Anasayfa » GÜNDEM » Ekonomik Krize Dair Notlar

Ekonomik Krize Dair Notlar

Ercan Akpınar’ın “Ekonomik Krize Dair Notlar” başlıklı yazısını okurlarımızla paylaşıyoruz.

Ekonomik Krize Dair Notlar

1) “…kapitalist üretim ne kadar gelişirse… yeniden üretim sürecinde kesintilere, büyük alt-üst oluşlara ve hatta yıkımlara yol açan şiddetli fiyat dalgalanmalarının ortaya çıkması o kadar olasıdır.” (Marx, Kapital 3. cilt)

2) Burjuvazinin mevcut artı-değer üretim/sömürü kapasitesi tekelci sermayenin ulaştığı birikim düzeyi karşısında yetersiz kalmaktadır. Burada kendini açıkça gösteren çelişki ise toplumsal üretici güçlerin geldiği gelişme düzeyi karşısında kapitalist üretim ilişkilerinin bağdaşmazlığıdır. Bugün Türkiye’de (ve bir dizi başka ülkede, küresel boyutu olan) iyice yapısallaşmış ve artık yönetilemez hale gelmeye başlayan kriz aşırı birikim ve bu aşırı birikimi gerçekleştirebilmek için yüklenilen aşırı üretim krizidir. Bu duruma borç-kredi yoluyla ulaşılmış olması (Türkiye’nin toplam dış borcu 475 milyon dolar. Bir yıl içinde 181 milyar dolarını ise çevirmeleri gerekiyor. Bu nedenle acil 75 milyar dolara ihtiyaçları var. Bu para bulunamaz ise eğer borç krizi patlayacak. Bu miktardaki bir kredinin sağlanması kriz koşullarında Akbank’ın son aldığı sendikasyon kredisinde olduğu gibi yüksek maliyetli olacak; 10 ay öncesine göre iki katı oranında faiz ödemeleri gerekecek. Siyasal sorun ve anlaşmazlıklarla beraber, borç geri ödemelerindeki riskler nedeniyle ancak yüksek faizle borçlanmaya gidilebilmektedir. Emperyalist mali oligarşi ve finans çevreleri kan emici birer vampirler çetesidir çünkü!) Bir şeyi değiştirmez. Türkiye’de büyük banka ve tekelleri (binlerce şirket konkordato ilan etmiş durumdadır) ödenemez borç kredi krizine sürükleyen neden sermaye sınıfının azami kara ulaşma-büyüme gözü dönmüşlüğüdür. Kredi ve sıcak paranın sorunsuz ve düşük faizle aktığı dönemlerde kapasitelerinin çok üzerinde bir borçlanmaya giden banka ve tekellerin küresel ekonomik-siyasal güç ve hegemonya mücadelelerinin keskinleştiği süreçlerde kredi/borç musluklarının sıkılması ve artı-değer sömürü oranlarının sınıra gelmesi nedeniyle içine sürüklediği kriz kapitalizmin yapısal çelişkilerini de açığa vuran bir borç krizi görünümlü aşırı üretim krizidir. Dün Yunanistan’da ve İspanya’da görünenin gecikmiş bir versiyonudur. 2008 küresel ekonomik krizinde aşırı finansallaşma ile ötelediği krize Türkiye bügün yakalanmıştır. Yine aynı yöntemle, borçlanma ile krizi ötelemeye çalışsalar da, ekonominin sadece ekonomi olmadığı, jeopolitik gerçeklerin baskısını onu köşeye sıkıştırdığı koşullarda işleri daha zor olacak…

3) Aşırı borçlanma, aşırı üretim (bankalar dahi çok fazla büyüdük, kredi verdik, ciddi riske girdik deme durumuna kadar geldiler) krizlerinin birbirini bütünleyerek ekonominin tüm parametrelerinde bozulmaya yol açması Türkiye tekelci kapitalizmini hızlı bir irtifa kaybına ve türbülansa soktu. Yüksek borçlanmayla şişmiş, aşırı üretimle ısınmış ekonomi kendini çevirebilecek dış desteğin akışının yavaşlamasıyla (tam da bu süreçte “yerli-milli” demogojisi manidar bir şekilde politik dile yerleşti ) ciddi bir çöküntü ve değer kaybı yaşanmaktadır. Döviz kurlarının yükseldiği, Lira’nın yüzde kırk’lara varan değer kaybı, faizlerin, enflasyonun, bütçe açıklarının ve artan işsizliğin birbirini besleyip derinleştirmesi bir stagflasyona girildiğini göstermektedir. Borçlanmaya dayalı büyüme ve tüketim döneminin kapandığını gösteren bu ekonomik tablo kendi çelişkisi nedeniyle yine ancak yeni dış kaynak ve borçlanmayla, tüketimin teşvik edilmesiyle (eriyen reel ücret ve gelirleri ile belirsizlik koşullarında nasıl olacak ise?) aşılmaya çalışılacaktır. Bu durum açıkları daha da büyütecek, bir sonraki krizin şiddetini arttıracaktır.

