Anasayfa » GENÇLİK » “Genç Karl Marx” filmi üzerine: Eleştirel bir analiz

“Genç Karl Marx” filmi üzerine: Eleştirel bir analiz

Genç Karl Marx filmi gösterildiği tüm ülkelerde olduğu gibi, az sayıda salonda gösterime girebildiği Türkiye’de de yılın en çok seyirci çeken, ilgi gören ve tartışılan filmlerinden oldu.

Marx ve Marksizme artan güncel ilgi üzerine inşa edilen bir film

Filme olan ilgi elbette kapitalizmin güncel kronik krizi ve dünya çapındaki grev, isyan, direniş dalgalarından itibaren Marx’a ve Marksizme belirgin biçimde yeniden artmaya başlayan ilgiden bağımsız değil.

Filmin yapımcıları, senarist ve yönetmeni bunun fevkalede farkında olmanın ötesinde, filmi doğrudan, başta günümüz gençliği, kadınları ve solu olmak üzere Marx’a ve Marksizme artan ilgi trendi üzerine kurmuş görünüyorlar. Nitekim yönetmen Raoul Peck, filme dair bir yazısında şunları söylüyor: “Dünya finansal kriz nedeniyle olağanüstü bir durumda bulunurken, Karl Marx yeniden beklenmedik bir ilgi görmeye başladı. Berlin Duvarının yıkılmasından 25 yıl sonra, artık suçluluk hissetmeden Marx’ın bilime katkısına yeniden dönüş mümkün hale geldi. Filmin işlevi, bu bilimsel ve siyasal düşünürün gerçek katkısını keşfetmektir.”

Ancak film, bu “suçluluk duygusu”ndan tümüyle kurtulmuş görünmüyor. Temel bir sorunu da zaten, bilimsel ve siyasal da olsa Marx’ı halen bir “düşünür” olmakla sınırlamaya çalışması.

Filmin Marx trendini yakalama kaygısı – endüstriyel sinema sektörü, popülercilik ve postyapısalcılığa verdiği ağır tavizlerle birlikte- Marx’ı güncel bir ihtiyaç olarak ele almakla bir tüketim nesnesi kılmak arasında ince bir çizgide gelgitler yaşıyor. ‘Genç Marx’a ve devrimci diyalektik materyalist öğretisinin ilk oluşum sürecini bazı yönleriyle (yer yer Dickensvari bir edebi roman uyarlaması havası da taşıyan) edebi-sinematografik, yarı belgesel yarı kurgusal bir ruh kazandırarak yer yer hissettirmeyi başarıyor. Başta oyunculuk, tarihsel atmosfer ve sosyo-psikolojik dramatizasyon olmak üzere belli bir sanatsal düzeyi tutturuyor.

Günümüz toplumsal hareketlerinin ve solunun algı ve beklentilerine uyarlanmış bir “genç Marx” yorumu

Popülerliği ise, daha ziyade günümüz toplumsal muhalefet akımlarının algı ve beklentisine uygun bir “genç Marx” imgelemi ve yorumu üzerine kuruyor. Tıpkı günümüzün markalaşmış post-Marksist filozoflarından Alan Badiou’nun “Özgürleştirici politik etkinlik kategorilerinin değişik şekillerde formüle edilmesinin henüz daha başındayız. Şu anda 1917’deki Lenin’den ziyade, 1840’lardaki Marx’a çok daha yakın durumdayız” demesi gibi, Film de, Marx’ı bir tür “özgürleştirici anti-oteriter politik düşünümselliğe” indirgemeye çalışıyor. Ancak günümüz toplumsal hareketlerinin henüz kapitalizmi aşan bir ufka ve sosyalist devrimci iktidar bilincine uzak olmasıyla, bizzat bu bilincin kurucusu ve taşıyıcısı olan Marx’ın buna göre budanması ayrı şeylerdir! İkincisi “olan olması gerekendir”cilik kategorisine girer!

Günümüz toplumsal direniş hareketlerinin algı ve beklentisine uygun bir Marx imgelemi derken, en başta filmin ‘Genç Marx’ ile sınırlanmasını anmak gerekir. Nitekim yönetmen film üzerine yazılarında, “sakallı yaşlı adamı” bir yana bırakıp “sansürün parmağı altında ve burjuva demokratik devrimin şafağında patlamak üzere olan Avrupa’nın masalsı üçlemesinin görkemliliğini canlandırmak” olduğunu belirtiyor. Yalnızca dar anlamda monarşist askeri despotizm ve kapitalizme değil, her türlü din ve idealizme, bürokratizme, akademizme, entelektüelizme, elitizme, (Engels üzerinden) baba otoritesine, (Maria Burns ve Lenchten üzerinden) geleneksel aile düzeni ve “anneliğe”, cehalete, (Yahudi sorunu üzerinden) ırkçılığa, (Proudhon ve zanaatkarlar sorunu üzerinden) ayrıcalığa, tutuculuğa ve konformizme, dahası egemen gelenek, adet ve yapmacık nezakete, maddi zenginliğe… başkaldıran Marx ve arkadaşları imgesi, kuşkusuz 1968 isyanlarına olduğu gibi günümüz Gezi tarzı isyan ve direniş hareketlerine daha bir uygundur. Nitekim, senarist ve yönetmenin, ‘Genç Marx’ yorumlarının merkezine, bir tür uzlaşmaz, amansız ve yıkıcı bir anti-otoriterizm olarak içeriklendirmeye çalıştıkları “küstahlığı” yerleştirmeleri de buna hizmet ediyor.

