ve uygulamaları ile durumlarının daha da ağırlaşacağı, sürgit bir işkenceye dönüşeceği açık.

Bu arada, patronlara getirilen çalıştırdıkları göçmen işçileri bildirme zorunluluğu, daha büyük patronların müdahalesiyle 1 ay uzatıldı. Bu süre muhtemelen tekrar uzatılacak, ya da patronlar bu süre zarfında gerekli mercilere gerekli rüşvetleri vererek, kendi çalıştırdıkları kaçak göçmen işçilerin uygulama dışı kalmasını sağlayacaklardır. Ne de olsa burjuvazi, aşırı ucuz göçmen işçiler olanağından, bunun işçi sınıfını büsbütün bölmesi ve ücretleri düşürmesi, ve işçi sınıfı içinde ırkçı-faşizmi körüklemesi olanağından mahrum kalmak istemez. Bu da burjuvazi ve devletinin göçmen sorunundaki çakallığını gösterir olsa olsa.

Türkiye kapitalizminin Suriyeli göçmen politikası

Türkiye burjuvazisi ve kapitalist devlet iktidarı, Suriye sorununa olduğu gibi Suriyeli göçmenler sorununa da – “insaniyet” namına değil- yağmacı mali sermaye girişimcisi kafasıyla girdi. Özel ayrıcalık ve olanaklar Suriyeli göçmenlerin hepsine değil, küçük bir azınlığını oluşturan Suriyeli burjuva ve zenginlere tanındı. Suriyeli kapitalist ve zenginlere, Türkiye’de yatırım, ortaklık, iş kurma kolaylıkları, uluslar arası bankalarda tuttukları paralarını vergisiz Türkiye’ye getirme olanakları tanındı. Böylece Suriyeli göçmenlerin kapitalist kesimleri (ve yanısıra orta ve üst-orta sınıf göçmenlerin birikimleri) üzerinden Türkiye’ye 3-4 yıl zarfında 10 milyar dolara yakın bir para girmesi sağlandı, bu da krizdeki Türkiye kapitalizmini birkaç yıl daha çevrilebilmesinin etkenlerinden biri oldu.

Türkiye kapitalist devleti, Suriyeli göçmenleri, aynı zamanda AB’ye karşı pazarlık kozu ve tehdidi olarak kullandı. Çeşitli söylenti ve manipulasyonlarla Suriyeli göçmenlerin Ege sahillerine yığılmasını ve Avrupa’ya kendi olanaklarıyla geçmeye çalışmasını teşvik etti. Geçtiğimiz yıllardaki bu dehşet sahnelerini herkes hatırlar. Kıyılara, Trakya’ya yığılan onbinlerce göçmenin hem son birikimleri kapitalistler tarafından yağmalandı, hem de Ege Denizi de bir ölüm denizine dönüştürüldü. Balkan ülkelerine geçmeyi başaranları orada da polis, asker dayağı, plastik mermiler gaz bombaları, toplama kampları bekliyordu. Şimdi aynısı bizzat Türkiye’deki göçmenlere uygulanıyor, burjuva-faşist devlet Türkiye’deki yüzbinlerce kağıtsız göçmen için Afrin’de ve Türkiye’de yeni toplama kampları oluşturuyor.

Türkiye kapitalizminin Suriyeli göçmenlere “şehvetle kucak açması”nın en önemli nedeni ise, tabii ki, özellikle emek-yoğun işletme sahibi sermaye kesimlerine ucuz emek-gücü sağlamaktı. Böylece başta tekstil, konfeksiyon, inşaat, mevsimlik tarım gibi emek yoğun sektörlerde, asgari ücretin altında, en ağır ve pis işlerde çalıştırılan Suriyeli göçmen işçi ve özellikle göçmen çocuk işçi sayısı hızla arttı. Suriyeli işçileri kaçak olarak geçici olarak çalıştırıp ücretlerini de gasp etme (çünkü haklarını da hukuken arayamıyorlar) sermayenin yeni-normali haline geldi. Suriyeli göçmen işçilerin en düşük ücretlerle en ağır ve tehlikeli işlerde çalışmaya itilmeleri, Türkiye’deki işçi cinayetlerinde ölen Suriyeli işçilerin sayı ve oranının (geçen yıl yüzde 10’unun üzerine çıktı!) her yıl artmasından da görülebilir. Göçmenlerin yoğunlaştığı yerlerde, en sefil ev, oda kiraları, gıda fiyatları da tavan yapıyor, göçmen emeği daha düşük ücrete daha ağır ve uzun süreler çalıştırılmakla kalmıyor, bir de üstüne böyle soyuluyor.

