Anasayfa » GÜNDEM » Ekonomik-Siyasal döngülerin kaçınılmaz sonu: Kriz…

Ekonomik-Siyasal döngülerin kaçınılmaz sonu: Kriz…

Ercan Akpınar’ın 22.08.2018 tarihinde gönderdiği ancak elimize yeni ulaşabilen yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Emperyalist kapitalist sistemin ve onun sermaye üretiminin kapsamı, derinliği, yaygınlığı, üretimdeki anarşi ve iç rekabeti küresel düzeyden oluşan dünya pazarının sınırlarına çarparken, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişki kendini ilk elde emperyalist-kapitalist güçler arasındaki pazar-hegamonya alanlarının paylaşımı-yeniden paylaşımı olarak gösteriyor. Özellikle 2008 küresel ekonomik krizinin ardından tetiklenen, çelişkileri şiddetlendiren bu paylaşım kavgası artık yeni bir eşiğe gelip dayanmış görünmektedir. ABD’nin emperyalist tekelci mali oligarşisinin küresel düzeyden kurulmuş hegamonyasının sorgulanması ve çeşitli küresel, bölgesel düzeylerden zorlanmaya başlamasıyla bozulan göreli güç ve egemenlik dengeleri, küresel emperyalist kapitalist sistemin ve onun küresel kurumlarının (BM, DTÖ, DB, IMF, NATO, AB… vd.) düzenleyici, denetleyici etkisini de ortadan kaldırıyor. Hegamonyanın çözülmeye başlamasıyla ve yeni pazarlara duyulan kurt açlığı zincirlerinden boşanmış bir etki yaratıyor.

ABD emperyalizmi aştığı “ticaret savaşlarıyla” (Dipnot: Bu durumu Trump’ın patolojik karakteriyle izah etmeye çalışmak meselenin özünü, emperyalist kapitalist sistemi ve onun mali oligarşik tekel karakterini ve çelişkilerini anlamamak, sorunları kişilerin tercihlerine bağlayarak boğmak anlamına gelir. Türkiye’deki siyasal süreçleri “tek adamlık”la açıklamaya çalışanlar için muazzam bir kolaylık sağlasa da; “tek adam”ları ortaya çıkaran tarihsel süreçleri, ulusal-küresel-bölgesel rejim krizlerini, toplumsal-sınıfsal-siyasal güç ve iktidar mücadelelerini, diyalektik materyalist bir perspektiften çözümleyerek ancak gerçeklere ulaşabiliriz.) hegamonyasını sorgulamaya, pazar alanlarına girmeye çalışanlara dişlerini gösteriyor. Gümrük duvarlarının ek vergilerle yükseltilmesi iç pazarları korumaya alırken dünya pazarları üzerindeki paylaşım kavgasını da kızıştırıyor.

Emperyalist mali oligarşinin küresel düzeyden oluşturduğu “serbest piyasa-piyasa ekonomisi”, para-meta ve sermayenin serbest dolaşımını sağlarken dünya pazarının kontrölünü de küresel güçlere, onların sınırsız egemenlik heveslerine bırakır. “Serbest piyasa” kurallarına ve ekonomisine bağlılık esasen bu düzene, onun işleyişine itirazımız yok anlamına gelir. Küresel emperyalist kapitalist sisteme entegrasyon düzeyi bağımlılık ilişkilerinin de düzeyini belirler. Borsa, banka, sigorta, lojistik…vd. leriyle meta ve para sermayenin dolaşımını dünya çapında entegre ederler. Ulusal ekonomilerin kendilerine dair karar alma süreç ve insiyatifleri dünya ölçeğinde kurulmuş ve iç içe geçmiş küresel emperyalist kapitalist ekonomik ilişkiler nedeniyle gittikçe daralır. Dünya pazarına hükmeden egemen güçler bu ekonomik ilişkileri siyasal ajandalarını hayata geçirmek için de gerektiğinde kullanırlar. Kuralları belirleyen onlar olduğu ve onların çıkarlarının ifadesi olduğu için de bağımlı ülkelere çok fazla hareket alanı kalmaz. Onlar sadece bu egemen güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak, birine karşı diğerine yanaşarak kendi çıkarlarını yürütmeye çalışırlar.