Ancak filmin ‘Genç Marx’ın yıkıcı eleştirel “küstahlığı”nı öne çıkartırtıp merkeze yerleştirirken, Marx’ın bilimsel, siyasal, sınıfsal olarak her düzeyde yeniyi kuruculuğuna dair vurgularının oldukça sınırlı olması ve bunlara karşı da yapı-bozumcu bir kuşku uyandırılmaya çalışılması, filmin en sorunlu yanlarından birini oluşturuyor. Filmde ve yönetmenin açıklamalarında, ‘her türlü adet, otorite ve iktidarı yık, ama sakın bunlar yerine yeni bir otorite ve iktidar kurmaya çalışma, yoksa sen de onlar gibi olursun’ tarzı klasik anarşist mesajın post-modernizme uyarlanmış bir versiyonu açık ve örtük olarak veriliyor. Buna döneceğiz.

Kolektif Marx

Filmin ‘Genç Marx’ı günümüz algı ve beklentilerine uyarlamada kullandığı bir diğer yöntem, Marx’ı klasik Marx biyografilerinde yaygın olan “tek kişilik mutlak deha” olmaktan çıkarması, ve Marx, Engels, Jenny Marx ve Maria Burns’ten oluşan bir kolektif ekip çalışması içine yerleştirmesi. Çoğu Marx biyografilerinde Engels’e kendisinin de kabullenmiş olduğu “ikinci keman” rolü verilir, hatta Engels pozititivizm ile suçlanarak Marx’tan kopartılmaya çalışılır.

Filmde ise Marx ile Engels’in anıtsal dostluk ve yoldaşlığının yanısıra, Engels’in Marx’ı bütünleyiciliği özellikle öne çıkarılıyor. Engels’in Marx’ın çalışmalarını yürütebilmesi için verdiği geçim desteğinin ötesinde, Marx’ı işçi sınıfına, İngiliz ekonomi-politiğine yönlendirenin, hatta Komünist Manifesto’yu yazmasını sağlayanın Engels olduğu; Engels’in “İngiltere’de işçi sınıfının durumu”nu yazmasına ön ayak olanın ve Marx-Engels’in (Komünistler Birliği’ne dönüştürmek üzere) “Adiller Birliği”ne girmesi sağlayanın ise Maria Burns olduğu vurgulanıyor.

Bunların bazıları tarihsel olarak pek doğru görünmese de belli karakterlere odaklanan bir film kurgusu içinde anlaşılabilir. Marksizmin, gerçek bir dahi ve önder olmasına karşın tek kişinin zeka ve çabasıyla sınırlı olmadığını, 4’lünün de ötesinde, insanlık tarihinin ve burjuvazinin gelip gelebileceği en ileri noktaların en büyük beyinlerinin (Rausseau, Fourier, Ricardo, Hegel, vd) özümsenerek aşılması, ve dahası, işçi sınıfı eylemlerinin (1830’larda Lyon dokumacı ayaklanmaları, 1844 Silezyalı dokumacılar ayaklanması, Fransa’da Blanquizm, İngiltere’de Çartist hareketin ikinci dalgası ve Owenizm, vd) teorik olduğu kadar pratik, kolektif eleştirel zeka ve emek birikimine dayandığı ekiyle birlikte, “kolektif Marx” fikrine katıldığımızı belirtelim.

Ancak, filmin ele aldığı dönemde (1843-47) işçi sınıfının durumuna dönük güçlü vurgularına karşın, aynı dönemin dokumacı ayaklanmaları, Çartizm, 10 saatlik işgünü gibi kitlesel işçi eylem ve isyanlarına hemen hiç değinmemesi, ortaya çıkmakta olan büyük sanayi proletaryasının zanaatçılardan ayrışmasını da daha ziyade Maria Burns’te kişilikleştirmekle yetinmesi, bir eksiklik olarak duruyor. Bu eksiklik, filmin ‘Genç Marx’ı daha ziyade bir “bilimsel ve siyasal düşünür” olarak ele almasından kaynaklanıyor olsa gerek.

Marx-Engels ilişkisinde ise, daha önce birbirine soğuk ve güvensiz ikilinin, birdenbire birbirine yüksek övgülerle bir çırpıda kaynaşıvermesi, aynı gün içinde Fransız jandarmasına karşı birlikte “macera yaşayıp” sonra da birlikte kafayı çekmesi, Engels’in Marx’ın evinde sızması vb. İnandırıcılıktan yoksun. Filmde bunun gibi (Engels’in yoksul işçi meyhanesine gidip hoşlandığı işçi kadının gözüne girmek için bir işçiden isteyerek dayak yemesi, Marx’ın 11. Tez’ini sarhoşken bir sayıklama tarzında Engels’e anlatması, Marx-Engels’in mücadele ettikleri ve edecekleri Proudhon ve Weitling “kartıyla” Adiller Birliğine girerken ki pragmatizmleri, Adalet Birliği’nin bir vuruşla Komünistler Birliği’ne dönüştürülmesi, vb) inandırıcılıktan yoksun, tarihsel gerçeklere de uymayan epey bölüm var.

