Anasayfa » GÜNDEM » Ekmeleddinleştiremediklerimizden misiniz?

Ekmeleddinleştiremediklerimizden misiniz?

Ekmeleddin İhsanoğlu; halen ismi hecelenmeye çalışıladursun, Cumhurbaşkanlığı adaylığı ilk kez gündeme gelmiyor. 2007′deki Cumhurbaşkanlığı krizinde de ismi Erdoğan ve Gül’den sonra onlara en yakın 3. seçenek olarak yedekte tutulmuştu. E. İhsanoğlu, bu kez CHP-MHP ittifakının cumhurbaşkanı adayı olarak gündeme geliyor.

İhsanoğlu’nun devletin en üst makamı olarak kabul edilen, rejim krizi ve yeniden yapılandırılma süreçlerinde, iç ve dış güç ve iktidar dengelerinin değişiminde belli bir yeri olan cumhurbaşkanlığında, sistem açısından 2007′de 3. seçenek, bugün ise resmen ikinci seçenek olması, sistemin kriterlerine ilişkin bir ilk fikir verir. Çekirdekten yetişme, sistem açısından iç ve dış her konjonktür değişiminin gereklerine göre yükselişini sürdüren bir sermaye, devlet ve düzen adamı! Neoliberal muhafazakar rejime yapısal olarak tam uygun! İhsanoğlu›nun tipik bir özelliği de rejim krizi ve yeniden yapılandırma süreçlerinin jokeri olarak ortaya çıkmasıdır.

Bölge

İhsanoğlu’nun 10 yıl boyunca genel sekreterliğini yaptığı İslam İşbirliği Teşkilatının çekirdeğini petro-dolar mali oligarkları karteli Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ve Suudi Arabistan oluşturur. KİK, dünyanın en büyük petrol karteli olmakla kalmaz. Küresel mali oligarşinin, mali oligarklar hiyerarşisinde önemi artan, bir bileşenini oluşturur. ABD ve AB’nin dış ve bütçe açıkları başta olmak üzere küresel tekelci kapitalizmin krizinin başlıca finansörleri arasındadır. KİK petro-dolar sermayesi, ABD’den AB’ye, dünyanın en büyük küresel tekel ve bankalarının yüzlercesinin hissedarıdır. KİK’in küresel dış yatırım ve varlıkları, 2002′de 0.5 trilyon dolardan 2013′te 2 trilyon dolara yaklaşmıştır. KİK şirketleri ve yatırım fonları, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın da – ABD ve AB merkezli sermayeyi geride bırakmaya başlayan- en büyük dış yatırımcısı durumundadır. Irak’a dış yatırımların yarısından fazlası, Suriye’ye (iç savaştan önce) ve Lübnan’a dış yatırımların 4′te üçü KİK’ten geliyor. KİK mali sermayesi, Türkiye, Mısır, Malezya gibi müslüman nüfus ağırlıklı ülkelerde, İslami kılıklı sermaye kesimlerinin hızlı gelişim ve güç artışında da belli bir rol oynadı. Bölgenin küresel entegrasyon ve yeniden yapılandırılmasında, küresel-bölgesel güç ilişki ve dengelerinde belirgin bir yeri var. Bölgedeki emperyalist operasyonlar ve sunni islamcı hareket ve çetelerin finansmanında rolü biliniyor. KİK mali oligarklarının Türkiye ve Mısır gibi ülkelerin iç-dış ekonomi, politika ve dengelerinde de belli bir etkisi vardır. Arap Baharı ile sarsılan bölge dengeleri içinde, ABD hegomonyası ve küresel mali oligarşi ile bağlantısıyla birlikte, hem bölge pazarında saldırgan yayılmacılığını hem de siyasal etkisini koruma ve artırmanın da politikasını yapıyor.

Ortadoğu’dan Orta Asya’ya açılan jeostratejik bölge, küresel mali oligarşik güç odaklarının hem küresel entegrasyon politikalarının hem de hegemonya mücadelelerinin merkezi alanlarından birini oluşturuyor. KİK petro-dolar şeyhlerinin küresel mali oligarşi içindeki hiyerarşilere dahil edilmesi, tüm küresel mali oligarşik güç odaklarının ortak çıkarıdır; ABD ve AB kadar Rusya ve Çin tarafından da destekleniyor. Tümünün ortak kaygısı, yalnız enerji alanında değil küresel ve bölgesel mali sermaye kaynaşması ve yoğunlaşmasında özel bir konuma sahip KİK mali oligarklarının bölge çapında bir tehditle karşılaşmaması ve küresel mali oligarşinin çıkarları ile tam uyum içinde olması. KİK, son kriz devresindeki güç hegemonya çatışmalarıyla iç içe gelişen bölgesel mali sermaye ve güç yoğunlaşması sürecini desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda bu merkezileşme ve hiyerarşilerin yeniden dizilimini ortaya çıkartan bölgesel güçler arasında yer almaya çalışıyor.

58e0297c4566478174ffa18b21d7f2ea_article[1]

Kendi aralarındaki entegrasyonu da artan KİK monarşilerinin iç patronu, Bahreyn ve Umman’ı denetiminde tutan, BAE ve Kuveyt’le birlikte hareket eden Suudi Arabistan’dır. İran’ın bölgesel gücü kadar Irak-Maliki ile birlikte petrol alanındaki pay ve rekabetini de artırması, Suudi Arabistan’ın etkisini zayıflattı. Suriye ve Irak’ta ABD-Türkiye-KİK ittifakına karşı Rusya-İran-Esad-Maliki ittifakının güç ve etkisini artırması, bölgedeki dengeleri değiştirdi. ABD, Rusya, İran denge ve ilişkilerinin farklılaşmasına karşın Katar-Türkiye’nin (ABD›nin desteğini çektiği) İhvan ve post El Kaideci çetelerle ittifak halinde önceki çizgiyi sürdürmesi ve ayrı bir baş çekmeye çalışması, KİK içinde Suud-Katar çatlağını ortaya çıkardı. ABD’nin güç yansıtmayı elden bırakmadan İran’la da ilişkilerini geliştiren hegemonik güç ve entegrasyon politikalarına karşılık, bir nevi Katar-AKP-İhvan ittifakına dayalı bölgesel güç politikası, Suriye, Mısır, Tunus ve en son Libya dahil her yerde duvara tosladı, Türkiye›de AKP-Cemaat ayrışma ve çatışmasının etkenlerinden biri oldu. (ABD emperyalist oligarşisinin iki kanadı arasında bölge politikaları konusunda çatlak, Obama yönetimi ile İsrail arasındaki çatlak, Suud ile Katar arasında çatlak, Türkiye’de AKP-Cemaat arasındaymış gibi görünen devlet kriz ve çatışmalarının dıştan içe, içten dışa yansıyan bölgesel dinamikleri arasındaydı.)