Türkiye egemen sınıflarının yaşanılan ekonomik kriz nedeniyle ABD’yle arasındaki kimi sorunlarda elini güçlendirmek için diğer egemen güçlere yanaşması bu duruma tipik bir örnektir. Rusya, Almanya, Fransa ve bir dizi başka emperyalist kapitalist güç ile daha çok kısa bir süre önce yaşadığı ciddi sorunlar karşısında ABD’ye yanaşmaya çalışması, Trump’dan medet ummalarında olduğu gibi. Başka şansları da yoktur. Bağımlı bir kapitalist ülke ve onun egemen sınıfının çıkarları, emekçi kitlelere dönük milliyetçi-şoven propagandanın aksine bu ilişkinin derinleşerek sürmesinden geçmektedir. Türkiye tekelci burjuvazisinin üretim kapasitesi, sanayileşme düzeyi, sermaye birikimi emperyalizmle işbirliği ve oradan bağımlılık düzeyine taşındığı bir tarihsel arka plana sahip olduğu için onun bu ekonomik-siyasal-kültürel bağımlılık ilişkisinin dışına çıkabilmesi mümkün görünmese de;

Küresel bir rejim ve hegemonya krizinin olağan dışı koşullarında uluslararası ilişkiler için de elini güçlendirmek, bölgesel bir merkez olarak özerklik edinmeye çalışarak, emperyalist güçlerin hegemonya mücadelesinden doğan boşluklardan sızmaya çalışmaktadır. Orta gelişmişlikteki kapitalist ekonomisini, jeopolitik konumunu, nüfus (yani ucuz işgücünü!) ve pazar gücünü pazarlık masasına koyarak hem kendi rejim krizini aşmaya hem de küresel krizden konumunu yükseltmek için faydalanmaya çalışmaktadır. Nasıl ki Türkiye’de hukuk ve normlar sistemi, yasal düzen rejim krizinin derinleşmesine paralel kurallardan bağımsızlaşıp, keyfi, açık-kuralsız-sorumsuz bir egemenlik aracına dönüşüyorsa, neoliberal burjuva demokratik sistem faşizme dönüştüyse benzer bir ilişki ve süreç küresel düzeyden de yaşanmaktadır. Uluslararası kurumlar ve hukukun bağlayıcılığının emperyalist devletlerce tanınmamaya başlanmasıyla devreye sokulan güç siyaseti sürekli yükseltilen düzeyiyle sorun çözmenin, paylaşım mücadelelerinin sertleşmesine neden olmaktadır. Bir döngüye girilmiş olduğu görülüyor. Ekonomik, politik mücadeleler yetersiz kaldıkça şiddet araçları da devreye girecektir. Savaş politikanın şiddet araçlarıyla sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Bugünkü politikalar sürdürülmeye devam edilecek olursa varacağı yer orası olacaktır.

Emperyalist-kapitalist güçler ve tekeller arasındaki çelişkiler derinleştikçe yeni ilişki biçimleri de ortaya çıkmaktadır. Bu güçler arasındaki ittifaklar ve birlikler, çıkar-sömürü ortaklıkları çelişkilerin daha “barışçıl” yollarla çözümünü öne çıkartsa da mali oligarşik tekelci düzeyden sermaye birikimlerindeki tıkanma, kar oranlarının düşmesi ve krizler, pazar ve hammadde kaynakları üzerinde söz sahibi olma mücadeleleri, küresel ve bölgesel düzeyden yürütülen hegemonya çabaları “barışçıl” yöntemlerin de sınırlarını gösteriyor. “Barış” ancak egemenlik ilişkilerinin bütün taraflarca kabulu durumunda oluşan birşeydir. Çelişkilerin şiddetlenmesi egemenlik ilişkilerinin sorgulanmasıyla içiçe gelişir ve “barışçıl” mücadele araçlarının nefesi de buradaki çelişkileri çözmeye yetmez, daha sert ve çatışmacı politik-ekonomik-askeri önlemlerin devreye girmesi gerektiğini- hatta girdiğini gösterir bize. Çoklu güç odaklarının arasındaki çelişki ve çıkar karşıtlıkları derinleştikçe sürecin karakteri gereği el yükseltmek zorunda olan bütün güçler tüm potansiyellerini ortaya koyarak konumunu koruyup geliştirmeye çalışıyor. Kriz, eski statik konum ve dengeleri bozup yıkılmasını sağlamış görünse de yeni denge ve ilişkilerin nasıl, hangi düzey ve paylaşımlarla, ne şekilde kurulacağı netleşmemiştir. Bugünkü kavganın ana nedeni de kurulacak yeni, daha üst düzeyden küresel emperyalist kapitalist entegrasyon ve kurumlaşmada yer, konum kapma mücadelesidir.

