Anasayfa » BASINDAN » Erdoğan’ın “pırlanta çizmeleri”

Erdoğan’ın “pırlanta çizmeleri”

AKP’nin başlangıç dönemindeki ‘itiraz’ yelpazesinin ana gövdesi, aslında 12 Eylül muhiplerinden sivil faşist kabadayılara, bazı Avrasyacı generallerden Kızıl Elma ülküsüne düşmüş solcu safralara dek bir dizi ‘eski statüko’ yanlısından; bir tür gözden düşmüşlerden oluşuyordu. Oysa rejimi bugün geldiği noktaya sürükleyen ve sonunda İslamofaşist bir şemsiye altında buluşmuş bulunan siyasetçi, bürokrat ve ‘işadamları’ havuzu, zaten bunların döneminde ve bizzat bunlar eliyle yapılandırılmıştı. Solun ve Kürt halkının gösterdiği direnci acımasızca ezen, bu konuda 12 Eylül’ü sürdüren, onunkilerden daha ‘gelişkin tekniklerle ve daha ‘profesyonelce’ onun yöntemlerini kullanan, 12 Eylülcülükte uzmanlaşan bir ekip idi bunlar. Nihayetinde de önemli bir bölümü, başlangıçta muhalefet ettikleri siyasal dönüşümün açık-gizli ortağı ya da destekçisi oldular.

Bunların güçlü olduğu zamanlarda, solun ezilmesinin yanı sıra hareket eden bir başka şey, ‘merkez’ burjuva siyasetin, zaten birbirine hayli yakın iki ana kampının giderek aynılaşması ve bununla eşzamanlı çözülmesiydi: Bir tarafta ANAP ve DYP’nin, diğer tarafta SHP-CHP ve DSP’nin erimesi… Bu çözülme, görece palazlanmakta olan küçükşehir ve kasaba burjuvazisi ile küçük burjuvazinin, geçmişte sağ yelpazenin ucunda yer alan, daha marjinal, faşist ve İslamcı kliklerin etrafında siyasal birikmeler oluşturmaya başlamasıyla sonuçlandı. Bugün Cumhur İttifakı adıyla müseccel iktidar koalisyonu, hem kendilerini doğurucu sebepler hem de ideolojik-kültürel çerçeveleri açısından birbiriyle ‘kardeş’ olan bu uç kliklerin koalisyonudur bir bakıma. Bunlara ilişkin çarpık bir tabiri kasten kullanarak söylemek gerekirse, “aşırı sağcı” kliklerin koalisyonu… Refah, MHP (o zamanki adıyla MÇP) ve Islahatçı Demokrasi Partisi isimli küçük İslamcı parti, 1991 seçimlerine ‘Kutsal İttifak’ adıyla birlikte girerek yüzde 10 barajını yıktıklarında (yüzde 16 oy aldılar), toplumdaki bu sınıf tabanlı siyasal değişimin ilk ele avuca gelir ve yakın gelecek açısından anlamlı işaretler alınabilecek sonucunu göstermişlerdi. O zamanlar iki büyük eksikleri vardı: Birincisi ve daha önceliklisi, hâlâ merkez siyasetin görece daha güvenli popülizminde ısrar eden büyük sermayenin desteğinden mahrumdular; ikinci olarak da sosyalist solun şiddet yoluyla tasfiyesinin ardından siyasal aidiyet açısından öbeklenebileceği bir merkez kalmayan, özellikle büyük şehirlerdeki işçi sınıfıyla bağları zayıftı. İthal ikameci sanayileşmenin kitlesel göçlerle şehirlere getirerek proleterleştirdiği köylülerin/kasabalıların ilk kuşakları, 70’lerden itibaren varlığını hissettiren etkin bir sınıf mücadelesinin ve buna koşut olarak -çok parçalı da olsa- gelişen güçlü bir siyasal solun varlığında, bir siyasal mecraya sahipti. Benzer bir durum, 70’lerin ikinci yarısından itibaren artan gecekondu semtlerindeki yarı işsiz, işsiz, işportacı, geçici işçi vs. kalabalığı için de geçerliydi. 12 Eylül’ün ve devamen Özalcılığın ekonomik politikalarıyla bir yandan bu gecekondulaşma hızlanırken diğer yandan işçi sınıfının ücretler, sosyal haklar, örgütlülük gibi nesnel koşulları da hızla geriledi. Kente sürüklenmiş, kuralsız çalıştırılmak üzere gecekondularda depolanmış ve giderek büyüyen yedek işgücü ordusu ile örgütsüz ve ucuz emek, bu büyükşehir banliyölerinde iki büyük ezilen kütle olarak temas ederken, bu teması bir sınıf mücadelesine, siyasal dirence dönüştürebilecek sosyalist bir güç yoktu; ya da olanı yeterince güçlü değildi. Örgütlü işçi sınıfından geriye kalan son kuşağın 1989-91 arasında estirdiği güçlü mücadele rüzgarı da -siyasal merkez bir yana- tutunacak sendikal bir mecraya bile sahip olamadığından bastırılınca, bu mahaller İslamcı ve faşist siyasal etkiye daha açık geldi. Özellikle İslamcı partinin, 1994 yerel seçiminde, 1991’de ittifakla aldığı oyun çok üstüne çıkarak bir ‘şok’ yaratması, bu ara dönemde, söz konusu emekçi ve yoksul kesimler arasındaki faaliyetlerinin dolaysız bir sonucuydu. 12 Eylül’ün, bir yandan Kemalist “sınıfsız imtiyazsız millet” retoriğine, diğer yandan uzunca yıllar bunun tam tersi kampta yer almış dinci muhafazakarlığın tarikat-cemaat atomizasyonuna yol vermeye yaslanan ve neredeyse modern toplumun bilinen formasyonunun imhası olarak işleyen faşist toplum mühendisliği, bu faaliyetleri hem meşrulaştırmış hem de devlet kurumları aracılığıyla önünü açmıştı: İmam hatipler, Kuran kursları, neredeyse her türlü denetim ve cezadan muaf ülkü ocakları, tüm polis departmanları başta olmak üzere güvenlik bürokrasisiyle kol kola bir ülkücü mafya vs…

