Anasayfa » BASINDAN » Genç yetişkinlerin neoliberal yükü: Erken yorgunluk

Genç yetişkinlerin neoliberal yükü: Erken yorgunluk

Yaşadığımız sıkıntıları psikolojikleştirmek o kadar revaçta ki neredeyse her gün en az bir kaynak iyi hissetmenin yollarına dair tavsiyeler paylaşıyor. Problemin de çözümün de kaynağı bizmişiz gibi sunuluyor. Halbuki bazen içinde yaşadığımız sistemin bize dayattıkları karşısında çaresiz kalıp olumsuz hisleri kendi içimize yöneltebiliyoruz.

Eleştirel psikoloji alanı sistematik problemleri bireysel problemlerden ayırt etmek konusunda bana yadsıyamayacağım bir vizyon kazandırdı. Bu yazıda yaşıtlarımın hissettiği sıkıntıları spesifik olarak neoliberalizmin ürettiği çıkmazlar açısından yorumlamak istedim.Reklam

Yüksek lisanstan mezun olduktan sonra iş arama sürecine girmemle alışkanlık haline getirdiğim çevremive kendimi gözlemleme ve dinleme seanslarından geride kalanları yazmak istiyordum çok uzun zamandır.

Peki ne hakkında yazacaktım? Otobiyografik olabilecek bir 27-28 yaş krizinin canhıraş çığlıklarını yazacaksam neden etnografik olmak gibi bir gaye ortaya atmıştım?Reklam

Evet, mezun olduktan sonra hiç tahmin etmediğim bir boşluğa kafa üstü düşmemle ve işsizlik gibi bir külfetle kalakalmamdan kaynaklanan bir iç sıkıntısı ve zaman zaman depresyon halinin beni yazmaya ittiği gerçeğini reddedemem ancak çevremde yaşıtlarımla yaptığımız ve aslında karşılıklı hayıflanmakla geçen konuşmalar beni şuna ikna etmişti: Hissettiğim ve kendime yönelttiğim tüm olumsuzluklar aslında benim gibi birçok genç yetişkin tarafından yaşanıyor ve ‘his’ dediğimiz şeyler kişisel olmaktan çok sistematik bir olguya ve hatta probleme işaret ediyor. İşsiz olduğu için onca eğitimine ve başarısına rağmen kendini işe yaramaz görenler bir yana, çalışıp para kazanan ve ‘ekonomik özgürlüğünü eline almış’ diye gıptayla baktığımız kişilerin de mutlu olmadıklarını, ‘başka bir şey’ istediklerini işitince ait olduğum bu topluluğun [1] ortak bir huzursuzluktan muzdarip olduğu sonucuna vardım.

Bu vardığım sonuç, camiayı etkileyecek yeni bir sosyo-psikolojik argüman değil farkındayım; X-Y-Z kuşağı karşılaştırmaları sağ olsun, herkes Y kuşağı diye adlandırılan bizlerin ‘25 yaş sendromu’ diye bir sendrom icat etmiş ne marazi tipler olduğunu öğrendi. Peki ama neden bu yük bizim omuzlarımıza kaldı? Ya da evvela, neden ben omuzlarımda bir yük varmış gibi hissediyorum?

Yazının başlığı belki bazılarının “İlahi, ne genç yetişkini 30’una gelmişsin, basbayağı yetişkinsin” deyip gülmesine sebep olacak(mış gibi geliyor). Ancak eminim ki bu dalgayla karışık ayıplama X kuşağının, daha da doğrusu, anne babalarımızın işi olacaktır; etrafımda otuzuna gireceği günü bir miadın sonlanması, bir matem günü olarak görenler olduğu müddetçe…

Öncelikle bu yükün entelektüel bir yük olduğu fikri tartışmasız bir gerçek diye düşünüyorum. Yani, ben ve etrafımdakiler Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre tabana yakın insanî ihtiyaçlarını giderebilen kişileriz. Fizyolojik ihtiyaçlarımız, güvenlik gereksinimimiz, birçoğumuzun sevgi ihtiyacı giderilmiş halde; ancak öz saygı, bilişsel ihtiyaçlar (bilgiyle donanmak, yeni meydan okumalar, yeni şeyler öğrenmek) ve en önemlisi, kendini gerçekleştirme gereksinimi gibi daha üst noktadaki gereksinimler açısından yaşanan bir açlık söz konusu gibi.

Maslow’a göre tabandaki ihtiyaçlar giderildikçe bireyin bir üst basamaktaki gereksinimi doğacağı gibi, entelektüel seviye arttıkça kişinin daha varoluşsal gereksinimlerle başbaşa kaldığını söylemek de yanlış olmaz. Bu gereksinimler kendini gerçekleştirmek gibi benci de olabilir, çevreyi / gidişatı değiştirmek gibi toplumcu da olabilir.

