Anasayfa » GÜNDEM » Ey özgürlük!

Ey özgürlük!

466691-

Solda “AKP’nin -hatta salt Erdoğan’ın- HDP’yi baraj altına itip yeniden tek başına hükümet olmak için savaş/iç savaş politikası yaptığı” algısı halen hakim. AKP elbette iç ve dış politikadaki zemin kaybını durdurmayı, iktidardaki güç ve inisiyatifini olabildiğince korumayı gözetiyor. AKP elbette Ortadoğu’daki durum ve dengelerde yeni bir değişim sürecine doğru gidilirken, bir yandan bu yeni duruma doğru bir yan duruş içinden geçiş pazarlıkları ile oyundan düşmemeye ve yeniden yer tutmaya çabalarken, diğer yandan da Kürt hareketinin bu yeni durumu kendi cephesinden değerlendirme inisiyatifini bastırmaya çabalıyor.

Ancak mesele salt Erdoğan-AKP’den ibaret değil. Kendisi ve Türkiye burjuvazisi açısından da ciddi riskleri ve bölge çapında etkileri olacak böyle bir hamleye, küresel, bölgesel ve yerel kapitalist güçlerinin en azından belli kesimlerinin koşullu onay ve hayırhah desteği olmadan, kendi başına girişebileceğini ve sürdürebileceğini düşünmek onun gücünü fazlacana abartmak olur.

Kaldı ki, HDP’nin baraj altına itmeyi de isteseler ne kadar yapabilecekleri bir yana, istedikleri de epey kuşkuludur. HDP’ye, Kürt ulusal hareketini daha geriye çekebilmek için her zamankinden fazla ihtiyaçları var. Ancak tabii, PKK, KCK ve artan bölgesel inisiyatif ve basıncının etkisi altındaki bir HDP’ye değil, tam tersine Kürt ulusal hareketi ve sol üzerinde daha liberal bir kontrol ve dizayn aracı haline gelmiş bir HDP’ye!

Kürt ulusal hareketine karşı yürütülen operasyon, salt askeri-bastırmacı değil, aynı zamanda ABD-AB-TÜSİAD-CHP’nin de içinde olduğu, Kürt burjuvazisi, Öcalan, PKK karargahı ve HDP-Demirtaş’la görüşmelerle de iç içe yürütülen bir neoliberal yeniden dizayn operasyonudur. Türkiye tekelci burjuva devleti, neoliberal reformist müzakere sürecinde, kendi sınıf politikalarıyla daha açık bir şekilde ortaya çıkan Kürt burjuvazisi ve liberallerinin, PKK’nin hegemonik etkisini içerden kırmasına oynamıştı. Bunun da önünü açan, gerilla gücünü pazarlıkla tasfiye edilmesine yeşil ışık yakan, bir kaç kez de silah bırakmanın eşiğinden dönen PKK ve ulusal reformizmi olmuştu. Ancak Kürt ulusal direniş hareketinin devrimci birikiminin tasfiyesinin son veçhesine geçiş dayatılırken, bölgede ortaya çıkan yeni durum ve dengelerle, Kürt hareketinin tabanını oluşturan kesimlerde ulusal demokratik direniş ve özlemlerin yeniden canlanmaya başlanması, PKK’nin hegemonyasının ise azalmayıp yeniden artması, bölgenin yeniden dizaynınında bir konum artışı ve yer tutmayı gözetmesi, Türkiye tekelci burjuva devletini terörize eden asıl etkenlerdir.

Kürt ulusal hareketini kısa erimde K. Kürdistan’da, uzun erimde G. Kürdistan’da silahlı bir güç olmaktan çıkarmak, coğrafi derinlik kazanmış özerk, meşru ve fiili bir bölgesel aktör olma yeteneğini zayıflatmak, K. Kürdistan’da kent ağırlıklı olarak güçlenen silahlı, silahsız öz savunma ve direniş örgütlenmelerini bastırmak… Türkiye tekelci oligarşik güçlerinin bazı hedefleridir. Bölgesel durum ve dengelerdeki her değişim nasıl ki iç politikada sarsıntı ve değişimlere yol açıyorsa, ulusal bastırmacılık cevvaliyeti de, aynı zamanda Türkiye tekelci burjuva devletin bölgesel dış politikasının bir bileşenidir. Suriye’yi “iç işleri” ilan etmeye kalkışmış Türkiye burjuva devleti, şimdi de Kürt ulusal reform direnişini bastırma savaşını da, aynı zamanda bir “dış işleri” aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır.

