Anasayfa » GÜNDEM » Fethullah Gülen’den “günün nağmesi”: İnsan da değilmişiz!

Fethullah Gülen’den “günün nağmesi”: İnsan da değilmişiz!

“Hoca efendileri” Taksim Gezi Parkı’yla başlayıp Türkiye’ye yayılan isyanı değerlendiriyor. Sorunu toplum mühendisliği projesinde nerede yanlış yaptıklarına odaklayarak anlamaya çalışıyor. AKP ve Tayyip Erdoğan’ı kibir ve üsluptan dolayı eleştiriyor. Www.herkul.org’da yayımlanan konuşmasından kimi öne çıkan bölümleri ele almaya çalıştık:

“Hafife almak, akıllı Mehmet’in işine benzer: Kırkı bir uçurumdan aşağı inmek için el ele tutunmuşlar, el ele tutunarak oradan inmek istemişler. Sonra hepsi çözülmüş, yere düşmüşler; otuz dokuzu ölmüş, birinin de kolu-kanadı kırılmış. Demişler, “Akıllı Mehmet ne oldu?” “Sormayın, demiş, az daha bir sakatlık çıkaracaktık.” Umursamaz ruhlar, anlamaz düşünceler meseleye böyle bakacak.
Beri tarafta da birileri… Niye vuruyorlar? Niye öldürüyorlar? Niye zayiata sebebiyet veriyorlar? Ne günahı var o masum insanların ki camlarını kırıyorlar; molotof kokteyli atıyorlar yurtlara, pansiyonlara, evlere, okullara, üniversitelere, hatta banka şubelerine!.. Öyle bir mantıksızlık, gayr-i insanîlik alıp gidiyor.
Şimdi “Bütün bütün böyle.. bir hak arama meselesi hiç yoktur!” derseniz, oradaki bazı masum insanları, masum istekleri de görmezlikten gelirsiniz. Bir kere başta, biz onları ihmal etmişiz. Onlar bizim ihmalimizin meydana getirdiği nesillerdir. Saniyen; bazı makul istekleri vardır onların. Hakikaten “Bir park.. ağaçları sökülmemeli; insanların gezisine müsait hal, o durum, o tablo korunmalı!” diyebilirler, öyle değerlendirebilirler. “Ekosistem” diyebilirler, “Yeşili öldürüyorsunuz!” diyebilirler. Fakat sonra bunu yaparken, orada denge korunamayabilir. Bu defa kendileri yeşili öldürürler. Kendileri genel ahengi bozarlar, ekosistem diye bir şey ortada bırakmazlar. Böyle bir başka mevzudaki duyarsızlık, az meseleyi anlayamama, başka tarafta farklı bir tefrite sebebiyet verir veya farklı bir ifrata sebebiyet verir, hafizanallah.”

