Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Gıda kapitalizmi, hastane, sağlık ve modern uyuşturucu biçimleri

Gıda kapitalizmi, hastane, sağlık ve modern uyuşturucu biçimleri

Biliriz nedir bizi hasta eden!
Söylenir bizi senin iyileştireceğin
hastalandığımız zaman.

ezdi bitirdi bizi
çok çalışmak, az yemek.
sense öğüt verirsin,
dersin, kanlı canlı olun!
suda büyüyen kamışa
demeye benzer bu:
çık başka yerde yaşa.

Bertolt Brecht

İlaç şirketleri, tıbbi teknoloji şirketleri ve sağlık sigortası şirketleri, büyük tekelci tarım ve market zincirleri, işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarıyla birlikte kitlelerin en temel ihtiyaçlarını ele geçirmiştir. Başta gıda sanayi, sağlık pazarı insanların damak tatlarından, düşünme tarzlarına, ruhsal durumlarından çalışma performansına kadar kontrol eden mekanizmalardır. Yeme içme kültürü, gıda üretimindeki renkli metalarla küresel mali sermayenin elinde silah halinde, birkaç asalağın insanlığı kontrol etmesinin aracıdır. Kadın ve çocuk, genç, yaşlı emek gücü, fabrikasyon haline getirilmiş konutlar içerisinden, radyasyon yüklü AVM ve plazalara, rezidans ve kulelere, boğucu atölye ve üstü açık tarımsal fabrikalara çalışmak için uzun yolculuklar ediyorlar.

Evden fabrika ve sanayilere, kent merkezlerinde sürünerek iş aramaya, bulduğu işteyse dişini sıkarak çalışmak durumunda. Çalışma süreleri arttıkça, yol süresi, mesai süresi arttıkça yeme içme süresi de azalıyor. Bu durumda ise yine Fast Food sektörüyle, patates, döner, gazlı şekerli içecekler ucuz tüketim maliyetleri zaman ve maliyet açısından kolaylık olanağı sağlıyormuş gibi yaygınlaştı. Yalnız son 20 yıldır ayaküstü endüstriyel beslenme tarzının büyük sağlık sorunları çıkarttığını görüyoruz. Fast Food bile artık Fast Food olmaktan çıkmış, ne hamburger ekmeği ekmek, ne de hamburger eti ettir. Bu bir yanda küresel gıda tekelleriyle artan obezite ve diğer yandan büyük açlık ve yoksulluk. Araştırınız: 800 milyon aç, 1.2 milyar obez…

Kapitalizm doğayı doğal olmaktan, gıdayı ise gıda olmaktan çıkartıyor

Küresel tekelci kapitalizme bağlanan, gıda, tarım, enerji 2007-2008 yıllarında gün yüzüne çıkan gıda ve su kriziyle birlikte devam eden ve ancak toprağın suni hala veya GDO ve büyük kimyasallarla aşılmaya çalışılan bu krizi ortadan kaldırmadı. Kapitalist üretiş tarzı, sadece toprağı ve gıdayı değil, iklimleri de büyük oranda etkliyor ve, doğanın kendisi ile insanlığın ihtiyaçları arasındaki çelişkiyi günden güne büyütüyor. Daha toprağa tohum düşmeden, toprak üzerinden tüccarlarca hesap edilen ürün miktarı artık toprağın karşılamayacağı oranlarda, insanın beslenmesinden ziyade şeker kamışı, mısır, soyadan üretilen biyoetonol denilen biyo enerji ürünlerine ağırlık verilmesiyle, su tüketiminin israfına neden oluyor.

Bu bölgesel yağmur yağışlarını etkileyerek bozuluma uğratıyor… Gıda krizi ancak toprağın zehirlenmesi, toprağın toprak olmaktan, gıdanın kimyasallarla gıda olmaktan çıkartılmasıyla birlikte aşılmaya çalışılıyor. Meyve sebzelerin üzerinde yıkayınca bile geçmeyen ve süreklileşen kimyasal kalıntıların birikmesiyle insanların hastalanması umurlarında değil… Günümüzde mide, bağırsak ve beyin bağlantılı hastalıklarının yanlış gıda üretiminden kaynaklı olduğu ortaya çıktı. Kapitalist üretim tarzı öldürüyor. Diğer yandan insan bedeninde işçilerin dahi farkında olmadan günlük yaşam ihtiyaçları ve bağımlılıklarına dönüştürülen bu büyük glisemik yük altındaki emek, pirinç, patates, mısırla ve abur cubur market ürünleriyle birlikte, yoğun ve stresli çalışma ortamının etkisiyle bugüne kadar hiç karşılaşmadıkları ruhsal, fiziksel hastalıklar ortaya çıkıyor… Bu anlamda gıda şirketlerini ele alırken, tekelci mali oligarşiye bağlanan hastane, sağlık ve ilaç sektörü arasındaki bağlantılarına da değinmek gerekiyor.

