Anasayfa » DÜNYA » Fransa: Bir genç işçinin sarı yelekli olarak portresi
©ETIENNE LAURENT/EPA/MAXPPP - epaselect epa07202576 A vandalizes statue of the Marianne, a symbol in France, seen inside the Arc de Triomphe, as protesters wearing yellow vests (gilets jaunes) entered the Arc de Triomphe monument during clashes with riot police as part of a demonstration over high fuel prices on the Champs Elysee in Paris, France, 01 December 2018. The so-called 'gilets jaunes' (yellow vests) are a protest movement, which reportedly has no political affiliation, is protesting across the nation over high fuel prices. EPA-EFE/ETIENNE LAURENT

Fransa: Bir genç işçinin sarı yelekli olarak portresi

Bir kez daha sarı yelekliler hareketi üzerine. Sarı yelekliler hareketini bir çok yönüyle ele almaya çalıştık. Bu yazımızda özellikle son beş Cumartesidir gösterilerin yoğunlaştıgı sekiz Büyük kenti ele alacağız.

Başından beri herkes birbirine şu soruyu soruyor “kim bu sarı yelekliler ?” Hatta öyle bir duruma geldik ki sarı yelek giyip eylemlerde bizzat yer alan bile soruyor bu soruyu. Bizler arasında da şöyle bir ifade oluştu: “orjinal sarı yelekliler”. Orijinal sarı yeleklilerden kastımız ilk çagrıyı yapan ya da ilk çagrıya cevap verenler. Bu katagoride ele aldıgımızda köylerde yaşayan işçi işsiz, küçük toprak sahipleri, emekliler, elli yaş üzerinde kapanan fabrikalarda işsiz kalmış (Fransada elli yaşındaysanız ve işinizi kaybetmişseniz bir daha iş bulmanız nerdeyse imkansız) ya da emekli olmuş ama aldıgı ücretle yaşamanın bile kendisine eziyete dönüştügü kesimler…

Bunların içerisinde en öfkeli olanlar da orta sınıf olmayı boşver hızlı bir şekilde işsizleşmeye doğru itilen küçük işletmeci toprak sahibi ve esnaflardı. Bu noktada başladı sarı yelekliler. Sonradan dahil olan kesimler bir yandan sürecin içindeler diğer yanıyla bu orjinal tanımına baktıklarında kendilerini sarı yelekli olarak tanımlarken aslında sarı yelekliliği de yeniden tanımlamış oluyorlar. Sarı yelekli hareketini de bu sonradan eklenenler yürütüyor şu anda. Şimdi harekete sonradan dahil olup sarı yelek hareketini bu temelden devam ettirenleri tanımlamaya çalışalım. Eylemlerin yoğunlaştıgı şehirlere bir göz atarak.

Toulouse :

Son dört haftadır katılımın Paris’i ikiye katladığı şehir. Şehir bir milyon nüfusuyla Fransa’nın Akdeniz bölgesinin merkez şehri. Airbus uçak fabrikasının da bulundugu şehir yüz yıllara dayanan bir sanayi kenti. 2000 yıllarından başlarsak sadece Airbus uçak fabrikasında 25 bin işçi, beş bin de mühendis çalısıyordu. Şimdi bir çok bölümü iş gücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaydırıldı. Teknolojinin gelişimini de buna eklersek şu anda halen beş bin mühendis var ama işçi sayısı üç bin civarında. CGT sendikasının en güçlü olduğu fabrikalardan biriydi. Şimdi Airbus’ta kendi kurduğu bir sendika var. Bir müdürü de sendika başkanı yapmışlar. Diğer sendikalar militan düzeyinde sınırlı üyeye sahipler. O çok meşhur CEO’nun işçiler tarafından kovalanıp dövüldüğü fabrikaydı. Ve hepsi böyle büyük olmasa da yüzlerce fabrikanın olduğu işçi kentiydi

Şimdi bu fabrikaların yüzde sekseni kapandı ya da sadece idari merkezlerini bıraktılar. Toulouse kenti işçi kentinden hızlıca işsizlerin en yoğunlaştığı kente dönüştü. İki büyük üniversiteye sahip. Toulouse aynı zamanda formasyon okulları ve benzerini de eklersek aynı zamanda kocaman bir öğrenci kenti. Kapitalist devlet burada biriken işsizliğe çözüm kılıfı altında şehri bir bütün olarak eskisinden daha fazla sermayeye peşkeş çekti. Şirketin merkezini bu tür şehirlere taşıyan şirketleri vergiden muaf tutmak ve benzeri gül bahçeleri sundu.