[Zaman gazetesinde “hoca efendi” daha Gezi Parkı direnişiyle ilgili ilk “nağmesi”ni vermezden önce A. Turan Alkan “Testi kırılmadan…” diye uyarmış, AKP’ye ayar çekmeye çalışmıştı. Keza Bülent Arınç bu ayarı ilk alanlardan biriydi. Ve mahkemenin Gezi Parkı ile ilgili kararını isabetli bulduğunu söylemişti. Bülent Arınç son ABD ziyaretinde “hoca efendi”sini ziyaret edip el etek öpmüş, nasihatlarını almıştı. Demek işe yaramış. Arınç’ın açıklamaları milim şaşmıyor bu bakış açısından. Tayyip Erdoğan’ın karşıtlaştırıcı ve itici diline karşı Arınç herkesi kucaklayıcı bir dil kullanmaya özen gösterdi. Lakin olmuyor işte, kucaklamayla sopa, özürle istersek internetin fişini çekerdik (çekebiliriz) tehditleri, polise teşekkür ve çapulcunun yerine -ilk başta ağaca sarılan masum çevreci göstericileri tenzih ederek!- kullandığı provokatörler söylemi ateşi söndürmeye yetmiyor. Arınç konuşuyor, bir yandan da o konuşurken düşünce balonları çıkıyor: ‘İlk eylem masumane bir eylem. Orada yükselen sese keşke kulak verseydik, öyle sert çıkmasaydık. Onlar masum vatandaşlar, çevreciler. Onlardan özür diliyorum. Ama sonra gelişenler iç ve dış mihraklar tarafından kışkırtılarak çıkarılan olaylar. Gazın, cobun, tekmenin, tomaların, tazyikli suyun, o da yetmedi plastik mermilerin, daha da kesmezse gerçek mermilerin devreye girmesi sadece ve sadece bu masum olmayan “çapulcuları” -pardon, konuşan Erdoğan değil Arınç: provokatörleri- hizaya getirmek içindi. Bana onlardan özür diliyorum dedirtemezsiniz. Ben ilk gün ağaca sarılan göstericilerden özür dilerim. Aslında onlardan da dilemem ya, hadi neyse. Zira hak ve talepler hukuk çerçevesinde dile getirilmelidir. Orada yapılan eylem, kamp kurma, ağaca sarılmaca kanun dışı. Bizim hukuğumuzda söz-düşünce-toplantı-eylem özgürlüğünün sınırları bellidir: Kanunlarda gösterilen şekilde ve yerde olmak koşuluyla her türlü söz-düşünce-toplantı-eylem serbesttir! Aslında toplantı ve gösterinin esaslarını belirleyen anayasa-TCK-TM’da sınırları daha da sıkılamak mı gerekiyor, ne? Her sınır aşımında devreye giren polis-özel yetkili mahkemeler- ağır cezalar-f tiplerini de unutmayalım. Ama yine olmuyor işte! Aslında gönül ister ki durmak yok yola devam olsun: Şu sınırlar az biraz daha sıkılansın ve bu özgürlüklerin kapsama alanı ve sınırları sadece herkesin kendi evi olsun! Tıpkı içki içmek isteyenin rakısını, birasını alıp (tabii gong 22.00’ı çalmadan almak koşuluyla) evinde dilediğince zıkkımlanması, ayyaş, alkolik olabilmesi gibi, herkes kendi evinde dilediğince konuşabilir… Herkes kendi evinde dilediğince düşünebilir… Tabii bu düşündüklerini twitter belası üzerinden yaymak gibi bir gaflete kapılmadan! Zira her düşünce düşünenin sadece evinde yayılabilir. Aslında ayyaşın, çapulcunun çocuklarına da el atmak gerek. Onların evlerinde çocuklarını zehirlemesine de bir çare düşünmek lazım. Ama dur bakalım, önce şu Gezi belasından kurtulalım. Ona da sıra gelir inşallah. Herkes kendi evinde toplanıp dilediğince oturabilir… Şu toplantı kelimesinin bu kadar avamlaştırmayalım canım, toplanma, oturma diyelim gitsin. Toplantı dediğin patronların ve patron temsilcilerinin bir araya gelip kölece çalışma düzenini tesis ve tahkim etmeyi kendi aralarında istişare etmeleridir. Sermaye devletinin siyasal-toplumsal-kültürel kurum ve mekanizmalarıyla avamı kölece yönetmeyi pratikleştirmek için bir araya getirmesidir. Herkes kendi evinde eylem yapabilir, elbette evinin aurası içerisinde kalmak koşuluyla… Bir yerden sonra düşünce balonlarıyla konuşmalar da karışıyor. Zira dilin kemiği yoktur ve ayrıca fikri (bu tekelci kapitalist devletin bugünkü ihtiyaç ve zorunlulukları) neyse zikri de (işçi sınıfı ve emekçilerden balans ayarı yemiş olarak) zikri de odur. Ayrıca muhattapları da öyle zikir toplantılarında baş sallamaktan abdestli kapitalizmin vitrinlerine bakmaktan beyni sulanan Fettullah Gülen’in vaaz verdiği topluluğa da hiç benzemiyor. Yine de hakkını yemeyelim, kriz yönetimi konusunda tekelci kapitalist devletin şu an vitrininde yer alan aktörleri arasında (Abdullah Gül’le birlikte) en iyisi! Fettullah Gülen ise içe konuşuyor. %50’ye ve daha çok da kendi kitlesine. Burjuvazinin kölece yönetme stratejisini siyasal-toplumsal-kültürel dokuyla da buluşturarak zerketmeye (bu yüzden Gülen hareketinin yönetme stratejisini takkiye kavramıyla açıklamaya çalışmak oldukça arkaik kalır) çalışıyor. Bu yüzden Arınç gibi kırk takla atlamıyor. Lafı dolandırmıyor. AKP’nin son icratlarına esastan değil usülden karşı çıktığını daha bir açık ifade ediyor.]

