Anasayfa » BASINDAN » Emin Alper: Ben sanat yoluyla politize oldum

Emin Alper: Ben sanat yoluyla politize oldum

Yönetmen Emin Alper ile sinema ve politik filmler hakkında konuştuk. Alper: “Kadınların daha önemsiz ve ikinci plana atıldığı, ya da bir tür arzu nesnesi olarak görüldüğü, algılandığı bir dünyayı anlatmaya çalışıyorum” dedi.

Yazar – yönetmen Emin Alper ile politik sinema mefhumunu, sinema ve finans meselesini ve iktidar ve erkeklik kavramlarını konuştuk. Konu akademideki öğretim üyeliğine gelince Alper, “Muhafazakârlığı anlatırken mesela, “baba” figürünün ailedeki konumuna referansla anlatırım. Muhafazakârlar aileyi nasıl görürlerse, ülkeyi de öyle tasvir ederler.” diyerek muhafazakârlığın tanımını yapıyor.

Devrimci geleneklerden gelen yönetmenler filmlerini biçimsel anlamda daha çok yeni- gerçekçilik formunda ürettiler. Siz buna ek olarak distopik mekanlar yaratıp ultra- gerçekçilik biçiminde filmler ürettiniz. Yeni bir biçimsel anlayışın sebebi neydi?

Üniversitedeyken devrimci bir gelenek içerisinde bulundum. Oradan geldiğim söylenebilir ama sinemayla daha doğrusu sanatla olan ilişkin ondan çok daha öncesine gidiyor. Üniversitede sol ortamlarda politize olarak sinemayla ilgilenmeye başlamadım yani… Öyle bir yol da var çünkü… Bazı gençler çölden farksız bir lise hayatından sonra üniversiteye geliyor ve hem sanatla hem siyasetle aynı anda tanışıyor. Bazı politik gençler siyasal örgütlenmenin bir metodu olarak sanatsal üretime ilgi duyuyor. Benim sanatla ilişkim ise çok daha eskiye gidiyor.

Ortaokul yıllarından beri hatta kendimi bildim bileli sanatla ilgiliydim. Çok kitap okurdum, tiyatroya giderdim, sinemaya giderdim. Üniversiteye gelirken de sanat yapmak için geldim. Ama benim geldiğim üniversitede hem sinema hem de tiyatro yapan insanlar politik insanlardı. Dolayısıyla ben aslında sanat yoluyla politize oldum. Ama her zaman benim için sanatın hep bir özerkliği vardı. Hala da öyle… Evet, ben politik filmler yapıyorum ama bu her zaman politik filmler yapacağım anlamına gelmiyor. Şu an kafam siyasetle mecburen çok dolu olduğu için, böyle bir ülkede yaşadığımız için, bir film hayal ettiğim zaman aklıma politik hikayeler geliyor. Ama dediğim gibi, bu hep politik hikayeler ele alacağım anlamına gelmiyor.

Kendime devrimci bir misyon falan da biçmiyorum. Bu tanımlama bana fazla iddialı da geliyor. Temel derdim, politik hikayelerin yanında, bu hikayeler içerisinde insanı anlatmak, insanı incelemek… Dolayısıyla yeni formlar, yeni anlatım biçimleri, daha önce anlatılmamış hikayeler bulmak, görülmemiş perspektifler yakalamaya çalışmak temel motivasyonlarım arasında.

Sanatla bu kadar ilişkili olmanız, 70’li ve 80’li yıllarda –o dönemlerdeki orta sınıf kavramı da tartışılır- babanızın avukat, annenizin öğretmen oluşuyla da alakalı olabilir mi?

Öyle tabi. Eğitime çok önem veren bir aileden geliyorum. Ailem benim eğitimim için il değiştirdi. Konya’ya taşındık. Konya Anadolu Lisesi’ne girdim. Akraba çevrelerinde hep ağabeylerim vardı, okumayı çok seven, bana rol modelliği yapan, beni okumaya teşvik eden… Dolayısıyla bu anlamda çok elverişli bir ortamda büyüdüm. “Bu çocuk okumayı seviyor” diye sağdan soldan hep kitap verirlerdi. İlkokuldan itibaren çok okuduğumu hatırlıyorum. Bu durum benim hayal dünyamı çok geliştirdi herhalde.