Suriyeli göçmen emeği gibi kız çocuklarının, kadınlarının da bir kısmı yağmalandı. On binlercesi zenginlere satıldı, binlercesi fuhuş çetelerinin eline düştü.

Burjuva-faşist devletin göçmen operasyonunun nedenleri

Şimdi Türkiye burjuva-faşist devlet iktidarı da göçmen avı başlattı. Yerel seçimlerde Suriyeli göçmenler konusunun burjuva muhalefetin kolayca istismar ettiği ve AKP-Erdoğan aleyhine işleyen bir faktör haline gelmesi, bunun bir nedeni olabilir. Çünkü ABD ve Avrupa’dan bildiğimiz gibi, göçmen krizi, aslen aşırı neo-muhafazakar, aşırı ırkçı-milliyetçi, faşist partilerin yükselişini besleyen ve bunlar tarafından kitlelerin en geri/gerici önyargı ve içgüdülerini körüklemede kullanılan bir olgudur. Yukarıda bahsettiğimiz nedenlerle, özellikle AB’ye karşı pazarlık kozu ve tehdidi olarak kullanabilmek için, AKP-Erdoğan’ın Suriyeli göçmenlere sahip çıkar pozu, AKP-Erdoğan’ın aşırı muhafazakar, ırkçı, faşist karakterine de aykırıydı. Bunun oy kaybı ve taban daralmasının bir nedeni olduğunu görerek, göçmen düşmanlığında da kaybettikleri 1. sırayı geri almak için harekete geçmekte gecikmediler.

İkinci ve daha güçlü bir etken, Türkiye bağımlı kapitalizmi ve devletinin emperyalist ABD ve AB kapitalizmleriyle el altından yapılmış bir anlaşma olabilir. AB Türkiye’yi, Avrupa’ya göçmen akınına daha sert bir barikat olmaya zorluyordu. Türkiye’deki mülteci ve göçmenlerin bulundukları/kayıtlı oldukları il dışına çıkmasını yasaklayan düzenleme de, AB’nin göçmen yönergelerinden biridir, ama Türkiye’de bu yasa son haftalara kadar pek uygulanmıyordu. Türkiye’de göçmen işgücünün ülke içinde ve ülke dışına görece “serbest” hareketliliği, ABD ve AB emperyalist güçleri için dünyaya “kötü örnek” oluyordu; Erdoğan-AKP’yi göçmen vidalarını daha sert sıkıştırması için tembihlediler. Göçmen akınlarına karşı giderek daha yüksek ve daha uzun duvarlar, dikenli teller, sınırlarda “vur” emri, göçmenleri açık denizlerde ve kervan geçmez yollarda ve insan tüccarlarının elinde öldürme, Nazi kamplarını pek aratmayan göçmenleri yıllarca alıkoyabilen toplama kampları, ülke içlerinde göçmenlere dönük ağır devlet ve toplum baskı ve tacizleri, sıkı kontrol ve aramalar, kayıtlı mültecileri ve yardımları ağır ve sürekli bürokratik eziyete bağlama, zengin veya vasıflı olanların dışındakilere oturum ve vatandaşlık hakkı vermeyip süründürme, mülteci ve göçmenleri sürekli iğreti ve diken üstü bir pozisyonda gerilim içinde tutma, kayıtsız göçmenleri sürekli toplayıp apar topar sınır dışı etme, bir bütün olarak mülteci ve göçmenlere uygulanan yasak, ceza, yaptırım, gözaltı, hapis ve (gerek ırkçı saldırılar gerekse işyeri cinayetleri boyutuyla) öldürme uygulamalarının o ülke vatandaşlarına oranla 5-6 kat daha yüksek ve çok daha ağır olması; bütün bunlar emperyalist kapitalizmin uygulamalarıdır.