“Meseleye bu zaviyeden yaklaşınca zannediyorum, biz de bakış zaviyemizi bir kere daha gözden geçirmemiz lazım. Acaba kabahat bu meselelere karşı umursamazlık içinde bakan, her şeyi hafife alan, “şuydu, buydu” deyip geçiştirende mi? Yoksa sokakları bir yönüyle harp meydanlarına çeviren insanlarda mı? Ya da bütün bunların kabahati, sistemde mi? Bizim iyi nesiller yetiştiremeyişimizde mi? Onlara yürekten sahip çıkamayışımızda mı? O zaman sistemin gözden geçirilmesi lazım. Bizim, düşüncelerimizi bir daha gözden geçirmemiz lazım. Biz ettiysek bunları, bence, kendimize dönerek, kendimizle yüzleşerek, burada kendimizle hesaplaşarak, daha büyük hesaplarla karşı karşıya kalmamızdan sıyrılmamız lazım. Şimdi kendimizle yüzleşmezsek şayet, kendimizle hesaplaşmazsak, altından kalkamayacağımız hesaplarla karşı karşıya kalırız, hafizanallah. Terbiye sistemlerimizi gözden geçirmemiz lazım. Kimler o çocuklar? Kimin çocukları o sokaklarda mantıksızca hareket edenler? Hak davası değil o! Hak davası olsa, bir yerde toplanırlar, duygularını dile getirirler, ifade ederler orada, efendice, insanca, eğitim görmüş insanca, ayrılır giderler. Anlayan anlar, anlamayanlar için bir daha çıkar, derler o meseleleri. Organize olurlar bir yönüyle. Madem seçim sandıkları var; onu millete havale ederek, sandığa havale ederek, orada o mevzuda ciddi gayret sarfederler, çalışırlar. Ayakları altlarına gelmeden, gece-gündüz koşturur dururlar; insanları ikna ederler, “Şunu beğenmiyoruz, bunu beğenmiyoruz” derler. Beğendikleri bir şey varsa, onu intihab ederler. Onu da beğenmezlerse, beklerler sabırla; bir başka fasılda onu da bir yönüyle bertaraf eder, başkasını intihab ederler.. başkasını intihab ederler…”

[Burjuva demokrasisinin sınırlarını oldukça iyi tarif ediyor. Burjuva demokrasisi temsili olmaktan çıkıp doğrudan kendi hak ve taleplerini eyleme geçerek istemeyi, kendi kararlarını kendi vermeyi istemeyi dıştalar. Sandıktan geleni ancak sandıkla gönderebilirsin. Çünkü sandıkla gelen seni kölece çalışma, kölece yaşama esaslarını belirleyen olacaktır. Yani kölece yönetecektir. İşte buna burjuva demokrasisi denir. Gezi Parkı’yla başlayan direniş, her ne kadar patlama noktası bu olsa da, sadece AKP’nin son zamanlarda sandıktan aldığı %50’ye yaslanarak burjuva katılımcılığı dıştalayan “ben yaptım olducu” (burjuva liberaller buna çoğunlukçu demokrasi anlayışı diyor) tarzına karşı değil, çoğulcu sosuyla azınlığın yani burjuvazinin diktatörlüğü anlamına gelen (en müzakereci, en katılımcı olanı da bir gece ansızın Wall Street İşgalcileri kamp kurdukları kamptan polis zoruyla süpürmemiş miydi?) biçimine karşı da gelişiyor. Kitlelerde ilerisiyle gerisiyle esasında işçi sınıfı ve emekçiler için kölece çalışmak, kölece yaşamak ve kölece yönetilmekten başka bir şey olmayan neoliberal burjuva demokrasisine karşı henüz kendi kararlarımızı kendimiz vermek istiyoruz, dışımızda ve üstümüzde bize hükmeden bir güç istemiyoruz’da simgelenen sosyalist işçi demokrasisi yönünde bir bilinç henüz sözkonusu değil. Ancak Taksim Meydanı’nı özgürleştiren, Türkiye’nin birçok yerinde sokaklara çıkan, tencere ve tavayla Türkiye çapında bir özgürlük senfonisi oluşturmak için eyleme geçen işçiler, gençler, kadınlar aşağıdan ve doğrudan demokrasinin özgürleştirici havasını bir kez solumuş oldular. Savunmadan çıkıp taleplerini sokakların, meydanların gücüyle oldurtmaya kilitlendiler. Fettullah Gülen’i öfkelendiren (yönetmeyi bilmediği için Tayyip’e ve tabii ki asıl olarak had bilmezlik yapıp sandığı değersizleştirmeye yeltenen sokaktaki çapulculara) bu sınır aşımıdır.]