Sağlık kapitalizmi sağlıksızlaşmanın üreticisidir

Endüstriyel ürünlerle beslenen ve gereğinden fazla enerji ile şişirilen işçiler bu sayede ölene kadar performanslı bir şekilde çalıştırılıyor, sağlıksızlaştırılıyorlar. Tavuğun kısa sürede büyütülüp, kısa sürede çok et elde edebilme mantığı insanlar için farklı düşünülmüyor.. İşlenmiş kahve ve şekerle bunun yanında başkaca özel ginseng gibi benzer dikkat ve yoğunlaşma üreten kimyasallarla, uyuşarak çalışması, sermaye için üretebileceğinden çok daha fazlası, yüksek artı-değer oranına ulaşabilmenin en az maliyetli yoludur, buradaki metalar niteliğiyle kimyasal yapay gıdalar sayesinde, hep belirli bir tüketim alışkanlığı ve bağımlılığı oluşturulurken diğer yandan sermaye birikimi için azami yüksek teknolojiyle üretim ve gerekli olan emek gücünün son sınırına kadar kullanılmasının olanaklarını sağlıyor.

Bu iş gücünü aksatmadığı sürece sermaye için bir problem olarak görünmüyor, çünkü fiziksel ve ruhsal hastalıkların artması, hastanelerin ve bakım, kontrol bandı haline gelmesiyle, emek gücüne olan ihtiyacın azaltılmasıyla bağlantılıdır. İnsanların sosyal sağlık güvencesinden özel sağlık ve sağlıktan yararlanma oranı dahi, özel sağlık metaları ve statüsüdür. Sağlık araç-gereçleri ve teknolojileri, hastaneyi bir işletme olarak devasal ticarethane yapmıştır. Bugün görülüyor ki sağlığın kazanılması doğanın kazanılmasına, gıdanın doğallaşması toprağın kurtulmasına, insanların, hayvanların ve tüm hepsinin kurtuluşu ise sınıfların ortadan kaldırılmasını zorunlu kılıyor.

…üstümüzü başımızı yıpratan neyse bedenlerimizi yıpratanda odur. (Bertolt Brecht)

Sermaye tekeli gıda ve ilaç şirketleri, yeme içme alışkanlıklarından tedavi yöntemlerine kadar hiç birinin gerçek sonuçlarını insanların görmesini istemiyorlar. İnsanların mutfakta ne yiyip içmesi gerektiği mali oligarşik tekeller tarafından belirleniyor. Kapitalistlerin kirli labaratuarlarında neler döndüğü ancak uygulamaya geçildikten sonra anlaşılıyor.. Gıda üzerindeki gerçeklerse etiketin üzerinde yazan kimyasal bileşimlerden çok daha fazlası. Anlaşılmaz kılınan ürünün arkasında bulunan içindekiler kısmı ürünlerin arka planında olanları, saptırılıp gizliyor.. Gıda rejiminin bağımlılıkları ve kültürü diğer yandan bu ürünlere karşı yüksek hassasiyetle uyuşturucu düzeyine bir bağımlılık ve ayrıca ruhsal köleliğin nedenlerinden biridir.

Sağlıksa sosyal bilim alanı değilmiş gibi zaten tıbbi alanla darlaştırılmış vaziyette, hatta bu alan hastalık akla gelince hatırlanıyor, doktor deyince sağlık, kutsal bir takım özel kişiler öyleki aynı şekilde hastalara bile özel bir hassasiyet duyulur. Her aileye özel bir doktor! Özel olan bu durum tıbbın tamamen ticarileştirilmesi için arayıpta bulunamaz bir şey oluşudur.. Tıbbın sağlık kurumlarının ve uzman kişilerin kontrolü ve kutsallığında olmasıysa bunu kolaylaştırır. Doktorlar, profesörler hayatların kurtulması için değil çok ciddi bir şekilde piyasanın emri altında çalıştırılıyor. Bunların nedenleri sağlık uzmanları değil, bu uzmanları avucunun içine alan, onlara insanların nasıl düşünmesini gerektiğini öğreten mali oligarşik tekelci kapitalistlerdir.

