Anasayfa » GÜNDEM » Geri basmaya doğru “N’apalım”ı değil, ileriye doğru Ne Yapmalı’yı tartışalım!..

Geri basmaya doğru “N’apalım”ı değil, ileriye doğru Ne Yapmalı’yı tartışalım!..

Gezi, birinci yıldönümünde, bir sokak hareketi olarak varlığını ve dinamizmini koruduğunu gösterdi.

Burjuva devletin kullandığı bastırma ve müsadere tekniklerinin etkisinde belirgin artışa karşın: 31 Mayıs eylemlerine etkin katılım, direşkenlik, coşku, öfke, yaygınlık anlamlı düzeydeydi.

Kat kat abluka altındaki Taksim ve Kızılay ve çevrelerindeki genişletilmiş yasak çemberleri içinde yine çok sayıda irili ufaklı eylem ve direniş yapıldı, merkezi alanlara binlerce kişilik yürüyüşler yapıldı, sayısız çatışma ve barikat savaşımı yaşandı. Eylemler semt ve mahallelere yayıldı. Taksim ve merkezi yerlerdeki ısrar bırakılmadı. İstanbul’da polisin kapattığı İstiklal Caddesi’nde 5 bin kişi toplandı, yüzlerce polisin burnunun dibinde Gezi mizahı ile saat 19.00′a kadar beklendi, eylemler başladı, polisin saldırısı üzerine binlerce kişi Gezi sloganlarıyla Tünel’e yürüdü. Tophane’den geçip Karaköy’e oradan Kadıköy’e eylemler sürdürüldü. Mis Sokak, Cihangir, Galata’da (barikat çatışmaları) çok sayıda eylem ve çatışma yaşandı. Harbiye, Beşiktaş, Kadıköy’den Taksim’e doğru her biri polis saldırısı ile çatışmalara dönüşen yürüyüşler yapıldı. Soma Holding önünde eylem yapıldı. Kentsel dönüşüm hedefindeki Haydarpaşa Garı ve Göztepe tarihi tren istasyonu asma binası işgal edildi. Moda eski karakol binası işgal edilerek ‘polis terörünü teşhir’ müzesine dönüştürüldü. Bazı illerde meydanlarda direniş çadırları kuruldu ve polise karşı savunuldu. Ankara’da sert çatışmalar, İzmir, Bursa, İzmit, Adana, Mersin gibi çok sayıda il merkezinde kitlesel coşkulu eylemler, Gezi’nin ülke çapında belli bir yaygınlık zeminini de koruduğunu gösterdi. Adana’da Toma üzerine çıkan göstericinin tazyikli su namlusunu polise çevirmeye çalışması, İstanbul Nurtepe’de bir tankere el konularak yol kapatılması ve gün boyu ve sabaha dek süren sert çatışmalar, Çarşı’da ve bir dizi başka yerde bazı sivil polislerin kitleler tarafından bir süreliğine rehin alınması gibi çok sayıda ileri inisiyatif örneği sergilendi. Taksim’de toplu oturma eylemi ve kitap okuma etkinliği, Taksim’deki binalardan Gezi pankartları sarkıtılması, Gezi Parkı’na “geri döndük” sloganı yazılması, balonla Gezi’deki genç ölülerimizin pankartının uçurulması, İstiklal’de Türk, Kürt, türbanlı ve başı açık kadınların, lgbtilerin birlikte halay çekmesi performansı, İstiklal’de saldırıya hazırlanan polise “provokasyona gelmeyin, dağılın!” anonsu yapılması gibi Gezi’ye rengini veren çok sayıda yaratıcılık da sergilendi.

Bir çok kez vurguladık: Gezi, geçen Haziran’da olup bitmiş bir “olay” değil, kimi zaman daralarak kimi zaman genişleyerek, rejimin ve sistemin hemen her ciddi kriz ve saldırı etkeni ve açığa çıkan sarsıcı çelişkileriyle bağlantılanarak, sınıfsal-toplumsal çok çeşitli parça direnişleri de güçlendirici ve yaygınlaştırıcı bir zemin sunarak, sürmekte olan bir harekettir. Aslen de bir sokak hareketidir.

Çünkü Gezi’yi ortaya çıkaran siyasal-toplumsal kriz ve dinamikler ortadan kalkmış değildir.

Çünkü Gezi’nin ortaya koyduğu yakıcı mücadele talepleri ve ihtiyaçlarının hiçbiri karşılanmış değildir.

Ve çünkü Gezi siyasal ve moral olarak yenilmiş değildir.

Bunları neden vurgulama ihtiyacını duyuyoruz?

Turkey Protests

Bağzı Gezi teorileri üzerine

Haziran Direnişi sonrasında, uzunca bir süredir, önce alttan alta, 30 Mart seçimlerinin ardından daha açık biçimlerde, “Gezi kitlelerinin yorgunluk, hayal kırıklığı ve demoralizasyon ile sokaklardan çekilmekte olduğunu” ileri süren – sol içinde- bir kesim var. Bu kesim, önce Haziran Direnişi’nin sönümleneceğini düşündü. Bir yıldır çok sayıda irili ufaklı sokak eylemleri dalgalarıyla Gezi’nin toplumsal-sınıfsal bir hareket, bir sokak hareketi olarak sürmekte olduğunu görünce, farklı argumanlarla kitlelerin sokaktan çekildiği iddiasını ileri sürmeye başladı. İstanbul’da 1 milyondan fazla kişinin katıldığı Berkin yürüyüşünde, polis saldırısı başlayınca yalnızca öndeki siyasal grupların sokak savaşımına girdiğini, kitlenin ana gövdesinin hemen eriyip dağıldığı tarzında speküle etti. Katılımın geçen yılkinden daha fazla olduğu yasaklı Taksim çevresindeki 1 Mayıs’a geçen yılkinden daha düşük katılım olduğunu iddia etti. Soma için yüzbinlerin sokak eylemlerine diyecek bir şey bulamamıştı ki, DİSK-KESK’in birkaç bin kişilik güdük taşeronluk yasaklansın mitingi imdadına yetişti; bu seçmece algı üzerinden “kitleler sokaktan çekiliyor” iddiasını yine ısıtıp piyasaya sürdü. En sonu Gezi’nin 1. yıl eylemlerinden, özellikle de “devletin en hazırlıklı ve donanımlı olduğu” yasaklı Taksim, Kızılay ve merkezi alanların içinden ve dışından eylemlerle zorlanmış olmasından pek rahatsız olup yine “demoralizasyon” çıkarmayı başardı. Bu tür eylemlerde ısrarın devletin yapmak istediği demoralizasyon ve sokaklardan çekilmeyi hızlandıracağını iddia etti.