Yapısallaşarak, süreklilik kazanmış kriz kapitalizmin küresel temelden yaşadığı bir çok yönlü ekonomik, siyasi, ticari, askeri alanların tümünü kesen bir sistem krizi, yönetememe krizidir. Küresel-bölgesel tüm güçlerin el yükselterek dünya proletaryasının ürettiği artı değerden daha çoğunu istemesi çatışmalı ilişki biçimlerini ortaya çıkarmaktadır. Bir yeniden yapılanma arayışı, çabası olan bu kriz sürecinde yeni hegamonik düzen yeni temelden zorla kurulmaktadır. İki kutuptan ittifak sistemlerinin, dost-düşman ayrımının belli olduğu dünya gerçekliği ortadan kalktıktan sonra çokluluşan yeni emeperyalist-kapitalist güç, odak ve merkezlerinin ortaya çıkması küresel sistemdeki dengesizleşmeyi arttırmakta, payını ve konumunu yükseltmeye çalışan güçler ABD emperyalizminin dünyayı eskisi gibi yönetmesine engeller çıkarmaktadırlar. Emperyalist kapitalizmin geldiği sermaye birikim aşaması dünya pazarının, dünya ticaretinin artık egemen bir hale gelmesi ABD’nin küresel hegamonyası sorgulansa dahi geri döndürülemez bir noktadadır. Sorunlu küresel ticaret ve alınan artı değer sömürüsünden kimin ne kadar pay alacağının yeniden hesaplanması, yani yeniden paylaşım mücadelesidir. Son yıllarda küresel emperyalist güçler ile bölgesel kapitalist güçlerin hem kendi aralarında hem de birbirlerine karşı artan çelişki, sorun ve kurguların temelinde yatan bu durumdur. Devasa boyutlara ulaşmış tekelci birikimlerin mali oligarşik sermayelerinin bir değerlenme krizidir, kendini gerçekleştirebileceği- ister reel üretimde ister finans sektöründe- alanların daralması nedeniyledir. Emperyalist kapitalist güçler arasındaki eşitsiz, sıçramalı gelişim, çeşitli sorun temelli göreli ittifakların oluşup sonra hızla dağılma süreçleri de yaşanan krizin etkilerini daha da şiddetlendirip derinleştirmektedir.

Kapitalizm tarihsel sınırlarına yaklaştıkça dev sermaye birikimleri daha büyük artı değer kitlelerine, azami kara ihtiyaç duyuyor. Onun bu ihtiyacının tatmin edilmesinin yolu yeni artı değer alanlarının ortaya çıkarılabilmesi ile birlikte emek üretkenliğinin azami düzeylere zorlanabilmesinden geçer. İşçinin emek gücünün doğal sınırları, toplumsal gelişim düzeyi, sınıf mücadelesinin durumu vd. gibi nesnel gerçeklikler bu azami artı değer sömürüsüne, emek üretkenliğini arttırma çabalarına sınır çeker. Sermaye bu engeli üretimin teknik temelini, sermayenin organik bileşimini yükselterek aşmaya çalışır. Üretimdeki canlı emek oranı düşerken, sabit araçlar yükselir. İşsizliği arttıran bu durum sınıf içerisindeki rekabeti körükler ve ücretlerin aşağıya doğru bastırılmasını ve makinaların basit eklentisi durumuna gelmiş işçinin üzerindeki sömürü baskısını arttırır. Kapitalizm tekelci sermayesini gerçekleştirme krizini üretici güçlerde yaptığı ilerlemelerle aşmaya çalışır. İşe yaramaz da değildir. Fakat burada artan sömürü oranları, tekelcileşme düzeyi emekçi sınıflarla-sermaye sınıfı arasındaki uzlaşmaz çelişkileri arttırır, derinleştirir. Asalaklık ve çürüme düzeyi her geçen gün yükselir. Bu durum sistemin tarihsel ve siyasal ömrünün sınırlarına yaklaştığını, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin çözülmesini zorunluluğunu da güncelleştirir (Komünizmin maddi temellerinin olgunlaştığını gösterir), ama sistem işçi sınıfının devrimci hareketi ile yıkılmadığı müddetçe önüne çıkanlar sadece her defasında daha büyük bir engeli ifade ederler, ama bir ‘sınırı’ değil!..