Hatta o kadar okudum ki şu an ‘Modernitenin Oluşumu ve Dünya Tarihi’ dersini de veriyorsunuz akademide… İsmi çok fiyakalı…

Dersin ismine bakma. Bütün dünyanın tarihini anlatmıyoruz, yirminci yüzyıl tarihi anlatıyorum daha çok. Modernite dersinde de Rönesans’tan günümüze kabaca bir modernleşme hikayesi anlatıyorum.

Yirminci yüzyıl demişken, bir dönem filmi yapmayı düşünüyor musunuz?

Düşünüyorum vallahi, var kafamda bir şeyler. Çok büyük bütçe gerektirdiği için onu ileriki zamanlara erteliyorum. Film çekmenin ve para bulmanın rahat olacağını düşündüğüm bir geleceğe erteledim.

Filmlerinizde “erkeklik”, “iktidar”, “şiddet” gibi temaları sıkça kullanıyorsunuz. Bu kavramlar birbirinden bağımsız olmamakla birlikte hepsinin toplandığı yer aile mefhumu… Keza politik olmak da ailede başlamaz mı önce?

Ailenin kendisi zaten metaforik bir şey… Derslerde de mesela aileyi çok anlatırım ben. Muhafazakârlığı anlatırken mesela, “baba” figürünün ailedeki konumuna referansla anlatırım. Muhafazakârlar aileyi nasıl görürlerse, ülkeyi de öyle tasvir ederler. “Devlet” babadır, “vatandaş” çocuktur gibi… Dolayısıyla vatandaşlar onların gözünde hiç reşit olamamış, güdülmeye ihtiyaç duyan çocuklardır. Bu nedenle de babanın otoritesini tanımak ve dinlemek durumundadırlar. Ayrıca aile her zaman için çok iyi bir laboratuvar. Sınıf eşitsizliklerini, sosyal ilişkileri, cinsel ilişkileri, iktidar ilişkilerini gözlemlemek için iyi bir laboratuvar… Bu nedenle aile fikri bana hep cazip geldi. O yüzden iki film de aile üzerine…

Aile meselesi açılmışken, bazı feministler tarafından, filmlerinizde kadınlar değersiz ve yoklarmış gibi temsil ediliyor gibi bir eleştiri aldınız mı?

“İktidar” meselesi çok önemli bu memlekette… Keza “erkeklik” de çok önemli… Az önce saydığın üç kavram da biriyle doğrudan ilişkili zaten: Erkeklik, şiddet ve iktidar. Erkekliğin inşasında bunlar olmazsa olmaz. Ben bu konularla ilgilendiğim için ister istemez, erkekliğin ön planda olduğu dünyaları irdeliyorum. Kadınların daha önemsiz ve ikinci plana atıldığı, ya da bir tür arzu nesnesi olarak görüldüğü, algılandığı bir dünyayı anlatmaya çalışıyorum. Ama bu dünya görüşünü paylaşmadan, tam aksine onu eleştirerek anlattığımı düşünüyorum. Ben zaten “erkeklik” meselesini deşiyorum, “erkeklik” meselesinin “iktidar”la olan ilişkisini deşiyorum ve kamerayı erkeklerin gözüne yerleştirerek, içeriden bir eleştiri yapmaya çalışıyorum.

Size yapılan eleştiri daha çok “Tepenin Ardı” üzerinden değil de “Abluka” filmi üzerinden sanırım. “Abluka’da tek kadın devrimcinin varlığı arzu nesnesi olarak kodlanıyor” düşüncesi üzerinden yapılan bir eleştiri oldu sanırım o dönemde.

Evet ama bu çok yanlış bir okuma… Ben devrimcileri anlatmıyorum ki… Ben devrimcilerin gözünden de anlatmıyorum hikayeyi. Ben lümpen bir muhbirin gözünden anlatıyorum o dünyayı. Kaldı ki onun gözünden bile tam anlamıyla öyle değil aslında. Meral karakteri, orada oynadığı rol ile Kadir’in dünyasını alt üst eder ve giderek gerçekliğini kaybedip, giderek Kadir’in hayalinde yaşayan bir takıntı nesnesine dönüşür. Ama dediğim gibi buradaki asıl mesele, Kadir’in dünyasını anlatmak… Onun dünyasını anlatarak eleştirmek…

Bir yazıda “herkes hakkında bir sürü şey biliyoruz bir tek kadın karakter hakkında hiçbir şey öğrenmiyoruz” minvalinde bir eleştiri yapılmıştı. Bu doğru değil. Hiçbir yan karakter hakkında bir şey bilmiyoruz. Sadece Kadir ve Ahmet hakkında bir şeyler biliyoruz. Meral de Kadir’i anlatmak için rolünü oynayıp çekilen bir yan karakter, tıpkı diğer yan karakterler gibi. Meral hakkında çok şey öğrenememizin nedeni kadın olması değil yan karakter olması.