Bunlar film kurgusundaki zayıflıklar kadar, endüstriyel sinema sektörü beklentilerine uyarlanmış zorlama ironi, atraksiyon ve aksiyon sahneleri olarak kayıtlara geçebilir. Filmde sermaye ve devlet baskıları, baskınları, sansür, iş vermeme, sınır dışı etme, yoksulluğa dair yarı-kafkaesk bir kasvetle çizilen başarılı sahneler kuşkusuz var. Bununla birlikte Yönetmen, Marx ve Engels’in işçi sınıfıyla salt düşünsel ve duygusal olmakla kalmayan pratik örgütçülük ve eylem bağını göstermekten özellikle kaçınıyor. Yine zorlama kurgular yerine, en ciddi siyasal-toplumsal meselelerle iştigal etmeyi yeri geldiğinde müziplik ve çocuksu oyun eğlenceyle birleştirmelerinden (örneğin akşamüstü gezintilerinde sokaklardaki gaz lambalarını kırıp kaçmaları gibi) daha gerçekçi malzeme bulabilirdi. Yanlış olan Marx, Engels’in en ciddi meseleler, en keskin eleştirellik ve zekayı, ateşli bir ruh ve duygular, dahası keskin bir hiciv, çocuksu bir yaramazlık ve muziplikle birleştirebilen kişilikler olması değil, filmin bu bölümlerinin, post-modern yapı-bozumcu parodi, ironi ve pastiş havasında basit tüketimci bir eğlenceliğe indirgenmesinde.

Kadın ve aile sorunu

Filmin günümüz algı ve beklentisine uygun bir ‘Genç Marx’ imgelemi yaratmada başvurduğu bir başka yöntem de, klasik Marksizm tarihinde, daha ziyade Marx ve Engels’in “eşleri” ve “yardımcıları” olarak epey silik bir yer verilen Jenny Marx ve Maria Burns’ün çok güçlü, öznesel, bağımsız kadın karakterler olarak çizilmiş olması. Yoksul Marx ailesinin çocuk ve ev işleri bakıcısı Lechten’e, bir “hizmetçi” olarak değil, çocuklarına koyacakları isimden, Marx’ın Londra’ya gidip gitmeyeceğine kadar söz ve karar sahibi eşit bir aile üyesi ilişkisi kurması da, anlamlı bir vurgu. Jenny Marx ve Maria Burns, zaten güçlü ve öznesel kadınlardır ama, klasik Marx tarihçiliğinde pek olmadık biçimde, “yardımcılığın” ve “fedakarlığın” ötesinde öznesel güç ve katkılarının vurgulanmasının, günümüz kadın hareket ve mücadelelerinin bir kazanımı, buna dönük bir selamlama olduğunu da vurgulamak gerekir.

Filmin kritik bir sahnesi: Marx, Komünist İrtibat Komitesi’nin Londra ayağını örgütlemek üzere Engels tarafından Londra’ya çağrılır. Marx, bunu Jenny’e söyler ve Jenny’nin fikrini sorar. Jenny, önce “Sen mücadele etmeye gideceksin, biz (kadınlar ve çocuklar-bn) evde oturacağız öyle mi?” der. Marx, bunun üzerine gitmekten vazgeçer gibi olur, ama gitmeye yine bizzat Jenny tarafından ikna edilir. Bu sahne, Marx ve Marksizme günümüz kadın hareketi ekseninden kadın ve aile sorunu bağlamında getirilen bir eleştiriyi ifade ediyor. Ancak sorun feminizmin yanıt verebileceğinin ötesinde: Çünkü eşler arasında ilişki ve aile ne kadar demokratik, eşitlikçi ve yoldaşça görünürse görünsün, cinsiyetçi işbölümü ve aile bir kurum olarak varolduğu sürece, gerçek eşitlik mümkün değildir. Hele ki çocuklar olduğu sürece, eşlerden biri en azından belli dönemler boyunca mücadeleden feragat etmek zorunda kalır ve bu da genellikle kadın olur!

Film bu konunun izini sürmeye devam edip daha radikal bir adım atar görünüyor. Bu kez Jenny ile Maria’yı konuşturduğu bir sahne kuruyor. Jenny, Maria’ya neden Engels’ten çocuk yapmadığını soruyor. Maria, “evet Engels’in (aile geçindirecek-bn) parası var ama ben mücadele etmeye devam etmek için fakir, özgür ve bağımsız kalmalıyım”, diyor. Jenny’nin “çocuk yapma” konusundaki ısrarlı sorusu üzerine de, onu “şoke edecek” tarzda, “kızkardeşim Engels’e deli oluyor, belki o ondan bir çocuk yapar” diyor. Burada da mevzu, bir post-modern “şoke edip” geçme tarzıyla anlaşılmayacak kadar derin.