images (1)2-

Ulusal despotizm: Hep aynı şeyi yaparak, farklı sonuç beklemek, tekçi egemenliğin çaresizliğinin bir ifadesidir. Suruç katliamını takip eden bir “yıldırım savaşı” harekatı ve operasyonları ile, başta Kürt burjuvazisi ve liberallerin panikletilmesi olmak üzere, Kürt ulusal direniş hareketinin iç ve dış bağlaşıklarını çözmeye ve moral üstünlüğü ele geçirmeye çalıştılar. Bunda bir mesafe kaydeder gibi olsalar da, Güney Kurdistan’daki görülmemiş yoğunluktaki (günde 100 sortiyi bulan) hava bombardımanını sürdüremez hale geldiler.

Günümüz savaşlarında; 1- psikolojik üstünlük sağlamanın, 2- Kent ağırlıklı çatışmaların, artan önemi biliniyor. Kürt ulusal direniş hareketi, güçlü olduğu alanlarda ardarda yerel fiili demokratik özerklik ilan ederek, silahlı kent direnişleriyle meydan okuyarak, TSK’yı eğitim ve organizasyonuna sahip olmadığı kent çatışmalarına çekip kayıplar verdirerek, psikolojik inisiyatifini korudu. Toplam nüfusu 1.5 milyon kişiyi bulan 12 Kürt il ve ilçesinde fiili demokratik özerk yönetim ilan edildi; devlet hendekler, barikatlar ve uzun namlulu silah ve roketatarlar ile savunulan birçok mahalleye giremiyor. Şimdi “askeri uzmanlar”ın, Türk ordusunun kent savaşına yeterli hazırlığı olmadığı, KCK’nin kentsel öz savunma örgütlenmesinin ve yerel fiili demokratik özerklik uygulamalarının yaygınlaşmasının “birinci tehdit haline geldiği” türünden gevelemeleri de, bunun bir itirafıdır. Ölen askerler içinde uzman çavuş astsubayların ve uzman erbaş sayısındaki belirgin artış, TSK’nin profesyonel orduya geçiş çizgilerini gösterse de, bir dizi çatışma alanında ordudan firarlar, eskisine göre daha fazla asker ailesinin “savaşta da neden hep biz yoksullar, garibanlar ölüyoruz” tepkileri, devletin uzman çavuşlara maaş ve izin artırımı vaatleri, bu işi öyle tek başına “vatan, millet, şehit” edebiyatıyla yürütemeyeceklerini de ortaya koyuyor. Son kamuoyu araştırmaları da ayrıca, HDP’nin bu süreçte oy kaybetmek bir yana, Kürt oylarını daha da artırarak, üçüncü parti konumuna gelebileceğini gösteriyor.

images3-

Bir kez daha bastırılmak istenen, Kürt ulusunun tekçi ve despotik devlet ve yönetim tarzına, ezilmeye, hiçleştirilmeye karşı tepki ve direnişidir. Özgürlük istemidir. Özgürlük isteminin tekçi egemenlik, despotizm ve geri düzeyde burjuva neoliberal demokrasisiyle karşıt, neoliberal müzakere cenderesine sığmaz oluşudur. Bu karşıtlık dışında hiçbir şey, on binlerce Kürt gencinin, kadının, çocuğunun, kent ve kır yoksulunun, ölümü gözünde böylesine küçültmesini açıklayamaz. Bu karşıtlık dışında hiçbir şey, sayısız Kürt kasaba ve mahallesine silahlı özyönetim demokrasisi bayraklarının çekilmesini açıklayamaz. Aklı başında herkes için en azından şu kadarı açık olmalıdır: Ezilmeye ve hiçleştirilmeye karşı bir varlık yokluk sorunu olarak öz savunma, hiçbir zaman salt yukarıdan inisiyatifle yürütülemez, her zaman bir aşağıdan inisiyatifi, kitlelerin kendi mücadele ve meselelerini kendi ellerine alma eğilimini içerir.