Şirketler de geçici dönemsel işlerini buralara kaydırdılar, altı aylık sözleşmeler, enterim (geçici işçi büroları) üzerinden işçiler alarak ultra esnek-güvencesiz-kölece çalıştırma. Bu şehirlerde şöyle bir durum yarattı; geçici çalışacak bir iş bulabilirsin ama ne işçi oldugunu hisedebiliyorsun, ne de işsiz, her sokak başında enterim büroları görebilirsiniz. Mail kutularında sıraya dizilmiş onlarca iş arayanların dosyaları. Sokaklar, sokak araları bu yeni duruma göre tasarlanmış, büyük oturaklı yüksek menülü restoranların yerini almış, sandeviçcilere bıraktı. Ayak üstü, neredeyse oturma yeri bile olmayan küçük ucuz yerler. Her köşe başında bir euroluk dükkanlar ya da 5 euroluk giysi satıcıları, ikinci el mağazalar ve yeniden canlanan sokak pazarları…

Bütün bunlar basit ayrıntılar değil, bir kentin degişen sosyal bileşim ve dokusunu ve degişimlerin yönünü daha net görebilmeyi sağlıyor, yoksullaşmanın şehre yansıması…  

Bordeaux, Nant, Lyon, Metz, Paris

Bu şehirlerin tamamı üç aşagı beş yukarı aynı durumdalar. Paris özgün bir yere sahip ama buradaki genç işsiz ya da güvencesiz çalışan işçiler bakımından yığılmanın en fazla olduğu şehir de yine Paris. Üstelik barınma ve yaşam koşulları itibariyle her zaman daha zor.

Bu kentler aynı zamanda her bölgenin merkez şehirleri. tToplam nüfusun yüzde ellisi bu kentlerde birikmiş durumda. Genç işçi adayları ya da işçiler ve işsizlerin de yüzde sekseni bu kentlerde birikmiş durumda. Kasabalardaki gençlerin iş aramak için daha iyi bir yaşam beklentisiyle büyük kentlere doğru göç ettiğinden bahsetmiştik, şimdi bağlantılı bir konuda daha geriye doğru gitmek istiyorum.

SPE yasası ve sonrası

Belki herkesin hafızasında halen yerini koruyordur 2001-2002-2003 yıllarında Fransa’da gelişen öğrenci hareketi. SPE yasalarına karşı gelişen ve yüzbinlerce ögrencinin iki aya varan gösterileri sonucunda bu yasa geri çekilmişti. Yasa geri çekildi ama kapitalist devlet bu yasayı parçalara ayırarak ve yıllara yayarak gecirmeyi başardı. Neydi o yasa ? Yeni işçi adaylarını çalışma sürecine hazırlama yasasıydı. İşçi sınıfının yeni bileşenini burjuvazinin hizmetine güvencesizleştirerek sunan bir yasaydı. Yeni işe başlayan genç bir işçi bir-iki yıllık sözleşmelerle işe alınacaktı, düşük ücretlerle daha derin sömürülmeye adapte edilecekti, patronun istediği formata gelmediyse kapının önüne koyuluverecekti. Benzeri onlarca iç içe geçmiş yasayla artık bir iş yerinde kendini kalıcı hissetmek istiyorsan olağanüstü bir enerji sarf etmen lazım; tek “güvencen” kendini öldüresiye sömürtmek ve ezdirmek! Daha önceleri kazanılmış hak olan bir ay deneme süreci sonunda çalışma sözleşmesi imzalar ve işe başlardın, patronun işten çıkarmak için önemli gerekçesi olması lazımdı, artık genç işçi adayları çalışma sürecine başlarken bu haktan yoksunlar.

Fransa’daki çalışma yasasının özellikle genç dinamikleri açısından genç işçiler açısından artık çalışıyor olsan bile her an işsiz kalmayla yüz yüze. Geçici-güvencesiz-kölece-despotik çalışma koşulları oluşturuldu. Bu güvencesiz çalışma koşulları insanda nasıl bir etki yaratıyor biraz bunun üzerinde durmak istiyorum.