Bölge derin bir siyasal-toplumsal rejim krizleri, çatışma ve sarsıntılar sürecinden geçerken, hem KİK mali oligarşilerinin başını çeken Suudi Arabistan hem halen Arap devletlerinin liderliği iddiasını sürdüren Mısır ve hem de ABD ve bölge politikalarına tam uyumlu, derin ve çoklu ilişkilere sahip İhsanoğlu’nun TC cumhurbaşkanlığı adaylığı, en azından Türkiye burjuvazisi ve devletinin bölge politikalarında metozori değişim mecburiyeti ve bir balans ayarı ihtiyacı açısından bakıldığında, pek şaşırtıcı olmasa gerek. Türkiye burjuvazisinin en azından bir kesimi, İhsanoğlu’nun cumhurbaşkanı adayı olmasıyla, AKP’nin ipleri gerdiği ya da Türkiye burjuvazisinin yalıtılmasına neden olduğu adeta bütün bölge güçlerine; Suudi Arabistan ve KİK’e, Mısır’a, İran’a, İsrail’e, hatta Maliki ve Esad’a, ve tabii asıl olarak da ABD ve AB’ye, bölgedeki yeni durum ve dengelere daha uyumlu bir güç olmaya geçiş isteği mesajını vermiş oluyor.

Bununla birlikte, tüm bunlar, İhsanoğlu’nun – AKP propaganda aygıtının ileri sürdüğünün aksine- bir “ABD projesi” olduğu anlamına gelmiyor. ABD, İhsanoğlu’nu Türkiye ve bölge politikalarında bir denge unsuru olarak görüyor, cumhurbaşkanlığı seçiminde hiçbir risk almamak ve süprizle karşılaşmamak için gözetiyor, o kadar. AKP’ye karşı sert yıpratma politikalarından hızlı bir viraj alan ABD’nin Türkiye cumhurbaşkanlığında ağır basan tercihi yine Erdoğan’dır. Nedeni, bölgedeki Ukrayna, Suriye, Irak, Kürdistan, İran, Kıbrıs, Mısır, İsrail kriz çemberinde Türkiye burjuvazisi ve devletine ve istikrarına olan ihtiyacının artmış olmasıdır. ABD, Suriye ve Irak’ta Türkiye devleti ile operasyonel işbirliği, Kıbrıs’taki müzakereler, PKK-Öcalan ile neoliberal müzakere süreci ve Güney Kürdistan’ın bağımsızlık olasılığı karşısındaki pozisyonu nedeniyle Erdoğan-AKP’ye yaklaşımında, ipleri germekten daha hayırhah yaklaşmaya doğru bir geçiş yaptı. ABD’nin AKP’ye yaklaşımındaki pragmatist değişim, kuşkusuz tek yanlı değil. AKP’nin bir dönem küresel-bölgesel hegemonya krizlerinden rol çalarak ve boyundan büyük oynamaya kalkışarak bir dizi arıza çıkardığı ABD-AB eksenli bölge politikaları yörüngesinde yer almasına ve yeni bölge durum ve dengeleri itibarıyla birlikte hareket etmeye zorlanmasına dayanıyor.

AKP’ye balans ayarı, bir ölçüde gerçekleşmiş görünüyor. Kuşkusuz bu Türkiye burjuvazisi ve AKP Hükümeti’nin ABD’nin veya emperyalist güçlerin basit bir taşeronu olduğu anlamına gelmiyor. Zaten küresel hegemonya krizi, hegemonyayı irtifa kaybederek de olsa elinde tutan ABD dahil, her istediğini bölgesel tekelci kapitalist güçlere tepeden tek yanlı dikte edemeyeceğini gösteriyor. Bölge politikalarında ciddi bir tıkanma ve kırılma yaşayan AKP ise, bir yandan ABD yörüngesi ve bölgedeki yeni durum ve dengeleri «idrak edip» bu doğrultuda adımlar atarken, önceki çizgisini de tümüyle bir yana bırakmadan, Kürdistan, Irak/IŞİD’le ortaya çıkan durumda «fırsatları» değerlendirip pay, konum ve etkisini artırabileceği kendi oyununu bunun içinden yeniden kurmaya çalışıyor.