Söz konusu kesim içinde, Foti Benlisoy, Demir Küçükaydın gibi liberal reformist aydınlar, Gezi ve sokak hareketini burjuva devletin müsamaha gösterebileceği sınırlar içine geri çekmenin teorisyenliğini üstlenmiş durumda. Sendika.Org, İMC gibi yayınlarında Gezi’nin 1. yılı vesilesiyle başlatılan Gezi tartışmalarında da benzer argumanlarla benzer yaklaşımları açık ya da daha inceltilmiş biçimde savunanlar da var. Yazımızda Foti Benlisoy’un ısıtıp ısıtıp piyasaya sürdüğü ‘kitleler sokaktan çekiliyor’ spekülatif hipotezini bu kez Mao, Sun Tzu’dan zemini kaydırılmış alıntılarla tekrarladığı yazısındaki bazı görüşleri de tartışma konusu yapacağız. (Bkz. Foti Benlisoy, Ne Zaman Savaşılıp Ne Zaman Savaşılmayacağını Bilen Kazanır, baslangicdergi.org, 1 Haziran 2014) Kişilere takılmıyoruz. Benlisoy ve yazısını, Gezi’nin başından beri varolan ‘Gezi’nin sistem ve devletinin müsamaha gösterme ihtimali olduğu sınırlar içine geri çekilmesi’ tasfiyeci akımının ruh hali ve düşünce tarzını teorize etmeye çabalarken küçük burjuva pişmanlıkçısı sınıf karakterini en açık gözler önüne seren “temsiliyet yeteneği” (ki özünde bir “teslimiyet yeteneği”ne varmaktadır) nedeniyle değiniyoruz. Benlisoy, Haziran Direnişi’nde Taksim-Gezi işgali sırasında “barikatlar, çadırlar, flamalar, aktif direniş biçimleri kaldırılsın/kaldırılmalıydı” diyenlerin teorisyenliğini yapıyordu, bugün, Gezi’nin 1. yılında “Taksim’e çağrı yapılmamalıydı, gidilmemeliydi, polisle çatışmalı eylemler yapılmamalıydı” diyenlerin teorisyenliğini yapıyor. Ruh halini ve düşünce tarzını dile getirdiği liberal reformist, pasifist, tasfiyeci diğer çevrelerden hazır bir destek ve alkış almakla kalmıyor. Gezi kitleleri içinde var olan farklı ve çelişkin sınıf eğilimleri ve tutumları içinde geri olanın en geri içgüdülere hitap etmenin “teorisidir” bu!

Taksim Dayanışması’nda ne olmuştu: Gezi 1. bölüm, 1. kısım

Söz konusu çevrelerin, 2013 Haziranında Taksim ve Gezi Parkında kitlelerin işgali sürerken, barikatların, pankart ve flamaların, çadırların tasfiye edilmesini dayatanlarla aynı çevreler olması raslantı değil. O günlerde Taksim Dayanışması toplantılarında meydan ve parktan barikatların, çadırların, flamaların tasfiyesi için “yasa-düzen” blokunun (CHP, BDP, TKP, EMEP dahil HDK bileşenleri, DİSK, KESK, TMMOB, TTB bürokrasileri, Foti Benlisoy vb.) kullandıkları başlıca argumanlardan bazıları şunlardı: “Siz kitleleri ezdirmek mi istiyorsunuz”, “Barikatları, çadırları, flamaları kaldırarak kitlelere (aslında devlete!) pozitif bir mesaj vermiş oluruz”, “Taksim ve Gezi’den çekilip barışçıl eylemleri yaygınlaştırarak kitle katılımını artıralım”, vb. Burjuvazi ve rejiminin tam da baskı ve liberal oportünizm kıskacında yaptırmak istediği, Gezi’nin meydan okuyuculuğunu, kitlelerin tarihsel inisiyatif ve militanlığını, burjuva devlet otoritesi ve yasaklarını çizişini ortadan kaldırmaktı. Neoliberal baskı aygıtının buyurduğu “masum çiçek çocuklar” ya da liberal reformist blokun arzu ettiği “asgari direniş” çizgisine geri çekilmesiydi. (Bkz. “Direnişin Zayıf Karnı: Orta Sınıf ve Pasifizm”, devrimciproletarya.net, 20 Haziran 2013. Aynı yazı, “derken karanfil elden ele: Haziran Direnişi” başlıklı kitabımızda yer almaktadır.)

gfgfgfgfg

Çadırların tasfiyesine bizzat karşı çıkan, kaldırılmak istenen devrimci pankart ve sembollere sahip çıkan, işgal ve sokak mücadelesi taleplerimiz kabul edilinciye kadar mücadeleye devam diyen, bizzat Gezi Parkı’ndaki binlerce kişilik forumlarda eylem ve kitle inisiyatifi kırıcılara karşı tavır alan Gezi tabanı oldu! Sözkonusu kesim ise, aman polise taş atılmasın, aman şiddete karşı şiddetle karşı konulmasın, aman orantısız şiddete karşı orantısız mizah gibi söylemlerle, Gezi’nin büyüyen polis saldırılarına karşı savunmasızlaşan barışçıl eylemlere doğru (bir süreliğine de olsa) geri çekilmesinde rollerini oynadılar. Buna karşılık sonraki bir çok eylemde, taş, sapan, havai fişek, barikatlar, polis araçlarının tahrip edilmesi yaygınlaştı, ancak böylelikle polis gücüne karşı bir direnç ve etki gösterilebileceği belirginleşti. Daha geniş kitle kesimleri nezdinde de yeniden meşrulaştı.

“Ancak barışçıl, devletin durmaksızın genişlettiği yasak ve kırmızı çizgilerin gerisine çekilen ‘daha düşük profilli eylemler’e, daha geniş kitle katılımı olur” diyen beylik reformist asgari direniş çizgisi teorisi, zaten Haziran Direnişi tarafından çökertilmemiş miydi? Ve zaten Haziran Direnişi, aynı zamanda, yıllardır en ağır ve yıkıcı saldırılara karşı bile bu tür sayısız barışçıl, rutin, düşük profilli eylemlerin etkisizliğinin bir sonucu değil miydi?

madencilerden-sessiz-eylem

Soma eylemleri de kaderin bir paranteziymiş meğer!

Benlisoy önceden hazırlanmış izlenimi veren ve hemen 1 Haziran 2014′te yayınlanan yazısına, “Kendi kendimize yalan söylemek, kendimizi kandırmak düşeceğimiz belki de en ciddi hata. Dalga geri çekiliyor. Geçen sene bu zamanlarda sokakta olan milyonlardan (dile kolay, resmi makamlar dahi dört küsür milyon insandan bahsediyordu) eser yok bugün. Berkin Elvan’ın cenazesinin ardından bir daha büyük kalabalıkların toplandığı eylemler gerçekleşmedi, gerçekleşemedi. Hepimiz gördük; 1 Mayıs geçen senekinden de cılızdı. Soma’daki katliam, sokağa da taşan bir öfkeye neden olduysa da şimdilik yeni bir kabarışa dönüşmeyen kısmi bir parantez olarak kalıverdi.” diye başlıyor.

Peki biz kendimizi kandırmayalım! Ama Benlisoy Gezi’nin birinci yılındaki sokak ve Taksim eylemlerine aktif katılım ile geçen Haziran’daki isyan ve direniş doruğunu, ultra pozitivist bir mantıkla karşılaştırarak; üstelik Soma eylemleri dalgasını da “yeni bir kabarışa dönüşmediği” gerekçesiyle keyfi biçimde “parantez içine” alarak, kimi kandırıyor?