4) Hükümetin alelacele sermayeye vergi borcu affı çıkarmasına rağmen bilançolar toparlanamamakta, kaynak sıkıntısı dış borçla aşılamayınca imar-vergi affı, yurt dışı servetlerinin vergisiz ülkeye getirilmesinin önünün açılması, servetin kaynağının sorulmayacağının garantisinin verilmesi, bedelli askerlik gibi düzenlemelere gidilecek kaynak sıkıntısı giderilmeye çalışılmaktadır. Bu tür pansuman tedbirler oluşan kaynak ihtiyacını gideremediği için de Lira’nın değer kaybı durdurulamıyor, ulusal ekonomik varlıklar değersizleşiyor ve ekonomik sistem içsel tutarsızlığını yitirerek şoklara açık hale geliyor. Yaşanan krizin çapı böylesi finansal tedbirlerle toparlanamayacak kadar derin ve yapısaldır. Üretkenlikte sıkışma ve artı-değer üretimi krizidir. (Bu durumun farkında oldukları için sık sık “üretime yöneleceğiz, katma-değeri yüksek alanlara yöneleceğiz” diyorlar, ama emperyalist kapitalist işbölümünde kendilerine biçilen misyon bu değil…) Rejim krizi, kirli savaş, seçimler, küresel bölgesel kriz koşullarında daha da derinleşen bu ekonomik kriz yeni ve şiddetli yeniden yapılandırma programlarının koşullarını hazırlamaktadır.

5) 2001 krizine çare olarak uygulanan tüm tekelci kapitalist reçeteler, neoliberal IMF programları belli bir sınıra gelip dayandıktan sonra kriz üretmeye başladılar. (Bugün IMF karşıt söylemi dilinden düşürmeyen AKP-Erdoğan bu IMF programını harfiyan uygulamış bir iktidardır aynı zamanda!) Kapitalist krizlerin küresl tarihi bize her krizin ancak daha üst tekelcileşme yaratan reform, yeniden yapılandırma ve emperalizme entegrasyon programlarıyla “aşılabileceğini” gösteriyor. (Aslında krizler aşılmıyor, öteleniyor ; her seferinde sermaye birikimi büyüdüğü için krizlerin şiddeti de o derece artıyor, devreleri kısalıyor.) AKP/Erdoğan ve yandaş sermayenin de bu reform programlarına özde bir karşıtlıkları olmasa da, bu tür küresel düzeyden oluşturulan reform ve yeniden yapılandırma programları en büyük tekelci, kurumsallaşmış sermaye tekellerinin lehine işlediği, kurumsal yapısı ve sermayesi göreli düşük, organizasyon-teknolojik alt yapısı zayıf, hala ilkel birikim modelini aşamamış kesimleri geri ittiği için siyasal iktidar bu tür reformlara uzak duruyor; palyatif, pansuman tedbirlerle durumu idare etmeye çalışıyor, siyasal iktidarının temellerini zayıflatacak adımlardan kaçınıyor hem ekonomik, hem siyasal gerekçelerle; bu ikisinin birbirini etkileyip dönüştürme kapasitesi ve birliği nedeniyle…

6) Türkiye’de tekelci sermaye kapasitesi ve kurumsallaşması yüksek, emperyalist kurum ve tekellerle üst düzey entegrasyonu olan ve AKP’ye şartlı destek veren burjuva kesimler ile, AKP’ye destekten başka şansı olmayan tekelci kesimler arasındaki eşitsiz ve çatışmalı bir güç mücadelesi yaşanıyor. Kriz koşullarında bu durum kendini reform ve yeniden yapılandırma programlarına yaklaşımlarda gösteriyor. Emperyalizmle entegrasyon düzeyi yüksek tekelci kesimler “reform” diye bastırırken, diğerleri, “reformların” toplumsal sömürüden kendi paylarına düşen kesimi iyice daraltacağı, iktidar nimetlerini azaltacağı için ara çözümler çağrısı yapıyorlar. Şimdilik AKP-Erdoğan’da onların istediği şekilde davranıyor, ayak diriyor, pazarlık yapıyor. Fakat ikincilerin bu ara çözüm çağrılarını krizden çıkışa yol açmayacağı için eninde sonunda emperyalizmin talep ettiği (Erdoğan ve damadının son yurtdışı gezilerinde sürekli karşılaştıkları gibi) reform ve entegrasyon politikalarını-bu defa daha da siyasallaşmış olarak- uygulamak zorunda kalacaklardır. McKinsey danışmalık Şirketi ile anlaşmaları emperyalist kapitalist ülke ve fonlara verdikleri sistemin parçası olmaya devam edeceklerinin güvencesiydi. Ara çözümlerden biriydi. Fakat kendi yarattıkları “yerli ve milli” faşizan atmosferin duvarına çarparak geri adım atmak zorunda kaldılar. Bu “danışmanlık” iptal edilmiş olsa da emperyalizme bir biçimde güvence verme arayışları sürecek…