Irak’ta Sunni aşiretler, eski Baasçılar, IŞİD’in birlikte hareket etmesi ve Suriye›den El Nusra›nın bu cepheye katılması, Musul›u ele geçirip Bağdat›ı, Ürdün›ü, Lübnan’ı, Kürdistan›ı, hatta İran ve Türkiye’yi tehdit eder hale gelmeleriyle ortaya çıkan yeni durum, ABD, AB, Rusya, İran, KİK, İsrail, Türkiye, Barzani, Maliki ve Esad’ı birlikte hareket etmek mecburiyetinde bırakıyor. Kuşkusuz her biri bir yandan da birbirinin altını oymaya çalışıyor, bu durumdan kendi bölgesel güç, konum ve payını koruyup artırarak çıkmanın da hesabını yapıyor. Küresel kapitalizm ciddi bir enerji krizine doğru giderken, Irak dünyanın en büyük ve en zengin petrol rezervlerine sahip durumda, bunun 3’te biri de Güney Kürdistan’da bulunuyor. Sonuçta, başta Kürdistan sorunu olmak üzere, ulus, din, mezhep sorunları dahil, küresel-bölgesel-yerel haritaların, siyasal güç dengeleri ve nüfuz alanlarının, enerji kaynaklarının dağılımının, iç ve dış entegrasyon sürecinin değişen çatışma ve ittifak kombinasyonları içinde yeniden dizayn edilmekte olduğu çok kritik bir süreç yaşanıyor. ABD, bölgesel güç ve etkisi epey artmış olan İran’ın Irak yönetimindeki etkisini geriletmeye, Maliki’yi indirmeye ya da Sunniler ve Kürtlerle koalisyona zorluyor. İran, Esad ve Irak’taki Şii güçlerle, gerekirse Lübnan Hizbullahını da devreye sokabileği Irak’taki kendi savaş cephesini harekete geçiriyor. Türkiye Güney Kürdistan, Kerkük ve Rojava’daki fiili durumun resmileşmesi ve kalıcılaşmasından, bunun Kuzey Kürdistan’a da yansımalarından korkarken, bir yandan da Güney Kürdistan ve petrolleri üzerindeki pay ve nüfusunu artırmayı hesaplıyor. Hükümet, Suriye ve Irak’taki Sunni güç ve çetelerle ilişkisini kesmeden, İran ve Şii güçleri de karşısına almayıp gözeten, hatta Esad’la da kerhen ittifaka ses çıkarmayan ikili bir taktik izlemeye çalışıyor. Diyanet, Irak’ta Sunni ve Şii İslam ulemalarıyla temaslarda bulunduğunu, Ramazan’da Irak’taki durum için İstanbul’da Sunni ve Şii din şeyhlerinin katılıp ortak tutum belirtmesi için bir toplantı organizasyon girişimi başlattığını açıklıyor. Bir yandan karşılıklı mezhep kutuplaşması körüklenip bölge çapında yayılabilecek bir mezhep savaşının eşiğine gelinmişken, diğer yandan bunun altından nasıl kalkacaklarını kara kara düşünüyorlar.

Tüm bunlar da, din, mezhep, ulus sorunlarının Türkiye burjuvazisi ve devletinin iç ve dış politikası ve kriz kontrol süreçlerinde artan ve kritikleşen ağırlığını, İhsanoğlu unsurunun da bölgesel arka planı konusunda bir fikir verebilir. «İç politika dış politikadır», ve tersi. Cumhurbaşkanı seçiminin de bir momenti olduğu rejim kriz ve yeniden yapılanması, bölge durumundan ayrı düşünülemez. Türkiye kapitalizmi ve rejiminin bir bölgesel entegrasyon merkezi olarak krizi ve yeniden yapılandırılması da, aynı zamanda bu bölge durumuyla, içten dışa, dıştan içe derinlemesine bağlantılıdır. Burjuva siyaset platformunda ulusalcı-laikçilik önümüzdeki 2 seçim sürecinde son çırpınışlarını yaşacak olsa da çöküş sürecindedir. Bölgenin eşitsiz, düzensiz, kesintili, çatışmalı, parçalanma dinamikleri ile de iç içe gelişen iç ve dış entegrasyon süreci, Türkiye’nin iç ve dış politikası arasındaki geçişliliğin artmasını da koşulluyor. Türkiye kapitalizminin iç politikası da, hatta kapitalist güçlerin birbirine karşı politikaları da, küresel ve bölgesel düzlemden düşünülüp uygulanmaktadır. İç ve dış güç mücadeleleri ve ittifak politikaları da daha fazla iç içe geçmektedir. Ekmel İhsanoğlunun adaylığında görülmesi gereken, yalnız şu eskimiş burjuva modernizm ve burjuva laikçiliğin değil, burjuva ulusalcılığın/”ulus devlet”çiliğin son kalelerinin de çökmesidir. Burjuvazinin yeni siyasal platformunda kim varolacaksa, iç politikaya aynı zamanda dış politika ve dengeler düzleminden bakmak, bölgesel iç ve dış entegrasyon ve yeniden dizayn sürecinin içinden «proaktif» politika yapmak, bölgesel planda ilişki ve ittifak politikaları geliştirmek durumundadır. CHP’den kimbilir kaçıncı kez hayal kırıklığına uğramaya doyamayanlar, CHP’nin safkan bir kapitalist devlet partisi olduğunu, ve Türkiye kapitalizmi ve rejiminin küreselleşme ve bölgeselleşme sürecinde geçirdiği/geçirmekte olduğu -AKP’yle filan da sınırlı olmayan- yapısal dönüşüm temelinden dönüşümünü uzaktan yakından anlamayanlardır.

1972502_10151908028406345_1280931526_nRejim kriz ve kutuplaşmasına yama

Kısa erimde kesin olan ise, AKP’den hoşnut olmayanlar ve gitmesini isteyenler dahil, küresel mali oligarşi ve Türkiye tekelci burjuvazisinin hiçbir kesimin bölgede ve içte böylesine kaotik bir süreç yaşanırken, Türkiye’de devlet ve rejim krizinin daha fazla şiddetlenmesi ve zaafa düşmesini istememeleridir. AKP’yi hem sıkıştırarak hem uzlaşarak, bir yandan da yine bölgesel ilişki ve derinliğe sahip bir neoliberal muhafazakar «alternatif»ini yapılandırmaya çalışarak, bir kriz yönetimi ve süreç kontrol politikası izlemeye çalışıyorlar.