Bu yüzden kapitalizmin sorunu sağlık uzmanlarınca çözülemezler hatta onlara bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. Bu anlamda sağlığın toplumsallaşması, kar- rekabet ve bir meta olmaktan kurtulması ve herkesin kendi olanak ve farkındalığını yaratacak, kendi doktoru haline getirilebilecek insanları ve hayvanları önceleyen planlı sağlık hizmetlerinin sağlanmasıyla zorunludur, sosyalizm zorunludur. Çünkü sosyalizm sorunun yaratılmasını engeller. İnsanların bilimsel ve sağlıklı yöntemleriyle doğallaşmasını, insani olduğa kadar doğal, organik olduğu kadar psikolojik olarak, kanser, diyabet ve birçok hastalığın sebebi olan bugünkü kimyasallaşmış gıdaların hiç birine izin vermez.

Sosyalizm insanın sağlıklı ve kendini dinleyip, kendi vücudunu ve bilincini kontrol eden, gerçekleri bilen kendini bilen bireyi ortaya çıkartır. Kapitalizmde olduğu gibi her şeyi sermaye birikimi yönetmediği için, insanın doğallaşmasını, kendi beceri ve kabiliyetini ücretlilik sisteminden koparmış olmasıyla, tüm her şeyi insanın toplumsal ihtiyaçları için birleşmesi ve geliştirmesine bağlar. Kapitalizmde insanın sağlıklı düşünebilmesi, bağımsız düşünebilmesi, hatta sadece düşünebilme yeteneğinin bile koruyup sağlıklı kalması artık mümkün değildir.

Her gün çok daha fazla katlanarak artan ruhsal psikolojik hastalıkların önemli sebeplerinin altında kapitalizmin yüzümüze yansıyan çürümüşlüğü vardır. Bu sorunu sosyalizme havale edip geçecek değiliz, gıdanın doğayla uyumlu olmayan tarzına, bugünden ilk olarak GDO üretimi, mısır şurubu üretimini, kimyasal rejime; bu iklimleri, havayı, suyu kirleten küresel gıda ve tarım pazarını teşhir edeceğiz ve gıda güvenliği için herkesin bilgilendirilmesini, bu üretimlerin yasaklanmasını ve sorumlularının cezalandırılması için mücadele edeceğiz.

Kapitalizm geldiği bilimsel teknik düzey açısından emeğin muazzam toplumsallaşması ile sağladığı teknolojik olanaklar bugünkü sağlık sorunlarını çözebilecekken, bu duruma yanaşmaz. Çünkü insanın sağlık sorunları üzerinden pazar haline gelmiş büyük ilaç – kimya – sağlık Gıda sektörü var.

Her şey sağlıklı hala getirilse bile insanların sevmediği işlerde boş zamanlarını fuzuli yere ve kendilerinin dışında bir faaliyet olarak geçirmeleri bu iş yerleri büyük sağlık problemlerinin temelidir.. Patronun iki dudağı arasında ücretli kölelik zincirleriyle çaresizleştirilmiş işçi her zaman sağlıksız yaşamaya mahkumdur.

Ya kapitalizmi yok olacak ya da insanlık

Kapitalizm çok daha büyük bir felaketi getirdi: doğayı, toprağı, insanı, hayvan ve bitkileri olmak üzere hepsini biçerek geçti. Bugün bilim, tıp ve teknoloji ve teknik emekle, biyoteknolojik, biyofabrik, nano, lazer, damar enjeksiyonları, yapay organlara ve tıbbi ameliyat, cerrahi robotlar teknolojisiyle insanların fiziksel ve ruhsal tüm sorunlarını çözmüyor, kontrol ve muayene ediyor. Sağlık ticaretinin bugünkü temel hedefi herkese 6 ayda bir röntgen, en az 2 kişiden birinin ameliyat olması, arada doktora gidip vitamin yazdırması, sinirlendiğinde anti-depresan almasıdır. Bu anlamda çalışanlar sadece kredi kartı borçları ev ve geçim masrafları için değil, bağımlısı olduğu gıda ve ilaçlar içinde mesai yaparlar.