“Demek ki, aslında biz bize etmişiz. Tabanda mesele.. toprak kirlendiğinden dolayı, kuvve-yi inbatiyesini kaybettiğinden dolayı, atmosferi, ozonu deldiğimizden dolayı, güneş şuaları ters geldiğinden dolayı, her şey aleyhte cereyan ettiğinden dolayı, böyle nesebi gayr-i sahih bir kısım hadiseler ve onu temsil eden bir kısım nesiller oluşuyor. Bunları düzelteceğimiz ana kadar da, tabir-i diğerle, problemi insanda çözeceğimiz ana kadar da problem çözülmeyecektir. Bizim bize bakmamız lazım. Biz aslında bize ettik yani. Sistemi gözden geçiremedik; “Nasıl yaparsak bu nesiller ciddi nefis muhasebesi içinde, bir nefis muhasebesi yapan nesil olarak yetişir, insan olarak yetişir; tahribatları tahribatla karşılamak değil de, tahribatları tamiratla gidermeye çalışan bir nesil yetişir?” Düşünmedik bunları.”

[Tayyip çapulcu dedi, eyvallah dedik! Çapulcu’nun kelime anlamını farklılaştırdık direnişimizle. (Bkz. Bloomberg’de yayımlanan Kelime Oyunu’nun sunucusu İhsan Varol’un sorduğu soru: Düşüncesini fiilen gerçekleştirmeye çalışan kimse, etkinci, eylemci? El cevap: Çapulcu!) Arınç, ilk gün ‘çevreci bir eylem yapan masum arkadaşları’ tenzih ederek -sahi Gezi Parkı eylemi ne zaman sadece bir ağaç eylemi olmuştu ki- provokatör dedi, tekelci kapitalist devletin siyasi iktidarının sözcüsü tarafından provokatör olarak ilan edilmeye de eyvallah! Biz değil miyiz, burjuvazinin müesses nizamını bozmaya yeltenen ve meydanlarını özgürleştiren, elbette Arınç’ın zaviyesinden bakacak olursak biz provokatör oluruz. Fettullah Gülen’i bunlar da kesmiyor. Meğer biz insan da değilmişiz! Kendi mahallesine konuşuyor ya, rahat, nasıl bir toplum mühendisliğine ihtiyaç olduğunu anlatıyor, “Nasıl yaparsak bu nesiller ciddi nefis muhasebesi içinde, bir nefis muhasebesi yapan nesil olarak yetişir, insan olarak yetişir…” diye buyuruyor.]