“…bu çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişmesini dışladığını sanmak yanlış olur; durum kesinlikle böyle değildir. Emperyalist dönemde bazı sanayi kolları burjuvazinin bazı kesimleri, bazı ülkeler, bu eğilimlerden kah birini kah ötekini, küçük ya da büyük ölçüde gösterirler. Genel olarak kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir, ne var ki bu gelişme sadece genelde gittikçe daha eşitsiz hale gelmekle kalmıyor, eşitsiz gelişme kendini sermaye bakımından en zengin (İngiltere, Lenin burada döneminin örneğini veriyor, bugün O’nu ABD olarak güncelleyebiliriz.) ülkelerin çürümesinde özellikle gösteriyor.” (Emperyalizm, Lenin)

Günümüzde bu çürüme,güç kaybı, eşitsiz, sıçramalı gelişim dinamiği nedeni ile bir dizi küresel, bölgesel gücün aktifleşmesini ve küresel hiyerarşi ve hegemonya düzeninin yıkılıp yeniden inşasını zorluyor.

Kapitalist ekonomilerdeki hemen kriz sermayenin tekelci merkezileşmesini, yükselten, kapitalist birikimin mutlak genel yasasının etkimelerini arttıran bir sonuç doğurmaktadır. Özellikle sınıf mücadelesinin geri, sınıfın dağınık ve örgütsüz olduğu yerlerde daha da böyledir bu. Sermaye sömürü oranlarını alabildiğine uçlara taşımak, toplumsa-siyasal-hukuki denetim dışına çıkarak sınıfı baskılamak için krizleri fırsat olarak kullanır. Türkiye’de 1994 ve özellikle 2001 krizleri ardından geliştirilen yeniden yapılanmalarla Türkiye tekelci sermayesi birkaç kat büyüyerek kendi sınırlarına sığamaz hale gelmiştir. Sömürü oranlarının artması, işçi ve emekçilerin sefalet koşullarına, geri yaşam standartlarına hapsedilmesi pahasına yaşanan bu büyüme toplumsal-sınıfsal çelişkileri de keskinleştirip derinleştirmiştir.

Türkiye orta gelişmişlikteki bir kapitalist ülke olarak emperyalist kapitalist sisteme bağımlı bir ülkedir. Uluslar arası emperyalist sistem ve onun küresel kurumlarına entegrasyonunu büyük oranda tamamlamış bir ülke olarak, bağımlı olduğu emperyalist mali oligarşik kurumların denetimi-gözetimi altında,onların çıkarlarını kendi çıkarlarıyla birleştirmiş bir ilişki modelidir. Ekonomik olarak kredi ve borçlanmaya olan yaşamsal ihtiyacı, toplumsal-sınıfsalyapısını koruyabilmesi için olmazsa olmazıdır. Bugün yaşanan krizde bir borç-kredi anaforuna yakalanmış, faiziyle geri ödemede-borç çeviriminde sıkıntı içine girilmesi nedeniyledir. Krizin temeli buradaki şişme ve balonun sürdürülemez bir noktaya gelmiş olmasıdır. Balonu patlatan nesnel ekonomik zayıflık ve tıkanmanın düzeyi olmasına rağmen ABD’yle yaşanan Pastör Branson krizinin bu sürece denk gelmesi AKP’ nin krizin sorumluluğundan kendini kurtarabilmesi için bir bahane olmuştur sadece.

Döviz kurlarındaki artış, sert sermaye hareketleri, enflasyon ve cari açıktaki yükselme, aşırı birikim ve ekonominin çeşitli alanlarında yaşanan aşırı üretim kriziyle birleşince bir stagflasyon ve TL’nin develüasyona uğramasıyla kendini gösterdi. Türkiye kapitalizminin kendi iç denetleme, düzenleme, reorganize etme araçları AKP iktidarı elinde iktidar merkezileşmesine kurban gittiği için de krizin etkileriyle nasıl başa çıkılacağı konusunda kafalar karışık. Hısım akrabanın eline bırakılmış ekonomi yönetimi, medya tekelleşmesi ve yolsuzluk ekonomisiyle birleştiğinden artık dikiş-yama tutması mümkün görünmese de bu yeni ilişki ve yönetim biçiminin topluma kabul ettirilmesi temel yönelim olmaktadır. İşçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarının günden güne gerileyen yaşam düzeyleri gününü ve geleceğini toplumsal alanın bütün parçalarında karartan bu yeni düzen siyasal karakter gereği milliyetçi,şoven-faşist ekonomi politikalarına yönelmektedir. Emperyalist sermaye karşısında emekçilere pompalanan milliyetçiliğin aksine el açan, piyasaların gereklerini itirazsız yapmaya çalışan bu siyasallığın çeşkili görünen bu tutumu sınıfsal karakteri gereğidir. Küresel mali oligarşik düzenin gereği için içerdeki emekçileri manüpüle etme, ssorunları dışsallaştırmak zorundadır. Milliyetçilik ve islamcılığı iç içe geçerek oluşturmaya çalıştığı muhafazakar iklim, dış düşman retoriği ilk elde etkili gibi görünse de bu medya manüpülasyonu yüksek enflasyon, temel ihtiyaç maddelerinden yüksek fiyatlar, artan işsizlik, ücretlerde sıfır zam pratiği karşısında, nesnel yaşamın acımasız koşullarında etkisiz hale gelecektir.