Bu tablo, “aşırı sağ”ın kitle desteğinin imkanlarını süratle yarattı. Eksik kalan, mevcut koşullarda bunları ordu içindeki laik hassasiyetin hışmından da koruyabilecek asıl gücün, büyük sermayenin desteğiydi. Büyük sermayenin, örneğin 70’lerin sonundaki kriz ortamında, İslamcı ve faşist hareketlere tam teşekküllü bir destek vermemesi, bunların yükselen işçi hareketine karşı araçsallaşmasıyla yetinip siyasal merkezde bulunmalarını tercih etmemesi; onların daha az güven veren lider ve kadrolarınca dile getirilen ajandalarının, daha kurumsal ve güvenilir bir güç olarak ordu tarafından uygulanabileceğine duydukları itimattan olsa gerek. “Aşırı sağcı”ların yöntem ve araçlarını ordu gücü ve ‘dokunulmazlığı’ ile yürüten 12 Eylül cuntasına verdikleri destek bunun bir karinesidir. Kaldı ki bu “aşırı sağ” uçlardan gelerek merkeze kurulmuş bir potada “yumuşamış gibi yapan” unsurları ANAP şahsında yürekten destekledikleri de unutulmamalı. Türkiye burjuvazisinin tam bir teşvik, destek ve bağlılık gösterdiği 12 Eylül rejimi, solun yanı sıra geçmişin görece itibarlı sol-Kemalist, Kemalist aydın ve bürokratlarını da ezerek tasfiye ettikçe bürokraside de bu “aşırı” unsurlara gün doğdu.

Bir yandan başlama vuruşunu askeri cuntanın yaptığı neoliberal inşanın palazlandırdığı kasaba ve küçük şehir burjuvalarının siyasal desteği, bir yandan bürokraside genişleyen bir nüfuz… Bunların üstüne büyük sermayenin tacını takacak hak edişin gelmesi için bir başka büyük krizden çıkışı, 2002’yi beklemek gerekecekti. Belki de Erdoğan’ın kendinden önceki Erbakan, Türkeş gibi “sağ uç”lardan gelen figürlerden farkı ve üstünlüğü; artık ideolojik bir bagajın, ilkenin, tutarlılığın, kişileri ve kurumları bağlamadığı neoliberal çağa daha uygun olmasıydı. Büyük sermayenin taleplerini, bu yeni taşra tüccarları ve burjuvalarının ihtiraslarını, 12 Eylül ile birlikte devlet içindeki mürekkep lekelerini genişletmenin kusursuz olanaklarını bulan İslam-Türkçü bürokratların fırsatçı ve habis intikamcılığını birleştirdi. Biri AB kriterleri, demokratikleşme, küresel entegrasyon savunan kahraman burjuvazi; diğeri Anadolu kaplanı; beriki neo-İslamcı/Osmanlıcı devlet adamı olarak ambalajlandı. Ama üstlerine aldıkları bu balo kostümleri, hiçbirinde, gerçek amaçlarına dair bir tereddüde yol açmadı. Büyük sermaye için artan kârlar ve küresel kapitalizme tam entegrasyon; ‘Anadolu kaplanları’ için devlet kayırması ve hızlı zenginleşme; İslam-Türkçü bürokratik klik için kurumlara daha çok nüfuz etme ve giderek bunları ele geçirme olanakları artmıştı.