Başından bir isyan deneyimi geçmiş yaşıtlarıma bu deneyimden geriye kalan bir slogan var: ‘Başka bir dünya mümkün.’ Alternatif globalleşme hareketlerinin ortak mottosu olan bu slogan 2013 senesinden beri (kapitalist çemberin çeperinde kendini konumlandırabilen, sistemin belirlediği arzulardan kendini bir nebze özgürleştirebilmiş) bir kısmımızın dilinde, (çalışan, beyaz yakalı olan, iş arayan, kendi evinin hayalini kuran, ileriki planlar için para biriktiren vs vs…) diğer bir kısmımızın ise aklında çınlamaya devam ediyor.

Beni ve çevremi temsil eden özellikle bu ikinci grup, bir yandan neoliberal sisteme hizmet ederken diğer yandan sürekli kafasını kurcalayan ve sindiremediği şeylerle cebelleşiyor. Hepimiz özgürüz, ama aynı zamanda da, değiliz. İş seçme özgürlüğünü hissediyoruz (“Ne iş olsa yaparım” demiyoruz mesela). İstifa etmekten bahsedebiliyoruz. Daha yüksek maaşları hak ettiğimizi düşünüyoruz. Beyaz yakalıyız ya, “Maaşı az olsun ama en azından bana bir şeyler katsın, çalışırken işe yaradığımı hissedebileyim” gibi istekler savurabiliyoruz.

Gelgelelim aslında özgür de değiliz, memnun da. Katıldığım bir atölyede orada bir sürü insan olmasına rağmen belki de önseziyle bana yaklaşıp dert yanan, zehir gibi, genç bir kadın yaşıtım zaten en başından beri ait hissetmediği bir işten istifa etme sürecini bana anlatmıştı. İstifa ettiği için memnundu. Başka herhangi bir yerde, çok daha iyi koşullarda, daha iyi paraya çalışabileceğinden emindi; ancak ‘başka bir şey’ arıyordu. Herkes gibi olmak istemiyordu. Bir şeyleri değiştirmek, bir şeylere ‘dokunmak’ arzusuyla doluydu. Yetinmek istemiyordu. Maddi olarak çok daha azla yetinebilirdi kesinlikle, ama tatminsel açısından yetinemiyordu. Heyecanlıydı, huzursuzdu, kafası bozuktu.

Onunla konuşurken söyledikleri bana o kadar tanıdık geliyordu ki“Neden biz böyleyiz, neden biz bir şeyleri değiştirmek gibi bir yük yüklendik ve sürekli arayış halindeyiz?” diye, durumu ikimizi de içine alacak şekilde genelleyerek soru sormuştum ona. Annemiz babamız gibi olamıyorduk; bize her şey külfet, yanlış ve sorunlu geliyordu. Bu yüzden de huzursuzduk işte. Yani ‘başka bir dünya’ya inancımız bizi her an kolektif bir isyana sürüklemiyordu belki ama kendi içimizde sık sık tekrarlayan isyanlara sebep oluyordu.

Her sistem bireyi konuşma, düşünme ve davranış şeklini belirleyen bir repertuvar havuzuyla donatır. Durum böyle olduğunda “Toplumu bir sistem olarak anlamak özellikle güçleşir çünkü gözlemcinin düşünüşü ve duygusu da sistemin birer parçasıdır.” [2] Tüm konuşmalarımızın ve hislerimizin neoliberal / kapitalist çalışma ideolojisi tarafından belirlendiği çok aşikar.

İlk olarak kendi deneyimimden yola çıkmak isterim. Yüksek lisanstan mezun olduktan sonra başlayan süreci uzunca bir süre tek bir kelimeyle özetledim: İşsizlik. Sanki o zamana kadarki başarılarım, çok iyi geri dönüşler aldığım tezim, hocalarımdan duyduğum güven aşılayan sözler, içime sinmeyen ve mükemmel olmadığını düşündüğüm tek bir çalışmamın bile olmaması gibi şeyler anında önemsizleşti ve beni tanımlayan tek bir özellikle kalakaldım; işsiz olmam…

O kadar ki, tezimi savunduğum ve mülakatı geçtiğim gün bile tek bir sevinç belirtisi hissetmemiştim. Beni bekleyen koca bir belirsizlik vardı; bir an önce iş sahibi olmalıydım ama nasıl olacaktı?

