Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Fukuşima’da radyasyon ölümcül düzeyde

Fukuşima’da radyasyon ölümcül düzeyde

2011 yılında Japonya’da yaşanan deprem sırasında hasar gören Fukuşima Nükleer Santrali’nde yeniden yüksek seviyede radyasyon tespit edildi. Sermayenin doymak bilmez kar hırsıyla artan enerji ihtiyacına paralel insanlığın başına musallat edilen ve kendileri de birer kar kaynağı olarak dizayn edilmiş nükleer santraller yaşamın tümüne yönelik tehdidini sürdürüyor.

Santraldeki soğutma suyu tanklarında yüksek radyasyon bulunuyor ve 1000 dev konteynırda yer alan suyun 300 tonunun toprağa sızdığı düşünülüyor. Santralin işleticisi TEPCO, radyasyon seviyesinin sanılanın 18 kat üzerinde olduğunu ve bu seviyede radyasyona maruz kalan bir insanın dört saat içinde ölebileceğini açıkladı. Mevcut radyasyon, 2011’de yaşanan depremden bu yana ölçülen en yüksek düzeye erişti. (Saatte 1800 milisievert) Sızıntının yeraltı su kaynaklarına ve okyanusa karışması ihtimali bulunuyor. Bu durumda tehditin düzeyi daha da artacak. Tank ve çevresinde işçiler çalışmaya devam edecek ve aliminyum alaşımlı radyasyona dayanıklı kıyafetler kullanacaklar.

TEPCO, 2011’de yaşanan deprem ve nükleer sızıntıdan önce nükleer santrallerinin yüzde 100 güvenli olduğunu söyleyip dururdu. Japonya Komünist Partisi (PCJ) ve bir çok anti-kapitalist çevre kuruluşu, yüksek deprem riski bulunan bir coğrafyada nükleer tesis işletiminin risklerinden bahsederken yanıtlar ellerindeki yardım ve kurtarma sistemlerine, teknolojik düzeylerine duydukları güvenden oluşmaktaydı. Doğa, kapitalizmin bu gösterişli hikayesini paramparça etti. Kapitalizmin, işçilere, insanlığa, tüm doğaya zarar veren, yıkıcı yüzünü gizlemeye çalıştığı maske düşüverdi.

TEPCO isimli şirket bugün kabul etmek zorunda kaldığı sızıntı ve 1800 milisievertlik radyasyon düzeyine karşın bunu uzun süre reddetmiş, ölçümlerinde düzeyin 100 milisievert olduğunu açıklamıştı. Aynı şirketin bu konuda kötü bir sicili var. 1999’da Tokai-Mura‘da bir reaktörde gerçekleşen kazaya da oldukça geç tepki vermiş, arızayı ve olaydaki sorumluluğunu örtbas etmeye çalışmıştı.

Çok uluslu sermaye ve kapitalist devlet, ortaya çıkan ve daha da çıkması muhtemel zarara karşı kısa vadeli önlemler almaya, konuyu gündemden düşürmeye bakıyor. Bölgede yaşayanların tahliyesi, çoktan kanser vakaları ve ölümleri yaşamayı başlayan işçilere koruma kıyafetleri, Japonya’daki bazı reaktörlerde faaliyetin durdurulması. Ancak hiç biri nükleer enerji kullanımının yarattığı felaketlere kökten çözüm getirecek nitelikte değil. Onlar için enerji politikası, yalnızca sermaye birikimini üst evreye taşımanın bir parçası olduğunda konuşulacak bir konudur. Kötü şartlarda yaşamak zorunda kalan işçi ve yoksullar, yaşamın tüm parçalarına verilen geri dönüşsüz zarar, dünyanın geleceği umurlarında değildir. Ulusu, düzeyi farketmeksizin burjuva sınıfı, insanlık yararına bir enerji politikası geliştirme yeteneğinden, insanlığın nükleer santrallere duyduğu ihtiyacı sorgulama zemininden yoksundur. Dünyayı tüm katliam ve felaketlerde olduğu gibi nükleer tehdite mahkum eden burjuvazinin ondan bağımsız varolamayacağı azami kar dürtüsüdür. Hiç bir burjuva politikacısı, hiç bir kapitalist kurumun yetkilisi, kapitalist işleyiş kuralları dışında düşünemez, dünyayı yaşanmaya devam eden nükleer felaket zincirinden kurtaramaz.

Yaşamın tümüne karşı çarklarını döndüren kapitalist sistemi, kapitalist enerji politikasını yıkmaya muktedir biricik güç işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı, sermayenin nükleer enerji programına, nükleer santrallerin yapımına ve santrallerin mevcut varlığına karşı çıkmalıdır. Nükleer sızıntının hem ilk hem uzun vadeli kurbanları yine işçilerdir. Nükleer tehlikede, nükleer santrallerden, kapitalist üretimin sürekli artan enerji ihtiyacından ciroları şişen patronlar değil nükleer santrallerde çalışan, radyasyonun etki alanında yaşayan işçiler etkilenmektedir. Bunun da ötesinde dünya herşeyden önce onun geleceğini kendi elleriyle şekillendirecek olan işçi sınıfı için önemlidir. Patronlar, doğayı, çevreyi umursamayabilir. Dünyanın yaşanırlığını değil kazanacağı karları, olmadan yaşayamayacağı meta üretiminin gereksinimlerini düşünebilir, dahası bu bir tercihi de değil patronlar sınıfının doğasını yansıtır. Ancak, bizim yapacak çok işimiz var. Daha yaşamın, üretkenliğin üzerindeki sermaye basıncını ortadan kaldıracak, katleden, yıpratan, zehirleyen, bıktıran kapitalist yaşamın yerine yeni özgür yaşamı, komünizmi yaratacağız. Biz çürümüş bugünü değil, geleceği, insanlığın yeni şafağını temsil eden, bugünü ona ulaşmak için parçalayacak sınıfız. Doğaya yönelik kapitalist tahribata tam da bu nedenle, doğadan yabancılaşarak değil, onu sahiplenerek onunla bütünleşerek karşı çıkmalıyız.

Bugün etkileri İzlanda’ya dek ulaşan radyasyon sızıntısının tek sorumlusu patronlar sınıfı, kapitalizmdir. Burjuvazinin enerji politikasını revize ederek geleceğimizi kurtaramayız, mevcut enerji organizasyonu işçi sınıfının ve onun geleceğinin uzlaşmaz karşıtıdır. Doğa üzerindeki tahribat ancak işçi sınıfının tüm dünyada iktidarı ele geçirmesiyle, sosyalizmin egemenliğiyle ortadan kaldırılabilir.

Yaşamımıza, geleceğimize, doğaya sahip çıkmak için öfkemizi patronlara çevirelim!

Dünyanın geleceğini tehdit eden kapitalist enerji politikasını sosyalist dünya devrimiyle yırtıp atalım!

Yeni bir yaşam, yeni bir doğa-insan ilişkisi, yeni bir dünya komünizmde!

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*