Irkçı uygulamalar göçmen krizini ortadan kaldırmaz büyütür!

Göçmen sorununun ve göçmen nüfusun giderek büyüyerek küreselleşmesiyle birlikte, mülteci ve göçmen işçi ve yoksullara karşı bu ırkçı-faşist uygulamalar da küreselleşiyor. Göçmenlik, gerek uluslar arası göçmen akınları ve emekgücünün uluslar arası hareket serbestisi istemi, gerekse göçmenlerin bulundukları ülkelerdeki ırkçılığa, baskılara karşı ve eşit yaşam, çalışma koşulları ve haklar için mücadeleleri itibarıyla, küresel planda, sınıf mücadelesinin bir bileşeni haline geliyor.

Burjuva-faşist devlet, Sarayı, AKPsi, MHPsi, CHPsi, İYİPi, ırkçı-milliyetçi, faşist güç ve akımları, tekelci sermaye güçleri, ne yaparlarsa yapsınlar, ister bütün sınırlara duvar ve elektrikli tel örsünler, ister Nazi benzeri göçmen toplama kampları kursunlar, isterse yılda 80 bin değil 150 bin göçmeni sınır dışı etsinler, zaten kendilerinin de bizzat yaratıcılarından oldukları göçmen sorununu, daha da büyütmek ve patlamalı hale getirmek dışında, bu alçaklık yöntemleriyle çözemezler.

ABD ve AB’de hem göçmen entegrasyon ve asimilasyon politikalarının, hem de göçmen akınlarını engelleme, göçmen düşmanlığı ve sınır dışı etme politikalarının fiyaskoyla sonuçlandığı biliniyor. Engellemek, atmak için ne yaparlarsa yapsınlar, bu ülkelere her yıl daha fazla sayıda göçmen giriyor ve girmeye de devam edecek. Türkiye burjuvazisi ve devleti de göçmen akınlarını engellemek ve sınır dışı etmek için ne yaparsa yapsın, Türkiye’de de böyle oldu ve her yıl daha fazla göçmen gelmeye devam edecek.

En başta sermayenin çelişkili yapısı bu sorunu çözmelerine imkan vermiyor. Mülteci ve göçmen kitlesi belli bir büyüklüğü geçince, bu “ulusal egemenliğe” (ya da ondan geriye ne kaldıysa!) bir tehdit olarak algılanıyor. Ama diğer yandan, ucuz göçmen emekgücüne, ücretleri düşürmek, sosyal hakları sıfırlamak, işçi sınıfını bölmek ve birbiriyle boğazlaştırmak için her zamankinden fazla ihtiyaçları var! Örneğin ABD ve Batı Avrupa emperyalist kapitalist güçleri, bir yandan göçmenleri ezmek ve dışlamak için ellerinden geleni ardlarına koymazken, diğer yandan vasıflı emekgücü, beyin gücü göçünü adeta teşvik ediyorlar. (Günümüzün yeni iktisadi modası “seçmeli korumacılık” gibi “seçmece-ayıklamaca göç” politikası!)