Bağımlı yapan teknolojiden, öğretiyle aktarılan beslenme kültürü hastalık yayıyor. Sağlık herkesi kontrol ve muayeneye almak isteyen bir AVM haline geldiğini hayal edin, bu AVM’ye giren röntgen almalı, kan testine girip, kolesterolünü ölçtürmeli, yapmıyorsa kendinden şüphelenmeli. Nabız, tansiyon, serum birde idrar testi yaptırırsa 10 numara 5 yıldız ki ne kadar çok muayene ve kontrol o kadar insan iskeletleri, biyolojik durumu raporu ve enformasyonu, peki tüm bu insanlığın kontrol ve tedavi bilgileri kimlerin eline geçiyor? Bu bilgiler büyük ilaç ve araştırma şirketlerinin, hastane pazarının elindedir. İşe girişlerde bile gözden, verem savaş raporu, kan grubundan, Hemogram, HIV+P24 Antijeni, Anti HCV, HBSAG, Açlık Kan Testine ve göz testine kadar detaylı belgeleri yani sağlıklı sömürülebilirlik belgesi istenir. Doktorların sisteminde tüm bu kontroller için zorunlu olan bir sistem vardır ve belirli tanı ve şikayetler için bunları zaten yaptırmak zorundalardır.

İnsanlar kontrol manyağı haline getirilir, insan hafiften göğüs bölgesi ağrısa, biraz başı dönse tepeden tırnağa kendisini kontrolden geçirmeye çevrece zorlanır, kolu bacağı ağrısa, burnu tıkansa doktordadır. Bu iyi bir şeymiş gibi görünüyor olabilir ama bu kadar tetkike ihtiyaç duymaya sebep olan nedir? Eğer bir kere checkupa, bir tetkike bulaşmışsanız, telefon numaranız artık aranır. 1 sene evvel checkup yaptırdıysanız sonraki sene checkup kampanyalarına sokulmaya çalışılma ihtimaliniz yüksek. Ve sonuçta her evde çantalar dolusu ilaçlar ve yüksek radyasyona maruz kalmış kemiklerin röntgenleri! İnsanlar köleleştirildikçe onları bağlayan tek şey banka ve borçlar değil aynı zamanda hayatına girmiş doğalmış gibi görünen uyuşturucular. İşçiler teknolojik aygıtlarca sağlanan uyuşturucu ve etkisi yüksek bağımlılık yaratan gıdalar için bile bu iş yerlerine gitmek zorundalar. Bu kısma daha sonra değineceğiz.

Patronun iki dudağı arasında ölene kadar çalışacaksın, peki bu kimyasalları yemek için mi?

Tarihte tarımdan, buharlı makineye, sanayi ve bugünkü bilgisayarla bütünleşik otomasyona kadar ki devrimler sadece üretimin biçimini değil aynı zamanda tüketimin biçimini, alışkanlıklarını ve besleniş şekillerini de değiştirdi. Bugün en temelinden en modern beslenme alışkanlıkları dahi ezedi ebedi alışkanlıklar değildi. Örneğin ekmek daha 8 bin yıl önce keşfedildi. Şeker dediğimiz şey 18. Yüzyılda sınırlı düzeyde burjuvalarca tüketilen özel bir besin kaynağıydı. Tarım ve endüstriyelleşme hızlıca bunları kitlelerin kolayca tüketebilecekleri en temel ihtiyaçlar haline getirirken, diğer yandan sağlıklı ürünlerin yetiştirilmesini engelledi. 19. yüzyıl kapitalizmi ve zaten neoliberal kapitalizmin yükselişiyle birlikte Fast Food sektörü gıda endüstrisinin pastoriyel fantezileriyle genişledi, ne tüketilmesi gerektiği, insanlarca değil marketlerin istekleriyle belirlendi.

Gıda sistemi zehir sistemine dönüştürüldü. İlaç sektörü bilime topluma neler açıklaması gerektiğini sürekli servis etti. Bilim insanları, aydınlar tüm bunlar olana kadar neredeyse sağır ve suskundular. Örneğin; kilo almamak için yağdan uzak durulması söylendi, kötü kolesterol diye bir hastalık uydurulup bunu ilacı yıllarca piyasaya sürüldüğü, birçok basın yayın, tıp, bilimcisinin açıklamalarıyla bir alt yapı yaratıldığı ortaya çıktı.

“Kolesterol sahip olduğumuz moleküller içerisinde belki en gereklisi. Yeryüzünde hayatın sürdürülmesinde ve onları yakmaya çalışan oksijene karşı hücrelerimizin korunmasında temel rol oynuyor” -Prof.Philippe Even.