Gezi, Haziran İsyan ve Direnişi’nden sonra, irili ufaklı sokak eylemi dalgalarıyla süren bir sınıfsal-toplumsal harekettir. Haziran Direnişi’nden sonra ODTÜ, Tuzluçayır, sosyal medya (yasaklara karşı), Berkin, Greif (polis saldırısına karşı), Soma gibi bazıları birkaç bin, bazıları birkaç on bin, bazıları yüzbinleri kapsayan, bazıları birkaç gün bazıları bir kaç haftaya yayılan çok sayıda sokak eylemi dalgası yaşandı. Yine Greif, Yatağan, Hewsel Bahçeleri gibi Gezi esinini taşıyan ya da Gezi’yle bir etkileşim içinde varolan işgal ve direnişlerin de sayısı da artıyor. Soma’da da umutsuzlar takımı yine “birkaç gün eylem yapılır, sonra unutulur gider” demişlerdi! Soma eylemleri yüzbinleri kapsadı, 10 gün sürdü, etkisi ve yankısı, daha önemlisi Soma maden işçilerinin sendika değiştirme ve örgütlenme mücadeleleri sürüyor.

Büyük heyecanlardan büyük umutsuzluklara savrulup durma küçük burjuvazinin bir karakteristiğidir. Haziran Direnişi sonrasında hep o ayarda ya da onu aşan “dalga” ya da “kabarışlar” beklentisine giren, inişli çıkışlı süren sokak eylemlerinde her daralma ya da zayıflama belirtisinde, sorunu daha ileri eylem biçim ve inisiyatiflerinde görüp bunlara karşı savaş açan, soluklu kitlesel sokak hareketlerinin şu veya bu kesitinde kitlelerin belli kesimlerinde ortaya çıkabilen yorgunluk belirtilerini hareketi bir bütün olarak geriye çözmenin vesilesi yapmak için acele eden de, küçük burjuvazinin aynı karakteridir.

gazi-yuruyus-TEM

Kitle hareketleri bir yükseliş eğilimi içersindedir

Kitle hareketleri genel bir yükseliş eğilimi içerisindedir. Kuşkusuz bu, milyonların her durumda gözünü karartarak sokağa indiği ve devlet güçleriyle çatıştığı bir yükseliş değildir. Haziran İsyanı’nın ilk haftasında dahi, evet milyonlar sokağa çıkmış ve Taksim ve merkezi meydanlara yürümüş, işgal etmiş, ancak bunun içinde polisle doğrudan sıcak çatışmalara girenlerin kapsamı onbinlerle sınırlı kalmıştır. “Yükseliş eğilimi” adı üstünde bir eğilimdir, bunun içinde inişler çıkışlar, daralma ve genişleme dönemleri, tıkanma ve yeniden yapılanma, kesinti -hatta bazen uzun sürebilecek kesinti- ve irili ufaklı sıçramalar olacaktır. Son 1 yılı, belli bir iç sürekliliği sağlamayı başarmış olan Gezi hareketi, işçi direnişlerinde artış eğilimi (2013′te 500 işçi direnişi kayıtlara geçti, 2014′te Greif, Yatağan gibi yankı yaratan direnişler), Soma eylemleri, Lice direnişi (K. Kurdistan’da son 1 yılın en önemli kitle direnişi, fay hatlarında artan gerilime de işaret ediyor) ile birlikte düşünmeliyiz. Benlisoy’un “düzenli geri çekilme” teorisini çürütmek için, yalnız içinde bulunduğumuz Haziran ayının ilk haftasındaki kitle eylem ve direnişlerine bakmak yeterli olur: Soma maden işçilerinin devam eden eylem ve mücadeleleri, Kozlu maden işçisi ailelerinin Meclis’te yaptıkları eylem, Buca’da Soma için kitle eylemi, yaygınlaşan taşeron işçi direnişleri (4 Haziran itibarıyla 5 farklı işkolunda; Erdemir, Karayolları, Hastaneler, Belediyeler, İnşaat- taşeron işçi direnişleri var, bazıları yaygınlaşma eğilimi taşıyor), Amasya’da ağaçların kesilmesine karşı kitlesel, çatışmalı eylemler ve Gezi tarzı park işgali, Sivas’ta öğrencilerin ev kiralarına karşı çadırlı direnişleri, Rize, Kırıkkale, Antalya’da HES’lere karşı polis/jandarmayla arbedeli köylü eylemleri, Kürdistan’da günlerdir süren ve yaygınlaşan militan sokak-arazi eylemleri, direnişleri, işgalleri, çatışmaları…

Bilmiyoruz Benlisoy, yaygınlaşma eğilimi gösteren fiili kitle eylem ve direnişlerinde de “kitlelerin sokaktan çekildiğine” dair belirtiler bulmak için Mao veya Sun Tzu’dan, değilse Clausewitz’den yeni alıntılar mı bulacaktır? Veya bir çoğu devlet güçleriyle karşı karşıya gelmeyi, arbedeyi ve çatışmayı içeren eylem ve direnişlere giren kitlelere “daha düşük profilli eylemler” veya “düzenli geri çekilme” tarzı bürokratik, pişmanlıkçı öğütler mi vermek zorunda kalacaktır? Bildiğimiz, sayılan eylemlerin hemen hepsinde, Gezi’nin 1 yıldır sürekliliğini sağlamış bir sokak hareketi olmasının, sokaklarda ve devletin bastırma çabalarına karşı net bir duruş göstermeye devam etmesinin, Taksim ve çatışmalı eylem biçimlerinden vazgeçmemesinin sunduğu güçlendirici zeminin -doğrudan ya da dolaylı- etkisinin olduğudur.

baskent-te-gezi-mudahaleleri-6104791_400

Şu “asgari direniş çizgisi” üzerine

Kuşkusuz Gezi’yi sorunsuz, “aldı götürüyor” tarzı bir hareket olarak görmüyoruz. “Olan olması gerekendir”ciliğin her türlüsü de bize uzak olsun. Henüz Haziran Direnişi sırasında, Gezi’yi idealize eden yaklaşımlar revaçtayken, Gezi’yi fetişleştirmedik, temel zayıflıklarının, sorunlarının eleştirel değerlendirmelerini yaptık. Sınıf savaşımları tarihimizden, yeni ortaya çıkan hareket ve savaşım biçimlerinin ilk dönemlerinde yarattığı etki ve sarsıntılar ne olursa olsun, kendini yenilemeden, yeni açılımlar kazanmadan, sürgit aynı güç ve etkiye sahip olmaya devam edemeyeceğini de biliyoruz. Kapitalist güçler hızla etkisizleştiremedikleri hareketleri, zaman içinde yeni baskı, müsadere, yıpratma, içerden çözme yöntemleriyle sınırlandırıp kontrol altına almaya çalışırlar. Burjuva devletin bugün yapmaya çalıştığı da, kitlelerin belli ölçülerde genişleyen öncü kesimlerinin aşmış olduğu korku eşiğini yükselterek, başta Taksim ve kolektif merkezi bir nitelik kazanan alan ve semtler olmak üzere, kitlelerin sokak inisiyatifini kırmaya ve yeniden devlet, düzen otoritesini tesis etmeye çalışıyor. Baskılara, zulme, yeniden korku imparatorluğunu tesis etme politikalarına karşı direnilir. Bu topraklarda, devrimci hareketin, sınıf bilinçli ve öncü işçilerin, Kürt halkının, baskılara ve zulme karşı güçlü bir direniş geleneği vardır. Gezi’nin öncü kesimleri, sayısız sokak eylemi, çatışması içinde kıvam kazanan Gezi gençleri de bunun dışında değil. Fakat baskılardan daha tehlikeli olan, yoğunlaşan baskıların her zaman hareketi, içerden çözme, içerden demoralize edip geriye çekme, öncü kesimlere ve daha ileri direniş ve mücadele biçimlerine karşı savaş açıp geri kesimlere uyarlanmaya teşne unsurların “asgari direniş” çizgisi ve propagandası ile birlikte var olmasıdır.