Bir yanıyla, Marx ve Engels’in bu dönemde, işçi sınıfının içinde bulunduğu ekonomik-toplumsal koşullar, yoksulluk, kadın ve çocukların yığınsal olarak çalışmaya çekilmesi gibi nedenlerle, geleneksel düzen ailesinin ve cinsiyetçi işbölümünün işçi sınıfı içinde çözülmesi doğrultusundaki öngörü ve beklentilerine örtük bir gönderme yapılıyor. Marx ve Engels’in “gençlik” dönemlerindeki bu öngörüsü ne yazık ki gerçekleşmemiştir. Marx Kapital’de bu konuya daha derinlemesine dönmüş, bir yandan kadın ve çocukların çalıştırılmasının yol açtığı yıkımı gözler önüne sererken, diğer yandan üretim ve emeğin toplumsallaşması çerçevesinde her türlü toplumsal işbölümünün ortadan kaldırılmasının zeminin nasıl geliştiğini göstererek, kadın-çocuk-aile sorununun çözülmesi bağlamında da en kritik komünist devrimci çıkarsamaları ortaya koymuştur. Marx’ın ölümünden sonra kızı Laura Marx ise, İngiltere’deki grev hareketlerinde, kadın işçilerin eşit oy ve eşit ücret hareketlerinin önderi ve sözcüsü olmuştur. Feminizm bunları bilmez ya da gözlerden gizler ve Marx’ı kadın sorununa ilgisiz kalmakla suçlayıp durur, film de, “genç Marx”ı, asıl gelişkin temeli Grundrisse ve Kapital’de bulunan bilimsel komünist teorisinden kopartarak aynı şeyi yapıyor.

Jenny-Maria arasında “çocuk, aile ve mücadele” bağlamındaki konuşma sahnesi, diğer yandan ise, günümüz feminist hareketinin “ahlak da bir şiddettir, biz ahlaksızız” gibi sloganlarına gönderme de bulunuyor. Düzen ahlakı elbette bir baskı aracıdır, dönemin işçi kadınlarının bu konudaki umursamazlığı (ki işçi sınıfı içinde ailenin çözülmesi beklentisini Marx ve Engels’de yaratan şeylerden biriydi) iyi verilmiş. Ama ortada bir çocuk olunca, onu hangi kadın yaparsa yapsın, düzen koşullarında, bakacak bir kadın da olacaktır. Sonuçta film, yine derin bir mevzuya el atıyor, ama Maria Burns’un çocuk yapmayıp mücadele etmesini, “bireysel bir tercih ve özgürlük” sorunu olarak ele alıp, post-modern sınırlarını gösteriyor. Günümüzde ise tersine bir durum vardır. Her türlü sosyal hak ve güvencenin ortadan kaldırılarak aile ve kadının üzerine yıkılması, işçi sınıfının geniş kesimlerinin muhafazakarlaşmasında bir etken olurken, küçük burjuva feminizmin liberal özgürlükçülüğü işçi sınıfına hitap etmiyor. Aile, cinsiyetçi işbölümü, ahlak gibi sorunlara tarihsel ve sınıfsal bir derinlik kazandıramayınca, film bir iki “yapı-bozum” çabasının ötesinde, “her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır” beylik mesajının ötesine geçememiş olarak kalıyor.

Maria Burns’e söyletilen “mücadele etmek için fakir olmalıyım” sözü ise, filmdeki dar ve ekonomist işçi sınıfı algısının bir ifadesi. Peki günümüzde görece yüksek ücret alınır görünse de daha çok sömürülen, şiddetli bir tükenme ve sosyal yabancılaşma, özgürlük sorunu yaşayan beyaz yakalı işçileri ne yapacağız? Nitekim filmde, tek sorunu düşük ücretler, yoksulluk, iş kazaları ve çocukların çalıştırılması olan bir işçi sınıfı tablosu çiziliyor. Oysa tam da o dönemde İngiltere işçi sınıfının 10 saatlik işgünü ve genel oy hakkı için yükselen mücadelesi tümüyle yok sayılıyor. Maria Burns’un İrlandalı bir işçi olmasına şöyle bir değiniliyor, ama Marx’ın yalnız İrlandalıların değil İngiliz işçi sınıfının temel sorunlarından olarak gördüğü İrlanda sorununa da yer verilmiyor. Marx ve Engels’in henüz o dönemde geliştirdikleri devrimci demokrasi ve siyasal-toplumsal-cinsel-ulusal özgürlük ve kurtuluşta işçi sınıfının devrimci rolü ve öncülüğü konusu, böylece anlaşılmaz hale getiriliyor.

“Özel yaşam politiktir”

Filmin günümüz post-modern algısına uygun bir “genç Marx” yorumu yönünü de “özel, duygusal yaşam ve iç dünyaları”nı öne çıkarması. 4’lünün birbiriyle ilişkileri, her birinin özgül kişilikleri ve iç dünyaları, cinsel yaşamları, aileye bakışları, yaşamlarındaki trajik olduğu kadar mizahi yönler…

Tam da günümüzün “özel yaşam politiktir” anlayışına uygun olarak ele alınmış. Kadın, çocuk, aile, cinsellik, aşk, dostluk, duygular, iç dünyalar bu çerçevede ele alınıyor, yer yer sorgulanıyor. Bunlar önemsiz mi? Değil tabii, karakterlerine bir doğallık, zenginlik ve farklı bir siyasallık da kazandırıyor.

Fakat filmin tarihsel-toplumsal arka plan derinliğinin zayıflığı, dahası o dönemin 4-5 ülkedeki devrimci demokrat ve komünistlerinin zengin bir profilinin dahi çizilmemesi (örneğin Grün, Weitling ve Proudhon gibi döküntülerine karşılık, 1848 devrimleri sırasında Marx ve Engels’le birlikte Komünistler Birliği Merkez Komitesini oluşturacak olan Wolf, Schapper, Moll ve Bauer’e bile yer verilmemesi), bu ilişkilere de gerçek anlamını kazandırmayı zorlaştırıyor.