Krizin patlamasının ardından iktidarın aldığı önlemlerin tümüne baktığımızda Türkiye ve uluslararası mali oligarşik tekelci sermaye kesimlerinin çıkarlarını korumaya, onları rahatlatmaya dönük olduğu görülecektir. Dillerde piyasalara güven verme, sermayeyi rahatlatan, koruyan açıklamalar dışında bir şey yoktur. Piyasalar denilen şey, sermayenin uluslarası mali oligarşik kesimlerinin egemenlik ve sömürü araçlarının,ekonomik üretim, işleyiş-düzenleme alanlarının görünen yüzüdür. Toplumsal plandan bakıldığında kurtarılmaya çalışılan kesimlerin % 2-3’e tekabül ettiği görülecektir. Emekçiler mi? Onlar hastayı kurtarmak için zoraki kan verme kuyruğuna sokulmuş kalabalıklardır sadece! Onlar, denetim altında tutulup kemer sıkma politikalrıyla iyice köşeye sıkıştırılacak, mümkünse her kriz döneminde tedavüle sokulan “aynı gemideyiz, milli birlik” palavralarıyla zora gerek kalmadan rızaları üretilecek kitlelerdir. Azami kar çılgınlığı nedeniyle patlayan bu krizin müsebbibi sermaye sınıfı olduğuna göre bordadan ve kaptan köşkünden (madem “aynı gemideyiz”) atılacak olanlar sermaye sınıfı ve onların siyasal temsilcileri olmalıdır! Kriz onların doymaz bilmez iştahası nedeniyle çıktığına göre faturasın da onlar ödemelidirler. Emekçi sınıflarla sermaye sınıfını uzlaşmaz sınıfsal çıkarları nedeniyle bir kader birliği yapmaları mümkün değildir. Bu manüpülatis söylemin toplumda karşılık bulduğu düzey emekçilerin ödeyeceği bedelin de göstergesidir. Sınıfsal, toplumsal,demokratik muhalefetin durumuna bakıldığında Türkiye işçi sınıfını karanlık günlerin beklediğini söyleyebiliriz. Geleceğini aydınlatmak, bu karanlığı dağıtabilme gücü ve potansiyeli fazlasıyla verili olan işçi sınıfı birleşik-örgütlü-militan bir mücadele hattıyla bu krizi kendi cephesinden bir fırsata çevirebilir. Kararlı, soluklu, kitlesel bir mücadele ile krizin faturasını ödememek için hareket geçtiğinde, bir genel grev genel direniş örgütleyebildiğinde sınıfsal-siyasal geleceğindeki kara bulutları dağıtmaya da başlamış olacaktır.