Erdoğan bu kalabalık “çıkar çakışması”na, popülist söylemi ve esasen de neoliberal politikalarla iyice güçsüzleşmiş işçi, köylü, işsiz ve sair kesimlerin desteğini kazanma kapasitesiyle önderlik etti. Etik ilkesizliğinin ‘esneklik’, vasat evreninin geniş bir kitle için ‘özdeşlik’ olarak avantaja dönüştüğü bir yarım ‘Kül Kedisi hikayesi’

Ama 2013’ten itibaren hızla derinleşen siyasal kriz ve 2017 sonlarından beri gizlenemez hale gelen ekonomik gerileme, Erdoğan’ın pırlanta çizmeleri için müphem saatleri vurmaya başladı bir süredir. Büyük burjuvazi, aslında uzun zamandır devam eden ama Erdoğan’ın siyasal gücüyle muvazeneli bir al-ver ilişkisi ile yatıştırdığı rahatsızlıklarını 31 Mart’tan beri saklama gereği duymuyor. Anadolu sermayesi olarak bilinen bir alt ligin oyuncularının ‘vefa’ katkılı sabrının ne kadar çözülmekte olduğuna dair işaretler de giderek artıyor. Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu ile ortaya çıkan bir tür “yeni” konsept, başka bir kulvar açıyor. Bu kulvara, AKP içindeki ve onun sınıfsal paletindeki hoşnutsuzlukları temsil etme iddasındaki çıkışlar ekleniyor. ‘Reis’in ideolojik esnekliği de şimdilerde fırsat ve avantajlar yaratmaya kısmen devam etse de bir yandan da -eskisinden farklı olarak- daha çok handikap üretiyor. Giderek daralan imtiyaz dağıtma ağı, çöken inşaat ve bağlaşıkları, maden ve enerji ile ihya edilen organik sermayenin bir huni ağzına sıkışması, küçük ve orta üreticiler, esnaf ve çiftçiler için giderek artan maliyetler ve pazar daralması… Yıllarca bu kesimlerin iktisadi talep ve beklentilerini yansıtmasıyla (da) bilinen Dünya gazetesinin satışının arkasından, mevcut koşullarda sesini duyuracak hiçbir güçlü mecrası kalmayan bu kesimlerin bir girişiminin çıkmasına şaşırmamak gerekir belki. Ticaret ve sanayi odalarında öbeklenmiş ve bugüne dek Erdoğan-AKP’yi ‘yürekten’ desteklemiş bu kesimlerin son zamanlardaki ‘suskunluğu’ da böylece daha anlamlı hale gelecektir.

Tüm bunların üzerine, krizin yükünü sırtlamaya zorlandığını, artık bizzat toplu sözleşmeleriyle, özlük koşullarındaki çarpıcı değişimlerle hissetmekte olan emekçileri eklemeli…

Bu koşullarda “Babagül” kliği ile tahkim edilmiş bir “Millet İttifakı”nı, 12 Eylül 1980 ve 3 Kasım 2002 uğraklarından geçmiş bir inşanın yeni etabı için uygun bir konsorsiyum olarak görenlerin sayısının artması da muhtemel. Ama son noktada yine aynı “sağa”, ondan yeni türev ürün çıkarmaya yaslanan bir ‘sermaye grupları koalisyonu’ olmaktan öteye gidemeyecek bir ‘yeni’ sağcılık beliriyor ufukta. Ama işte, hem sermaye dizaynlarının hem de İslamcısından ‘merkezci’sine, bu dizaynlarda hep baş köşeye kurulan sağcılığın Türkiye için bugüne kadar ‘yaptıkları’ ortada.

Hakkı Özdal/gazeteduvar.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*