Göçmen akınları bitmeyecek. Tam tersine daha da büyüyerek devam edecek. Çünkü emperyalist kapitalist küreselleşme, uluslar arası neoliberal kapitalizm, her ülkedeki sermaye oligarşisi, git gide daha fazla sayıda kapitalist ülkenin ekonomisini, işçi ve emekçilerini, altyapısını, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik sistemlerini, yaşam ve geçim güvence ve olanaklarını yıkıma uğratıyor, yağmalıyor. Çünkü emperyalist, bölgesel tekelci ve yerel kapitalist paylaşım ve yağma savaşları, artan sayıda ülkeyi ve bölgeyi toplumsal yıkıma uğratıyor. Çünkü kapitalizmin yol açtığı doğa ve tarım yıkımı, artan sayıda ülkeyi çölleştiriyor, kendi nüfusunu ve hormonlu kentleri besleyemez hale getiriyor; tarım-gıdada tekelci kapitalist hakimiyet, her ülkede temel geleneksel gıdaları bile (Türkiye’deki patates-domates krizi gibi!) soygun aracı haline getiriyor. Çünkü kapitalizmin kriz ve çürümesinin artan sayıda ülkede yol açtığı aşırı gerici, despotik ve faşist sermaye iktidarı biçimleri, bu ülkeleri yaşanmaz hale getiriyor. Çünkü kapitalizmin uzun depresyonu içindeki her kriz devresi, artan sayıda ülkeyi alt üst ediyor, nüfuslarını oradan oraya savuruyor.

Suriye, Irak, Libya, Afganistan bir yana, son kriz devresinde Yunanistan bile nüfusunun yüzde 15’ini kaybetti. Türkiye’de Türkler arasında da dışa göçün yeniden hızlandığı biliniyor. Araştırmalar, olanağı olsa Batı ülkelerinden birine gitmek isteyenlerin sayı ve oranında sıçramalı bir artış olduğunu gösteriyor.

Kaldı ki sermayenin her düzeyde (finansal, ticari ve sınai) uluslar arasılaşmış olmasıyla, emeğin de uluslar arasılaşması tarihsel bir yasa ve zorunluluktur. Sermayeyi had safhada serbestleştirip emeği “ulusa” bağlarsanız; yani köpekleri salıp taşları bağlarsanız, bundan da ayrıca başka bir uluslar arası kriz, göçmen krizi patlar.

Üretimin uluslar arasılaşması emeğin de uluslar arasılaşmasını zorunlu kılar

Kaldı ki: Tıpkı sermayenin durmaksızın karlılığı daha düşük alanlardan daha yüksek alanlara doğru akması gibi, emekgücü de değersizleştiği (özellikle değerinin neredeyse sıfırlandığı alan ve ülkelerden) yeniden değerlenme olanağının olduğu alanlara ve ülkelere akma eğilimi gösterir. Bu da kapitalizmin bir yasası ve zorunlu kıldığı bir dinamiktir. Uluslar arası göçmen akınlarını ne yapsanız engelleyemezsiniz!

Şu köhnemiş “ulus devlet”ler ve şu köhnemiş “ulusal egemenlik”ler, üretici güçlerin uluslar arası temelden toplumsallaşarak gelişmesini kapsayamaz, yönetemez ve engeli haline gelmişlerdir. Üretimin uluslar arasılaşmasının zorunlu kıldığı emeğin uluslar arasılaşmasını da, aynı şekilde kapsayamaz, yönetemez ve engeli durumundadırlar. Bu dünya çapındaki artan sayıdaki ülkedeki, meşruiyet, yönetememe, rejim ve devlet krizlerinin önemli dinamiklerinden biridir. Dev çaplı toplumsallaşan üretici güçler ile kapitalist mali oligarşik üretim ve egemenlik ilişkileri arasındaki artan bağdaşmazlığın bir ifadesidir.

Öyleyse: Dünya çapında büyüyen uluslar arası göçmen akınları ve bunun artan sayıda kapitalist ülkede yarattığı kriz ve sarsıntılar; toplumsal üretici güçlerin gelişimi ile kapitalist üretim ilişkileri arasında, ve dolayısıyla emek ile sermaye, proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişme sürecinin bir biçimi ve ifadesidir.