Türkiye’nin son ekonomik kriz sürecinde ABD’yle yaşadığı sorunların bir “anti-emperyalizm” parantazine alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Emperyalist kapitalist sistemin ne olduğunu bilmeyenler açısından milliyetçi tondan söylenen bu “anti-emperyalizm” elbetteki demogojiden ibaret. Kapitalizmle sorunu olmayanların anti-emperyalist de olamayacağı açık. Küresel emperyalist sisteme bağımlı ve ona bağlılığını sık sık ‘piyasalara güven verme’ noktasında dile getiren bir iktidarın anti-emperyalist olması ne kadar mümkünse bunlar da o kadar anti-emperyalistlerdir! ABD emperyalizmiyle Türkiye’nin tarihsel geçmiş ve ilişkileniş düzeyi AKP’nin emperyalist ülkelerle yer yer gerilimli de olsa kurduğu ilişkiler bu söylemi baştan boşa düşürüyor zaten. İslama bir milliyetçilikten anti-emperyalizm değil, olsa olsa yaşadığı rejim-yönetememe krizi nedeniyle karşı karşıya gelmek durumunda kaldığı ülkelerle kendi iç kamuoyunu manüpüle etmek için perde önünde demogojik atışma beklenir. Bunu yaparken de diğer emperyalist ülkelerin (Almanya, Fransa, Rusya, Çin) desteğini araması onun emeperyalizmle bir sorunu olmadığını da göstermektedir. Dün Almanya ile sorun yaşarken (bu sorunlar nedense hep seçim dönemlerinde ortaya çıkar) “anti-faşistti”, Merkel “dişi Hitler” di. Bugün “demokratik dost” oldu. O günlerde Trump ve ABD Türkiye’yi anlıyordu. Bugün anlamıyor “bunlar emperyalist”! Çok hızlı tavır ve taraf değiştiren bu yönetim ve yöneticiler rejim krizinin 24 Haziran’ın ardından çözülmesi bir yana şiddetinin ve derinliğinin de göstergesi olmaktadırlar.

Üretimin en büyük yanını oluşturan metal-otomativ sektörünün tamamı emperyalist tekellerle ortaklık halindedir, banka-finans sektörünün hemen hepsi yabancı (emperyalist!) ortaklıdır; ülke ekonomisi ithal ikameci bir yapıdadır, bütün ekonomi bir bağımlılık ilişkisiyle uluslararası emperyalist işbölümünde kendine biçilmiş rolü yerine getirirken hangi anti-emperyalist gerçek olabilir?! Maliye-Hazine bakanı Damadın emperyalist finans tekellerinin temsilcilerine konferans verirken, Türkiye pazarının cazibelerini anlatıp, ucuz iş gücü ve azami kar olanaklarını sıralerken sömürü cenneti tasvir ederken hiç milliyetçi-ulusalcı anti-emperyalist söylem kullanmıyordu oysa. Bütün kapıları ardına kadar açmıştı. Kuralsız-dizginsiz bir şekilde emperyalist finans çevrelerine, köpek balığı HEDGE fonlarına çağrı yapılırken neden duyulmuyor bu anti-emperyalizm? Böyle Bir şey yok çünkü. Ekonomik krizin nedenlerinin karartılabilmesi, iktidarın bir beka sorunu yaşamaması için milliyetçi, islamcı bir hamasi dille kitleleri manüpüle etmek gerekmektedir. Bunun için de bir dış düşmana ihtiyaç vardır. Onlar, “ezanı susturmak, bayrağı indirmek istiyorlardır”! Böylesi bir propoganda iktidarın ideolojik fıtratına da uygundur. Her tarafından çelişki akan bu söylemlerin gerçekle bir bağının olup olmaması da önemli değildir. Medya gücüyle algılar yönetilebiliyorsa sorun yok demektir!..

Yapılmaya çalışılan şey gayet açıktır oysa. İçerde krizin faturasını ödemek zorunda kalacak emekçileri hamasi şoven-islamcı propagandayla uyutmak, dışarda ise ABD’nin hegamonyasına karşı ses yükselten, “ticaret savaşları”nda ekonomik zarar görerek ABD’ye tepki gösteren ülkelerle dayanışma arayışına girmektir. Dünya ticaret ve piyasalarının oluştuğu bir dönemde Türkiye ekonomisinin bir küresel ekonomik krizi tetikleme olasılığını da kullanarak dış destekle (şimdilik IMF’ye başvurmaya ve MB’nin faizleri arttırmasına direniliyor. Ama şimdilik!) bu krizi atlatmak, olabilirse fırsata çevirmek istemektedirler. Başka bir çaresi ve yapacağı şey de yoktur. Ya bu şekilde gemisini yüzdürecek ya da batacaktır.