Kürt ulusu eskisi gibi yönetilmek istemediğini ve yönetilemeyeceğini dünya aleme bir kez daha gösterdi, gösteriyor. “Terör”le kodlanarak bastırılmak istenen, “Kürt sorunu tankla topla, dağı taşı bombalayarak, köyleri yakarak, kadını çocuğu sivilleri öldürerek çözülmez” sözlerinin yeniden yükselmeye başlaması, Kürt ulusunun eskisi gibi yönetilemez olduğunu bir kez daha idrak etmenin utangaç bir ifadesinden başka bir şey değil. Erdoğan’ın bu süreçte bir kez daha rejim ve başkanlık sistemini tartışmaya açma pervasızlığı, “HDP terör örgütünün baskı ve tehditleriyle oylarını artırıyor, biz Kürtlerin tankla topla özgürce oy vermesini sağlayacağız” minvalindeki traji-komik propagandalar, rejim ve yönetememe krizine kat çıkmaktan başka bir anlam taşımıyor.

oil4-

PKK’nin sorunu ise, Kürt işçi, yarı-proleter, kent ve kır yoksulu kitlelerinin sınıfsal istemlerine zaten yer vermediği gibi, yakıcı ulusal özgürlük ve demokrasi istemleriyle neoliberal burjuva demokrasisi arasında kesin bir karşıtlık görmemesidir. Çünkü ulusal despotizm, bastırma ve vahşetin de asıl temeli olarak neoliberal kapitalist mali oligarşik egemenliğini görmezden gelmesidir. Neoliberal burjuva demokrasisinin biraz daha genişletilip kapsayıcı hale gelmesiyle sorunun çözüleceğini sanmasıdır. Bu barış ve demokrasinin güvencesi ve genişleticisi olarak ABD emperyalizmini görmeye kadar varabiliyor!

Türkiye tekelci burjuva devletinin vahşi saldırganlığı ve bombardımanları başladığında, PKK karargah liderliğinin ilk tepki ve tavrı, yalnız AKP’yi değil bu saldırılara onay ve destek veren ABD, AB, TÜSİAD ve CHP’yi de kapsıyordu. Hatta meseleyi yine salt “Erdağan özel örgütü”ne indirgeyen Demirtaş’ı sert biçimde eleştirdiler. Fakat bu ayrım da hızla geriye doğru çözüldü, ve sorun yine “Erdoğan darbe yaptı/yapmak istiyor”culuğa, çözüm ise ABD’nin “barış ve demokrasi gözetmeni” olmasına indirgendi.

PKK5-

Kürt ulusuna her türlü bastırma, baskı, kriminilazasyon ve kısıtlamaya karşı tutum ve duruşumuz kesin ve nettir. Devlet derhal operasyonlara son vermeli, sıkıyönetim ve “özel güvenlik bölgesi” uygulamalarını kaldırmalı, Kürt yurtsever halk meclislerinin demokratik özerklik/özyönetim ilan ettiği il, ilçe, köylerden askerini, polisini, kontrgerillasını, Kürt halkının tanımadığı idari makam ve kurumlarını çekmelidir. Bununla birlikte bastırma ve şovenizm hezeyanları ile iç içe, ABD, AB, TÜSİAD, CHP, Kürt burjuvazisi ve liberaller tarafından yürütülen liberal papazlık operasyonlarına, aynı ölçüde karşıyız. ABD’nin “ara bulucu ve müzakere gözcüsü” olması istenmesi, ABD emperyalizminin Kürt halkının direnişi üzerinden realize edilmesinden başka bir anlama gelmez, karşıyız.

Demokratik özerklik, bugünkü uygulanma biçimiyle bir fiili direniş ve savaş demokrasisi inisiyatifi ve iradesi olarak çok anlamlı olmakla birlikte, ancak kendi kaderini tayin hakkıyla olanaklı olan tam hak eşitliğine dayanmayan, ulusal demokratik hakları kısmen içeren, ulusal reformlar çerçevesinde kalan sınırlı bir biçimdir.

Neoliberal burjuva demokrasisinin, barışçıl olan veya olmayan, despotik veya hegemonik, şu veya bu düzeyde özerkçi olan veya olmayan, esasa ilişkin konularda müsamahasız önemsiz konularda müsamahakar … hiçbir biçimi ezilen ulusun bağımlılık ve köleliliğini ortadan kaldırmaz. Kürt ulusuna tam özgürlük, tam ham eşitliği! Ve bu Kürt ve Türk burjuvalarıyla, küresel ve bölgesel mali oligarşik güçlerle, liberallerle, orta sınıf liberal reformizmiyle pragmatist ilişkilerle değil, sosyalist demokrasi mücadelesiyle kazanılır.

ciplak-ceset-teshirine-batmanda-kinama-7609852_x_6513_o6-

Söylediklerimiz kimilerine “soyut”, “eski” ve “güncel çözüm içermeyen” fikirler gibi gelebilir. Asıl soyut ve eskimiş olan “düzeltilmiş burjuva demokrasisi” hayalleridir. Ezilen ulus, ezilen cins, göçmenler, emek, insan, doğa yıkımı, özgürlük yoksunluğu, kapitalist hegemonya savaşları, … Her birini ve bütününü derinleştirmek dışında hiçbir konuda hiçbir çözümü olmayan burjuva demokrasisidir.