Göçmen krizi ve her ülke içinde de proletarya enternasyonalizmi

Dolayısıyla: 1- Muazzam büyüyen göçmen emeğinin, sayısız ölümcül ulusal duvarları, sayısız ölüm tuzağını, toplama kamplarını, sınır dışı edilmeleri aşa aşa, her yıl binlerce ve binlerce ölü vererek, sayısız saldırı ve işkenceye uğrayarak, yüzler, binler, onbinler, yüzbinler halinde her yıl, yaşam ve çalışma koşullarının biraz daha iyi olacağını umdukları başka ülkelere ulaşma çabası da; 2- Bulundukları ülkelerde uğradıkları tüm ırkçı baskı ve saldırılara, insan-olmayan muamelesine karşı topluluklar olarak örgütlenerek, direnerek yaşamlarını kazanma çabası da; emek-sermaye çelişkisinin, sınıf çelişkisi ve mücadelesinin bir biçimidir.

Bugün proletarya enternasyonalizmi için dünyanın öbür ucuna gitmeye gerek yok. Dünya zaten her ülkenin içine nüfuz ediyor. Artık yalnız ABD ve Batı Avrupa değil, Türkiye gibi orta gelişmiş bağımlı kapitalist ülkelerin bile işçi sınıfı, kendi içinde de uluslar arasılaşıyor. Örneğin Türkiye’de özellikle vasıfsız, en ağır ve pis işlerde göçmen emeğinin sayı ve oranı (göçmen nüfusun toplam nüfus içindeki oranından) daha yüksek ve daha hızlı yükseliyor. Ama göçmen emeği yalnızca vasıfsız işlerle sınırlı değil. Beyaz yakalı ve uluslar arası şirketlerde de, Suriyeli eğitimli emekçilerin yanısıra, Rusya’dan, Avrupa’dan, hatta Asya-Pasifik’ten işçileri görmek daha mümkün.

Artan sayıda uluslar arası şirketin, artan sayıda Arap, Rus, Avrupalı ve çok sayıda ülkeden işçi çalıştırmak durumunda kalması da bir olgu. Henüz bir de “tersine göç”ten bahsedilebilir mi bilinmez, ama emperyalist kapitalist güçlerin merkez ülkelerinden üretim ve işlerin bir bölümünü bağımlı kapitalist ülkelere kaydırmış olması, Batı ülkelerinde yeni kurulan işlerin de daha ileri teknolojiyle daha az işçi istihdam etmesi, bu ülkelerde de işsizliği yakıcılaştırıyor ve ücret makasını da aşağıya doğru azaltıyor, bu yüzden uluslar arası şirket ve işçi simsarlığı kanallarından Türkiye gibi ülkelere çalışmaya gelen Batı Avrupalı işçi sayısında da belli bir artış olduğu göze çarpıyor. Türkiye merkezli uluslar arası şirketlerde patronların, Fransız, Alman işçilere de Türkiyeli işçilerden farksız davranması, haklarını gaspetmesi, aşırı çalışmaya zorlaması, istediği zaman işten atmasını görmek, şaşırtıcı olmaktan çıkıyor. Her ülkede artan ölçüde uluslar arasılaşan sermayenin, artan ölçüde uluslar arasılaşan emeği nasıl vahşice sömürdüğünün; her ülkedeki sınıf mücadelesinin de uluslar arası sınıf mücadelesi haline gelmek zorunda olduğunun çarpıcı bir örneği.

İşgücü piyasasının uluslar arasılaşması

Bununla birlikte, sermayenin uluslar arasılaşmasının emeği de, hem ülkeler arasında hem de her ülke içinde kaçınılmaz olarak uluslar arasılaştırması ve çok-uluslu haline getirmesi, ne yazık ki farklı ülke ve uluslardan işçileri kendiliğinden kaynaştırmıyor. Çünkü isterse aynı ülkede, hatta aynı işyerinde çalışsınlar, farklı ülke ve uluslardan işçiler arasında, yerli ve göçmen işçiler arasında, kapitalist ilişkiler (sermaye, meta, işbölümü, ırk, milliyet, cinsiyet, din vd) dolayım ve ayrımları, rekabet ortadan kalkmıyor. Tam tersine farklı uluslardan işçilerin durumu birbirine geridekine doğru yakınlaştığı için bu rekabet artıyor!

