Anasayfa » GENÇLİK » Geçmiş Geçmişte Kaldı, Sıra Geleceğin Örgütlenmesinde

Geçmiş Geçmişte Kaldı, Sıra Geleceğin Örgütlenmesinde

“Bütün sabit, donmuş ilişkiler, beraberlerinde getirdikleri eski ve saygıdeğer ön yargılar ve görüşler ile birlikte tasfiye oluyorlar, bütün yeni oluşmuş olanlar kemikleşemeden eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lânetleniyor, ve insan, kendi gerçek yaşam koşullarına ve hemcinsiyle olan ilişkilerine nihayet ayık kafa ile bakmak zorunda kalıyor.” (Marks-Engels, Komünist Manifesto)

Eğitim-Sen Nisan 2012’de “Eğitimde Standart ve Performans” başlıklı bir broşür yayınladı. Broşür, en temel ve yıkıcı sonucu; “Yetersizim dolayısıyla eğreti ve gereksizim” duygusu olan ve daha çok çalışmayı, rekabeti, yabancılaşmayı, itaat etmeyi ve nesneleşmeyi vaat eden standart ve performans meselesini ele alıyor. İşyerinde üyelerimizle birlikte okuyup üzerine tartışmalar yaptığımız broşür; güncel önemi, kullandığı dilin sadeliği ve somut içeriğiyle değerli bir çalışma. Hazırlanmasında emeği geçen Kemal İnal ve Ünal Özmen’e teşekkürler.

Ancak broşürün hayati bir konuda o da; eğitim emekçilerinin bileşimi ve değişen yapısı açısından yıllardır sahip olunan geleneksel algıyı aşamadığını üzülerek söylemeliyim. Dolayısıyla bu durum, standart ve performans meselesini nasıl izah edersek edelim üzerinde yükseldiği kirişlerin sağlam olmayacağını gösterir. Bu genel değerlendirmeyi, broşürün eğitim emekçilerine seslendiği giriş bölümündeki; “İdealist öğretmen rolünü oynamaya devam ediyorsunuz belki de. Çünkü hala muhtemelen piyasaya teslim olmamışsınız. Kimbilir, belki de son derece idealist bir öğretmensiniz” ve devamında; “Tanrınız piyasa değil; eğitimin bir mal gibi alınıp satılmasına karşısınız. Çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceği için kendinizi parçalıyorsunuz. Belki de piyasadaki özel okul, dershane, etüt merkezi ve kurslardan iyi de teklif geliyor ama sistemin bir parçası olmaya itiraz ediyorsunuz” yaklaşımı üzerine yapıyorum. Burada meselenin toplumsallığının aksine bireysel, yaşanan bir süreç yerine tercih olarak ele alındığını görüyoruz. Piyasalaştırılan eğitim süreçlerine farklı düzeylerde katılım sağlayan eğitim emekçilerinin katı ahlakçı değerlerle ama daha çok da geri sınıfsal bir refleksle eleştirilip çoktan kapanmış bir döneme ait öğretmen tipolojisi ile kıyaslandığına tanık oluyoruz.

Broşürün seslendiği eğitimci kitlesinin bileşimine baktığımızda; aralarında özellikle son on yıllık süreç içinde ataması yapılmadığı için işsizlikle yüzleşen, güvencesiz çalışmanın farklı süreçlerini yaşayarak kadrolu olma ‘şansı’ yakalamış onbinlerce eğitim emekçisi de var. Bunların bazıları da Eğitim-Sen üyesi. Yine broşürü eline alıp okuyacak olanların büyük bir kısmı yukarıdaki alıntıda yer alan işleri yapan kadrolu eğitim emekçileridir. Bu nedenle biçim açısından bile bakıldığında, broşürden yaptığım alıntıdaki tanımlamanın bu kesimleri baştan çürük elma ilan ettiği açık. Devlette çalışmayıp da düşük ücrete, çoğu sigortasız, kölece çalışma koşullarına talim eden onbinleri ise hiç söylemiyorum. Dolayısıyla burada ortaya çıkan yaklaşım kesinlikle biçimsel değil öze ilişkindir.

Sendika olarak uzunca bir süredir temel mücadele eksenimizi yeni gelişen süreçlere uygun güncelleyemediğimiz biliniyor. Çünkü Eğitim-Sen hala yaşanan dönüşümü eğitim emekçileri ve ilgili kesimlerle konuşup eksenini yeniden ele alabileceği adımları henüz atamadı. Dolayısıyla geçmişte ne söylüyor ve nasıl bakıyorsak hiçbir sorgulama içine girmeksizin bilineni tekrar etmekle yetiniyoruz. Bu nedenle bildik geleneksel yaklaşımın bu broşürde de yinelenmesi bu nedenle anormal değil. Ancak önceki yüzyılın olguları yerine değişmekte olanın yani “yeni” nin ifade edilmesi adına küçük bir ışık dahi görememek üzücü.