“Kolesterol olmadan yaşamamız mümkün değil. Her şeyden önce vücudumuzun yapı taşıdır. Tam tersine kolesterolü düşürmek zarar verir. Kolesterolü düşüren ilaçlar başka hastalıkların yanında en başta şeker hastalığına sebep olur. Şeker hastalığı ise koroner kalp hastalığının bir numaralı sebebidir.”
– Prof.Ahmet Aydın

Şimdi peki neden bunlar gün yüzüne çıkıyor? 1- Tamamen mali oligarşik kapitalizmin üretim ve tükemi belirlemesinden, 2- Küresel kapitalizmin sanayi üzerindeki hakimiyeti, bilimsel teknik gelişme ile günden güne canlı emeğe olan ihtiyacı ve bu iş gücünün sağlığı üzerindeki öneminin azalmasıyla, 3- robotik gelişmeler ve bilgisayarlaşmayla birlikte canlı emeğin parçası olma durumundan, onun yerine ikame olması, çok daha fazla kontrol edebilme halinden, kontrolsüzlüğe geçiyor olmasıyla…

Bunlar bilinmeyen şeyler değildir. Yalnız tüm bunlar piyasalaşana ve her noktaya ve düşünce biçimlerine sızana kadar neredeyse büyük sessizlik hakim olmuş, doktorlar yanlışlara kapılıp bunların ilaçlarını yazıp tedavi edilmesi gereken hastalıklarmış gibi muamele göstermişler, belirli bir sistematiğe kavuşana kadar bu konular pek konuşulmamış, gündemleşmemiş görünüyor. Katı yağ kalp damarlarını tıkıyor diye algı yaratan ilaç sektörü bir yandan kolesterol ilacı üretirken, gıda sektörüyse yağlı besinlerden uzak durun diyerek diyet ürünlerini market raflarına doldurmuş. Oysa doğal yağlar kolesterol nedeni değil, tam tersi kolesterol düşürdüğü bilimsel bir gerçek, katı yağlar kandaki yağ oranının artmasıysa kötü bir şey değil, kalp krizinin nedeni değil tam tersi kandaki yağ oranın kolesterol ilaçlarıyla düşürülmesi, şeker oranın yükselmesi kalp damarlarını tıkanmasına, krize neden olduğu görüşü ağırlık kazanmaya başladı.

“Büyük kolesterol yalanı ise, gerek gıda endüstrisi, gerek büyük ilaç firmaları tarafından rant kaynağı olarak kullanılıyordu, hala da kullanılmaya devam ediyor!”

“…kalp krizi geçiren birçok kişinin kolesterolünün hiçbir zaman yüksek olmadığı bildirilmiştir.Tıp tarihinde, maalesef 40-50 yıldan beri ortaya atılan çağımızın en büyük yalanı yüksek kolesterol ve katı yağların kalp krizinin nedeni olduğu yalanıdır.” – Canan Karatay


Şeker tüketiminin arttırılması ve bilinçlerin uyuşturulması

Şeker ucuzladıkça piyasası genişledi. Çikolata mutluluk veren bir şey, aromalı kahveler, tatlı zekayı arttıran diye anlatıldı, doğal hayvansal yağlar yerineyse şeker önerildi. Tekelci gıda şirketleri çiftliklerde inekleri çayırlarda değil, ucuz diye bünyesinin alışık olmadığı mısırlar verdiği ortaya çıktı. Çünkü inekler ucuz maliyetli gıdalarla, çok daha fazla süt veriyordu. İnsanlar içinse ise raflarda besin değeri yok edilmiş, kimyasala boyanmış mısır şurubuyla üretilmiş gıdalar sevk edildiği birçok Gıda belgeseline konu oldu. Şimdi hala Mısır tekelleri piyasanın büyük bir kısmını kontrol ediyor. Gıda sanayi sadece yeme içme değil, enerji, yakıt sektörünün de soya yakıtlarıyla ünlüdür.
Mısır şurubu kısaca şuna neden olur: üretilen yiyecekleri tüketildiği zaman, (herkes kendi vücudu üzerinden bunu deneyimleyebilir) hızlıca kan şekerini yükseltir aynı oranda enerjiniz yükselişe geçer, kan şekeriniz insülinle normal hala gelmeye başladığında büyük bir yorgunlukla birlikte tekrar yeniden acıkırız. Ruhsal durumda değişimler, sinirlilik ve aniden neşe halleri.