7) AKP Hükümetinin açıkladığı Yeni Ekonomik Program (YEP) IMF’siz IMF programı cinliğiyle hazırlanmıştır. Ekonomik gösterge ve harcamaların denetimi için ABD’li McKinsey şirketi ile anlaşmaları, 2001 krizinde IMF’nin bankalar özelinde dayattıığı koşullardan biriydi, yeniden getirilmeye çalışıldı, olmadı. Siyasal iktidarını ve temsil ettiği sermaye kesimlerini bu kriz sürecinden sağ-salim çıkarmak için bir yanı ile yapısal reformlara direnirken bir yandan da emperyalist mali oligarşiyi memnun etme zorunluluğuyla karşı karşıyadırlar. McKinsey bu memnuniyeti bir nebze de olsa giderecekti ama, olmadı. Yine de yeterli gelmeyecekti. Fakat şimdi bu güveni sağlayacak yeni şeyler bulmaları gerekecek. Tekelci burjuvazinin bölgesel açılım ihtiyacına paralel, emperyalist kapitalizmin bölge politikalarına her alanda uymunu gözetecek ekonomik, siyasal, hukuki, asgari düzenlemelere gitmek gibi.

8) İlan edilen YEP (gerçi aha ilk sınamada, Eylül ayının enflasyon rakamlarıyla tüm öngörüleri değersizleşmiş olsa da) kemer sıkma politikalarının kavramlara boğulmuş adıdır. Enflasyonun, faizlerin, işsizliğin üç yıl boyunca yüksek seyredeceğini burjuvazinin azami karında bir daralma olacağını, bu nedenle “tasarrufa” girileceğinin ilanıdır. “tasarruf” denilen şey de toplumsal üretimden kamusal alana, yani işçi ve emekçilerin yaşamsal ihtiyaçlarına ayrılan payın azaltılmasıdır. YEP’te on milayar TL’nin sosyal güvenlikten kısılacağının söylenmesi bu durumun ilk görüngülerindendir. Şöyle şeyler olacaktır: “Ücretsiz” olduğu söylenen (eğitim-sağlık gibi) her alanda “katkı payları” yüzde yüze yakın arttırılacak, zorunlu olmayan devlet ödemeleri, tedavi vs ler (daha şimdiden, yaşamsal zorunluluk taşımayan ameliyatlar ertelenmeye başladı) ertelenecek, yapılmayacaktır. Elektrik, doğalgaz, su, iletişim, gıda harcamaları konut kiraları gibi en yaşamsal alanlarda yüksek enflasyona bağlı zamlar gelecektir. Tüketimin düşmesi vergi gelirlerini azaltacağından tüm vergi kalemlerinin oranları arttırılacaktır. Kamu ve özelde işten çıkarmalar ücretlerde gerileme çalışmakoşullarında ağırlaşma yaşayacaktır. Tüm bu zamlar, kesintiler ve vergilerle yaratılan “yeni kaynaklar”la oluşturulacak fonlarda sermayeye vergi indirimleri, teşvikler, karlılığı arttırmak için bazı maliyetlerin (kira, işçi ücreti, enerji gibi) devlet tarafından karşılanması için kullanılacaktır. Bir avuç sermayenin kurtulması için krizin hiç bir şekilde sorumlusu olmayan işçi ve emekçilere kesilecektir fatura.

9) Krizin kapsamı ve derinliği “kemer sıkma” paketlerini ve mali disiplin programlarını çok aştığından bu önlemler krizi dindirmeye yetmeyecektir. Milyarlarca dolarlık banka-tekel kurtarma paketlerinin (şimdilerde bunu gizli kapaklı yapıyorlar.İşsizlik fonundan on milyar TL’nin zor durumdaki 3 kamu bankasına -Halk,Vakıf ve EximBank- a aktarılması şeklinde) devreye girmesiyle ancak dindirilebilecek kriz bu durumda iki şeye yol açacaktır. Sürekli dış desteğe duyulan açlık krizi, süreklileştirip, kronikleştirecek ve Hükümetin yana yakıla uzak durmaya çalıştığı yeniden yapılanma, reform programlarını getirecektir. Her iki durumda da eskisi gibi yönetemeyecek olan hükümet kendisine dayatılan siyasallığa, iktidarını paylaşmak zorunluluğuna uymak durumunda kalabilecektir. MHP ile kurduğu ittifakla bu baskıyı hafifletmiş olduğunu düşünse de bu hiç bir işe yaramamaktadır.