Söylediklerimizin son derece somut toplumsal-siyasal temeli ve tarihsel dinamiği; sınıfsal, toplumsal, ulusal, cinsel yakıcılaşan özgürlük istem ve özlemlerinin, neoliberal burjuva demokrasisine sığmaması ve giderek onunla karşıtlaşma eğilimidir. Gezi’de fiili işgal, direniş, isyan demokrasisi, sokak meclisleri; Metal işçilerinde, Soma’da, Greif’te, sayısız işçi dinamiğinde, fiili kitle grevleri, işgal ve direniş demokrasisi, işçi kurulları; Kadınlarda fiili özsavunma eylemleri; Kürt ulusal direniş hareketinde fiili silahlı özerk/öz yönetim demokrasisi, öz savunma ve yerel karar organları… Bunların her birinin, en başta düzeltilmiş (emeği, ezilenleri, insanı ve doğayı yıkıcı biçimde değersizleştirip hiçleştirmeyen, istem ve ihtiyaçlarına kulak veren, despotik veya hegemonik olmayan…) kapitalizm/demokrasi hayalini aşamama olmak üzere, çok ciddi sınırları, geri yanları, vb olabilir. Ancak rejim ve yönetememe krizini açığa çıkarıp derinleştirdikleri gibi, daha en basit özgürlük ve demokrasi mücadelesi istemlerinde, neoliberal demokrasinin daralan duvarlarına, despotik yüzüne çarpan da tüm bu hareketlerdir.

“Erdoğan-AKP darbeciliğine (ya da faşizmine)” karşı “barışçıl, müzakereci, özerkçi, katılımcı, çoğulcu demokrasi”… Liberal reformistleşmiş solun algısı, yıllardır bu merkezde dönüp durmasına karşın, bu arka plandaki gerçek çelişkinin en dar ve görüngüsel bir ifadesidir. Erdoğan-AKP despotizminin neoliberal demokrasiye “katkıları” onun sivri yanını oluşturuyor ve büsbütün tahammül edilmez hale getiriyor, ancak görülmeyen arka plandaki tekelci oligarşik yıkıcı hakimiyet, dizayn ve değersizleştirme süreçleridir. Erdoğan-AKP’yi yaratan da, bugün halen biraz dengeleyerek de olsa ona yeşil ışık yakmaya devam eden de aynı tekelci oligarşik güçler, onların yıkıcı hakimiyet tarzıdır. Diğer taraftan kitlelerin gerçek sınıfsal, toplumsal, ulusal, cinsel özgürlük ve demokrasi özlemleri, burjuva-küçük burjuva barışçıl demokratik muhalefetle de, biçimsel katılım, müzakere, yerel yönetim özerkliği bürokrasisiyle sınırlı değildir. Gezi’de yüzbinlerin nasıl dövüştüğünü, fiili işgal, özgürlük ve demokrasi alanlarını nasıl yarattığını; 30 bine yakın metal işçisinin nasıl dalga dalga fiili kitle grevlerine çıktığını, Türk Metal çetelerini nasıl defettiğini, işçi kurullarını oluşturarak nasıl fiili TİS yapmaya çalıştığını; Rojava’yı, Lice’yi, 6-7 Ekim’i, ve Kürt halkının şimdi de tanka topa vahşete karşı nasıl fiili özyönetim alanlarını korumaya ve yaratmaya çalıştığını hatırlayalım. Kitlelerin gerçek özgürlük ve demokrasi istem ve özlemi, kendi öz mücadelelerini, yaşamlarını, toplumsal emek ve ürünlerini, kararlarını ve ilişkilerini, ülkelerini, kentlerini ve mahallelerini kendi ellerine almaktır. Kendi yaşamları ve yaşamlarını etkileyen her şey hakkında söz, karar ve iktidar sahibi olabilmektir.