Tabi buradaki hiçbir ilişki ve plan tek taraflı değildir. Emperyalist ülkelerin Türkiye’ye vereceği desteğin maliyeti her zamankinden daha ağır olacaktır. Tarihindeki en zor dönemlerden birini yaşayan Türkiye çok zayıf ve ağır tavizlere açık bir haldedir. Emperyalist kapitalist güçler bu zayıflıklardan azami düzeylerde yararlanabilmek için ellerini ovuşturmaktadırlar. Türkiye tekelci burjuvazisinin krizini fırsata çevirmek için daha şimdiden sıraya girmişlerdir. 2009 küresel ekonomik krizinde Yunanistan’a yaptıkları “yardım” gibi. Yunanistan’ın bütün ulusal değerlerini yağmalayıp, ülkeyi yarı yarıya fakirleştiren bu emperyalist “destek ve yardımın” Türkiye’de yol açacağı yıkımı kestirmek de zor değildir…

Şu “Papaz” meselesi…

Türkiye’nin ABD ile yaşadığı Brunson krizinin ekonomik krizin öngünlerine tekabül etmesi AKP iktidarına “ekonomik savaşla karşı karşıyayız, bizi dış güçler krize sokmak istiyor” demogojisine fırsat verdi. 2001 krizinde MGK toplantısında dönemin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı (Sezer-Ecevit) arasında havada uçuşan Anayasa kitapçığı ekonomik krizin patlamasına ne kadar sebep olduysa bugün ABD’nin Brunson meselesi nedeniyle aldığı çeşitli yaptırım kararları da o denli sebep olmuştur. Zaten kırılgan ve sürdürülemez bir noktaya gelmiş, geleceği öngörülemeyen bir ekonomik-siyasi tabloyla yüz yüze olunduğundan ABD emperyalizminin görece küçük bir hamlesi bile TC’nin hızla çakılmasına yetmiştir. Türkiye’nin ekonomik-siyasal-toplumsal bir kriz içinde olduğu, yönetilemediği, dolayısıyla geleceğinin de öngörülemediği bir atmosferde borç bulmakta zorlanması, piyasa faizlerinin uçmasına ve tüm dengelerinin bozularak bir bunalıma sürüklenmesini getirdi.

Türkiye’nin ABD ile yaşadığı sorunlar ekonomik olmaktan daha çok (tabi emperyalist kapitalizmin ekonomisiyle siyasetini birbirinden ayırdığımız anlamına gelmez bu. Olsa olsa konjonktürel olarak birinin diğerinin önüne geçtiği bir durumu ifade eder.) siyasaldır. Türkiye’nin Rusya, İran, Çin eksenine doğru yanaşması uluslararası ilişkilerde Atlantik ittifakının dışına çıkan yönelimlere girmesi iki eşitsiz gücü karşı karşıya getirmektedir. ABD’nin İran ambargosunun kapsamının genişleyeceği önümüzdeki aylarda Türkiye’nin pozisyonunu kendi lehine çevirmek isteyen ABD, Brunson krizini bahane ederek çeşitli siyasal-ekonomik-politik yaptırım,uyarı ve ikazları peş peşe gündemleştirmiştir. Türkiye’de jeopolitik olarak ABD’nin kendisine duyduğu ihtiyacın farkında olarak pazarlık yürütmekte, kendini daha pahalıya satmak istemektedir. Karşılıklı bir çekişme ve pazarlık sürecinin ardından anlaşamayan bu iki güç (çok karışık, birbirini etkileyen sorun yumağı var zira. Halk Bankası ve diğer birkaç Türk bankasına İran ambargosunu deldirdikleri için verilecek milyarlarca dolarlık ceza, Hakan Atilla davası, F-35’ler, S-400’ler, Mavi Akım, Nükleer Santral, Ortadoğu’da Türkiye’nin ABD’den uzaklaşması, ABD’nin PYD-YPG’ye verdiği destek … gibi) Brunson krizini bahane ederek köprüleri atmış görünmektedir. Bu krizden nasıl çıkılır bilinmez ama iki eşitsiz gücün çarpışmasından zayıf olan tarafın bir şekilde geri adım atması kaçınılmazdır. Hele de zayıf güç ciddi bir ekonomik kriz, toplumsal yarılma ve yönetememe krizi içindeyse…

