Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Neoliberal kapitalist savaş politikalarının karanlıkta bırakılan yanlarına dair bir kaç not

Neoliberal kapitalist savaş politikalarının karanlıkta bırakılan yanlarına dair bir kaç not

Suud kralı Fransa Riviera’sında tatil için tarihi bir yalıyla birlikte bir plajı kapattı. Halka açık plaj Suud kralının tatili boyunca halka yasaklandı. Kral, kaldığı 2 katlık yalıya denize girerken ayağına kum deymesin diye plaja özel bir yol, kaldığı 2 katlık tarihi yalıya da asansör yaptırdı. Kendi tatil beldesinde Suud kralı tatil yapıyor diye denize girmesi ve sahile 300 metreden fazla yaklaşması yasaklanan Fransızlar, olaya büyük tepki gösterdi. 100 binlerce kişilik imza kampanyaları ve binlerce kişinin katıldığı gösteriler ile Hollande hükümeti protesto edildi.

Böyle bir anektodla başladık, devam edelim. Suud, Katar ve petro-dolar mali oligarşisinin (Körfez İşbirliği Konseyi), ABD ve AB’de 1.5 trilyon dolarlık yatırımı, borsalarında yüzde 10-30 arasında finansal varlığı, en büyük küresel tekellerin bir dizisinde ortaklığı, hepsinin üstünde yeni karlı değerlenme alanı arayan 2 trilyon dolarlık “sermaye fazlası” var. ABD ve AB merkezli en büyük küresel banka, borsa, tekellerin bir dizisi krizden kurtarılmalarını Suud ve şürakası petro dolar mali oligarşilerine borçlu. Petro-dolar mali oligarşilerinin, dolaysızca kaynaştığı, organik bileşeni ve ortağı haline gelmiş olduğu küresel mali oligarşi nezdinde dokunulmazlığını anlamak zor olmasa gerek.

fight_for_freedom_whiteSuud ve Katar’ın El Kaide, IŞİD ve El Nusra gibi şeriatçı-faşist çetelerin başlıca finansörü, hamisi, sevk edicisi olduğu bilinmesine karşın, bölgede oynadıkları kanlı ve karanlık rollerinin hep karanlıkta tutulmasının nedeni bu. ABD’nin Suriye ve İran politikalarının değişmesine karşın, Suriye ve Irak’taki El Nusra benzeri şeriatçı faşist çetelere desteğin azalmayıp artmasında Suud, Katar ve Türkiye üçlüsünün rolü aşikar. Dahası bu üçlü, İran’ın bölgede kendi alanlarını daraltarak artan hegemonyasına karşı da bir işbirliği içinde. ABD ve AB’nin (P5+1) İran’la yaptığı nükleer anlaşmanın, İran’ın önünü daha fazla açacak olması, mezhep ayrımları üzerinden yürütülen bölgesel hegemonya savaşlarında taşları bir kez daha yerinden oynattı.

Bu kısa bilgiler şunun için: ABD-İran anlaşması ile ABD-Türkiye anlaşmaları arasında doğrudan bir bağ vardır. ABD’nin Türkiye ile bağladığı anlaşma (ki Türk devletinin Güney Kürdistan’ın bombalanması ve KCK ve diğer iç operasyonlarına onay vermeyi de örtük olarak içerir), arka planda Suud ve Katar’la da bir anlaşma anlamına gelmekte, İran’la bölgesel güç dengelerinin korunmasını gözetmektedir. İkisi arasındaki bağlantı halkalarından biri, Kürdistan’dır. Kürt ulusal hareketinin Rojava direnişi ve IŞİD’e karşı savaşta kazandığı konum, ve yalnızca Türkiye’de Erdoğan’ı bloke edişte oynadığı siyasal rol değil, Güney Kürdistan üzerinde artan basıncı ve kazandığı yeni mevziler (Şengal’da silahlı güç olarak konumlanmaya devam etmesi, PKK’ye yakınlaşan Goran’ın G. Kürdistan’ın ikinci büyük partisi haline gelmesi, PKK’nin Barzani’ye açıkça diktatör demesi, Barzani’nin Türkiye’ye yakınlığına karşın Goran ve YNK’nin İran tarafından da desteklenmesi, Barzani’nin yetkilerinin kısıtlanması ve Şengal, Süleymaniye gibi bölgelerin yönetimdeki etkisinin artmasını istemesi, vd), Türk devleti ve AKP kadar, yine İran’la bölgesel hegemonya çekişmesi içindeki Suud ve Katar’ı da rahatsız eden öğelerdi.

Cemil Bayık, 7 Haziran’da “AKP tek başına iktidar olsaydı Rojava’ya Suud ve Katar’ın desteğiyle askeri harekat düzenleyecekti” diyor. Sonuçta, olan Rojava’ya harekat değilse bile, ABD’nin onayı ve Suud, Katar ve Barzani’nin istek ve tam desteğiyle, PKK’ye bir “ayar çekme” operasyonu yapılmaya çalışılmasıdır. Erdoğan ve AKP’nin “süresiz iç ve dış harekat” konseptini, halen “hukuki meşruluk” açısından veya salt “kişisel iktidar hırsı ve yeniden seçim politikası” basitliğinde değerlendirenlerin, gelişmeleri bu daha geniş zeminden düşünmesinde yarar var.

thDikkat edilmesi gereken bir nokta da, TÜSİAD dahil Türkiye burjuvazisinin tüm kesimleriyle bu iç ve dış harekata, Kürt ulusal hareketi, sol ve devrimcilerin, dahası her türlü işçi ve kitle hareketinin “IŞİD, terör, dış mihrak, provakasyon” vb ile kodlanıp bastırılma cevvaliyetine, açık ya da örtük destek vermesidir. HDP’nin seçimlerden sonra, “bir AKP-CHP koalisyonunu dışardan destekleriz”, “Öcalan’la görüştürülürsek silah bırakma çağrısı yapacak” gibi açıklamaları, CHP’nin bir dizi belediye yolsuzluğu vb üzerinden kırmızı çizgilerini silerek koalisyona zorlanması, zaten bu sermaye kesimlerinin siyaset operasyonlarından bağımsız değildi. Türkiye burjuvazisinin ağırlıklı kesimi de AKP’yi biraz aşağıya çekme arayışından vazgeçmemiş olsa da, onların da asıl derdi, rejim krizinin kısa erimde çözümsüzlüğünün üstüne ekonomik krizin de binmesiyle, yıllardır ötelenen “kemer sıkma” paketlerinin bir an önce uygulamaya geçirilmesi, bunun için de kitlelerin, toplumsal muhalefet hareketlerinin Gezi’den bu yana yükseliş eğilimini sürdüren fiili grev ve direniş, sokak inisiyatifinin bu vesileyle bastırılarak, acil ve yapısal saldırıların önünün açılması. Zaten neoliberal despotik üretim ve emek organizasyonu, tüm işyerlerini, yaşam alanlarını ve doğayı, bir savaş alanı haline getirmiyor mu?

Neoliberal kapitalist savaş ve despotizme karşı mücadele, adı üstünde, neoliberal kapitalizm ve mali oligarşik egemenliğine karşı mücadeleden ayrılamaz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*