7-

Kürt halkı dün katlediliyor ve direniyordu, bugün de katlediliyor ve direniyor. Ama bu “90’lara dönüş” değildir. Bugün hiçbir eski kalıp ve dizayn mekanizmasına sığmaz hale gelmiş yeni bir bölge, yeni bir Kürdistan durumu vardır. Kürdistan’ın büyük kentlerinde son dönemde yerden biter gibi palazlanan, lüks konut sitelerinde, AVM’lerde, yeni Kürt burjuva ve orta sınıflarının mekanlarında neden kimse fiili özyönetim demokrasisi ilan etmiyor? Bunu gören ve sezen yeni kent yoksulu, geleceğin işçi kuşakları vardır. Çocukluğundan itibaren devletten, polisten, sokaklarında dolaşan zırhlı araçlardan nefret ederek, taş atarak, ateş yakarak öz saygısını koruyabilen, irili ufaklı sayısız sokak ve kitle direnişi içinde toplumsallaşarak özneleşen bir kuşak vardır. 3-4 yıl öncesine kadar PKK’nin silah ehliyetine sahip 5-6 bin kadrosu varken, bugün Rojava’dan Şengal’den geçen, kent savaşını öğrenen ve geliştiren on binler vardır. Dünün geçimlik tarım emekçileri, bugünün kent yoksulları, yarı proleterleri, tarım, inşaat, taşeron işçileri, çocukluğundan itibaren günde 10 liraya (özel timin katlettiği fırın işçisi çocuklar gibi) sayısız işe girip çıkan kuşaklardır. Asgari ücretin altındaki ücretlerini alabilmek için bile, işçi sayısına göre Türkiye’ye oranla daha fazla işçi direnişi yapanlardır. Yığıldıkları yoksul mahallelerde doğru dürüst altyapı ve sağlık, asgari yaşam koşulları bile yokken, her gün tepelerinde polis despotizmini gören, okulda hastanede kendi dilini bile konuşamayan, neoliberal kapitalizmin ekonomik, sınıfsal, toplumsal, siyasal şiddet ve hiçleştiriciliğine de ayrıca maruz kalan kuşaklardır. Aralarında meslek lisesi ve üniversite eğitimi almış, sosyal medya ile haşır neşir olan, neoliberal kapitalist ilişkilere girmeye çalışırken, işçi ve Kürt olarak köleliği ve yabancılaşmayı iki kat yaşayanlar da az değildir.

Tüm bunlardan sonra, pek saygıdeğer “terör” uzmanlarını bile dehşet içinde bırakacak tarzda, birkaç arkadaşıyla birlikte otomobil kaldırıp içine kendi yaptıkları bombaları yükleyen, zırhlı araç geçerken patlatan, zırhlı araçtan çıkan özel tim polislerini de uzaktan uzun namlulu ile vuran, 16 yaşındaki Kürt çocuğu neden şaşırtıcı olsun ki? O, despotik devlet ve yönetim tarzına, yıkıcı değersizleştirme ve azami hakimiyet süreçlerine karşı savaşarak toplumsallaşmadan, kolektif savaşım beceri ve inisiyatifini geliştirerek özneleşmeden, varolamayacağını biliyordu. Bouzizi neden kendini yakmıştı? ABD’de neden siyah isyan ve direnişlerinin biri bitmeden diğeri başlıyor? İşçiler neoliberal demokrasiyi pek beğendikleri için mi fiili grev, işgal, direniş eğilimi yaygınlaşıyor? Ve biz Gezi’yi neden yapmıştık?

Bugünkü savaşın, yarınki seçimlerin ve müzakerelerin sonucu ne olursa olsun, kitlelerin özgürlük istem ve özlemi, neoliberal demokrasinin daralan duvarlarına ve despotik yönetim tarzına çarpa çarpa büyüyor! Küresel ve bölgesel temelden gelişen toplumsal üretici güçler ve bunların ortaya çıkardığı toplumsallaşarak özneleşme, savaşarak özgürleşme, üretimin ve yönetimin toplumsallaştırılması (öz yönetim) ihtiyacı, kapitalist mali oligarşik üretim ve egemenlik ilişkilerinin duvarlarına çarpa çarpa büyüyor! Sınıfsal, toplumsal, ulusal, cinsel, bireysel, zamanda ve mekanda özgürlük istem ve mücadelesi, temsili demokrasinin, gaz ve cop demokrasisinin, “antiterör” ve “iç güvenlik” demokrasisinin, özel güvenlik bölgeleri demokrasisinin, katliam ve sosyal yıkım demokrasisinin sınırlarına çarpa çarpa büyüyor! Aşağıdan demokrasi, doğrudan demokrasi, gerçek demokrasi istem ve dinamikleri, sermayenin kan emicilik demokrasisinin sınırlarına çarpa çarpa büyüyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*