Foti Benlisoy da, dalganın geri çekilmesinin engellenemez olduğunu, hiç olmazsa düzenli bir geri çekilişin gerektiğini, bu yüzden 31 Mayıs’ta Taksim çağrıları ve eylemlerinin yanlış olduğunu, oradaki görüntülerin devletin yaratmaya çalıştığı demoralizasyonu büyüttüğünü, yapılmasını gerekenin devletin orantısız şiddetinin menzili dışında kitle katılımının artabileceği daha düşük profilli eylemler olduğunu, vb ileri sürüyor. Şaşırmıyoruz! Liberal reformizmin tabiatı, kitlelerin geri kesimlerinin ruh halini esas almak ve en geri içgüdülerine oynamaktır. Burjuva devletin dozu giderek artan sokağı bastırma cevvaliyeti, Gezi kitlelerinin, daha ziyade orta sınıf ve onun işçi sınıfına doğru çözülen kesimlerinde bir tereddüt, çekince ve yalpalamayı da kaçınılmaz olarak ortaya çıkarıyor. Gezi’nin sokaklarda yarattığı kolektif mücadele otoritesi ve değerleri, sokak eylemlerine katılma ve Taksim’de olma isteği ile kişisel korku ve çekinceler, geri ya da yan duruşlar arasında gelgitler daha çok bu kesimde gözleniyor. İşte Benlisoy gibilerin teorileri, bu sınıf ve ara tabakaların da bir kolektif iç dinamiği, sorumluluk duygusu ve vicdanı haline gelmiş sokağın, Gezi’nin, Taksim’in kolektif mücadele bilinç ve değerlerinden, yani Gezi’nin ve bir yıllık mücadelelerin kazandırdığı ne varsa onlardan geri çekilip, iç çelişki ve huzursuzluklarını “huzur içinde” geriye doğru çözmek için rasyonalizasyon hizmeti servis ediyor. Oysa, Taksim, Kızılay eylemleri ve basıncından, daha ileri sokak eylemi biçimlerinden vazgeçmek, “düzenli geri çekilme” adına önerilen “daha düşük profilli eylemler”i de yapılamaz hale getirir. Burjuva devletin, hele ki kitlesel sokak hareketleri ve inisiyatifi karşısındaki kodlarını bilenler bilir. Daha ileri mevzilerden ve eylem biçimlerinden geri çekilerek onun saldırganlığını durdurmaz, tam tersine çözülmeyi derinleştirmek, sokakta ve kitleler üzerinde kesin otoritesini yeniden tesis edinceye kadar, daha geri, daha da geri itmek için zora dayalı kırmızı çizgilerini durmaksızın genişletir. Kitle hareketlerinde öncü, ortalama ve geri kesimler diyalektiğini de iyi bilmek gerekir. Ön mevziler terkedildiğinde daha arkada duranların dağılması çok hızlı ve kolay olur. Öncü kesimler gücünü ve motivasyonunu arkada duran kitlelerden alır, fakat daha direşken, daha savaşkan öncü kesimlerin ön mevzilerde savaşımı sürdürmesi de daha geniş kesimlerin sokaklarda, eylem alanlarındaki varlığını sürdürmesini sağlar. Duruma göre daha ileri çeker veya en azından gerilemesini engeller. Gezi kitlelerinin öncü kesimleri içinde, kendi başına kitlelerden yalıtık çatışanlar kadar, kitlelerin içinde ve bir adım önünde olup devletin parçalama tekniklerine karşı kitleleri bir araya getirme, dağılanı toparlayıp yeniden ileriye çekme, kitlelerin özgüven ve direncini artırma yönünde çaba harcayanların sayısı da artmaktadır, bu yönde bir bilinç gelişimi de vardır.

Benlisoy’un sosyal medyadaki eylem organizasyon ve çağrılarına karşı kullandığı dilin, burjuva devletin Gezi, sokak ve sosyal medya fobisi ve itibarsızlaştırma çabaları arasındaki sınırlar iyice bulanıklaşıyor. Sosyal medyadan hemen her gün sayısız eylem çağrısı, hemen her ay da belki bir o kadar Taksim çağrısı yapılır. Gezi kitlesi, bunlardan hangilerine ne kadar itibar edeceğini, sosyal medya ile sokak hareketleri arasındaki ilişkide esasın sokak ve alanlardaki etkileşim olduğunu bilebilecek asgari deneyim ve içgörüye de sahiptir. Hiç kimse salt sosyal medyadan bir çağrı yapıldı diye sokak eylemine çıkmaz. Sosyal medyanın rolü daha ziyade, belli gündem ve kesitlere dönük kitlelerin etkileşimli bir duygusal yoğunlaşması ve odaklanmasını sağlamaktır. Sosyal medyanın sokak hareketlerindeki önem ve etkisine karşın, eylemler her zaman çalışma ve yaşam alanlarından bilfiil ve yüzyüze ilişkiler içinde örgütlenmeye çalışılır. Kaldı ki, 1 yıllık özdeneyimle ve devletin her seferinde farklı taktik ve teknikler geliştirmesi nedeniyle, kitlelerin eylemlere sallapati gitmek yerine, bu tür eylemlerde daha fazla deneyim ve beceri sahip kesim, çevre veya kişilerden somut bilgi edinme, yüzyüze etkileşime geçip durumu tartma, ona göre bir karar verme gereksinmesi de oluyor. Benlisoy, adeta, sosyal medyada bir takım sorumsuz kişi ya da siyasetlerin Taksim çağrıları yaptığı, Taksim’e gidenlerin de hiçbir hazırlık yapmadan onların gazına geldiği, tarzında bir karikatür çizerken, çok geriye giden ve tehlikeli bir noktaya düşüyor. Gezi’nin onu farklı kılan temel bir dinamiğinin, kitlelerin ve bireylerin bir şeyleri yapacaksa veya yapmayacaksa, eyleme katılacaksa veya katılmayacaksa, Taksim’e gidecekse veya gitmeyecekse, olabildiğince bilerek, kendi içinde ve çevresiyle tartışarak, tartarak ve sorumluluğunu alarak yapma çaba ve inisiyatifini de itibarsızlaştırmaya kalkışıyor.