Batı Avrupa kapitalizmi 1950’ler-70’ler döneminde Türkiye gibi o zaman “azgelişmiş” denilen ülkelerden birkaç milyon işçiyi, hem de resmi anlaşmalarla çektiğinde, bu Batı Avrupa işçi sınıfı için o dönem pek sorun olmamıştı. Çünkü hem bu dönem emperyalist kapitalizmin genişleme ve canlılık dönemiydi, Batı ülkelerindeki işçi sınıfının yaşam standartları göreli yükseliyordu; hem de zaten, onların yapmak istemediği en kötü ve pis işlerde en düşük ücretlerle çalışan göçmen işçiler onların durumunu tehdit etmiyordu, göçmen işçilere tepeden bakıp geçebiliyorlardı. Bu üretim aracı üreten büyük sanayi ülkeleri ile tarım-hammadde ülkeleri arasındaki uluslar arası kapitalist işbölümünün, Batı ülkeleri işçi sınıfı içine taşınmış, hiyerarşik katmanlı biçimi gibiydi. Bugün Kuzey Amerika, Batı Avrupa işçi sınıfı, göçmen işçilere eskisi gibi tepeden bakamıyorlar, çünkü kendi durumları da göçmen işçilerin durumuna giderek yakınsıyor, onların artan bölümü de “ne iş olsa yaparım” durumuna geliyor. Sermayeyle birlikte uluslar arasılaşan işgücü piyasasınında artan dibe doğru neoliberal rekabet karşısında, örgütsüzlük ve bilinçsizlik koşullarında, kendi “ayrıcalık” ve “üstünlük”leri olduğunu sandıkları, ırk, ulus, cinsiyet şovenizmine sarılmaya çalışmaları bundan. Bittabii her ülke burjuvazisi de, dağıtık işçiler arasındaki uluslar arası rekabet ve bölünmenin bu zeminini köpürtmek, ırkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik gazıyla işçileri zehirlemek için elinden geleni esirgemiyor.

Türkiye’de de durum benzer. Türk işçiler de, eskiden olduğu gibi “Türkiye sanayileşmiş modern bir batı ülkesidir, Kürtler, Araplar geri kalmış doğu ve tarım ülkeleridir” filan diye küçümseyemiyor, çünkü kendi durumları da Kürt ve göçmen işçilerin durumuna giderek yaklaşıyor. Özellikle kriz, işsizlik ve yoksullaşma patlaması koşullarında Kürt ve göçmen düşmanlığının zemini oluşturan durum, tam da farklı işçi kesimlerinin, farklı uluslardan işçilerin sefalet birikiminin geriye doğru birbirine yakınlaşması.

Böyle dönemlerde, örgütsüz ve bilinçsiz işçi kesimlerinin iş, ekmek, sağlık, eğitim, sosyal yardım ihtiyaçlarının yakıcılaşması, ırkçı, milliyetçi, faşist manipülasyonlara; sanki bunları gasp eden kapitalizm değil de göçmenlermiş gibi göçmen düşmanlığına zayıf karın oluşturuyor. Irkçı-kapitalist devlet ve ırkçı-milliyetçi düzen partileri ve manipulasyonun yanısıra, küçük burjuva popülist sol’un da “egemen ulus”tan işçileri saran Kürt ve göçmen işçilere karşı gerici önyargılara göğüs gerememesi, ırk-milliyet ayrıcalığı ve üstünlüğünü yanılsamalarını sıvazlamaları, veya bu konuları sessizlikle geçiştirmeleri de bu sorunu büyütüyor.