Kısacası başvurular yapmaya başladığım ve ‘geri dönülmeme’ hissinin nasıl bir şey olduğunu üst üste deneyimlediğim bir süreçle baş başaydım. Sonuç olarak, ilgi alanımdaki her konferansa ve atölyeye ayaklı bir CV gibi dolaşıp birkaç tanışıklık kazanırsam önüm herhalde açılır düşüncesiyle gitmeye başlamıştım. Varmak istediğim nokta, bir süre sonra yaptığım her şeyi iş bulmak ve çevre edinmek (networking) için yaptığım ve bu yüzden de hiçbir aktiviteden keyif alamadığımı fark ettiğim noktadır.

 Görsel: Kutlukhan Perker

Kendimden verdiğim örnek çalışma ideolojisinin davranışlarımızı nasıl belirlediğine dair güzel bir örnek diye düşünüyorum. Davranışlardan daha da önemlisi, kişinin değerini ve öz saygısını bu ideoloji çerçevesinde kurma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasıdır. Fromm’un [2] modern insandan bahsederken –bence çok üzülerek- değindiği gibi; “(modern) insan, kendini bir metaya ve yaşamını, kârlı yatırım için kullanılacak sermayeye dönüştürmüştür. Eğer bunda başarılı olursa, ‘başarılıdır’ ve anlamlı bir hayata sahiptir; değilse, bir ‘fiyasko’dur. Onun değeri, insanî nitelikler olan sevgisinden ve aklından ya da sanatsal yeteneklerinden değil, satılabilir oluşundan gelir. Dolayısıyla, onun değer duygusu, dışsal etmenlere –başarılı olmasına, başkalarının yargısına- bağımlıdır.”

‘Üzülerek’ diyorum çünkü Erich Fromm sosyalist duruşundan da olsa gerek, hayatı boyunca insancıl bir felsefe gütmüş ve katıldığı konferanslarda modern dünya insanının neden kendine yabancılaşmış ve içi boşalmış olduğunu sorgulamış ve ‘insanî’gördüğü değerlere geri dönmek için çözümler sunmuştur. Yine kendisi, insanı gerçek mutluluğa götüren şeyin insanî bir üretim (yaratıcılık, öğrenme ve büyüme içeren) ve sevgi olduğunun altını çizmiştir. Bu alıntıyı ‘doğru düzgün bir işi’ olmadığı için kendini amaçsız ve değersiz hisseden tüm arkadaşlarım için özellikle eklemek istedim.

Kadın arkadaşlarım nezdinde konuşmam gerekirse bu değersizlik hissinin feminizme sinsice sızmış neoliberalizmin yaydığı yüceltilmiş bir ‘çalışma söylemi’nden kaynaklandığına vurgu yapmam gerekir.

Nancy Fraser’in [3] kapitalizm kıskacındaki feminist hareketi harika bir şekilde görünür kıldığı makalesinde dediği gibi “feministler eskiden kariyerizmi teşvik eden toplum yapısını eleştiriyordu, şimdiyse kadınlara ‘yüklenin’ diyorlar. Eskiden toplumsal dayanışmaya öncelik veren hareket, bugün kadın girişimcileri göklere çıkarıyor. Eskiden özene ve karşılıklı bağlılığa değer veren bakış açısı, bugün bireysel gelişmeyi ve meritokrasiyi teşvik ediyor.”

Feminizm eleştirisi gibi bir amacı yok bu yazının ancak ‘güçlü kadın’‘ayakları yere sağlam basan kadın’‘kimseye muhtaç olmayan kadın’ gibi özne tanımlarıyla günümüz kadınlarının nasıl baskılandığını ve bir kadının başarılı ve değerli olması için çalışmak zorunda olduğu fikrinin çevremdeki genç kadınlar arasında ne kadar yaygınlaştığını anlatmak istiyorum.

O kadar ki, ev kurmak, kocasıyla huzurlu bir yaşam sürmek, çocuğunu büyütmek gibi istekleri olan cinsdaşlarımızı ‘Kezban’ olmakla- ya da daha kitabi haliyle romantik olmakla- itham ediyoruz. Özellikle kocası, ya da sevgilisi, olan kadınların herhangi bir ev geçindirmek ya da çocuk büyütmek gibi bir dertleri yoksa bile çalışmalarını bekliyoruz. Bunu birbirimize sadece kendi kuşağımız içinde de yapmıyoruz.

Aynı anlayış annelerimize dahi bulaşmış durumda; kız çocukları sürekli olarak kimseye muhtaç olmama hususunda nasihatlendiriliyor. Kişisel büyümenin çalışmadan geçtiği inancı kadınlara ciddi şekilde sirayet etmiş durumda.

Hal böyle olunca, istifa edebileceği işlere katlanan, hiçbir erkeğe muhtaç olmamak için çalışan ve ancak bu şekilde belli bir grup içinde kendini değerli hisseden genç kadınların sayısı artıyor.