dersim-soma-eylemi

“Kuşku ile düşünceye dalmış, pişmanca konuşmaya eğilimli” olanlar üzerine

Benlisoy risksiz eylem teorilerini Mao ve Sun Tzu’dan alıntılarla rasyonalize etmeye çalışmak yerine, Lenin’in şu sözlerini okumalıdır: “”Varsın liberaller ve kafasızlaşmış entelektüeller, özgürlük uğruna ilk gerçekten kitlesel meydan savaşından sonra cesaretlerini yitirip, korkakça şöyle desinler: Bir kez yenildiğiniz yere gitmeyin, bu uğursuz yola tekrar ayak basmayın! Sınıf bilinçli proletarya onlara şu yanıtı verecektir: Tarihin büyük savaşları ve devrimin büyük görevleri ancak, ileri sınıflar tekrar tekrar saldırıya geçtikleri ve yenilgi deneyimiyle akıllanmış olarak zaferi kazandıkları için yapılabilmiş ve çözülebilmiştir.” Ve yine Lenin’in ‘Marx’ın Dr. Kugelmann’a Mektuplarının Rusça Çevirisine Önsöz’ünü: “Kuşku ile düşünceye dalmış, bilgiçlikle sersemlemiş, pişmanca konuşmaya eğilimli, devrimden çabucak bıkmış ve devrimin gömülmesini ve yerine anayasal metnin konulmasını bir bayram bekler gibi özleyen Rus marksist entelektüellerinin Marx’tan öğrenmeleri gereken ders budur. Teorisyenden ve proletaryanın önderinden, onlar, devrime inancı, işçi sınıfını, acil devrimci amaçlarını sonuna kadar götürmek yolunda savaşa çağırma yeteneğini ve devrimin geçici ters gidişi arkasında yufka yürekle hıçkırıklara yer vermeyen bir ruh direngenliğini öğrenmelidirler… Nesnel durumu aklı başında bir biçimde anlatan bir teoriyi alıp, onun mevcut düzenin haklı çıkarılması şeklinde çarpıtan ve hatta kendini devrimin her geçici gerilemesine elden geldiğince çabuk uyarlacak, ‘devrimci hayalleri’ elden geldiğince çabuk bırakacak ve ‘gerçekçi’ tamirciliğine dönecek kadar ileri giden kişi marksist değildir.” (Devrim kelimesi yerine, devrimci durumun epey uzağında olan Gezi kelimesi konarak okunabilir.)

Lenin bu metninde, 1905 devriminin yenilgisinin ardından “silaha sarılınmamalıydı” (Taksim’de eylem yapılmamalıydı, yürünmemeliydi, diye okuyabiliriz), “önceden tahmin etmek zor değildi… bunu yapmamaları gerekirdi” diye ağlayan Plehanov ve benzerlerini yerden yere vurur. Marx’ın Paris Komünü’nün sonucunu öngördüğü halde, kitlelerin inisiyatifi harekete geçince, tüm gücünü onlarla birlikte yürümek, onlarla birlikte öğrenmek için seferber ettiğini, devrimci eleştiri ve önerilerini sakınmadığı halde bürokratik öğütler vermeye kalkışmadığını belirtir. İşçiler, kitleler ancak önceden kazanılacağı kesin ya da kapitalist güçlerin şiddetinin ve intikam hasletinin hedefi olmayacakları mücadelelere girişecek olsalardı, tarih tarih değil, bir vodvil olurdu! Ha unutmadan; kaldı ki, Gezi, siyaseten ve moral olarak da, bir sokak hareketi olarak da yenilmiş değildir. Bugünkü sokak mücadeleleri, bir tarafın iradesini karşıtında kabul ettirmesi değil, karşılıklı bir yıpratma savaşımı olarak sürmektedir. Devletin tüm bastırma, caydırma, müsadere teknik ve politikalarına karşın kitlelerin sokak inisiyatifini ve Taksim istencini kontrol edemiyor olması yeterli göstergedir. Yıpranma da tek taraflı değildir. Gezi, belli bir artış ve yaygınlaşma eğilimi gösteren parça parça işçi, emekçi direnişleri ile de daha etkin bağ kurduğu ölçüde, sınıfsal-toplumsal tabanını daha fazla genişletme, etkinleştirme ve yıprananlar, geri düşenler yerine (hadi biz de askeri jargonla konuşalım) “taze yedek güçleri ve dinamikleri devreye sokarak” savaşım yeteneğini sürdürme ve geliştirme olanağına da sahiptir.

denizlide-gezinin-yildonumunde-olaysiz-yuruyus-DHA-5304e5d36aa7a71f53ef4d0bc8c4d5a4-2-t

Siyasetsiz siyasetin siyasi siyasetsizleştirilmesi mi?

31 Mayıs’ta Taksim ve çevresinde eylem yapanlar, polisle çatışanlar, Taksim’e kitlesel yürüyüş yapma girişiminde bulunanlar, elbette mevcut güç dengeleri içinde Taksim’i zaptedemeyeceklerini, dahası gözaltına alınma, dövülme, yaralanma, hatta öldürülme riskini biliyorlardı; buna karşın gittiler. Benlisoy, bunu dahi, ‘siyasetsizleşme, içi boş, eylem yapmış olmak için eylem yapma’ vb diyerek itibarsızlaştırıp çarpıtmaya çalışıyor. Bir çok işçi, emekçi direnişinde, somut talepler kadar, irade ve onur savaşı yönü de önemlidir. Dayatılan değersizleştirme ve köleleştirilmenin tanınmaması ve delinmesi, patron, devlet, yasa-yasak otoritesinin çizilmesi, onlara geri adım attırma azmi, bedellerle kazanılmış kolektif hak ve değerlerin savunulması, ayakta tutulması, önem taşır. Benlisoy, bunu da yok sayıyor. Somut mücadele talepleri ve programları, somut kazanımlar kuşkusuz kitle hareketlerinde kritik bir önem taşır. Buna geleceğiz. Fakat Taksim’in ve merkezi alanların kitle eylemlerine ve kolektif yaşam etkinliklerine açılması ısrar ve istemi, Gezi’nin başlıca mücadele taleplerinden biri değil midir? Siyasal değil midir? Gezi’deki genç ölülerimizin, sakatlarımızın hesabının sorulması istenci, siyasal değil midir? Soma eylemlerinin yığınsallaşan mücadele talepleri net ve siyasal değil midir?

Benlisoy’u rahatsız eden çatışmaların, 31 Mayıs’ta en uzun, en sert, en ateşlilerinden biri Nurtepe’de yaşandı. Benlisoy, Gezi’den itibaren Okmeydanı, Gazi, Nurtepe, Alibeyköy, Sarıgazi, Küçük Armutlu, Gülsuyu, 1 Mayıs mahallesi, Tuzluçayır, Dersim, Armutlu gibi Alevi işçi, işsiz, kent yoksulu mahellelerinin neden en sert ve uzun soluklu çatışmalara konu olduğunu ve neden çatışmalı Alevi mahallelerinin sayısının son aylarda yeniden hızla artmaya başladığına dair bir fikir sahibi midir? Gezi’nin önemli dinamikleri arasında alan lgbti’lerin Haziran sonundaki geleneksel İstiklal Caddesi’ndeki onur yürüyüşünü de, yasaklı meydan ve çeperleri dışında ve “daha düşük profilli” biçimde mi yapılmasını önerecektir? Bu neoliberal kapitalist düzen altında, işçi sınıfının ve ezilen kesim ve kimliklerin kent merkezlerinde etkin eylemler yapmadan ve/veya çalışma/yaşam alanlarında, yerellerinde daha militan eylemler yapmadan bırakalım hak alma şansını, kolektif öz savunma ve görünürleşme şansının dahi olmadığını bilmiyor mu?

soma_istiklal_6

“Siyasal-toplumsal dönüşüm” derken…

Benlisoy, ‘dalganın engellenemez geri çekilişi’ diye yorumladığını devletin korku politikalarından çok siyasal-toplumsal bir dönüşüm yaratamamaktan kaynaklanan yorgunluk ve hayal kırıklığına bağlıyor. Olabilir, fakat çabuk ve kolay zaferler beklentisinde olan orta sınıflar için… Neoliberal kapitalizm ve rejimi, küresel temelden, tahkim edilmiş, mali oligarşik katmanlı egemenlik biçimidir. Küresel kapitalizmin son kriz devresindeki, dünya çapında yaygınlaşan isyan ve direniş dalgaları, Gezi’den daha büyük olanları dahil, henüz Benlisoy’un söylediği anlamda bir siyasal-toplumsal dönüşüme yol açmamıştır. Bir çok ülkede üstyapı sarsıntı ve çalkantıları yaşanmış, rejim krizleri açığa çıkmış ya da derinleşmiş, neoliberal saldırı programlarının en sivri uçlarından şu ya da bu yönü kısmen duraksatılmış ya da geri çekilmesi sağlanmış; fakat ne mevcut rejim biçimlerinde ne de mevcut üretim ilişkilerinde ciddi bir dönüşüm sağlanamamış, somut siyasal-toplumsal kazanımlar oldukça sınırlı kalmıştır.