Türkiye’de 3 milyon kişiye yakın göçmen işçi, işsiz, yarı-proleter kent yoksulu var, ama bu konuda doğru dürüst bir çalışma yürüten, Türk-Kürt-göçmen işçilerin birleşik hareketi ve dayanışması için çaba harcayan sol örgüt, parti neredeyse yok. AKP’nin göçmen politikası eleştiriliyor, ama burjuva muhalefet, göçmen düşmanlığı AKP’den bile daha keskin CHP eleştirilmiyor. Giderek büyüyen göçmen krizi (ki aslen ırkçı-kapitalizmin ve ırkçı-kapitalist devletin krizidir) ve göçmenlere dönük ırkçı zulüm konusundaki tutum, ulusalcı sol’daki gibi sosyal-ırkçı olmadığı durumda bile liberal-halkçı sol’da orta sınıf liberal vicdancılığını aşmıyor.

Akdeniz’de bir grup göçmeni ölümden kurtarıp, tutuklanmayı göze alarak İtalya’ya çıkartan kaptan Rackette ile dayanışma paylaşımları yapıp, dönüp Türkiye’deki göçmenlere yapılan ırkçı zulme sessiz kalmak, nasıl şizofrenik bir ruh hali! Oysa kaptan Rackette, göçmenlerin itildiği yıkım ve tabutu bile olmayan ölümler karşısında kendi sahip olduğu yaşam olanaklarından utanır hale geldiğini, bu olanaklara göçmenlerin de eşit hakkının olması gerektiğini söylememiş miydi?

“Egemen ulus”tan işçilerde giderek daha fazla yayılan göçmen düşmanı önyargıların, temelinin neoliberal kapitalizm ve neoliberal kapitalist meta-işgücü piyasasında olduğu görülemiyor. Bu da ne yazık ki, tıpkı Batı Avrupa’da olduğu gibi, yerli ve göçmen işçileri, birbirine mekansal olarak ne kadar yakınlaşırlarsa, çalışma, yaşam ve yönetilme koşulları birbirine ne kadar yakınlaşırsa, o kadar birbirini itmesine, o kadar birbirinden uzaklaşmasına yol açıyor. Göçmenler yalıtılıyor, gettolaşmaya itiliyor. “Egemen ulus” dangalaklığı, ezilen ulus, ezilen cinsten ve göçmen işçiler ne kadar ezilir, ne kadar dışlanırsa, sanki kendi istihdamları, kendi ücret ve yaşam koşulları, devlet harcamalarından aldığı pay, o kadar artacak, en azından korunacakmış sanıyor! Oysa, böyle yaparak, sadece kendisinin sermaye tarafından daha fazla sömürülmesini, sefilleştirilmesini, köleleştirilmesini güvenceye almış oluyor!

İnsanlığı parçalayan tüm sınırların kaldırılması!

Ama tüm bunlara karşın, üretici güçlerin uluslar arası temelden toplumsal gelişimi ile kapitalist üretim ve egemenlik ilişkileri bağdaşmazlığın bir ifadesi olarak göçmen dalgaları ve göçmen krizi, tüm uluslardan işçilerin enternasyonal kaynaşmasının zeminini de oluşturuyor ve bunu zorunlu kılıyor. Çünkü göçmen krizinin, kapitalist üretim ve egemenlik ilişkilerinin, ve bunun içsel bir bileşeni olan ulusal bağımlılık ve köleliğin, bir bütün olarak ulusların kaldırılmasından başka bir çözümü yoktur. İnsanlığın gelişiminin önündeki tüm sınırlar, insanlığı parçalayan tüm sınırlar gibi, ulusal sınırların ve önyargıların kaldırılmasından başka çözümü yoktur. Bu ancak komünist devrimlerle mümkündür.

Ama bunun da ilk koşullarından biri, yerlisi göçmeni, tüm uluslardan işçilerin çürüyen kapitalizme ve onun ırkçılık-milliyetçilik dahil her türlü sömürü, istismar ve egemenlik biçimine karşı birleşik ve enternasyonal mücadelesinin geliştirilmesidir. Çünkü günümüzde sermaye artık her ülke içinde de uluslar arasıdır, buna karşı işçi sınıfının mücadelesi, örgütlenmesi ve bilinci de, her ülke içinde enternasyonalist olmak zorundadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*