Uluslararası emperyalist kaiptalist sistemde bir olanların ayrışıp ayrı olanların birleşme süreci kaotik bir hal almıştır. Konumunu korumak isteyenlerle, yeni konum edinmek isteyenlerin eşitsiz, sıçramalı gelişmelere açık bu mücadelesinde büyük güçlerin esas rakiplerine gözdağı vermek için görece zayıf ülkelere yönelip onları bastırmaya çalışmasının tipik bir örneğidir son yaşananlar. Zayıf güç dış destek arayarak sıklet farkını kapatmak istese de, diğer emperyalist kapitalist güçler Türkiye’ye destek mesajları vererek onu çatışmada tutarak kendi pazarlık paylarını yükseltmek derdindedirler. Söylemden eylemsel desteğe geçiş henüz görülmemiştir. Fransa, Almanya küresel hegemonya mücadelesinde ellerini yükseltmek için Türkiye-ABD krizine fırsat olarak bakmakta, hem ABD karşısında ellerini güçlendirirken, Türkiye’nin bu zayıf halini de fırsata çevirmek ekonomik-siyasal olarak kendilerine daha çok bağımlı hale getirmek çabasındadırlar. Benzer bir süreci Rusya, Çin ve İran da izlemektedir. ABD emperyalizmiyle yaşadıkları küresel ve bölgesel hegemonya mücadelelerinde NATO’nun iç birliğinin zayıflatılması, Atlantik ittifakının parçalanması temel stratejileridir. NATO’nun zayıf halkası Türkiye’nin ABD’den ve batı ittifakından kopması bölgesel olarak stratejik bir zafer olacaktır. Bu güçlerde krizi bu yönde değerlendirmek istemektedirler. Türkiye’de odağı zayıflamış, çekirdek gücün etrafındakileri kendi çevresinde tutan çekim etkisi şiddetini yitirmiş bir ittifaklar sisteminde kendini yeniden pazarlık masasına oturtmak için çabalamaktadır.

Türkiye tekelci burjuvazisinin gelişmişlik düzeyi ve sermaye birikiminin zorlamasıyla açılan bu süreç kendi siyasal-politik-ekonomik-diplomatik yeni eğilimlerini ortaya çıkartarak yürümektedir. İslamcı, ulusalcı-milliyetçi bir ideolojik arka planla yürütülen bu süreç doğal olarak sermayenin ihtiyaç ve tarihsel yönelimlerine uygun olmadığı için sürekli kriz çıkartarak gerilemektedir. Sermayenin dış pazarlara açılma isteği ve ihtiyacının aksine içe dönük daralma, ekonomiyi krize sürüklerken tüm iç-dış siyasal parametrelerde bir yönetememe krizinide beraberinde her olaya taşımaktadır. Ekonomik krizin faturasının ödettirileceği işçi sınıfının ise bu süreçte milliyetçi muhafazakar kuşatmaya alındığı ve sınıf bilincinin zehirlendiği görülmektedir. Örgütsüz ve dağınık olan Türkiye işçi sınıfının sermayenin krizini aşabilmesi için bu dağınıklığının korunması sahte “milli birlik” nutuklarıyla “umutsuz ve uysal bir kitle” olarak varlığının sabitlenmesine çalışılmaktadır. Onlardan beklenen bu olsa da yaşam koşullarının ağırlaşmasıyla, ihtiyaç ve gereksinimlere ulaşamamanın baskısı onu “milliyetçi” hamasetin kuşatmasından da kurtaracaktır. Burası önemli olmakla birlikte herşey demek de değildir. İşçi sınıfına günlük mücadele ve bilinçten daha geniş bir harekete girişme yeteneği ve örgütlülüğü kazandırılmadıkça, yani sınıf siyasal devrimci bilinç, eylem ve örgütlenmeyle buluşmadıkça sermaye karşısında çaresizdir. İşçi sınıfı ya devrimcidir, ya da hiç bir şey! Kendiliğinden bilinç ve eylemin dar sınırları sermaye düzenini aşamayacağı için onun altında ezilmekten de kurtulamaz. Ekonomik mücadeleler siyasal mücadeleyle birleşip, sermayenin türlü ideolojilerine; milliyetçiliğe, şovenizme, ulusalcılığa, sosyal demokrasiye karşı bir fiil mücadele etmeden sınıfın birliği ve çıkarları gerçek anlamda sağlanamaz.

Yaşanan kriz işçi sınıfının mücadelesini, sınıf savaşımını geliştirecek fırsatlarla birlikte gelmektedir. Toplumsal ihtiyaçlar, beklenti ve yaşamsal özlemlerin yakıcı basıncıyla, üretim ilişkileri ve özel mülkiyet düzeni arasındaki çelişki çözümünü dayatmaktadır. Ücretli kölelik düzeninin sınıfın siyasal devrimci eylemiyle yıkılarak ancak çözülebilecek bu çelişki kendi öncü parti ve sınıfını aramaktadır. Onları bulduğunda tüm bu gericilik birikimi, ücret sistemi ve özel mülkiyet düzenini krizleriyle birlikte tarihe gömebilecektir.

Ercan Akpınar
Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi
C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*