Tüsiad’ın ağırlıklı bir kesiminin AKP konusundaki kaygılarının başlıca nedenlerinden biri «dış politikadaki eksen kayması”ydı. AKP’nin ABD-AB ekseni ve bölge politikalarının sınırlarını fazlaca zorlayan, Ortadoğu, bölge, islam ülkeleri ve doğu ağırlıklı bir ittifaklar, güç ve birikim politikasına geçiş yapmaya çalışmasıydı. AKP’nin bu politikası ciddi bir kırılma ve arkasında ABD, AB ve Tüsiad’ın olduğu bazı balans ayarları ile sonuçlandı. Ancak burada da değişim tek yönlü değil birbirine yakınlaşma doğrultusundadır. Tüsiad da, önceliği her zaman AB süreci olmaya devam etmekle birlikte, yüzünü daha fazla Ortadoğu ve bölge politikalarına dönmeye, buradaki yüksek karlı yeni yatırım, işbirliği ve güç alanlarını daha fazla gözetmeye başladı. Uluslararası yatırımlar, ticaret ve finansta bölge içi olanların oranı yükselmektedir. Antep, uluslararası sanayi ve ticarette Türkiye’nin 3. büyük şehri haline gelme yolundadır. Tüsiad bileşenleri içinde, ABD ve AB’nin yanısıra Ortadoğu, bölge ve islam ülkeleri merkezli ortaklıkların ortaya çıkmaya başlaması bu değişimi gösterir. Ekmel İhsanoğlu’nun adaylığı, Tüsiad’ın ABD-AB eksen ve önceliğinden kopmadan dış ve iç politikada (ve tabii mali sermaye birikimi ve güç alanlarında) Ortadoğu, bölge ve İslam ülkelerinin önem ve ağırlığının artmasını benimsemesi ve buna göre adımlarını ayarlayıp hamle yapmasının da ifadesidir. Küreselleşme ve bölgeselleşme bağlamında iç ve dış politikanın giderek birbirine daha fazla içerilmesiyle, Türkiye burjuva sınıf kesimleri arasındaki neoliberal muhafazakarlık bileşimindeki ağırlık farkları arasındaki ayrım da incelmekte, neoliberalizm ve neomuhafazakarlık daha fazla birbiriyle kaynaşmaya başlamakta, burjuva sınıf kesimlerinin ortak keseni haline gelmektedir.

Türkiye tekelci burjuvazisinin AKP’yle gerilim yaşayan kesimleri için İhsanoğlu’nun adaylığının ilk eldeki anlamı, dış politikada olduğu gibi iç politikada ve burjuva kesimler arasında bir «denge » unsuru, bir «siyasal uzlaşma» unsuru, bir «rejim krizini kontrol ve yeniden yapılandırma» unsuru olarak devreye sokulmuş olmasıdır. Bu kesimler AKP Hükümetinden halen hoşnutsuz olsalar da, onları daha fazla rahatsız eden, içte ve dışta en fazla ihtiyaç duydukları devlet aygıtının, ve yalnızca hükümetin değil, ordusu, polisi, MİT’i, yargısı, parlamentosu ile temel kurumlarının yaşadığı ağır tahribat ve kitleler nezdindeki itibar kaybıdır. Resmi istatiklere göre, kitlelerin güven endeksi 2008-2013 arasında, orduya yüzde 82’den yüzde 51’e, polise yüzde 47’den yüzde 35’e, yargıya yüzde 65’ten yüzde 26’ya düşmüştür. Meclis, seçim sistemi, müzakere süreci, medya gibi neoliberal demokrasinin önde gelen araçlarına artan güvensizlik de belirgindir.

Yüzlerce general ve yüksek rütbeli subayın cezaevlerine doldurulup TSK’nin yerlerde tekmelenmesi, ardından 17 Aralık krizinde polisin, MİT’in, yargının, hükümetin ve sayısız başka devlet kurumunun ipliğinin pazara çıkması ve altüst olması, burjuvazinin kitleler karşısında korkulu rüyasına dönüşmüştür. Aynı rahatsızlık, toplumun yüzde 60’ını kemikleştiren AKP ve karşıtları biçimindeki siyasal-toplumsal kutuplaşma için geçerlidir. Kutuplaşmanın ekonomik etkileri bile rahatsızlığının arka planı hakkında bir fikir verebilir: Türkiye’de üretilen ürün ve markaların yüzde 30’u bu kutuplaşmanın bir ya da öteki tarafında kemikleşen kitle kesimleri tarafından boykot edilmektedir. Daha önemlisi rejimdeki tıkanma, kemikleşme, katı dışlayıcılık; neoliberal demokrasinin seçim ve müzakere mekanizmalarıyla birşeylerin değişebileceğinden azalan beklenti, Gezi’de, Lice’de olduğu gibi kitlelerin fiili isyan ve direniş hareketlerini kızıştıran bir dinamik olmaktadır. AKP’yi sıkıştırmak için bir dönem Gezi’ye hayırhah bir destek verir görünseler de, asıl kaygıları temel baskı, yönetim ve rıza/hegemonya araçlarının güç ve itibar kaybıyla da birlikte, kitle hareketlerinin kontrolden çıkmasıdır. Tüsiad dahil tüm burjuva kesimlerin 17 Aralık kriz ve güçler çatışmasında en çok ağladıkları ve istedikleri, kriz kontrol ve denge mekanizmalarının oluşturulması, temel devlet aygıt ve kurumlarında yaşanan tahribat ve yıpranmanın giderilmesi, kitlelerin tepki ve hoşnutsuzluğunu kontrol altına alacak mekanizmaların işletilmesiydi.

Ekmel İhsanoğlu’nun adaylığının bir yanı da işte budur: 30 Mart seçimlerinde olduğu gibi, karşılıklı tırmandırmayla çok sert ve şiddetli, çatışmalı, aşırı kutuplaştırıcı, her an kontrolden çıkmaya teşne, iki de bir toplumu galeyana getiren, devlet aygıtını iyice itibarsızlaştıran ve tahrip eden bir süreçten olabildiğince kaçınmak, daha kontrollü, olabildiğince parlamenterist sınırlar içine çekilmiş bir seçim süreci istemektedirler. CHP-MHP, BBP, DP, DYP, DSP (SP’nin de çağrıldığı) gibi neomuhazakar parlamentarist bir koalisyon ve İhsanoğlu gibi bir adayla, kazanma şansı epey düşük görünse de, en azından Erdoğan’ı zorlayıp dengeleyerek, kitlelerin neoliberal muhafazakar demokrasi ve rıza mekanizmalarına beklentilerini sürdürmek, neoliberal müzakere sürecini de bir nebze yeniden işlevlendirerek, rejim ve devletin kitlelerin önemli bir kesimi açısından dibe vurmuş meşruluğunu tahkim etmektir.