10) Bu sıkışmışlık onu ulusal sınırlar içersinde çeşitli milliyetçi-faşizan ekonomik müdahalelere de zorluyor. Yakıcı kaynak ihtiyacını gidermek için İş Bankası’na göz dikmeleri ( CHP’nin hisseleri sadece bir mazarettir) piyasa fiyatlarına polisiye kontrol, sermaye üzerinde siyasi baskı kurarak sahte enflasyonla mücadele programlarına girişmeleri bu nedenledir. Önümüzdeki süreçte küresel serbest piyasa gerçekleriyle siyasal devlet müdahaleciliğinin iç içe geçerek yeni bir bütün oluşturacağını ve yine iç çelişkisi nedeniyle bu durumun sorunları katlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

11) Böylesi büyük ekonomik kriz durumlarında tekelci burjuvazi için esas olan yönelim “kemer sıkma” uygulamaları değil, bunları da kapsayan yeniden yapılandırma,reform programlarıdır. Tıkanan bir önceki dönemin ilişki ve uygulamalarının tüm alanlarda yeni oluşmuş ihtiyaçları gözeterek düzenlenmesidir. Toplumsal emeğin sömürüsünün kriz koşullarında arttırılması, artı-değer sömürüsünün önünde engel olan ekonomik, hukuki, siyasi unsurları orta vadede politik olarak ortadan kaldıran düzenlemelerdir. Sömürüyü arttırmakla da yetinmez. İşçi ve emekçilerin karşı direniş biçimlerini bastıracak, siyasal tedbirleri de kapsar. Yapısal dönüşüm programları olarak ortaya konan bu düzenlemeler emperyalist kapitalizmin küresel ihtiyaç ve yönelimlerine yeni ihtiyaçlar düzleminden genelde IMF gözetiminde/denetiminde oluştururlar. Türkiye’de siyasal iktidarın grupsal çıkarları şimdilik IMF’ye uzak durmayı gerektirse de, ona ihtiyaç duymayacak şekilde emperyalist mali oligarşinin istek ve çıkarlarına uygun konumlanmaya çalışmaktadır. Sık sık serbest piyasa, küresel ekonomiye bağlılık söylemleri, faiz arttırımına direnmekten vazgeçmeleri, borç geri ödemelerine bağlılıklarını en üst düzeyden ifade etmeleri bu nedenledir.

12) Krizle birlikte Türkiye tekelci burjuvazisinin kendi içinde emperyalist ortaklarıyla birlikte verdikleri güç ve iktidar mücadeleleri kızışacaktır. Bütün ekonomik krizler en büyük tekellerin sermaye birikim ve kurumsal avantajları gereği onlara ciddi avantajlar sunar. Krizler tekel seviyesini yükseltme küçük sermaye gruplarını yutma fırsatları yaratır. Her sektördeki tekelleşme oranı krizlerin ardından böylece artar. Yeniden yapılanma, emperyalist kurum ve politikalarla artan entegrasyon ve reform programları da bu süreçleri siyasal planda kolaylaştırır. Türkiye’de yutulacak kesimlerin neredeyse tamamı AKP/Erdoğan destekçileri olduğu için entegrasyon ve reform kararları ağırdan alınmakta, kendisine yapışık sermaye kesimlerini koruyucu önlemler aranmaktadır.

13) “…işler yolunda gittiği sürece, rekabet, genel kar oranının eşitlenmesi halinde gördüğümüz gibi, kapitalist sınıf arasında bir kardeşlik havası estirir ve böylece her biri, ortak yağmadan kendi yatırımı oaranında pay alır. Ama sorun; karın değil zararın paylaşılması halini alır almaz, herkes kendi payına düşen zararı en aza indirme ve bunu bir başkasının sırtına yükleme çabasına düşer. Kapitalist sınıf için, kayba uğramak kaçınılmazdır. Her kapitalistin bu zararın ne kadarını yüklenmek zorunda kalacağını yani bunu ne ölçüde paylaşmak durumunda kalacağı, göstereceği güce ve kurnazlığa bağlıdır, ve o zaman rekabet, düşman kardeşler arasında bir savaşa dönüşür. Her bireysel kapitalistin çıkarları ile bütünüyle kapitalist sınıfın çıkarları arasındaki uzlaşmazlık tıpkı daha önce aralarındaki çıkar özdeşliğinin pratikte rekabet yoluyla ortaya çıkması gibi, su yüzüne çıkar” (Marx, Kapital 3.cilt)

14) Günümüzde zararları paylaştıran esas güç-kapitalist ekonomik işleyişin dışında- burjuva devlet olarak görülmektedir. Teşvikler, vergi indirimleri vd yardım ve kesintiler ile “kurtarılacak” olanları tayin etme gücü en geniş olan yapıdır. Marx’dan yaptığımız bu alıntının bugünki muhattapları herhalde en başta “AK Sermaye” kesimleridir. Gönenç dönemlerinde rekabet içinde karı bölüşüyorlardı. Kriz koşullarındaki rekabet kardeşlik olarak değil düşmanlık olarak gösterecek kendini. Elbetteki sadece bu kesimler arasında değil, diğer sermaye kesimleri arasında da… Böylesi büyük krizler sermayenin engelinin yine kendisi olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla bu engelini aşabilmek için sermayenin bir kısmının yıkıma uğraması ve değersizleşmesi gerekir. Sorun bu yıkım ve değersizleşmenin kime/kimlere fatura edileceğidir.