Nedenleri kabaca; birincisi, neoliberal kapitalizm ve rejim biçiminin esneme marjının düşüklüğü ve sistemin ekonomik, toplumsal, siyasal, ideo-kültürel olarak tahkim edilmiş azami sömürü, tahakküm ve egemenlik organizasyonlarıdır. İkincisi, isyan ve direniş hareketlerinin yarattığı tüm sarsıntı ve vaat ediciliğine karşın iç sorun ve zayıflıklarıdır. Bunların başında; işçi sınıfının sınıf karakterinde ve geleneksel sosyalizm ve muhalefet akımlarında ağır tahribat ve tasfiyeciliğe yol açan yenilgi döneminin özelliklerinden tam kopulmamış olması; işçi sınıfı hareketi ile Gezi tarzı hareketlerin genellikle birbirinden kopuk olması (işçi sınıfının fiili kitle grevi dalgaları ile sokak isyan ve direnişlerinin daha fazla iç içe geçtiği ülkelerde, hareketlerin etki ve kazanımları daha fazla olmuştur); neoliberalizmin yıkıcılığına, hükümetlere, polis baskı ve şiddetine karşı bir öfke birikimi ve bilinç dönüşümü yaşanmakla birlikte, hareketlerin ufkunun kapitalizm ve burjuva demokrasisini henüz aşmaması, daha yüksek ve gelişkin bir sosyalizm anlayışı bir yana daha kökten bir kapitalizm karşıtlığının bile henüz oldukça cılız olması; isyan ve direnişlerin tabanını ve ağırlığını yeni işçi kitleleri ve işçileşme sürecindeki ara tabakalar oluşturmakla birlikte, geleneksel ve modern küçük burjuvaziden işçi sınıfına doğru yığınsal olarak çözülen geniş toplumsal tabakaların proleterleşme süreçlerindeki sorunlar; bu isyan ve direniş hareketlerinin hem yeni mücadele biçim ve cepheleri içinde yeniden sınıfsallaşma sürecinin bir dinamiğini oluşturması hem de hareket içinde yaygın küçük burjuva, ara sınıf tabakaları, sınıf karakteri gelişmemiş yeni işçi/işçileşen kitlelerin eklektik, yalpalamalı, istikrarsız karakterini ve kırılganlıklarını içinde taşıması; hareketlerin işçi ve işçileşmekte olan tabanının burjuva ve orta sınıf ulusalcı veya liberal reformist muhalefet biçim ve anlayışlarından gösterdiği bir dizi temel farka karşın onlardan sınıf karakteri ve politikaları temelinde tam ayrışmamış olması, vbdir.

Bunlardan bahsetmeden sorunu sokak eylemleri, daha militan eylem biçimleri ve Taksim ısrarında görmek de, tipik bir orta sınıf pişmanlıkçısı ruh hali, direngenlik yoksunluğu, yorgunluk, büyük heyecanlardan büyük moralsizliğe geçiş ve bunu körükleyen liberal reformist akımların tipik bir ifadesidir. Gezi’yi de en başından itibaren pasifize etmeye çalışanlar, olmayınca inişli çıkışlı sokak hareketi ve eylemlerinin her zayıflık ve daralma belirtisinde, direngenliğini artırmak için çaba gösterme yerine, tam da yukarıda belirttiğimiz en zayıf karnından bezginlik ve yılgınlık yaymaya kalkışanlar bunlardır. Hareketten ilk dökülen ve çözülen, zaten onun başlıca iç kırılganlıklarından birini oluşturan ve bu kırılganlık dinamiklerini geriye doğru çözmenin teorisini yapan orta sınıflar, küçük burjuva bulanık toplumsalcı-ezilenci akımlar, küçük burjuva aydınlardır. Uzun soluklu direşkenlik, dirayet, sebat proletaryanın karakteristikleridir. Belli bir savaşım ve hareket biçiminin etkin kitle tabanında daralma, somut kazanım olmamasından kaynaklanan motivasyon düşüklüğü, hareket üzerinde sistematik ve dozu giderek artan devlet terörü nedeniyle yorgunluk belirtileri karşısında hemen ön mevzileri ve eylem biçimlerini terketmenin tam da burjuvazi ve devletinin hareketin geniş tabanında ve potansiyel güçlerinde yaratmaya çalıştığı bezginlik ve yenilgi psikolojisine hizmet edeceğini bilen, ön mevziler ve eylem biçimleriyle sokak inisiyatifini sürdürürken, daha geniş kitlelerin savaşımdaki direşkenliğini daha çeşitli örgütlenme, eylem biçimleri, en yakıcı sınıfsal-toplumsal acil mücadele talepleri, kitlelerin bulunduğu alanlar (işyerleri, işçi havzaları, semtler, mahalleler, okullar, vd) içinden, iç dinamik ve ihtiyaçlarından doğru faaliyet ve yığınak ile yeniden canlandıran, canlı tutan, mücadeleye yeni ve taze güçleri çekmeyi, yeni mücadele cepheleri açmayı gözeten proleteryanın öncü kesimleridir.

tks1

Peki olan olması gereken midir?

Hayır: Gezi sorunsuzdur, “aldı götürüyor”, “olan olması gerekendir”, filan demiyoruz. Gezi’nin 2013 Haziran isyan ve direnişi sürecindeki doruk noktasındayken, onun idealize edilmesi, kolay ve çabuk zaferler ve somut kazanımlar beklentisi çok revaçtayken, ileriye doğru ortaya çıkardığı yeni nitelikleri ve dinamikleri ile birlikte, bazılarına yukarıda değindiğimiz, geri yanlarının, iç zayıflık ve sorunlarının, sınırlarının da eleştirel değerlendirmesini yapmaya çalıştık.

Hayır: Her durum ve koşulda sokak eylemi, her durum ve koşulda çatışma, haftada bir Taksim gibi, kitlelerin ruh hali ve nabzını gözetmeyen bir eylem anlayışını uzaktan yakından savunmuyoruz. Bunlar Türkiye’de kapitalizmin ve rejimin geçirdiği dönüşümlere karşın Türkiye’de köklü bir geleneğe sahip olan dar antifaşizm ya da günümüzdeki ezilenci veya anarşist versiyonlarına, solda yaygın olan dar anti-AKPciliğe sıkışmış, küçük burjuva tekçi veya tek biçimli eylem ve mücadele anlayışının bir diğer biçimidir.