Kuşkusuz seçim yaklaştıkça karşılıklı tırmanma ve sertleşme, bel altı vuruşlar, skandallar yine artacaktır, ancak İhsanoğlu’nun «siyasetler üstü, mütedeyyin» kılıfında ve AKP tabanında da nisbeten meşru görülebilecek bir aday olması, dahası aynı neomuhafazakar meşrepten ve birbirine yakın adayların varlığı, bunu daha sınırlı ve kontrol altında tutabilecektir.

thKapitalist güçler arasında kirli uzlaşma

Burjuva güçler mücadelesi sürerken, bir yandan da karşılıklı birbirine yakınlaşma ve uzlaşma adımları atıyorlar, süreç kontrol mekanizmaları oluşturmaya çalışıyorlar. AKP dışındaki tüm burjuva sağ partiler bir araya getiriliyor, Ekmel İhsanoğlu gibi bir aday çıkartılıyor. CHP›nin -30 Mart öncesi belirtmiş olduğumuz gibi- artık salt devletin bekası değil, resmen ve alenen bir neoliberal muhafazakar rejim partisi olduğu, teyid edilmiş oluyor. (CHP’deki dönüşüm ne Ekmel’le, ne Sarıgül, Yavaş vb ile başladı. Baykal’ın indirilme ve ulusalcı kanadın zayıflatılma operasyonuyla başladı. Diğer bir gösterge de, daha önce CHP sözcülüğünü yapan Emine Ülker Tarhan ve ulusalcı kanadın diğer önde gelen isimlerinin kızağa çekilmiş ve Halk TV dahil medyadan silinmiş olmasıdır. Halk TV’ye doluşan Menderesçi, Demirelci, Özalcı, Çillerci bakan eskilerine, MHPlilere, AKP döküntülerine bakmak yeter.) Kılıçdaroğlu bugüne kadar cesaret edemeği bir şey daha yapıyor, Kürtlerden oy istiyor, «çözümün asıl güvencesi biziz» türünden demeçler veriyor. CHP Mecliste Uludere’yi gündemleştiriyor, Kürt siyasal hareketinin müzakere istemleri arasında olan Mecliste «Toplumsal Mutabakat Komisyonu» ve Meclis dışında «Ortak Akil Heyeti» oluşturulmasını resmen teklif olarak sunuyor… Erdoğan ise uzunca bir zamandır ilk kez, Tüsiad dahil tüm patron örgütlerinin katıldığı «nasıl bir cumhurbaşkanı istersiniz» türünden «istişare» toplantıları yapıyor. AKP medyası Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olur ve seçilirse «tüm patron örgütü ve toplumsal kesimlerin temsilcilerinden oluşan bir akil adamlar heyeti» oluşturacağı ve atacağı her adımda onlara danışacağı, yanısıra «aleviler dahil» herkesi kucaklayıcı bir dil kullanacağı, yeni Anayasa›nın parlamenter ve toplumsal uzlaşmayla yapılacağı, vb vaatlerinden geçilmiyor. AKP alelacele bir de «Kürt paketi» açıyor. Paket Öcalan’ın istediği müzakere sürecinin yasal güvence altına alınmasını vb kapsıyor. (Tek bir Kürt kelimesi bile içermeyen «Kürt paketi»!) Hatip Dicle ve 30 KCK davası tutsağı tahliye ediliyor. Öcalan’ın yakılan kitaplarına “yayın izni” veriliyor. Diyanet, Ramazan vesilesiyle Kürtçenin Kırmançe ve Güney Kürdistan’da konuşulan Sorani lehçelerini de içeren 8 dilde bir açıklama yaparak, Irak’taki duruma ilişkin Sunni ve Şii din otoritelerinin birlikte katılacağı bir toplantı organizasyonu yapıldığını belirtiyor, Selefiliğe ve İŞID’e «cık cık» yapıyor, mezhep çatışmalarını kınıyor, Alevilerin hak ve statü istemlerine toplumun hazır olduğu ve bu hakların verilmesi gerektiğini beyan ediyor. AKP genel başkan yardımcısı Çelik, “Eskiden bağımsız bir Kürt devleti mevzusu Türkiye için savaş nedeni sayılıyordu. Hatta Kürdistan kelimesi bile insanları sinirli ve agresif yapmaya yeterliydi. Ama onların adı Kürdistan ve bunun kabul edilmesi gerekli. Eğer Irak bölünürse ki bu kaçınılmaz görünüyor, onlar bizim kardeşimizdir.” diyor. (Petro-dolar kardeşliği!)

«Bunları çok duyduk, yalan, aldatmaca. Cumhurbaşkanı seçiminde Kürt ve Alevi oylarına mecbur oldukları için yapıyorlar. Sonrasında eser kalmaz.» denilebilir. Fakat kapitalist güçler mücadelesi sürerken, hem kendi iç mücadelelerini hem de asıl kitleleri daha kontrollü bir kriz yönetimi altına almak ve yeniden yapılandırma süreci için, arka plandaki anlaşmalar, uzlaşmalar, pazarlıklar sürecini de görmemiz gerekir. Bu düzenleme ve vaatler zaten burjuvazinin iç dengeleri ve kitleler üzerindeki egemenliğini tahkim etmeye ilişkindir. Söz konusu olan, burjuvazinin iç kutuplaşmasını biraz tamponlayıp kontrol altına alacak, yeni bir burjuva siyasal ağırlık merkezinin inşaa edilmesidir. CHP’nin eski ulusalcı-laikçiliği de bir yana bırakmaya başlaması, Kürt sorununun çözümünden dem vurmaya başlaması, Erdoğan’ın Koç ve Tüsiad’la uzlaşması ve «kucaklaşması», Kürt müzakere sürecinde bir iki istemi ucundan yasa tasarısı haline getirmesi, Alevilerle de «istişare» ve cemevlerine statü vaatleri, bu yöndeki karşılıklı «balans ayarları»nın sinyalleridir.