Değersizlik hissine etki eden bir diğer olgunun da sosyal medya olduğunu es geçmemek gerekiyor. Günümüzde olasılıkların ‘çok’luğu ve başarı hikayeleri (Instagram ‘story’lerişle artık gerçek anlamıyla bu tabiri kullanabiliriz) gibi anlatımların özgürleştirici olduğu kadar körleştirici olduğunu da söylemek lazım. Cep telefonu ya da bilgisayar ekranlarından takip ettiğimiz ‘çevrimiçi şöhretler’in (online celebrities) ‘oturdukları yerden’ para kazanıyor gibi görünmelerinin büyüsüne kendini kaptıran çok insan var.

1980’lerde, çalışan kadınların –erkeklere oranla- işlerinde yükselme olasılıklarının zorluğu durumundan bahsetmek için yaratılan, ve sonra popülerleşen, ‘glass ceiling’ (camdan tavan) kavramını, sosyal medyadan empoze edilen bu pırıltılı hayatların bizi asıl şeyleri görmekten nasıl alıkoyduğuna dair açıklama getirmek için de kullanabiliriz.

Hayatlarımızı sermaye yönetiyorken tek limitin gökler olduğunun söylenmesi sosyal gerçekliği ne kadar yansıtmıyorsa gördüğümüz her başarı hikayesinin bizim de hikayemiz olabileceği düşüncesi bir o kadar gerçeklik dışıdır. Özendiğimiz hayatlar camdan bir tavanın arkasında duruyor olabilir; bu gerçeğin farkına varmak çevrim içi gerçeklik çağında akıl sağlığını korumanın yollarından biri.

Neticede, birçok farklı uyaran ortasında, daha sinsi bir sistematik düzende çıkar yol ararken biraz ambale olmuş; belki de bu yüzden erken yaşta yorulmaya başlamış bir genç yetişkin profilinden bahsediyorum. Hem işsizlerin hem ücretlilerin sistem tarafından abartılmış bir çalışma /çalışmama anlatısında kısılıp kalmalarını kendi kuşağımdan ve çevremden gördüğüm memnuniyetsizlik belirtileri ekseninde ele almaya çalıştım. Bu noktada psikoloji lisansı yapmış biri olarak yaşıtlarıma mantıklı öğütlerde bulunmam gerekirse emin olduğum şey, gözlemci ve eleştirel olmayı elden bırakmadan insanî hak ve ihtiyaçlarımız çerçevesinde bizi ve etrafımızdakileri büyütecek ve özgürleştirecek bir yaratım ve üretimin, en önemlisi de sevginin, hem kendimizi gerçekleştirmemiz hem de topluma fayda açısından anahtar olduğudur. 

[1] Bu yazının nasıl bir topluluğu merkezine oturttuğunu da belirtmem gerekir tabii yoksa etnografik olma gayem desteksiz kalır. Bahsettiğim çevre; genç yetişkin denilebilecek (88-90 doğumlu), orta/orta-üst gelirli eğitimli ve şehirli ailelere sahip, yeme-içme-gezme-kültürel faaliyetlere katılma gibi aktivitelerden geri kalmayan, hobileri olan, ciddi seviyede geçim derdi yaşamayan, ailelerinin yanında ya da kirada güzel mıntıkalarda yaşayan, kendilerini iyi yetiştirmiş, en az bir ileri seviye yabancı dili olan, lisans veya yüksek lisans mezunu, internet kullanımı maksimum olan, en az bir şekilde politik (okuma yapma, haberleri takip etme, protestolara katılma) çalışan/çalışmayan kişilerden oluşmaktadır.

[2] Fromm, Erich. (2018). İnsan olmak üzerine. Modern dünyada yabancılaşmaya dair hümanist bir bakış. Say Yayınları, İstanbul.

[3] Fraser, Nancy. (2018). Feminizm nasıl kapitalizmin uşağı oldu ve onu nasıl geri kazanabiliriz? Çev: Yunus Emre Büyükburç. http://sendika63.org/2018/12/feminizm-nasil-kapitalizmin-usagi-oldu-ve-onu-nasil-geri-kazanabiliriz-nancy-fraser-521987/

İdil Atabinen/diken.com.tr

*1990 doğumlu. Yeditepe Üniversitesi’nde psikoloji lisansından sonra İstanbul Üniversitesi’nde sosyal psikoloji yüksek lisansı yaptı. Uzmanlığı söylem çalışmaları üzerine. Mekan kimliği ve mekan siyasetini çalıştığı bir tezi var. Kültür, kimlik, toplumsal cinsiyet, duygulanım, mekan, kent, politika, ideoloji ve söylem üzerine okuyor. Yemekle ilgili her şey, okumak ve dans etmek günlük faaliyetleri arasında.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*