Genç bir işçinin yaşamı

En başta artık seni koruyan bir yasa yok senin haklarını savunan güçlü bir sendika yok. Buna karşın seni işe alacak patronun senin karşında onlarca hak ve despotik yetkilere sahip. “Performans yetersizliği” deyip seni işten çıkarabiliyor. Motivasyon eksikliği, çalışma koşularına uyum verimsizlik vb.. vb.. bir çok şeyi bahane ederek seni işten çıkarabiliyor. Şirketin bugün sana çok iytiyacı var, önümüzdeki ay yok, seni işten çıkarabiliyor. En sinir bozucu olanı da genç bir işçi adayısınız iş arıyorsunuz işe başvuruyorsunuz sizin CV’niz yetersiz diyorlar CV oluşturmanız gerekiyor. CV  oluşturmak için de yine bir şirkete başvuruyorsunuz, gidiyorsunuz orada formasyon adı altında çalıştırılıyorsunuz, herhangi bir ücret talep etmiyorsunuz, çünkü şirket sizi işe alarak size “iyilik yapmış” görünüyor ve önümüzde onlarca dosya, yığılmış birikmiş ve sen onları yapmak zorundasın. Çünkü formasyon sürecinde patron sizi çok beğenip işe alabilir, formasyon bittikten sonra formasyon kağıdını, dosyanı patron dolduruyor ve orada bir nevi puanlama yapıyor, o da senin CV’ni oluşturuyor. Bütün bunlar işe başlamak için bile çok ağır bir bedel ödemek zorunda bırakır genç işçilerin işçi adaylarına hayatının en verimli yıllarını yirmi yirmi altı yaş arasını iş aramakla ya da işte bu tür “iyilik meraklısı” şirketlere kendini peşkeş çekerek CV oluşturmakla, iş bulduğu işte kalabilmek için olağanüstü enerji harcamakla geçiyor.

Bütün bunları yaparken eğer büyük bir şehirdeyseniz işiniz çok daha zor. Yeni iş alanı ve sahaları daha çok büyük kentlerin kıyılarında ya da büyük kentlerin etraflarında birikiyor. Aynı zamanda daha farklı bir yaşam arayışı, daha birey temelli, aileden kopmuş, kendi yaşamını yaşama isteği, yeni bir yaşam arayışıyla da birleşince birbiriyle içiçe geçen bir süreç olarak genç işçi adaylarının kentlere doğru gelmesine neden oluyor. Büyük kentlerde bir genç işçi adayı için tek sorun iş arama degil, iç içe geçmiş bir çok sorunla karşı karşıya kalıyor ve adeta bu sorunlarla boğuşurken bu sorunların içerisinde, hem en güzel yıllarını korkunç iş-iş bulma labirentlerinde tüketmiş oluyor hem de bu sorunlarla boğuşarak CV oluşturuyor. Kendine bir kendini pazarlama CV’si oluşturuyor.

Nelerle uğraşıyor ; iş aramakla uğraşıyor, ev aramakla uğraşıyor, ev bulduysa kirasını, elektrik, telefon, ulaşım parasıdır, bunlar sabitlenmiş giderler ve siz bu dört şeyi ödemek zorundasınız. Çalışsanız da çalışmasanız da yol ücretini, kira parasını, telefon parasını, elektrik parasını ve oturduğunuz evin sigorta parasını ödemek zorundasınız. Bunların toplamı zaten hemen hemen bir aylık ücret yapıyor.

Genç bir işçi için büyük kentte daha iyi bir yaşam arayışı perspektifi ile gelmişsiniz gezmek istiyorsunuz, tiyatroya gitmek istiyorsunuz, diskoya gitmek istiyorsunuz, sevgilinizle yemek yemek istiyorsunuz, arkadaşlarınızla bir kafede buluşmak istiyorsunuz, bunların hepisi para. Bunları karşılayabilmek için bir ücret almak yetmez iyi bir ücret almanız gerekiyor ve bu saydıklarımın hepsi de özellikle işçi sınıfının yeni bileşeni için olmazsa olmaz, ekmek su gibi bir şey. Tabii iş bulmuşsanız eğer. O iş çok değerli, ne pahasına olursa olsun orada kalmak zorundasınız ve orada kaldığınızda, size dayatılan koşulları kabul ettiğinizde.

Artık yukarıda saydıklarımızı karşılayabilecek bir ücreti alabilecek duruma geldiniz diyelim. Bu sefer de çalışma koşullarından o yukarıda saydıklarımızı yaşayacak enerjiyi bulamıyorsunuz ve bu iki durum arasında yaşamak istedikleriniz ve çalışmak zorunda kaldığınız koşulların arasına sıkıştırılmış yaşamınız.

Bu durumun oluşturduğu çıkışsızlık  hali nefes alamama durumu  sorunlarınızla baş edemeyince onunla yaşama, onu kabullenme onun içerisinde kendini arama durumu. Sürekli bir yalnızlaşma durumu, öyle bir şey ki bu eskiden çalışan işçiler en azından toplu bir arada çalışıyor, toplu yemeğe çıkıyorlardı, toplu servislerle eve dönüyorlardı ve bu aralarda kendi sorunlarını ortaklaştırabiliyorlardı, sorunları üzerinde konuşabiliyorlardı, ortak karar ve tavır alabiliyorlardı, azçok etkide bulunabildikleri bir sendikaları vardı. Haklarını savunabiliyorlar, belli bir güç oluşturabiliyorlardı patron karşısında.