Dönem, özellikle 1846-47 yılları, bir devrimci yükseliş dönemi. Yönetmen de film üzerine açıklamalarında bunu belirtiyor. Ancak bu devrimci yükseliş sürecine dair hemen hiçbir somut belirim sunmadığı için, 4’lü arasındaki ilişkilerdeki dönüşümler, yer yer gerilim ve sıçramalar, anlaşılmaz hale geliyor. Örneğin işçi sınıfının, mültecilerin öncü kesimlerindeki devrimci ruh hali, düşünce ve tutum değişimi ortaya konmadığı için, Weitling, Proudhon gibilerle mücadele ve ayrışmalar, salt fikirsel ya da yaşam tarzından kaynaklanıyormuş gibi hava yaratılmış oluyor. Marx ve Engels’in Maria Burns dışında hiçbir işçi ilişkisi, dostu, yoldaşı yokmuş, komünist bir işçi pratiği ve örgütçülükleri yokmuş, işçiler ve siyasal mülteciler içinde esen devrimci bir rüzgar yokmuş gibi sunulunca, Adalet Birliği’nin bir konuşmayla damdan düşer gibi Komünistler Birliği haline gelivermesi de, anlaşılmaz hale getiriliyor. Evet, “özel yaşam politiktir” ama, onu kamusal yaşamın siyasallığından ve devrimcileşmesinden kopartırsanız, bireyleri ve bireyler arası ilişkileri toplumsallaştırmak yerine, toplumsalı özelleştirmiş olursunuz.

Materyalizm ve diyalektik vurguları

Filmin güçlü bir vurgusu da, ‘Genç Marx’ın idealist, mistik, ütopik sosyalizm anlayışlarından kopuş sürecindeki materyalizm, bilimsellik ve kısmen de diyalektiğin önemine dair. Dikkate değer, çünkü neoliberal kapitalizm ve düşün ve sanat alanında egemen olan post-modern kültürünün en çok saldırdığı, yok etmeye çalıştığı ve duymaya bile tahammül edemediği şeylerdi tarihsel-diyalektik materyalizm ve bilimsellik.

11. Tez’e, devrimci-bilimsel bir öğretinin zorunluluğuna, hatta henüz Marx tarafından tam geliştirilmemiş olduğu bir dönemde “üretim ilişkileri” kavramının bir kapitaliste karşı Marx’a telaffuz ettirilmesine kadar, bu vurgular bu yüzden önemli, Marx’a karşı bir tür yarı-günah çıkarma anlamını da taşıyor. Bununla birlikte bu vurguların genellikle bir ironi ve kuşkucu bir tarzda verilmesi, zayıflatıcı oluyor. Aynı şekilde, Marx-Engels’in sağlığında yayınlanmamış olsa da, tarihsel materyalizmin ilk önemli taslağı ve idealizmin yerle bir edilmesi olan Alman İdeolojisi yapıtına (Kutsal Aile: Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi üzerinde onca durulmasına karşın) hiç değinilmemiş olması da, dikkat çekiyor.

Tarihsel süreçler yerine “anlar”

Filmin ani gelişmeler ve sıçramalar silsilesine dayanan senaryosu ve kurgusu, büyük bir anlaşılmazlık değilse bile bir derinlik yoksunluğu sorunu taşıyor. Sorun teknik olarak, Marx’ın ilgili dönemki kitap, yazı ve yazışmalarından olabildiğince yaygın olarak bilinen ve edebi alıntılar seçmek, bunlara sinematografik sahne düzenlemeleri yapmak, ve dönemin siyasal, toplumsal, sınıfsal iklimine dair çok dolaysız gösterge ve mesajlarla birleştirme çabasıyla yetinilmiş olmasından kaynaklanıyor.

Bir yanıyla, dönemin siyasal ve sınıfsal ayrım ve çelişkilerinin çok katı ve keskin olması, buna olanak veriyor. Diğer yanı ise, senarist ve yönetmenin post-yapısalcı eğilimin dışına çıkamamasından gelen, süreçlerin bırakılıp kesik kesik anlar üzerine yaptığı bir kurgu olmasından. Örneğin Marx’ın çok yoğun ve istikrarlı düşünsel (eleştirel, devrimci, bilimsel) çalışma/emek süreçleri, bir iki okuma, yazma, not tutma görüntüsü ile geçiştiriliyor. Yönetmen “sakallı Marx” imajından kaçınmış, filmi ağırlaştırmak istememiş olabilir; sinema seyircisi kolay aksiyon, atraksiyon, şov, gülmece bekliyor olabilir. Ancak günümüz neoliberal kapitalizm ve post-modern film, dizi ve romanlarında olduğu gibi üretim/emek süreçlerini görünmezleştirirseniz, tüm yaşamı, mücadeleyi ve hatta Marx’ı bile basit ve kolay bir seyirlik tüketim nesnesine indirgenmesi riski artar.

Film Marx, Jenny Marx ve Engels’in şan, şöhret, kariyer, para, mal, mülk olanağının hepsini ellerinin tersiyle itip mücadeleye adanmalarını, burjuvaziden edindikleri her türlü birikimi de (Hegel, Ricardo, Engels’in kapitalist babasından edindiği olanaklar, vb) burjuvaziye karşı bir silaha dönüştürmelerini kısmen yansıtabiliyor. Marx’ın yoksulluk içindeki yaşamı da, Paris Komünü’nün “yöneticilerin ortalama işçi ücretinden fazlasını almaması” ilkesinin cisimleşmiş hali olarak düşünülebilir. Ancak film, bunu “olağanüstü bir özveri” diye yüceltirken, o dönemin devrimciliğinde doğallaşmış bir durum olduğunu, küçük burjuvazi hatta orta burjuvaziden gelip küçük servetçik ve kariyerciklerini işçi sınıfının mücadelesi için harcayan, hatta bizzat işçi olarak çalışmaya başlayan Wolf, Moll gibi pek çok insanın olduğunu ıskalıyor.