Kuşkusuz Gezi’nin “sokakta olmak için sokakta olan” bir yanı ve inadı vardır, var olmaya da devam edecektir. Emeğin, sınıfsal-toplumsal ihtiyaç ve değerlerin, insanın, doğanın, yaşamın yıkıcı biçimde değersizleştirildiği, tahrip edildiği, sömürüldüğü ve bastırıldığı koşullarda, sınıfsal-toplumsal öz savunma ve hatta toplumsal olarak görünürlüğün bile ancak ölerek ya da fiili sokak, grev, işgal eylemlerinden geçtiği yerde, bu kaçınılmazdır ve Benlisoy’un yüklediğinden farklı bir anlama sahiptir. Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nda, işçilerin kendilerine olan özsaygısını koruyabilmek için bile patronlardan nefret etmek durumunda olduklarını söyler. Nefret ederek ve bu güçleri yıkacak bilinç, örgütlülük, donanım ve güce sahip olmadığı koşullarda bile, onun yasaklarına, dayatmalarına, otoritesine uymadığını veya tanımadığını göstererek. Sokağın, Gezi’nin, Taksim’in bir yanı da – en geniş anlamıyla- budur. Gezi’nin alanları kısa erimde yeniden zaptedemeyeceğini bilmesine karşın devlet ve polis müsaderesinin üstüne gitmesinin, devlet otoritesi ve yasaklarını “en güçlü ve donanımlı olduğu” yerlerden bir biçimde delmesi ve buralarda eylem yapmasının, ağır baskılar ve bedellere karşın devleti, polisi, yasakları küçük düşürmenin çok çeşitli yöntemlerini her seferinde bulması , aynı zamanda bunun göstergesidir.

gezi_yildonumu_faturasi_156_gozalti_18_yarali_h133439

Geriye doğru n’apalımı değil ileriye doğru ne yapmalıyı tartışalım…

1.
Küçük burjuva dar, tekçi, tek biçimli eylem anlayışlarına gelince. Bunları aşmanın yolu ön mevzileri terketmek ve yılgınlık ve ricat teorileri yapmak değildir. Ön mevzileri ve eylem biçimlerini terketmeden, hareketin sınıf karakterini ve kitle tabanını canlandıracak ve geliştirecek, çetin bir kitle çalışmasıyla birleştirmektir. Gezi’nin temel sorunlarından biri, hep belli bir kitle kesimine dayalı sokak eylemlerinin, solda kendinde bir tatmin ve tersinden bir konformizme yol açıp, işçi sınıfından; işçi havzalarında, işyerlerinde, semt ve mahallelerde istikrarlı, sistematik, soluklu alan ve kitle çalışmasından büsbütün uzaklaşılması, bir yana bırakılmasıdır. Soma, emeği, sınıfı, çalışma alanları ve işçi havzalarını yeniden gündemleştirerek bunun bir olanağını, bazı yeni dinamiklerini ortaya çıkarmıştır. Taşeron yasaklansın mitinglerinin güdüklüğü ise, kitlelerin sokaktan çekildiğinin değil, bu tarz rutin-biçimsel mitinglerin ve bürokratik örgütlenme tarzının miadını doldurmakta olmasının, yanısıra küçük burjuva soldaki sınıf bilinç ve damarının cılızlığının bir ifadesidir. İşyerlerinde, işçi havzalarında yürütülen faaliyet, her zaman daha çetin, daha yoğun, daha soluklu bir çaba ve beceriyi gerektirir. Fakat en son Soma’nın da kırbaçladığı biçimde, işçi kitleleri içinde artan bir hoşnutsuzluk ve zemini genişleyen bir mayalanma; işçi örgütlenme ve direnişlerinde hem nitel hem nicel olarak bir gelişim eğilimi; acil mücadele taleplerinde de bir ortaklaşma ve genelleşme eğilimi vardır. Gezi’nin hem kendi bünyesindeki yeni işçi kitlelerinin (beyaz yakalı işçiler, kent merkezlerinde çalışan hizmet sektörü işçileri, işçi öğrenciler, vd) sınıf karakteri ve örgütlülüğünün ilerletilmesi, hem de dışındaki geniş işçi kesimleri (ağırlıklı olarak sanayi proletaryası) ve işçi direnişleriyle daha güçlü ve etkin bağ kurması tayin edici önemdedir. Önümüzdeki süreçte, işçilerin Gezi zeminiyle de etkileşim içinde olacak daha aktif, fiili kitle grev, direniş, işgal biçimlerinin artış eğiliminin güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılması, sınıfsal-toplumsal hareketin sınıfsal tabanı ve damarının genişlemesini ve canlanmasını sağlayacaktır. Tam şu kesitte ise, Soma maden işçilerinin mücadelesi, taşeron işçi direnişlerinde artış eğilimi, Sütaş işçilerinin – TÜSİAD başkanının istifasında da bir rol oynayan- direnişi, Yatağan işçilerinin süren direnişi, beyaz yakalı işçiler ve inşaat işçilerinin örgütlenme girişimleri ve plaza eylemleri, sınıf-Gezi bağını her iki yönden güçlendirmek için yakalanması gereken bir momenttir.

2.
Her sınıfsal-toplumsal harekette, soluklu sokak hareketlerinde, somut kazanımlar da kitlelerin özgüven ve cesaretini artıran ve yaygınlaştıran çok kritik bir önem taşır. Öğrencilerde ve sol çevrelerde aktivizm, sokak aktivizmi kendini gerçekleştirmenin bir biçimi, bir yaşam tarzı olabilir. Fakat çalışma ve yaşam koşulları çok ağır, ancak günü kurtaran ve kılcal dengelere bağlı olan geniş kitleler, işçi sınıfının ve kent ve kır yoksullarının ortalama ve geri kesimleri için somut kazanımlar ve gireceği mücadelede somut kazanım beklentisi ve inancı çok önemlidir. Günümüzde en basit haklar için bile daha çetin mücadelelerin gerektiğini biliyoruz. Fakat sokak hareketleriyle birlikte yaygınlaşmaya başlayan direnişlerle farklılaşmaya başlayan zeminde bunun olanakları da artmaktadır. Örneğin Erdemir taşeron işçilerinin direnişinin oldukça kısa bir sürede kazanımla sonuçlanmasının nedeni, mali sermaye ve devletinin Greif, Yatağan, Sütaş gibi direnişlerin birikimi, Soma’nın etkisi ve taşeron işçi hareketlenmelerinin artma zemininde Erdemir gibi ağır çeken bir kompleksteki taşeron işçi direnişinin yaratacağı geometrik etkiden korkmasındandır. Yine plaza-AVM inşaatlarındaki işçi direnişlerin veya Sütaş gibi markaların olduğu direnişlerin etki ve yaptırım gücü artmaktadır. Parça-bütün diyalektiğinin daha sarihleştiği ve daha etkin değerlendirilebileceği bir döneme girmiş bulunuyoruz. Belli bir süreklilik kazanmış sokak hareketleri ve eylemlerinin parça direnişlere daha güçlü bir zemin sunduğu, parça direnişlerin ise bütünle bağı içinde somut kazanımları yaygınlaştırabileceği bir süreç. Kolektif hak kazanımları daha çetin ve soluklu bir uğraşı gerektirir, fakat taşeronluğun kaldırılması, işçi sağlığı ve güvenliği gibi bir vakum etkisi de ortaya çıkmaya başlamıştır. Gezi açısından da, içindeki her önemli dinamiğin, uzun erimli amaçlarıyla birlikte, en yakıcı, en acil mücadele istemlerini netleştirmek, ve yakıcı ihtiyaçlar ve yığınsallaşma dinamikleri içinden enerjik kitle örgütlenme ve çalışması. Dönemsel-taktik bir ortaklaştırılmış mücadele programı kuşkusuz gereklidir. Ancak bu da bir dizi yakıcı mücadele talebini sıralayıp genel geçer olarak propaganda etmekle sağlanamaz. Hem ortak kesenler hem de özgül dinamiğin içinden bağlantılandırarak örülebilmesi gerekir.