Oluşturmaya çalıştıkları – kutuplaşmış düzen kanatlarını iki yandan da toplayıp birbirine yakınlaştırmayı hedefleyen- siyasal denge ve ağırlık merkezi, kuşkusuz, birincisi, burjuva mali oligarşik merkezdir, ikincisi, geri düzeyde bir burjuva neoliberal muhafazakar demokratik rejim biçimini kurumlaştırmaya dönük bir kriz kontrol, denge ve yeniden yapılandırma merkezidir. Üçüncüsü, «CHP ne zaman burjuva anlamda dahi sol/sosyal demokrat oldu ki?» sorusu bir yana, «sağa kayan» yalnız CHP değildir, bir bütün olarak daha da fazla sağa, neoliberal muhafazakarlığa kayan burjuva siyasal ağırlık/koordinat merkezidir. (Biraz vulgarize etmek pahasına, tüm müsibeti AKP’den ibaret görüp «bir AKP’den daha kötü ne olabilir?» diye düşünenlerinin bakış açısından, şöyle de yanıt verilebilir: «2, 3 ve daha fazla AKP!») Kimileri, CHP, MHP, BBP, DP, DYP, DSP koalisyonunu «orta-sağ/merkez-sağ» olarak tanımlarken, burjuva siyasal rejimin ağırlık merkezinin kendisinin de giderek daha da fazla sağa ve neoliberal-muhafazakarlığa kaydığını gözlerden saklamaktadır.

Daha koyu bir neomuhafazakarlık daha düşük yoğunluklu bir neoliberal demokrasi ile harmanlanmaktadır, tüm burjuva aktörler neoliberal muhafazakarlık ve geri düzeyde neoliberal demokrasi doğrultusunda adım atmaya koşullanmaktadır. “Burjuva demokrasisi”nden halen şu eski sosyal demokrasiyi anlayan, CHP nezdinde hep bunu bekleyip her seferinde daha büyük hayal kırıklığına uğrayanların halen anlamadığı, bunun CHP veya AKP; şu veya bu burjuva partisi meselesi değil, hepsini birbirine yakınlaştıran, söz konusu yeni siyasal ağırlık merkezi dolayında birbirini daha fazla içerir hale getiren ve bu doğrultuda yeniden yoğuran rejim biçimi sorunu olduğudur. Burjuva rejim krizi ve yeniden yapılandırılması daha çok su götürecek olsa da, kapitalist güçler, düzen partileri ve bilimum küçük burjuva yedekçileri için oyunun yeni kuralları üç aşağı beş yukarı budur. Güç, konum ve paylarını koruyup yükseltmek istiyorlarsa, bunu içselleştirmeye, bunu yeniden üretmeye, oyunu bunun içinden oynamaya, kitle tabanlarını da bu doğrultuda dönüştürmeye koşullanmaktadırlar.

10464396_660905213998836_466674458861300128_n
Burjuva neoliberal muhafazakar demokrasi

Neomuhafazakarlık, neoliberal kapitalizm temelinden, onunla kaynaştırılmış, onu örten ve pekiştiren egemen din, mezhep, milliyet, ırk, cinsiyet, aile, heteroseksüellik, yetişkinlik, gelenek, yaşam ve düşünce tarzı, tarih anlayışı, gerici popülizm ve önyargılar… tümünü kapsar. Erdoğan’ın adaylığını açıklarken de tekrarlamaktan geri kalmadığı “milletiyle kaynaşmış devlet”teki “millet”, neoliberal muhafazakar sunni, müslüman, türk ve erkek egemenliğinin ifadesidir. Bu temelde toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi sınıfı ve kent ve kır yoksullarını bölüp parçalar, kendini egemen, ayrıcalıklı ve statü sahibi gören bu kitle kesimlerden rejime bir toplumsal taban oluşturur ve pekiştirir, kapitalist mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesini artırır ve kitlelerin genişçe bir kesimi nezdinde realize eder, sınıf karşıtlığını neokorportavizm ve neopopülizm ile tamponlayıp perdeler, ezilen kesimleri ve istem ve özlemlerini baskılayıp kısıtlarken en geri düzeyde bir iki hak kırıntısıyla rejime içermeye çalışır, işçi sınıfını siyasal-toplumsal-kültürel mücadeleden dışlayıp ekonomik-sendikal mücadeleye, kimlikleri de işçi sınıfı temelinden kopartıp neoliberal demokratizme sıkıştırır.

Neomuhafazakarlığın toplumsal kökeni (kitlelerin buna sarılmasının nedeni) neoliberal kapitalizmin yıkıcılığı, değersizleştiriciliği, güvencesizleştiriciliği, yabancılaştırıcılığı, çözücülüğüdür. Din, aile, milliyet, rejim… yalnız «kalpsiz dünyanın kalbi» (neomuhazakar popülist jargonda: «kimsesizlerin kimi») değil, son derece tehditkar ve yabancı bir dünyanın tek güvencesi, çözülme ve dağılmanın toplumsal harcı, dahası kaybedilmiş küçük mülkiyetin hayali uzantısı gibi görünür. Gerçekte ise dev çaplı yeni proleterleşme süreçleri üzerinde burjuva sınıf kontrolü ve egemenliğinin, neoliberal kapitalizme uyarlama ve özümseyiciliğinin yapısal bileşenidir. Rejim ve hükümetin, 12 yıldır ve 3 dönemdir, onca ekonomik, siyasal, toplumsal kriz, rejim çatışması, dış ve iç skandallara karşın ayakta kalabilmiş ve halen alternatifsiz olmasında ve asıl olarak da dev çaplı yeni işçi kitleleri ve kent yoksulların neoliberal kapitalizmi içselleştirmelerinde oynadığı rol ve kitle isyan ve direnişlerine karşı sınanmış etkisi, burjuvazinin bunun dışında ya da karşı duran kesim ve partilerini de, neoliberal muhafazakarlığı ortak kesen ve rejimin yapısal bileşeni olarak benimsenmelerinde etkili oldu. Keza, bölgeselleşme ve kriz süreçleri. (Kriz süreçleri bir yandan işçi sınıfı ve kitle direnişlerine itilim kazandırırken, diğer yandan da toplumsal gericilik birikimini besler.)