15) Ekonomik kriz Türkiye tekelci kapitalizminin sistemik yeniden yapılanmasıyla sonuçlanacak olursa işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki ezilme baskısı artacaktır. Bu durum aynı zamanda sömürülen ve ezilen kitlelerin yeniden sınıf savaşımı arenasına çıkmasının koşullarını da yaratacaktır. Burjuvazinin her düzeyden saldıranlığının artmasına paralel, işçi sınıfı ve mücadele içersindeki kesimleri ulusal, dinsel, mezhepsel, cinsel, siyasal olarak bölmeye çalışacak, şovenizm ve dinsel gericiliği besleyen eğilimler körüklenecektir.

16) Krizin en yakıcı etkileri emek yoğun ve artı-değer oranı düşük sektörlerde yaşanmaktadır. Başta inşaat, tekstil, ayakkabı-deri, tarımsal üretim sektörlerinde başlayan işçi-direniş ve eylemleri, hoşnutsuzluklar yayılma emareleri göstermektedir. Yakında daralan pazarlar sonucu işten çıkarmaların, ücret kesintilerinin artacağı, Türkiye işçi sınıfının mücadele deneyimi en yüksek metal ve petro-kimya işçilerinin de bu sürece dahil olabileceklerini düşünür, demokratik hak ve özgürlükler yokluğu ve siyasal gericilik eğilimlerine karşı gelişecek kitlesel talep ve direnişleri de hesaba katarsak bir “Genel Grev, Genel Direniş” koşullarının oluşmaya başlayabileceğini, sınıf mücadelesinin dinamiklerinin güçleneceğini söyleyebiliriz.

17) Türkiye işçi sınıfı ve ezilen halk kesimleri, emekçiler işsizlik, aşırı çalışma, iş cinayetleri, güvencesizlik, son süreçte artan işçi-işsiz intiharları, eğitim ve sağlığın piyasalaştırılarak emekçiler için “paran kadar” la sınırlandırılması, baskılar, katliamlar, doğanın sermaye elinde katledilmesinin sonucu olarak yaşanan “doğal afetler” , demokrasinin ortadan kaldırılması, gericilik birikimi, savaşlar, yöneticilerin sefahat düşkünlüğü içinde yozlaşması ve çürümesi, yüksek enflasyon, polis-devlet baskısı mengenesindedir. Tekelci burjuvazinin artı-değer, azami kar olarak ve alanlarının daraldığı, emperyalist kapitalist paylaşım mücadelelerinin yıkıcılaştığı küresel kriz süreçlerinde yukarıda sıralamaya çalıştığımız herşey daha bir derinleşip olumsuzlaşmaktadır.

18) Ekonomik ve siyasal krizlerin toplumsal yıkım ve parçalanmaları da derinleştirdiği bir ortamda sermaye sınıfının ekonomik, siyasal yeni yıkım düzenlemeleri ihtiyacıyla dünya çapında “anti-terör”, “OHAL” ve “güvenlik” yasaları çıkarmaları birbirini izlemektedir. Dünya hızla toplumsal gericilik birikimini besleyip büyüten milliyetçi-ırkçı, faşist bir dalganın içine çekilmektedir. Burjuva demokrasisi ve onun güdük hak ve özgürlükler skalasını bile çöpe atan bu yeni konjonktürde, işçi ve emekçilerin tüm toplumsal direniş ve karşı koyuşları bastırılmakta, düzen içi muhalefet mekanizmaları dahi tümüyle etkisiz kılınmaktadır. Türkiye’nin 24 Haziran’da hukuken de başlayan yeni rejiminde düzen içi-dışı hiç bir muhalefet odağının söz ve müdahale hakkı bırakılmamıştır. Yeni rejim tipi aşağıdan yukarıya doğru bir çekirdeğe daralan yoğunlaşmış, merkezileşmiş,hukuk ölçü ve normlarını tanımayan, daha çok fiili güce dayalı, tekelci oligarşik bir yapıdır. İşçi sınıfı ve ezilenlerin demokratik hak ve özgürlüklerini, mücadelelerini tanımayan, fiili bastırmacılık dışında onlarla iletişime geçmeyen, toplumsal gericilikle kuşatan yeni rejim bastırılmış bir toplumun ihtiyaçlarının büyüyüp, derinleşeceğini hesap etmiyor. Tüm itiraz ve karşı koyuşları tıkayan, bastıran yeni fiili rejim tipi toplumsal yapının dinamizmini de baskıladığı için onun, yaşayan, üreten dokusunu da tahrip ediyor. Üretkenlik çıkmazına sürüklenen, enerjisini ve dinamizmini kaybetmiş her toplum kendini yeniden üretmekte zorlanır, krize girer. Ekonomik-siyasal krizler bu süreçleri derinleştirdiği gibi bir adım sonra bu siyasal ortam bizatihi kendisi kriz gerekçesi olur. Marx’ın dediği gibi “Sonuçlar sırası geldiğinde nedene dönüşür.”