Filmin asıl gözlerden gizlediği ise, burjuvazinin zorla yıkılması gereken bir sınıf olduğu, bunun da daha o dönem Marx’ın düşüncesinin merkezinde yer aldığı. Gerçek tarihsel süreci işin içine katmadan, sadece duygusal bir tarihsel atmosfer yaratmak için görsellerden yararlanılmış. Ancak bu görseller, bir iç bütünlük kazanmıyor, görüntüler toplamı olarak kalıyor.

Aynı şey tarihsel-pratik sınıf mücadelesi süreçleri için de geçerlidir. Örneğin 1846-47’de ne oldu nasıl oldu da, Komünistler Birliği ve Komünist Manifesto doğdu? 1846-47’de İngiltere’den başlayan korkunç kriz, Çarlık işgali altındaki Polonya Krakov’da ayaklanma, Avusturya işgali altındaki İtalya’da silahlı uyanış, İsviçre’de iç savaş, İngiltere’de Çartist ve 10 saatlik işgünü hareketlerinin doruğa çıkması ve yeni bir parlamentoyu zorlaması, büyüyen halk kaynaşmasının ve egemen sınırlar arası çekişmelerin Prusya’da bir anayasa ve diyet’in ilan edilmesini, Fransa’da skandallarla sarsılan monarşinin kısmi reform ilan etmesini sağlaması…. hiç biri filmde yok.

Romantik zanaatçı-lonca tarzı “Adalet Birliği”nin Komünistler Birliği’ne dönüşmesi gerçekte nasıl oldu?

Filmin, sanki Maria Burns ve Weitling dışında işçi tanımayan Marx-Engels’in zar zor üyeliğine kabul edildikleri ve delege olmadıkları halde yine zar zor konuşma hakkını aldıkları Adalet Birliği’ni bir konuşmayla “ele geçirip” Komünistler Birliği’ne dönüştürmeleri biçiminde sunduğu sansasyonal kurgu, uzaktan yakından gerçekleri yansıtmıyor.

Gerçekte 1845-46’dan itibaren Almanya, Fransa, Belçika, İngiltere, ABD gibi ülkelerin birinden ötekine sürülüp durma ya da propaganda ve bağ kurma için geçme gibi nedenlerle dağınık ancak az çok birbirini tanıyan siyasal muhalif ve radikal çevreler var. Bunlar arasında en büyüğü birkaç ülkede toplam birkaç yüz kişiyi kapsayan Adalet Birliği, Alman İşçileri Eğitim Derneği, Kardeş Demokratlar gibi birkaç dernek var. Bu çevrelerde Proudhon, Weitling, Hess, Grün, Fourier, Cabet’nin yanısıra Blanqui ve Marx-Engels’in küçük takipçi grupları var.

Weitling, peygambervari pozları ve hep aynı şeyleri yineleyip duran barutunu tüketmişliğiyle taraftarlarını kaybetmeye başlıyor, Marx sadece ona son darbeyi vuran oluyor. Marx-Engels, Brüksel ve ardından Almanya ve İngiltere’de Komünist İrtibat Komitelerini örgütlerler. Marx, Paris komitesini kurmak için Proudhon’u katılmaya çağıran bir mektup yazar. Proudhon yanıtında nazikçe reddeder. Aralarındaki temel ayrım, Marx-Engels’in devrimci-demokratlarla ittifakı gerekli görmekle birlikte proletaryanın devrimci ve öncü rolünü, siyasal-ekonomik eylem için örgütlenmeyi ve yeni bir toplum ufkunu zorunlu görmeleri, Proudhon’un ise karşılıklı yardımlaşma dışında devrimci eylem ve her türlü örgütlenmeyi, hatta grev ve sendikaları bile reddetmesiydi.

Aslında tüm olup biten zamanında Fransa ve Almanya’daki muhalefetin toparlanmasında belli bir rol oynamış, Marx-Engels’i de etkilemiş olan bu iki simanın, devrimci süreç yaklaştıkça buna yanıt veremeyişleri, romantik zanaatçı/küçük burjuva zihniyeti aşamayıp hareketin gerisine düşmeleri ve engeli haline gelmeleriydi.

Marx ve Engels program ve zihniyetini benimsemedikleri için Adalet Birliği’ne katılmamışlardı, ama Weitling’in Alman mültecileri üzerindeki etkisinin kırılması, Engels’in de Paris-Londra hattındaki faaliyet ve örgütçülüğü, ve tabii ki devrimci rüzgarın etkisiyle, Dernek üzerindeki etkileri artmaya başladı. Marx ve yakın dostu ve yoldaşı (daha sonra Kapital’in 1. Cildini anısına adayacağı) büyük devrimci Wolf’un inisiyatifindeki Brüksel irtibat komitesi, dağınık çevreleri ortak bir program çerçevesinde birleştirmek için uluslar arası bir komünistler kongresi için çağrıda bulundu ve Adalet Birliği’ni üzerindeki devrimci basıncını artırdı. Ardından Marx-Engels’in yakın ilişki ve ittifaklarının bulunduğu Londra Adalet Birliği aynı çağrıyı yaptı ve Marx, Wolf ve Engels ile doğrudan irtibata geçip Birliğe ve Kongreye katılmaları için çağrıda bulundu. Marx ve Engels’e, tam bir ifade özgürlüğüne sahip olacakları ve amacın lonca/zanaat tarzı bir örgütten çıkıp uluslar arası temelde ortak program ve faaliyete sahip daha geniş bir ögütlenme olduğu doğrultusunda güvence verildi.