Haleler söküldü, öğretmenlik yeryüzüne indi

Burjuvazi, şimdiye dek saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla bakılan bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli emekçisi durumuna getirdi.”(Marks-Engels, Komünist Manifesto) Tabii ki öğretmeni de. Dolayısıyla broşürde “idealist” olarak tanımlanan ve ileri payeler biçilen bir öğretmen modelinden bahsetmek bugünün üretim ilişkileri içinde artık mümkün değil. Aydınlanmacı dönemin bir figürü olarak aydın niteliği taşıyan, toplumun yer yer saygı yer yer de korkuyla baktığı öğretmen bugün artık para ile alınıp satılabilir, emek gücünü satmaktan başka çaresi kalmamış, yaşamak için çalışmak zorunda olan ücretli bir eğitim işçisidir. Son günlerde artan öğretmene şiddet olaylarının bir nedeni; piyasalaştırılan eğitim sürecinde öğretmenlerin öğrenci ve velilerle karşı karşıya gelmesi ise, diğer bir nedeni de; onunla kökten bağlı olan mesleklerdeki bu farklılaşma ile öğretmenin toplumsal olarak yerinin sarsılmasıdır.

Öğretmenin öğretmenle, öğretmenin öğrenci, veli ve toplumla kurduğu tüm ilişki para-meta dolayımlı hale gelmiş, paranın bulaşmadığı tek bir alan kalmamıştır. Artık alınır satılır olmayan tek bir şey yoktur. Bunun çok yönlü bir dönüşümü beraberinde getirdiğini biliyoruz. Tüm sınıfsal, kültürel, toplumsal, pedagojik, tarihsel ve insani ilkeyi de yerle bir ederek bireysel kurtuluş ve sınıf atlama güdüsünü hortlattığını da.

Sermaye ve öğretmen

Söz konusu dönüşüm böylesi önemli sonuçları ortaya çıkarırken tüm mesleklerde olduğu gibi öğretmenlik mesleğini de yeniden tarif edip düzenliyor. Marx K. Manifesto’da; ”… her meslek iki meslektir artık” derken; sınıflandırmanın özel ders verenle vermeyen arasında değil de, emekçi öğretmen-patron öğretmen(1) arasında yapılması gerektiğini söylüyor. Bugün adı öğretmen olsa da, diğer eğitim emekçilerinin ürettiği artı değerle sermaye birikimi sağlayanların hedefe çakılması doğru olandır. Çünkü piyasaya teslim olanlar da, tanrısı piyasa olanlar da onlardır.

Okul sahibinin, sermayesini sosis fabrikası yerine öğretim fabrikasına yatırmış olması hiçbir şeyi değiştirmez”(K.Marx- K. Manifesto) açık ifadesi de, bir sermaye sahibi açısından yatırımı hangi alana yaptığının nasıl bir önemi yoksa eğitim emekçileri açısından da taksicilik yapmakla dershanede çalışmak arasında sınıfsal konum açısından bir fark yoktur.

Burjuvazi tüm dünyada ve tüm alanlarda olduğu gibi eğitimi de bir sermaye birikim alanı olarak dönüştürüyor. Türkiye’de ve başka ülkelerde eğitimin toplumsal değil sermaye içerimle, fayda değil karlılık yoluyla dev bir sermaye birikimi alanı olarak ortaya çıkması da bundan. Kapitalizme içsel ve kaçınılmaz olan bu küresel eğilim işçi sınıfı ve emekçiler tarafından militan sınıf mücadeleleri ile biraz yavaşlatılabilse ve bazı mevziler korunabilmiş olsa da bu süreç önündeki tüm engelleri aşarak yol alıyor. Neoliberalizm emeğin ve emekgücünün yeniden üretiminin özelleştirilmesini (metalaştırılmasını) ve bireyselleştirilmesini en uç noktasına vardırıyor. Emeği asıl yıkıcı olan budur. Mesele dar bir özelleştirme karşıtlığı ve onun karşısına çıkarılacak bir kamuculuk ile de ele alınmamalı. Çünkü devlet okullarının satışının yapılmamasına rağmen -kamu özel ortaklığı projesi ile o da farklılaşacak- işleyiş olarak özelin işleyişi her yönüyle hâkimdir.