Ekmel İhsanoğlu’na CHP kitlesine, kent merkezlerine pazarlayabilmek için, «dinin siyasetten ayrılması, özel yaşam alanı» sayılması vb türünden açıklamalar yaptırılıyor. Din ve muhafazakarlığın yalnız dar anlamda siyasal değil, ekonomik, toplumsal, kültürel yaşamdaki, neoliberal despotik çalışma rejiminden eğitim ve aileye, medyadan park ve plajlara kadar artan ağırlığı çoktan bu eşiği aşmış durumdadır. Parkta aynı bankta oturan genç kadın ve erkeklere evlilik veya nişan belgesi sorulmasından plajlarda mayolu kadınlara «kapanın» tebligatları dağıtılmasına varan bir boyuta gelmiştir. Din ve muhafazakarlığın sermaye birikimindeki, sermaye ve erkek egemenliği temelinden toplumsal üretim, yeniden üretim ve yönetim ilişkilerini düzenlemedeki rolü açımlanmalıdır. Din ve neomuhafazakarlıkla ancak sınıf mücadelesi temelinden, ve yalnız ekonomik-sendikal değil, toplumsallaşmış ve siyasallaşmış bir sınıf mücadelesi temelinden mücadele edilebilir.

En geri düzeyde neoliberal muhafazakar demokrasinin her biri kendi içinde de daraltılıp baskılanmış seçim, parlamento, belediyeler, üniversiteler, sendikalar ve sivil toplum örgütleri, milyonları kapsayan düzen partileri, burjuva ve liberal reformist muhalefet, medya ve kamuoyu yönetimi, yönetişim, müzakere, neoliberal reformlar gibi araçlarının bu en basık ve güdük biçimleriyle bile etkisini de görmek gerekir. Neoliberal muhafazakar demokrasinin yalnız muhafazakar kitleler üzerinde de değil, bir 30 Mart seçimlerinde veya Kürt müzakere sürecinde apaçık olduğu gibi, muhalif burjuva, küçük burjuva halkçı, ezilenci, liberal reformist akım ve partilerden başlayarak yayılan, kitleler üzerindeki ve içindeki bağlayıcı ve bağımlılaştırıcı etkisini hatırlatmak yeter. Kapitalist güç odakları arasında geri düzeyde neoliberal muhafazakar demokratik rejim üzerinde uzlaşma süreci, asıl işçi sınıfı ve kitleleri neoliberal kapitalizm ve rejimi uzlaştırmanın, kabullendirmeye sevketmenin aracı olarak kullanılmaktadır. Cumhurbaşkanını «halkın seçmesi» de neoliberal demokratizmin yeni bir halkası ve pekiştiricisidir. Liberal demokrat jargonla söylenirse, şimdi çeşitli muhalif «baskı ve menfaat grupları», Ekmel İhsanoğlu’nu «Mustafa Kemal hakkında ne diyorsun, din-siyaset ilişkisi konusunda ne diyorsun, Kürt müzakere süreci hakkında ne diyorsun, sosyal medya hakkında ne diyorsun, yaşam tarzı, kadın hakları konusunda ne diyorsun, vb» diye sıkıştırmaya çalışıyor. Oy kaygısıyla kendi dileklerini dikkate alınmasını sağlamaya çalışıyor. İşte neoliberal burjuva demokrasisi zaten tam da böyle bir şeydir. Tabii başını kanaat mühendislerinin çektiği çeşitli «baskı ve menfaat grupları»na bağlı kitlelerin oy pazarlığı ve lobicilikle dileklerinin gerçekleşeceği ya da en azından dikkate alınacağı beklentisidir. Bu tür kamuoyu yönetişimi mühendisliğinin asıl işlevi her zaman dileklerin dikkate alındığı/alınacağı beklentisiyle kitleleri rejimin altlığı olmaya özümsemek ve bağımlı hale getirmektir.

Ekmel İhsanoğlu nezdinde yürütülen kamuoyu yönetişimi, gerçekten neoliberal muhafazakar demokrasinin mükemmel bir uygulamasıdır. Önce ortaya devletin yüksek kademelerinde yer almış, ancak kimsenin pek bilmediği, tanımadığı, yıpranmamış bir aday çıkartılıyor. «Çeşitli baskı ve menfaat grupları» adayı pek liberal-demokratik biçimde sorguluyor, kaygılarını ve dileklerini belirtiyor. Adaya, rejim ve koalisyon iç dengelerini gözeterek, en azından oy hesaplarında bir anlamı olan kesimlerin kaygı ve dileklerini ucundan kıyısından dikkate aldığını, nabza göre şerbet açıklamalar yaptırılıyor. Karşı taraftan ya da çeşitli kesimlerden gelen ve etkili olan saldırı ve sorgulamalar üzerinden açıklar tespit ediliyor, bunlar rötuşlanmaya ya da rasyonalize edilmeye çalışılıyor. Çeşitli kesimlerin kaygı ve dileklerine ilişkin yama ve uyarlamalar yapılıyor. İhsanoğlu sendikalarla görüşmeden sonra «asgari ücret yükseltilmeli, emeğin karşılığı verilmeli» türünden açıklamalar bile yapmaktan geri kalmıyor! Buyrun size geri düzeyde neoliberal muhafazakar demokrasinin, geri düzeyde neoliberal «çoğulculuk, katılımcılık, müzakerecilik, lobicilik”in mükemmel bir örneği! Kaldı ki, «halk tarafından seçilmiş» cumhurbaşkanlığı mekanizması, kapitalist mali oligarşik egemenliğin ve icraatlarının, hem yoğunlaştırılması hem de meşrulaştırılmasının yeni bir aracı olacaktır. Sonuç rejimin dışladığı kesimlere de rejim içinde kaygı ve dileklerinin dikkate alındığına dair bir kanal açılır görünümünde, gerçekte bu kesimlerin neoliberal muhafazakar rejime özümsenmesi ve uyarlanmasıdır! Neoliberal muhafazakar demokrasi ve «seçim, parlamento, cumhurbaşkanlığı, uzlaşma, barış, diyalog, müzakere, yönetişim» gibi mekanizmalarını işçi demokrasisi/sosyalist devrimci demokrasi karşıtlığı ekseninden somut teşhiri ve savaşımın önemi artmaktadır.