19) Yaşanan krizden nasıl çıkılacağı şu üç şeyin gerçekleşmesine bağlıdır:
a- Büyük çaplı sermaye yıkımı
b- Ekonomik büyümeyi sağlayacak artı-değeri gerçekleştirebilecek yeni ’emek süreçleri’ ve buna bağlı sanayilerin yaratılması
c- Yeni bir ‘sermaye birikim modeli’ geliştirilmesi ve tüm bunların hareketini tayin edecek sınıf mücadelesinin seyri

20) Kapitalizm krizleri engelleyemez bizatihi o kendisi krizlerle ayakta durur, ilerler. Krizlerin kendiliğinden bir devrimci rolü yoktur. O ancak işçi sınıfının devrimci mücadelesi ve programının hedefi olabildiği oranda sınıf savaşımının bir kaldıracı olabilir. İşçi sınıfı krizden değil kapitalizmden çıkışı önüne koyamadığı sürece işçi sınıfı köleliği değil kölelerin tayınlarının miktarını konuşmaktan öteye gidemez.

21) Nispi ve mutlak yoksullaşma kapitalizmin zorunlu süreçlerinden biridir ve ekonomik kriz koşullarında bu süreç çok hızlanır. Daimi işsiz kitlesinin topluma oranı ile, esnek çalışma ve günübirlik, kayıtsız çalışma artar, prekarya kesimlerin oranı yükselir. İşçi sınıfının çalışma koşulları enformallleşme baskısı altında iyice geriler. Türkiye’de işçi sınıfının temel örgütlenmeleri olan sendikaların sınıf uzlaşmacı, işbirlikçi karakterleri de tüm bu sorunları ağırlaştırır. İşçi sınıfının sermaye sınıfına karşı mücadele organı olan sendikalar ara ara istatistik yayınlayıp, basın açıklaması yapan ‘sivil toplum’ kuruluşlarına dönerek krizin bir parçası oluyorlar.

22) Yeni bir küresel ekonomik krizin alarm çanlarının çalmaya başladığı şu günlerde IMF Başkanı Lagarde “ufukta risk bulutlarının dolaştığını” ve “bu risklerin bir bölümü gerçekleşmeye ve küresel ekonomik büyümeyi daha dik bir yokuş haline getirmeye başladığı”nı söylüyor. Lagarde’nin “dik yokuş” dediği yer emperyalist kapitalizmin tarihsel sınırlarıdır. Tekelci sermayenin birikim düzeyini karşılayacak artı-değer sömürü oranlarına ulaşamaması ve yeni artı-değer alanları da bulamaması nedeniyledir. Kapitalizm kendi ölüm çanını çalmakta ve emperyalistler arası küresl rekabeti şiddet ve yıkımı, savaşları çağırmaktadır. Dünya işçi sınıfı krizlerin nedeni olann sistemi yıkıp özel mülkiyet düzenini dağıtmayı başardığında krizlerin maddi koşulları da ortadan kalkacaktır.

23) “…gelişmiş sermayenin temel çelişkisi, aşırı üretim eğilimidir.” (Marx)

24) “UNCTAD 2018 Ticaret ve Kalkınma Raporu ile OECD verileri, Küresel boyutta en büyük 2 bin şirketin toplam satış gelirlerinin 36.8 trilyona (dünya ihracat hacminin iki misli), yıllık toplam net karlarının ise 2-6 trilyon dolar düzeyine ulaştığını belgeliyor.”

25) “Söz konusu 2 bin en büyük ulus ötesi şirket dünya ihracatının yüzde elli yedisini doğrudan denetliyor. İhraç ürünlerinin tasarım aşamasından nihai tüketiciye ulaşana değin tüm üretim ve pazarlama ağlarına hükmeden bu en büyük yüzde 1’lik şirket tekelci kurumları sayesinde dünya fiyatlarını yönlendiriyor; üretim ve satış noktalarını düzenliyor; ve tek sözcük ile küresel meta zincirlerinin her aşamasını kendi stratejik çıkarları uyarınca kurguluyor. (Erinç Yeldan, Cumhuriyet, 10 Ekim 2018)

26) “ Wikipedia’ya göre, 2008’de 1125 milyarderin toplam varlığı 4.4 trilyon dolarmış. 2018’de milyarderlerin sayısı 2754’e, servetleri ise 9.2 trilyon dolara ulaşmış. Credit Suisse’ın 2010’da yayımlamaya başladığı küresel servet raporunun bulguları da çarpıcı: 2010 yılında, toplam hane halkının gelir piramidinin en üst dilimindeki % 8’i, 154 trilyon dolarla, toplam servetin % 79.7’sine sahipmiş. Bu oranlar 2017 yılında % 8.6’ya ve 239 trilyon dolara, % 85.6’ya yükselmiş. Serveti 10.000 doların altında olan en alt dilim 2010’da toplam hane halkının % 68.4’ünü oluşturuyor, 8.2 trilyon dolarla toplam servetin % 4.2’sine sahip görünüyor. Bu kesimin toplam hane halkı içindeki oranı 2017’de % 70’e yükselirken, servetten aldıkları pay 7.6 trilyon dolar ile % 2.7’ye gerilemiş” (Cumhuriyet, 17 Eylül 2010)