3.
Gezi’nin yarattığı kolektif mücadele değerleri ve manevi bir otoritesi vardır. 1 Mayıs ve Gezi 1. yıl sürecinde, faaliyet yürüttüğümüz veya temas ettiğimiz bir dizi alanda, aktif olmayan çevre ilişkileri veya uzaktan tanıdığımız ya da daha önce tanımadığımız işçi ve emekçiler arasında, korktuğu için gelmek istemediğini (işçi sınıfı ve Gezi’yi temsilen alanlardaki yoldaşlarımızdan özür dileyerek!) ya da gelmek istediği fakat korktuğu için çekindiğini söyleyenler, eylem alan ve noktalarına gelip doğrudan eylemlere katılmayıp uzakta seyredenler, oldu. (İlk kez eylemlere katılanlar da oldu.) Gelmekten çekindiği için özür dileyenler, gelmek istediği halde korktuğunu ve ne yapması gerektiğini soranlar, çekindiği halde “orada” olmaktan geri kalmayıp bir biçimde eylemlerin çeperinde dolaşanlar… Tüm bunlar, genelleştirirsek muazzam sayılardadır. Bu durum evet, hem bir yorgunluk belirtisidir, fakat hem de Taksim’in, Gezi’nin kolektif otoritesini, içselleştirilmiş kolektif mücadele dinamiği olarak varlığını, yarattığı iç dinamikleri gösterir. Bu da Taksim ve diğer kolektif alanlarımızdan vazgeçmeden, merkezi alanlar ve sokak eylemlerinde ısrarla birlikte, bu geniş kesimlerin katılabileceği kademeli ve yaratıcı eylem ve organizyon biçimlerinin yaygınlığını birleştirmenin önemini gösterir. Yoğun endişe içinde olan gelip gelmeme arasında yalpalayanlara salt ahlaki ajitasyon çekerek, dayatmada bulunmak yanlıştır, kolektif-bireysel özgüven ve güven duygusunu canlandırmak, eylem sırasında yanlarında deneyimli bir kişi bulundurmak, öncesinde kafaca ve ruhça yığınak, polis saldırısının olacağı eylemlere gelemiyorlarsa daha farklı ve yaratıcı eylem biçimleri organize ederek katılım ve motivasyonları sağlamak önemlidir.


4.

Eylemlere katılan fakat devletin her seferinde değişen saldırı, müsadere, yalıtma ve parçalama teknikleri karşısında ne yapacağını bilemeyen, birleşemeyen, hatta istediği halde eylemlere katılamayan geniş bir kesim de vardır. 1 Mayıs’ta bizim de olduğumuz siyasal örgütler arasında, Taksim çevresine parça parça ve gruplar halinde gelen kitleleri birleştirmek ve yönlendirebilmek için hem sosyal medya hem de sahadan yürütülmek için kurulan “1 Mayıs Koordinasyonu” bu açıdan ilk elde pek uygulanamadıysa da, anlamlı bir girişimdi. Hem eylem öncesi hazırlık hem de eylem süreçlerinde bu tür sosyal medya ve saha-eylem koordinasyonlarının oluşturulması ve uygulanabilmesinde ısrarı sürdürmek gerekir. Yine bu tarz dağınık kitle eylemleri veya eylem girişimleri içinde, ilk kez katılan, ne yapacağını bilemeyen, çekindiği halde gelmiş olan geniş bir kesim olmaktadır. Deneyimli, sağlam duran, her durumda soğukkanlılığını koruyan, savaşılacak koşullar varsa bunu başlatan ve yönlendiren, yoksa kitlenin düzenli bir şekilde, paniklemeden çekilmesini sağlayacak olan, yeri geldiğinde polisin gözaltına almaya çalıştıklarını polisin elinden alan, yeri geldiğinde kaçanı, düşeni, yaralananı toparlayıp kaldıran, her durumda bir çıkış bulan ve kitlede güven uyandıran birkaç kişinin varlığı bile, kitlenin ruh halini değiştirmekte, özgüven ve duruşunu güçlendirmektedir. Eylemlere hazırlık ve organizasyonda, eylemlerin yürütülmesinde kritik bir nokta da budur. Eyleme katılacakların neyle karşılaşacakları, hangi durumda ne yapmak gerektiği, kolektif iç motivasyonu ve dayanışma güveni, zaten biliniyor denmeyip, olabildiğince tüm katılımcıların kafaca ve ruhça hazırlığı temel önemdedir. Örgütlü ve donanımlı, eyleme zaten çatışmak için önceden hazırlıklı giden grupların, küçük gruplar halinde kitlelerden kopuk kendi başına çatışmak kadar, kitlelerin eylem sırasında da çekilirken de bir adım önünde olması, kitlelerin savaşımcı ruh ve yeteneğini ilerletmeyi, kitleyi eylem içinde de eğitmeyi gözetmesi, önemlidir: Yalnız eylem veya çatışma saikleri açısından değil, gözaltına alınanların, düşenlerin, yaralananların bırakılmaması, kolektif dayanışma ve motivasyonun yükseltilmesi, neyin neden yapıldığı ve gelişebilecek durumlar karşısında ne yapılması gerektiği konusunda kitleye sürekli bilgi verilmesi, vd…

5.
En nihayet, işçi sınıfının ve Gezi’nin öncü kesim ve dinamiklerinden başlayarak, yeni bir yaşam ihtiyacı, daha kökten bir antikapitalizm ve daha gelişkin bir sosyalizm anlayışının, her somut durum ve kitle dinamiği içinden somut, canlı, zengin biçimde işlenmesi önemlidir. Yazılara yama ya da soyut bir slogan olarak değil, fakat yeni bir yaşam, yeni bir toplum ihtiyacının güncelliği, bunun en büyük kolektif mücadele değeri haline gelmesi, kadrolaşma ve bu temelde daha çetin durum ve koşullarda direngen bir savaşım ve faaliyetin kesintisiz sürdürülmesi, temel önemdedir. Gezi ve kitle dinamiklerinin gelişim süreci, hem geleneksel siyasal ve sendikal örgütlerde sarsıntılara yol açmış, hem de dik duran, önemli momentlerde inisiyatif ve yaratıcılık gösteren, yeni şeyler söyleyen örgütlere bir akış başlatmıştır. Gezi için söylenen yataycılık, bireysel-grupsal özerkçilik, örgütlenmeden uzak durma … bir noktaya kadar aslen geleneksel siyasal ve sendikal örgütlere bakış açısından doğru olsa da, bu da bir özdeyim sorunudur. Savaşım koşullarının çetinleşmesi, siyasal ve sendikal, her düzeyde örgütlenme ihtiyacını da artıracaktır ve artırmaktadır. Geleneksel örgüt ve siyaset yapılarının, geriye değil ileriye doğru, mücadele dinamikleri içinden bir yeniden yapılanmaya ve yeni bir kadro hareketi yaratabilmesi kilit önemdedir. Arzulanan “siyasal-toplumsal dönüşüm”, sosyalist hareketin dönüşümünü öncelikle içermek zorundadır. Fakat Benlisoy’un önerdiği gibi geriye değil, ileriye doğru bir dönüşümden bahsediyorsak!…

Bir yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*