Haziran 1847’de yapılan ilk kongreye Marx parasızlık nedeniyle katılamadı. Engels ve Wolf, belli bir inisiyatif kazandılar. Birliğin ismi Komünistler Birliği olarak değiştirildi. Tüzüğün başlığı olarak “Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz!” sloganı kabul edildi. Ancak tüzük farklı kanatlar (aslında proleter devrimcilik ile zanaatçı-küçük burjuva romantik demokratizmi) arasında bir uzlaşma kabilinden bolca eklektizm içeriyordu. Hess’in romantik-hümanist “iman yemini”ne karşı bir dizi uzlaşma ve yuvarlamayla da olsa, Engels’in “komünist iman yemini” taslağı kabul edilip şubelerde tartışılmaya sunuldu. Ardından Engels “iman yemini” biçimi ve uzlaşma ve yuvarlama yönlerini de bir yana bırakan daha net bir “Komünizmin İlkeleri” taslağını yazıp Marx’ın yardımını istedi.

Marx, Brüksel’de artık Komünistler Birliğinin şubesi olan grubuyla Alman İşçileri Eğitim Derneğini örgütledi. Temmuz’da Proudhon’un ağırlıklı olarak Ricardo ve Hegel’e dayanan eleştirisi olan ve Kapital’in bazı tohumlarını içeren Felsefe’nin Sefaleti’ni (Fransızca) yayınladı. Alman göçmen işçilerine, (o dönemin zanaatçılarında ciddi bir eğilim olan Proudhon tarzı grev, sendika karşıtlığına karşı) “Ücretli Emek ve Sermaye” seminerlerini verdi. Filmde Marx’ın bu işçi seminerleri de yok. Marx ve Engels’in birlikte katıldığı İkinci Kongre, 29 Kasım 1847’de başladı, romantik, hümanist, “hakiki” vd tutucu ve idealist sosyalizm anlayışlarına karşı mücadeleleri, şiddetli anlaşmazlıklar ve tartışmalarla tam 10 gün sürdü. Zor da olsa kendi çizgilerini geçirmeyi başardılar:

“Burjuvazinin devrilmesi, proletaryanın egemenliği, sınıf karşıtlığına dayanan eski burjuva toplumun kaldırılması, ve sınıfsız ve özel mülkiyetsiz yeni bir toplumun kurulması.” (Tüzüğün 1. maddesi)

Marx’a Komünist Manifesto’yu yazma görevi verildi. Marx yine filmdekinin aksine “yorgun ve bıkkın” olduğunu söyleyerek filan değil, birincisi ailesinin geçim sorunu nedeniyle, ikincisi de aşırı titizliği nedeniyle yazımı geciktirdi ve Birlik’ten sert bir ultimatom yedi. Ama Komünist Manifesto’nun bir an önce yetiştirilmesi ultimatomunun gerisinde basitçe bir takvim kuralcılığı değil, ilk İtalya’da patlayan ve birkaç ay içinde tüm Avrupa’ya yayılacak silahlı isyanın yankısı vardı…

Bunlar sayısız Marx, Engels biyografileri, Komünist Manifesto ve 1848 devrimleri tarihçesinden, ilk elden ulaşılabilecek bilgiler. Filmde ise, neredeyse birbirleri ve eşleri dışında hemen hiç dostu olmayan, Mary Burns dışında işçilerle neredeyse hiç ilişkisi olmayan, neredeyse hiç örgütçülük yapmayan ve pratik devrimci etkinlikte bulunmayan bir Marx ve Engels tablosuyla karşı karşıya kalıyoruz! Marx’ın “bilimsel ve siyasal düşünür” olarak sunulmasının anlamı bu!

Genç Marx/Yaşlı Marx bölücülüğü

Genç Marx/olgun Marx ayrımına gelince… Bazıları filmde böyle bir ayrımın olmadığını ileri sürüyor. Var. En başta yönetmenin film üzerine açıklamalarında var: “Sakallı yaşlı adamı bir yana bıraktım” ve (Marksizmi tırnak içinde yazarak) “ ‘Marksizm’ dahil her türlü dogmaya karşıyım” gibi ifadeler.

Dahası, filmin sonuna konulan “sonra neler oldu” tarzındaki görsel seçkide, çok şey var ama, Kapital yok, Paris Komünü yok, Ekim Devrimi yok!