27) Sermaye birikimi zenginlik ve yoksulluğun karşıt uçlarda birikmesini zorunlar. Bir yanda işçi ve emekçilerin alınterinin gaspıyla sermaye biçiminde büyüyen toplumsal servet bir avuç burjuvanın elinde birikirken toplumun büyük bir çoğunluğunun payına ise yoksulluk ve sefalet düşer. Karşıt kutuplarda gerçekleşen bu birikim kapitalist eşitsizlik ve adaletsizliğin de hem kaynağı hem derinleştiricisidir.

28) Kapitalist birikimin mutlak genel yasası ve sonucudur bu. Yoksulluk ve sefalet işçi ve emekçilerin, ezilenlerin kaderi, talihsizliği vb değil sermaye birikimi sisteminin zorunlu bir sonucudur. Yukarıda verdiğimiz rakamlarda bu gerçeğin yalın matematiksel ifadeleridir. Emperyalizm çağında ise sermayenin tekelci birikimleri düzeyinde artı-değere duyduğu açlığın düzeyi sömürüyü derinleştirir, yükseltir. Yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlik yaygınlaşır. Orta sınıflar başta olmak üzere tüm ara sınıflar proletaryaya doğru çözülmeye başlarlar. Toplum proleterleşir, proletarya toplumsallaşır. Özellikle kriz koşullarında bu çözülme süreci hızlanır.

29) zenginlik ve yoksulluğun karşıt uçlarda birikmesi, kapitalist özel mülkiyet düzeninin kaçınılmaz sonucudur. Bunu sağlayan şey ise artı-değer üretimi ve üretilen bu artı-değere kapitalistin el koymasıdır. Azami kar yasasının devreye girmesiyle karşıt uçlardaki bu birikim süreci de şiddetlenir.

30) günümüzde egemen olan neoliberal ekonomi politikaları ise toplumsal olarak birikmiş artı- değeri yağmalayarak, mutlak ve göreli artı-değer sömürüsünü arttırarak bu süreci derinleştiriyor. Özelleştirmeler, borç-kredi sarmalı, sıcak para operasyonları ile özellikle bağımlı ve yarı sömürge halklarının daha da yoksullaşması dayatılmaktadır. Kar oranlarının düşme eğilimiyle birlikte ekonomik göstergelerin bozulması, işçi sınıfının ücret ve çalışma koşullarının aşağı doğru bastırılmasını da doğurmaktadır.

31) Kapitalist özel mülkiyet sistemi toplumsal üretici güçlerin gelişme düzeyiyle, üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişki nedeniyle tarihsel sınırlarının duvarına gelip çarpmış haldedir. Onun etrafından dolanmak, üzerinden aşmak için nafile çabalara girmekte ve emekçi kitleleri daha büyük yıkımlara sürüklemektedir. İşçi sınıfının “böyle yaşamak, böyle çalışmak, böyle yönetilmek istemiyoruz” çığlığı gün geçtikçe kendi yankısıyla büyüyecek ve yıkıcı ve devrimci bir sistem eleştirisine dönüşecektir.

32) Emperyalist kapitalizmin tüm bölüklerinin yapısal kriz koşullarında sarıldıkları, sefalet koşulları ve nedenlerinin üstünü örtmeye çalışırken kullandıkları örtüler de milliyetçilik, dinsel cemaatçilik, ırkçlık, mülteci-göçmen karşıtlığı gibi etnik, dinsel, bölgesel ön yargıları körükleyen politikalardır. Küresel kriz koşullarında dünya işçi sınıfının büyük bir bölümü sermaye ideolojisinin bu gerici yönlerine kapılmış oldukları görünüyor olsalar da bunlar arızi ve geçici durumlardır. Dünya genelinde sınıf eylem ve direnişlerinin zayıflığı, komünist hareketin önderlik boşluğu nedeniyle bu süreç daha sancılı bir şekilde sürse de krizin şiddet ve kapsamı toplumsal derinliğini arttırdıkça, sınıf savaşımı yükselecek ve kendi önderlik, ideoloji ve kurumlarıyla buluşacak onları yeni dönemin ihtiyaçları içinden dönüştürecektir.