Şimdi bunların hepsinden yoksun ve tek başınasınız yalnızlık hissi yaşıyorsunuz. Aslında bir fabrikada ya da bir restoranda ya da bir kafede ya da bir sigorta şirketinin bürosunda yani böyle onlarca yerde çalışırken hemen yanı başınızda sizinle aynı sorunları yaşayan işçi arkadaşlarınız var ama siz bu sorunları tekbaşınıza yaşıyormuşsunuz hissi ve bununla bağlantılı yalnızlaşma, ve yalnızlaşmaya karşı mücadelede de yanlızlaşıyorsunuz.

Büyük kentlerin büyük bir kesimini oluşturan bu genç dinamik, bu 30 yaş altı işçi işsizler aynı zamanda sarı yelekliler hareketinin başlatıcısı değiller ama şu anda devam ettiricileri.

Ve sarı yelekli genç işçiler işsiz ve güvencesiz işçiler

Şimdi yukarda saydıklarımızın karşısında sıkışan, öfke biriktiren, öfkesini de kendine saklayan diskoya giderek, içki içerek, hoyratça kendisini sokaklara vurarak bir şekilde bu öfkesini tepkisini, sıkışmışlığını gidermeye çalışan genç işçi adayları, işsizler ya da güvencesiz çalışan bu dinamik sarı yelekliler hareketi ortaya çıkıp bu kadar yaygın ve güçlü bir şekilde kendini gösterince önce bunu izlediler, gözlemlediler, anlamaya çalıştılar. İlk başlangıç itibariyle daha orta yaş ve üzeri emekliler ve küçük kasabalardan ortaya çıkan bu dinamigi anne ve babalarının tepkisi olarak algıladıkları için geldikleri kasabaların oradaki yaşama da  mesafeli oldukları için sürece baştan temkinli yaklaştılar.

Eylemleri izledikçe yani kendini orada ifade edebileceği ve sorunlarına çözüm umuduyla birlikte onlar da sokağa dahil olmaya başladılar ve onlar sokağa dahil oldukça hareket de farklılaşmaya başladı.

Bu eylemlere yaklaşık dokuz cumartesi katıldım dokuzunda da gözlemlediğim şu: Her Cumartesi günü 20 km yürüyorsunuz, her sokak arasında gaz bombası, polis despotizmi, kitlenin ortasından bir caddeden diger caddeye geçerken sağına soluna cop salıyor, gaz sıkıyor. Buna rağmen toplamda herkeste bir mutluluk hali, bu görmeye degerdi.

Polisin saatlerce gaz atmasına rağmen kimsenin yürüyüşten ayrılmaması  gaz ve polis şiddeti karşısında insanların hiç tanımadıgı insanlara yardım etmesi, onu polisten koruması ve benzeri onlarca olumlu örnek vardı. 13. Cumartesi eyleminde alandakilere bir kaç soru yönelttigimde herkesin ortak kesiştigi nokta yoksullaşma ve yanlızlaşma, buna bağlı onlarca sorun.

Büyük kentler genç kuşaklar için hem bir umut hem de çok yönlüleşen ihtiyaçlarına cevap bulabilme umudu ve arayışının mekanlarına dönüşmüş durumda. Aynı zamanda yoksullukla büyüyen ama karşılanamayan ihtiyaçların iç içe geçtigi, ama metalar aleminin yoksullugu perdelemesiyle kışkırtmasının da iç içe geçtiği mekanlar. Büyük kentelere gelenler ilk başlarda bir sınıf atlamış hissi yaşıyorlar, aslında yoksullar ama zenginmiş gibi hissediyorlar, sorunlarıyla ugraşırken yanlızlaşma da bu durumda ciddi bir rol oynuyor.

İçinde bulundugu durumu olabildiğince çevresine yansıtmama, yansıttığında yeni oluşan sosyal çevresinde konum kaybetme korkusu. Birbirine rol oynayıp durma.

Tekrardan başa dönecek olursak son beş haftadır sarı yelekliler hareketine damgasını vuran sekiz büyük şehirdeki eylemlerin bileşeni bize önümüzdeki sürecin ipuçlarını da veriyor. Bu sadece Fransa’ya özgü bir durum da degil, İspanya, Portakiz, Yunanistan, Belçika, Bulgaristan ve benzeri ülkelerde de benzer bir birikme söz konusu. Belki siz de bu satırları Türkiye’den okurken kendinizi görmüş gibi olacaksınız.

Bu birikime ve bütün sorunlarına rağmen hala çözümü kapitalizm içerisinde arıyor olması, halen kapitalizmden güçlü bir  kopuşa yönelmemiş olması, kapitalistler açısından tek teselli olsa gerek. Eylemlerde en öne çıkan da politik sloganların çok zayıf olması anti-kapitalist sloganların sadece anarşist ve komünist gruplar tarafından atılıyor olması, bunların da sadece bir  iki slogandan ibaret olması… Ama her şeye karşın bu dinamik giderek daha fazla öne çıkıyor ve yolunu arıyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*