“Kur’an diyor ki,“Siz kendinize bakın! Siz hidayette, doğru yolda, istikamette olduktan sonra başkaları size zarar veremez.” (Mâide, 5/105) Sizin istikametiniz, hakkaniyetiniz, vifak ve ittifakınız, en olumsuz şeyleri bile nötralize eder, onları tesirsiz hale getirir. Biz bize bakmadık esasen. Hidayette olup olmadığımızı, doğru yolda olup olmadığımızı kontrol etmedik. Başıboş nesiller yetişti; ne doğru ne yanlış onu bilmeyen nesiller yetişti. Biz umursamazlık içinde baktık. Çok defa onları hafife aldık. “Bir avuç” dedik onlara.. ve onlar da azgın, esirmiş insanlar gibi sağa sola saldırdılar.
Onlara acımak lazım, şefkat etmek lazım. Çünkü insani değerleri ayaklarının altına alıyorlar. Kendi değerlerini ayaklarının altına alıyorlar. Belki bugün olmasa bile, yarınlar adına onları ıslaha matuf sistemler oluşturmak lazım. Ne yapmalıyız ki, bunları zabt u rabt altına alalım? Ne yapmalıyız ki ahsen-i takvime mazhar olduklarını hatırlatarak, bunları insani çizgide bir araya getirelim? İnsanlara zarar vermesinler, insani değerlere zarar vermesinler. Ülkeye zarar vermesinler. Başkalarını ülke aleyhinde bizim zaaflarımızdan istifade ederek üstesinden gelinmez bir kısım projelerle karşı karşıya bırakmasınlar.”

[Toplum mühendisliği projeleri konusunda özellikle eğitim alanındaki okul ve dersane zincirleriyle Gülen hareketinin geldiği noktayı, etki gücünü kücümseyemeyiz. Genç nesilleri azgın olmaktan çıkartıp insanlaştırmak için cansiperane çalışıyorlar. Altın nesil için durmak yok yola devam! Gülen “altın nesil” yetiştirmek diyor, Erdoğan “dindar nesil”… Ayrım üslupta, zaman zaman yöntemde/tarzda. Esasa dair konularda, mesela 4+4+4 eğitim sisteminde, alkol yasasında (Taksim direnişinden sonra tutumlarında kısmen bir güncelleme yapsalar da) tek ses olmaları bundan. Gülen’in AKP’ye ve özellikle Erdoğan’a dönük eleştirisi karşıtlaştırıcı üsluba ve burjuva yönetişim bilgisine yeterince sahip olmamasına.]

“Siz bir zaaf tavrı sergilediğiniz zaman başkaları onu değerlendirmeyi düşünür. Hazır böyle zayıflamışken, titriyorken -Devlet-i Aliyye’nin başına balyozlar indirip parçaladıkları gibi, bugünkü o çirkin tabloyu meydana getirdikleri gibi- bir avuç, daracık bir ülkede bir avuç insan, onlara da aynı şeyi yapar, parçalarlar onu. Fakat o parçalanmada en önemli faktör bizim zaafımızdır. Kendi içimizde didişmemizdir, birbirimizle yaka-paça olmamızdır.”

[‘Senin hedefe odaklanmada sorun var. Birbirimizin ayağına basmadan asıl işimize bakalım. Güç zehirlenmesi seni bu hale getirdi. Sınırlarını bil’, diyor Erdoğan’a.]

“Yangın ve savaş.. siz başlatsanız bile arzu ettiğiniz yerde onu durduramazsınız. O nerede duracaksa, gider orada durur. O açıdan da mesele küçükken, bir mangal közü halindeyken onu söndürmesini beceriyorsanız, orada söndürmeye bakın. Yoksa bir alanı aldığı zaman, bazen üstesinden gelemezsiniz. İtfaiyeler onunla başa çıkamaz. Onun için çok küçük bir tulumbayla bile söndürülebilecek küçük bir yangında bile, bence bütün itfaiye erlerine seslenmek lazım; “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var!” diye seslenmek lazım. “Dedim: Zahirde mi aşık? Dedi: ‘İhfada yangın var!” “Sefine-i kalbime alevli bir kor attın ey dost / Bülend âvâz ile dersin, bakın deryada yangın var!” (Sûzî) Derya da yanınca milletin işi bitmiş demektir. Şayet ilim yuvalarına bombalar atılıyorsa, en masum insanlar öldürülüyorsa, birileri gaz bombalarıyla boğuluyorsa, kör ediliyorsa ve bazı kimseler de arka planıyla bunu görmemek körlüğü sergiliyorsa, göremiyorlarsa, hafizanallah, yangın büyür.
Akıllı davranmak lazım, en küçük gaileleri, badireleri çok büyük görmek lazım; akıllıca üzerine yürümek lazım. Bir karınca istilasına maruz kalmışsanız, karınca deyip geçmeyin. Karınca istilasıdır bu; sizin yağ çanaklarınıza, bal çanaklarınıza kadar girerler, zehir taşır ve kirletirler oraları; hafife almayın. Olumsuzluğu hafife almak, zihnin hafifliğinden kaynaklanır, mantık hafifliğinden kaynaklanır, muhakeme hafifliğinden kaynaklanır. Her şeyi olduğu gibi görmek çok önemlidir. O zaman isabetli projeler, planlar ortaya koyma imkanı doğar.”