33) “Emekçi insanlığını, ancak burjuvaziye nefret ve isyanıyla kurtarabilir. Yaşamın tüm koşullarına karşı çıkma dışında ona insanlığın gereğini yapabileceği hiçbir alan bırakmadığına göre, çok doğaldır ki, en insanca, en soylu, en sempatiye değer olabileceği alan bu karşı çıkıştır… Burjuvaziye öfke duymak, emekçinin en yüce tutkusu haline gelmezse, o zaman kaçınılmaz sonuç sarhoşluk ve genel ahlak bozulması denen şeyler oluyor… Bu öfke, bu tutku, işçilerin durumlarını insana yaraşır, görmediklerinin, hayvan düzeyine indirgenmeyi reddettiklerinin (bakınız, 3. Havalimanı inşaat işçileri,nba) bir gün kendilerini burjuvazinin köleliğinden özgürleştireceklerinin kanıtıdır.” (Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu)

34) “Kapitalist üretimin doğrudan amacı malların değil, artı-değerin veya gelişmiş biçimiyle karın üretimidir; ürünün değil fazla ürünün üretimidir.” (Marx, Artı-Değer Teorileri)

35) Kapitalizmin aşırı üretim eğiliminin nedeninin tek tek her sermaye sahibinin azami kara ulaşma ve rakipleri karşısında bir adım öne geçme çabası olduğunu biliyoruz. Bu çaba toplamda büyük bir plansızlığa ve üretim anarşisine neden olur. Üretici güçlerin geldiği gelişmişlik düzeyi bir üretim patlamasına ve yığılmasına yol açar. Aşırı üretimin ihtiyacın/talebin çok ötesine geçmesi bir süre sonra meta-ürün dağlarının oluşmasına yol açar. Tüketimi özendirerek, kredi-borç kanalları açarak eritilmeye çalışılan bu dağlar beklentilerin aksine yükselmeye devam ederler. Değerini bulamayan, yani değişim değerinin nesnesi olamayan metalar yığılır kalırlar. Makinalar susar, fabrikalar çalışamaz olur. İşsizlik ve sefalet, ahlaki yozlaşma ve çürüme kriz koşullarında iyice artar. Bir yanda yığılmış metalar depolarda çürürken, diğer yanda bu metalara ulaşamadıkları için sefalet çeken işçi ve emekçiler çarpıcıdır: En temel ihtiyaçlardan olan gıda ve konutta mesela. Artık piyasa ilişkilerine tamamen terk edilen tarım ve hayvancılık köylülüğü çökertip onları şehirlere göçe zorlayıp proleterleştirirken, milyonlarca dekar tarım ve mera alanı boş kalır. Bir yanda ekilemeyen tarım arazileri, diğer yanda ithalata bağımlı hale getirilmiş, fiyat kontrolü yitirilmiş tarımsal ve hayvansal gıdalarda fahiş fiyatlar! Bir yanda sağlıklı, ucuz, ulaşılabilir gıda ihtiyacı diğer yanda sanayileştirilip, genetiğiyle oynanmış, plastikleştirilmiş, sağlıksız “gıdalar”! Kapitalist tarım ve hayvancılık tekellerinin insanlığa ‘hizmetleri’ bunlardır!..

36) sağlıklı barınma, konut sorunu yaşayan milyonlarca emekçi bir yanda, diğer yanda yüzbinlerce boş, satılmayan, çürümeye terk edilmiş binalar. Her şey var ama, yok!.. Üretici güçler maddi olarak toplumun tüm ihtiyaçlarını rahatlıkla üretebilecek düzeydeyken mülk edinmenin özel biçimi bunun önündeki tek ve en büyük engeldir. Büyük bir toplumsal-siyasal çelişkidir bu. İki türlü çözümü vardır: İlki sistem içi “çözümdür”. Büyük bir sermaye yıkımı ve toplumsal yoksulluğun artması ve bunun işçi sınıfına olağan bir durum olarak kabul ettirilmesine bağlıdır. Bir dizi siyasal ve ekonomik yıkım ve baskı düzenlemelerini gerektirir. Krizin faturası topluma yayılarak bir bütün olarak kapitalist sınıf ve sistem kurtarılır. Esasında “çözüm” değil öteleme, günü kurtarma biçimidir.

37) İkincisi devrimci yoldur. Krizin faturası bunalımın asıl üretici ve yaratıcılarına kesilmesi mücadelesinin sosyalizmle taçlandırılmasıdır. Üretici güçlerin geldiği gelişmişlik düzeyi sosyalizmin ön koşullarını yeterince olgunlaştırmıştır. Tüm toplumsal ihtiyaçlar ve üretim sermaye sınıfına ve artı-değer sömürüsü üzerine kurulmuş, işbölümü biçimlerine ihtiyaç duymadan gerçekleştirilebilecek bir haldedir. Sosyalizmin temel ekonomik ilkesi ihtiyaçlarıyla birlikte insanın üretimidir. Tüm üretici güçlerin bir avuç sermaye sahibi asalağın değil, toplumun emrine sunulmasıyla kapitalizmin üretim anarşisinden kaynağını alan krizler, ihtiyaçların planlı üretimiyle tarihe karışacaktır. Gerçek ve nihai çözüm “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir.”

Ercan Akpınar
Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi
C-92

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*