Diğer yandan kapitalizm durmaksızın yeni ihtiyaçlar yaratıp kitleleri bunların peşinden koşturuyor, borçlandırıyor, daha çok çalışmaya zorluyor. Kapitalist piyasayı genişletmek ve yeni kar alanları açmak için durmaksızın yeni ihtiyaçlar yaratmayı, en büyük ihtiyaç haline getiriyor. Sermaye birikimini sürdürmenin ve yükseltmenin(artı-değeri çoğaltmanın) ilk koşulu olarak üretkenliği durmaksızın artırıyor, sınırsızca artırıyor. Standart ve performans meselesinin temelinde yatan gerçek budur. Marx Grundrisse adlı eserinde bunu; “Eski dünya, sınırlı bir görüş açısından, tatmindir. Yenisi ise, tatminsiz bırakır” diye ifade ediyor. Bunu burjuvalar açısından azami kar- azami egemenlik olarak formüle edebiliriz. Eğitim emekçileri açısından bakarsak; ev ve araba alma, son teknoloji telefon/bilgisayar edinme, banka kredileri/kredi kartı ödemeleri, tatil ve giderek daha da artan ihtiyaçlar, aynı zamanda eğitim emekçilerinin neden ek iş yaptıklarının cevabını da veriyor.

Eğitimin ticarileştirilmesine karşı güçlü bir mücadelenin örülmesi ve mevzilerin korunması zorunluluktur. En ileri boyutta düşkünleşme -okulda öğrencisini özel derse zorlama gibi- ama bir bütün olarak eğitimci emeğinin farklılaşan yapısının sonuçlarına karşı tek çözüm yolu da ayrım yapmaksızın örgütlenmekten geçiyor. Ancak eğitimin “özel” niteliğinin ve yarattığı sonuçların ortadan kaldırılması ancak kapitalizmin ortadan kaldırılabilmesi ile mümkün olabilir. Tarihin tekerleğinin geriye doğru işlemeyeceğini, olumlu yönden bakıldığında ise bu nesnel değişimin eğitimde yeni işçi kuşağı olarak sayıları artan öğretmenlerin kapitalizme doğrudan karşıtlık içeren bir mücadele ile toplumsal sınıfsal kurtuluşa daha etkin katılma olanaklarının doğduğunu görmeliyiz. Bu sis perdesinin bugünün genç eğitimci kuşağı açısından çoktan kalktığını söylemek yanlış olmaz. Sendika olarak biz de bu sis perdesini aralamalıyız.

Yeni dönem ve Eğitim-Sen

Yeni duruma uygun bir konumlanış ve mücadele programı yaratma sorunu tüm hayatiliğini koruyor. Bunu değişen tüm süreçlere ve sonuçlarına rağmen, eskiye duyulan özlem ve tarihi geriye sarmak çabası ile hayata geçirmek mümkün değil. Öykünülen ve idealize edilmeye çalışılan, geçmiş statü ve ayrıcalıklara sahip, geleneksel devlet memuru kadrolu öğretmenler bugün hem sayıca hem de sınıfsal olarak ciddi bir çözülme içinde. Bu kesimlerin örgütlü bölükleri açısından ise büyük bir mücadele yorgunluğu söz konusu.

Bu nedenle bugünün güncel sorusu şu; Eğitim-Sen, sadece sayıları giderek azalan görece güvenceli kadrolu eğitim emekçilerinin mi yoksa aynı zamanda; sayıları diğerlerini çoktan geçmiş, sınıfsal olarak da giderek işçileşen yeni eğitimci kuşağının(işsiz ve güvencesizler) örgütü mü olacak? Verilecek yanıt; olmak ya da olmamak sorusuna verilecek yanıtın aynısıdır. Yapılan tüzük değişikliklerinin kağıt üzerinde kalmamasının sigortası da buradaki mantalite farklılaşmasına bağlı.

Önümüzdeki aylarda yapılacak olan Demokratik Eğitim Kurultayı için ilk adımların atıldığını biliyorum. Başta yazıya konu olan mesele ve dahasının DEK’te ele alınması ve sendika organlarının karara dönüştürebileceği bir birikimin açığa çıkarılması sürecinde bu yazının başlangıç adına bir katkısı olması umuduyla…

(1)İşte çarpıcı bir örnek: 2008 yılında İstanbul ABC Dergisi Dershaneleri Çekmeköy Şubesinde, ücretlerini ve bazı haklarını alamayan Eğitim Emekçileri Derneği üyesi öğretmenler Türkiye’de bir ilke de imza atarak ilk defa bir dershanede grev yaptılar. Eylem başarılı oldu. Öğretmenler haklarını almalarına karşın dershane patronları zarar ettikleri iddiası ile dershanenin faaliyetine son verdi. Dershane patronları Eğitim-Sen üyesi öğretmenlerdi. Öğretmenlere ve destekçilerine küfür, tehdit ve hakaretin yanında dershane patronları tarafından bıçaklı saldırı dahi örgütlendi.

Haluk Yücel
Eğitim-Sen Tarsus Şubesi
İşyeri Temsilcisi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*