Yılmaz Güney, sinema anlayışını tarif ederken “bir şey ancak zıttıyla anlatılırsa anlam kazanır.” diyor. Siz de anti-kahraman öyküleri anlatıyorsunuz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Üzerine düşününce çok şaşırtıcı değil aslında… Diyalektiği anlatıyor çünkü. Politik bir insan olarak muhtemelen diyalektikten ilham alarak söylediği bir laf… Benim filmlerde de böyle olduğunu mu düşünüyorsun?

Aslında orada şöyle bir şey var: Nesnel iyi ve kötü yok filmlerinizde. Gerekçeleriyle tanımlanmış iyilik ve kötülük var. Ele aldığınız kahramanlar genelde kötülük yapıyor. Bu da bir anlamda çatışma yaratıyor.

Evet, bu dramayı ilerleten temel etkenlerden bir tanesi. Ayrıca ben trajediyi de çok severim. Bir okur olarak trajediye çok düşkünüm. Dolayısıyla trajik çatışma beni çok etkiliyor. Filmlerimde de bu tip çatışmalar ortaya çıkmış olabilir, doğrudur.

Godard, “politik film yapmayın, politik olarak film yapın.” diyor ya hani, politik filmler yapan bir yönetmen olarak ne düşünürsünüz?

Benim o laftan anladığım, çok iddialı bir şey tabi, bizim tam olarak yapabileceğimiz bir şey değil. Çünkü orada üretim sürecini de kastediyor. Onu maalesef yapamıyoruz. Bu koşullarda da yapabileceğimiz bir şey değil ne yazık ki… Koşullar “düzelirse” de çok yapabileceğimiz bir şey değil. 68 ruhunun filan olması gerekiyor. Çok ciddi bir toplumsal hareket ve o toplumsal dinamik ile ortaya çıkmış deneysel, alternatif üretim biçimleri… Ancak böyle bir ortamda yeşerebilir politik yöntemlerle filmler yapmak.

Onun dışında çok mümkün gözükmüyor. Ben nasıl film yapıyorsam, politik film yapmayanlar da aynı koşullarda film yapıyor. Bunu aşmak da çok zor… Sonuçta biz yine yapımcı sistemiyle çalışıyoruz, yine fon sistemiyle para bulmaya çalışıyoruz, yine herkese profesyonel bir şekilde parasını veriyoruz.
Bir dönem apaçi kafasıyla çok film çekildi. Evde sandviç filan hazırlayıp ekibe yedirerek filan…

Artık öyle bir ortam kalmadı. Kimse sandviç yiyerek çalışmıyor bu dönemde. Prodüksiyon sayısı arttıkça kimse o tip bir şey kabul etmiyor. Hele iyi ve kalifiye olanlar özellikle… Üç kuruşa sandviçe çalışanlar insanlar yok artık.

Başa dönersek…

Mesele kabaca şu aslında: Çok fazla sayıda film var, çok az sayıda salon var. Dolayısıyla “sanat fonu” diye tabir edilen, kamu fonu desteğine ihtiyacımız var.

Devletin kültür ve sanat politikaları ile alakalı…

Evet, öyle. Biliyorsun 2004’ten önce bakanlık desteği diye bir şey de yoktu. Avrupa’da çok daha önce başladı bu durum tabi. Biz de de şu an düzenlemeler lazım bu fonla ilgili ama şu an siyasetin çok daha önemli işler var, kimse de bu fonla uğraşmıyor zaten. Kültür politikalarına filan sıra bile gelmiyor. Zaten ortalama 6 ayda bir Kültür Bakanı değişiyor. Kültür politikalarına sıranın gelmemesi daha mı iyi onu da bilmiyorum. Oraya cidden el atılırsa çok daha kabus bir tablo ortaya çıkabilir, malum koşullarda.

Cumhuriyet’e bakanlık desteği çıkmaması sonrasında dediniz ki “sadece barış imzacısı olduğumuz için değil, kimliklerimizden ötürü de destek verilmiyor.” Muhalif olduğunuzu kastederek mi söylediniz bunu?