Uyuşturucu etkisi gösteren bu yiyecekler kısa zamanda bağımlılık yapıyor ve tüm ani dalgalanmalar vücut sistemini çok büyük zarar veriyor ve aslında vücut yağlanması ve sistemin alt üst olması beyin-düşünce sisteminde de büyük bozukluklara neden oluyor. Yüksek fruktoz ve glikoz, mısır veya soya, tüm ürünler, ketçap, sos, kola, tatlandırıcı, meyve suyu vb. yiyecekler bu sebeple diyabeti ortaya çıkarıyor, bunlar artık insülin salgılayamaz hala gelen pankreasın kitlenmesiyle ortaya çıkartıyor. Obezite ve diyabete neden olan şey şeker ve sağlıksız beslenme olduğu ortaya çıktı. Diyetisyenleri yaratan, diyet ürünlerini ortaya çıkartan, spor salonlarına insanları dolduran, diyet ilaçlarını ortaya çıkartan şey bu çarpık aldatmaca. Bu sorun tüm hastalıkların temel nedenini oluşturuyor.

Fast Food ve diyet endüstrisi

İnsanın kilo sorunu kilo verdiğinde değil, kilo almasına neden olan şeyler ortadan kalktığında çözülür. Oysaki genel kilo üzerine diyetler bunun tam tersini uyguluyor. Kalori hesabı üzerinden bir program uygulanıyor ama kısa bir zaman sonra tekrar verilen kilolar alınıyor ve bu döngü devam ediyor. Oysaki kalori hesabı üzerinden çözüm bulunmuyor. Kilo diyetle verilebiliyor ama bir sorun var çözülemiyor! Bakın dünyanın haline 3.1’i obez. Böyle bir beslenme ve yaşam insanın evrimini değiştiriyor. Bir insan ömür boyu diyet yapabilir mi? Mesele sağlıklı ve bilinçli beslenme olması gerekirken, bu da Fast Food ve üzeri beyaz yapışkan maddeyle çevrili olan pizzaların reklamlarıyla afişe olduğu bir ortamda mümkün görünmüyor. Hamburgerlerin hayvansal yağ hamurları ve amonyakla insanların vücuduna girdiğini yakın zamanda haberlerde yer aldı, bu ortamda obez olmaktan başka çare yok. Bu gıda sanayisi temellerinden havaya uçurulmadan bu durum ortadan kalkamaz.

Sağlıksız, glisemik indeksi yüksek gıdalar vücutta pankreası zora sokuyor, insülin salgılayıp hücrelere yağ depolama görevini artık yapılamaz hala getiriyor ve bu durumda artık şeker hastalığı yaygınlık kazanıyor.. Bu sorunun çaresi yok deniyor, insülin iğnesi satan ilaç şirketlerince yalan söyleniyor. Vücuda bisküvi, çikolata, cips, kola, şekerle güçlendirilmiş alkol gibi şeylerle vücuda giren o saf korkunç şey olan glikoz, vücutta insülince parçalanmadan direkt kana karışıyor. Toplumda bu yiyeceklerin neden olduğu diyabet genetik bir hastalık olduğu üzerine genelde düşündürtülüyor, şeker değil tatlandırıcı(aspartam) ye o zaman deniyor! Raflar ürünlerinden, alkol ve tütün ürünlerine kadar bağımlılık yapsın diye konulan maddelerden biri şekerdir. Hatta elektronik sigara dahi bugün aromatik şekerli madde ile modern sigara olarak yükselişte.

Klor banyosundan çıkmış tavuk ürünleri anti-biyotikle tümör halinde dolgun ve parlak görünürken, yumurtaların sarısı kırmızı olsun diye tavukların yemlerinde, kireç ve renklendirici kullanılıyor, etler kemiksizleşiyor, süt ürünleri peynir, yoğurt vs. lerde zaten pastoriyel ve kalan bir şey varsa biraz protein ve gerisi süt şekeri olan laktoz, bitkisel yağ bombardımanı. Sebze ve meyveler zaten tohum halindeyken çekirdeksizleştiriliyor, meyve, sebzeler serin gazıyla artık bozulmuyor, domatesler artık yeşil değil, kokusuz değil, içini kestiğiniz zaman tadıda artık fena değil, elmalar, çilekler oldukça büyük ve renkleri yerinde, tatlı. Bu gıdaların yapay olmaktan çıktığını değil, yapayın gerçekliğe ne kadar çok yakınlaştığını gösteriyor. Ve mesele lezzetlik-lezzetsizlik meselesi değil, sağlıklılık-sağlıksızlık meselesi.

Devam edecek: İkinci ve son bölüm: Sağlık ve Gıda Kapitalizmi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*