Dahası filmde Marx’ın burjuva ve küçük burjuva muarrızlarına karşı her zaferinde, bir post-modern yapı-bozum ve kuşku uyandırma, suyu bulandırma tekniği sistematik olarak kullanılıyor. Çocuk işçi sömürüsü nedeniyle sert bir şekilde eleştirilen kapitalist (anlaşıldığı kadarıyla Adam Smith’i temsil ediyor), Marx’ın bunu kapitalist üretim ilişkilerine bağlaması karşısında, dönüp “bu da sizin (eleştirel eleştirinin eleştirisi gibi-bn) diyalektik oyunlarınızından biri mi?” diye soruyor. Marx’ın çok sert biçimde eleştirdiği Weitling, “eleştirinizin ilk kurbanı benim, eleştirecek kimse kalmayınca eleştiri kendi kendini yer” diyor. Yine sert biçimde eleştirilen Proudhon, “Luther gibi Katolikliği yıktınız, ama kendinize yeni bir din kuruyorsunuz” gibisinden bir şeyler söylüyor. Bu post-modern göndermelerin nereye olduğu açıktır: Kapital’e, Marksizme, Ekim Devrimi’ne, ilk sosyalizm deneyimine… Sonuçta yönetmen ve zaten post-yapısalcı sinema geleneği içinden gelen senaristi, “bilimsel ve siyasal düşünür”ün bilim ve siyasete yaptığı her katkıyı ve bu doğrultudaki mücadelelerini, post-modernizmde adetten olduğu gibi, hem estetize edip hem de geçersiz ve kuşkulu kılmanın bir yolunu bulmaya çalışıyor.

Sonuçta, hem Marx’ı konu aldığı için sistemin içine soktuğu “suçluluk duygusu”ndan tam sıyrılamamış, ama hem de yıllardır karalandığı, çamur atıldığı, yok sayıldığı için Marx’a karşı “suçluluk duygusu” içinde, iki arada bir derede bir “Genç Marx” yorumu çıkmış ortaya. Zaten özellikle kritik tarihsel mücadele süreçleri ve kişilikleri ele alan yapıtlara bir miktar bile post-modernizm bulaştırılmasının en kötü yönü, insanı neyin gerçek neyin “üst kurmaca”, neyin övgü neyin itibarsızlaştırma olduğu konusunda dahi ikircikte bırakmasıdır. Yine de bu kuşku ve ikircik yaratılan konuları, ciddi tarih çalışmalarından ve bizzat Marx’ın kendisinden okumaya ve tartışmaya sevkederse, gerçek anlamını kazanır.

Her şeye karşın film, günümüzde de kapitalizmin derinleşen krizi, çürümesi ve artan despotizminin tek devrimci bilimsel açıklaması ve çözümünü sunmuş olan Marx ve Marksizme artan ilginin, Marx ve Marksizmin artan güncelliğinin kırık bir itirafı niteliğinde. Elbette bu, oldukça budanmış, hem endüstriyel sinemanın sınırlarına, hem de günümüz solunda da oldukça yaygın ve içselleştirilmiş post-modern algı ve beklentilerle uyarlanmış, bunlarla eklektize edilmiş bir ‘Genç Marx’ yorumu. Her şeye karşın ister Marx’ı ve Marksizmi az çok bildiğini düşünenler olsun, isterse bu film vesilesiyle ilk kez tanışacak olanlar olsun, film kendini başından sonuna ilgi, merak, belli bir sempatiyle seyrettirmeyi başarıyor.

“Söyleyene değil söyletene -kapitalizmin kriz ve çürümesine, isyan, direniş ve grev hareketlerine, kitlelerin arayışına- bak” derler! Bu yüzden eleştirel rezerv ve uyanıklığı elden bırakmadan, takılınan her noktada da tartışmayı ve araştırmayı gözeterek, bir değil iki kez seyretmeye değer!

Evet “Marx geri dönüyor” ama, geri dönenin nasıl bir Marx olacağı da şimdi daha kritik bir sınıf mücadelesi konusu haline geliyor.

Dikkat çekici noktalardan biri burjuva sanat ve sinema endüstrisinin, “ratingci” film eleştirmenlerinin bu kadarına bile tahammül edememesi, endişelenmesi… Çürüyen kapitalizmin kendi çelişkileri burada da olanca çarpıcılığıyla ortaya çıkıyor: Bir yandan küresel kriz ve çıkmazları, yaratıcılık ve yeni açılım yoksunluğuyla, ister istemez kitlelerin istek, özlem ve ihtiyaç duyduğu konulara el atmak, buralardan bir şeyler devşirmek zorunda kalıyor. Bunu yaparken de ister istemez özgürlük, bilim, kadın sorunu, işçi sınıfı, tarihsel mücadeleler, hatta devrim gibi konuları gündemleştirmiş ve canlandırmış oluyor. Ancak tabii ki diğer yandan da elini attığı her şey gibi bunları da metalaştırmayı, post-modernleştirmeyi, budayıp kendine uydurup yeni payanda yapmayı gözetiyor.

Burjuvazinin sermayeleştirdiği ve denetlediği kültür, sanat, sinema endüstrisi, kitlelerin gerçek ihtiyaç ve özlemlerini ele alırmış gibi göründüğünde bile, burjuvazinin sınıf ideolojisinden ve piyasasından leke sürülmemiş bir vaziyette bağımsız bir yerde duramaz.

Gerçek Özgürlük, gerçek demokrasi istem ve ihtiyaçları arttıkça, sömürü ve ücretli kölelik düzenine homurtular büyüdükçe bu gibi roman ve filmler daha çok artacak. Yalnız bu kapitalist sinema-edebiyat endüstrisinden beklentileri yıkarak, kapitalizme karşı mücadeleyi proleter devrimci kültür sanat alanından ilerleterek kurmak gerekiyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*