Sadece muhalif olmak değil, sanat sineması yaptığımız için de… Ne bileyim mesela, eski Yeşilçam ağının içine dâhil olmamak olabilir. Mesela benim iki filmim için de birden çok kere başvuru yaptık ve o zaman imza olayı yoktu. Politik olarak da insanlar ürkmemişti. ‘Abluka’yla üç kere başvurduk. Her iki filmimde de kuruldaki insanlarla özel ilişkiler kurarak çıkarttık. Kapılarını tıklatarak, birilerine aratarak çıkarttım. Yoksa çıkmıyordu yani… ‘Tepenin Ardı’nın başarısından sonra biz ‘Abluka’ya rahat çıkar diye düşünüyorduk, olmadı.

Dolayısıyla o söyleşi de şunu söylemeye çalıştım: O kurulu oluşturan insanların büyük çoğunluğu sektör temsilcileri ve o temsilcilerin önemli bir kısmı de biz yok olalım istiyorlar. Hem filmleri sevmiyorlar –bu hasetten de kaynaklanıyor olabilir-, hem de biz film çekemezsek kendilerinin ve arkadaşlarının film çekme ihtimali artıyor. Çok ciddi bir rekabet de var bu anlamda. Dolayısıyla geçim kaynağı sadece kültür bakanlığından sağladığı fonlar olan insanların olduğu müthiş bir rekabet ortamı var. Eleyebildikleri kadar insanı baştan elemek istiyorlar. OHAL de onlar için altın fırsat tabi… Devletten baskı gelmeden sektör temsilcisi kendisi yapıyor zaten yapacağını. “Bunlar sakıncalı” diyor ve hemen üzerini çiziyor. Nasıl olsa kimse onlara “ya bu çocuklara niye destek vermediniz” demeyecek. Hatta belki de “bizi çok rahatlattınız” diyerek sırtlarını sıvazlayacaklar.

Geçen Ezel Akay bir söyleşide, “bakanlık başvuruları önce MİT’e gidiyor, sonra komisyona geliyor” diye bir cümle söyledi.

Evet, öyle bir rivayet var. Bu dönemde her şey olabilir… Belki de yukarıdan geliyor emirler, bilemiyorum… Ama benim komisyonda olan arkadaşlardan edindiğim bilgi, yukarının çok fazla baskısına gerek kalmadan sektör temsilcilerinin bu işi gördüğü…

Yönetmen ve senarist olarak bir yapımcı edasıyla filminize para aramak canınızı acıtmıyor mu?

Vallahi buna o kadar alıştım ki… “Tepenin Ardı” zamanından beri… Bakanlık desteği çıkartmak bile başlı başına bir macera çünkü… Ve ben hep bunun içindeydim. Bazen gına geliyor tabi ki… “Allah belasını versin.” bu sanat dalının da, bırakayım gideyim diyorum bazen.

Gideyim akademide dersimi vereyim falan…

Yok, sadece o da değil… Senaryo yazayım, roman yazayım dediğim zamanlar oluyor. Bunu ciddi ciddi düşünüyorum mesela. Sonra aradan 2-3 gün geçiyor, gene kaldığım yerden devam ediyorum.

Bir Boğaziçili olarak Mithat Alam Film Merkezi ile ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?

Ben mezun olurken orası açıldı. 1999 yılıydı… Ama master ve doktora yaparken sık sık oradaydım. Orası çok önemli bir yer… Seyfi (Teoman) ve Yamaç (Okur) ile olan ilişkimi bu sayede devam ettirdim. Yamaç’ı özellikle Sinema Kulübü’nden beri tanırım. Yamaç, film merkezinin müdürü oldu ve ilişkimiz bu sayede devam etti. Kurumun ayrıca benim için önemi çok fazla… Kısa filmim “Rıfat”ın ekipmanını oradan aldık, onun sayesinde çektik. Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan insanlar için de orası çok önemli bir yer. Orası olmasaydı Seyfi ile yol arkadaşlığı yapamazdım. Dostum Seyfi’yi de, Mithat Alam’ı da bir kez daha anıyorum, çok fazla kişiye emeği geçti.
Soner Sert kimdir?

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema – TV bölümünden mezun oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarımı bölümünde yüksek lisans yapıyor. “Köprü”, “Baba” ve “Ses” gibi ödüllü kısa filmlerin yazarlığını ve yönetmenliğini yaptı. İnsan hakları, ezilenlerin sinemadaki yeri, işçi sınıfının sinemadaki temsili konuları üzerine makaleler kaleme alıyor. Sinemacılığın ve gazeteciliğin ortak noktasının “hakikate ulaşmak” olduğunu düşünüyor ve yanılmamak için elinden geleni yapıyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*