[Tabloyu hafife almamak gerektiği konusunda Gülen cemaati çevresinden 31 Mayıs’ta kitlelerin polisle ilk kitlesel, militan karşı karşıya gelişten sonra oldukça fazla yazı ve uyarı oldu. Hüseyin Gülerce bu patlamanın birçok unsurunu değerlendirerek yapılması gerekenleri ifade ederken son olarak 3. boğaz köprüsüne Yavuz Selim isminin verilmesini de zikrediyor ve bu karşıtlaştırıcı, Alevileri ‘incitici’ adımdan vazgeçilmesini, köprüye bu ismin verilmemesini de öneriyordu. Korku böyle bir şey işte!]

“Meselenin dipten ele alınmasına, çerik-çürük hale gelmiş, enkaz halindeki bir neslin yeniden elden geçirilmesine, restorasyona tabi tutulmasına ihtiyaç var. Hazreti Pir’in ifadesiyle, “Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellefiz.” Asırlardan beri, gelen bir tarafını yıkmış, giden bir tarafını yıkmış, böyle bir kalenin tamiriyle mükellefiz. Onun sorumluluğuyla karşı karşıya bulunuyoruz. Sorumluluğumuzu çok iyi kavramamız lazım. Mesele dipten ele alınmazsa, nesillerin ıslahıyla işe başlanmazsa; o nesillere, o masum nesillere, ruh ve mana köklerinden akıp gelen şeyler tanıttırılmaz, duyurulmaz, ruhlarına içirilmezse; beyinleri onların elden geçirilmezse, nöronlarına onların yeni bir adab u erkan talim edilmezse, bu azgınlıklar devam eder. Biz de hep böyle plansız projesiz, azgınlara karşı azgınlıklara karşı tepki göstermek, reaksiyon göstermek suretiyle sadece karbondioksit atmış oluruz. Kabadayılık yapmış oluruz. Meselenin dipten ele alınmasına ihtiyaç var. Problemimiz nedir bizim? Bu nasıl giderilir, nasıl tamir edilir? Meselenin öyle ele alınması, peygamber yolunda yürünmesi lazım.”

[Öncelikle sorun tespitinin doğru yapılması gerektiğini belirtiyor. Ayrıca toplum mühendisliği işinin öyle kolay olmadığını söylüyor. Bu söz AKP ve Tayyip Erdoğan’a: Hotzotla bu işin olmayacağını, tevekkül edecek bir nesil yetiştirmenin o kadar kolay olmadığını, öncelikle buna odaklanmak gerektiğini ifade ediyor. Erdoğan’a toplum mühendisliği konusunda ders vermeye çalışıyor Gülen. Ancak hala zamanın ruhunu kavramış, neoliberal birey durumunu kavramış durumda değil. Islah gibi burjuva yönetim stratejilerinin terminolojisine uzak kavramlarla toplum mühendisliğine soyunuyor. Can Dündar, Gezi Parkı’nın ağırlığını oluşturan gençliğin anne babasının karışmasına itiraz ederken hükümetin her şeye; ne yiyip içeceğine, nasıl giyineceğine, cinselliğine, neyi okuyacağına, oturup kalmasına, yaşam biçimine karışmasına karşı, yok sayılmaya karşı isyan ettiğini anlatıyor. Taksim direnişi’nin gençlik analizinde bu tepki ve itiraz önemli bir yer tutuyor. Ve bu Gülen’in kaba toplum mühendisliği projelerine sığmayacak bir birey durumunun göstergesidir.]

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*