Polis despotizmi, devletin resmi ve fiili baskı, yasak, soruşturma, takibat vasatında sistematik artış da, neoliberal muhafazakar demokrasinin yapısal bileşenidir. Neoliberal demokrasinin, fiili ve güce dayalı sermaye birikim ve yönetim biçimi olarak, burjuvazinin mali oligarşik sınıf diktatörlüğü olarak ifadesidir. Soma katliamı, Şişe-Cam grevinin yasaklanması, yaygınlaşma eğilimi gösteren işçi direnişlerine artan baskı ve saldırılar, bunun neoliberal despotik üretim ilişkileri temelinden ifadesidir. Güç merkezileşmesini artıran düzenlemeler de birbirini izliyor: Yargıda Danıştay ve Anayasa Mahkemesi gibi yüksek mahkemelerinin etkisini kıracak “Özel Yetkili Hakim” sistemi, üniversitelerde YÖK’ün özel ve vakıf üniversiteleri üzerinde yetkilerini artıran (üniversite kapatma, öğretim üyelerinin araştırma konularını belirleme ve denetleme, öğrencileri okuldan atma dahil) düzenleme, taşeronluğu genişleten ve derinleştiren tasarı, kamu emekçilerinin iş güvencesini kaldıran düzenleme bunlardan yalnızca bir kaçı… Neoliberal muhafazakar demokrasi, tüm boyutları ve bu bütünlüğü içinde ele alınmadan onunla mücadele edilemez.

«Türkiye›de ‘sol oylar› hep azınlıktadır, 3’te biri geçmez. Bu yüzden AKP’nin değişmesi isteniyorsa, sağa ve muhafazakar kesimlere oynamaktan başka çare yok.» AKP muhalifi medya ve solda İhsanoğlu adaylığını onaylayanlar olsun onaylanmayanlar olsun, beylik açıklanma tarzı bundan ibaret. Oysa bu, burjuva pragmatist seçim taktiği hesabının epey ötesinde, -yalnız CHP açısından da değil- yapısal ve stratejik bir dönüşüm sürecinin ifadesi ve yeni bir momentidir. Şu veya bu düzen partisinin ne yapıp yapmadığından önce, şu burjuva neoliberal muhafazakar demokrasinin ne idüğüne bakılmalıdır. İşçi sınıfı ve kitlelerin sınıfsal-toplumsal istem ve gereksinmeleri, zaten en baştan neoliberal siyasal sistemin dışında tutulmaktadır. Her yıl sayısı artan yüzlerce işçi direnişi, Soma katliam ve eylemleri, bir yıldır süren yüzbinlerin katıldığı sokak eylemlerinin de neoliberal siyasal sisteme, yalnız AKP’ye değil CHP’ye de hiç bir yansıması yoktur. Neoliberal muhafazakar demokratik seçim sistemi, bırakalım bir güç dağılımını, ya da güç merkezileşmesini bir nebze sınırlamayı, tam tersine mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesini artırmak ve meşrulaştırmak üzerine kuruludur, onun teminatı ve pekiştiricisi olarak işlemektedir. Cumhurbaşkanının seçimle gelmesi de bunu azaltmaz, artırır. Neoliberal demokrasinin bir diğer mekanizması olan neoliberal müzakere süreçlerinin koşullayıcılığı, aşırı kısıtlayıcılığı vb için de aynısı geçerlidir. Sonuçta siyaseti, gerçek sınıfsal-toplumsal mücadele istem ve gereksinmelerinden özenle soyutlanmış, büsbütün daraltılmış ve önceden koşullanmış kavanoz içine sıkıştıran kim olursa olsun, o kavonuzun şeklini aldığı ve parçası olduğuyla kalır. Neoliberal demokrasinin en beylik önvarsayımlarını genel geçer ve değişmez doğrularmış gibi kabullenip -üstelik onu doğuran ekonomik-toplumsal temelden de soyutlayarak- sonuçlarına itiraz etmek şizofreniktir. Neoliberal muhafazakar rejim, düzen içinde kendi doğurduğu kutuplarını da içine çekip özümsüyor, kendini yeniden üretme sürecinin bir parçası haline getiriyor. Burjuva güçler ve düzen partileri arasında ardışık ve iç içe çatışma ve uzlaşmalar, kesinti ve sıçramalarla, 3 seçimi ve yeni anayasayı kapsayacak süreçteki gelişmenin yönü, geri düzeyde burjuva neoliberal muhafazakar demokratik rejimin adım adım, oluşum halindeki bu yeni ağırlık merkezi dolayında kurumlaştırılması çabası olacaktır. (Ancak bu süreç, kuşkusuz düz bir evrimleşmeyle değil, olabildiğince kontrol altına alınmaya çalışılsa da yine eşitsiz, düzensiz, kesinti, çatışmalı gelişmeleri, yeni kırılma noktalarını da içerecektir.)

Tüsiad

Ekmel İhsanoğlu’nun adaylığında ABD’den gelen Kemal Derviş’in aracılık yaptığı iddia ediliyor. (Kemal Derviş: Eski Dünya Bankası yöneticisi, 2001 krizinde hükümetin bypass edilerek DB ve İMF yönergeleri doğrultusunda «güçlü -neoliberal- ekonomiye geçiş» programını ve «15 günde 15 yasayı» hazırlayan süper yetkili teknotrat ekonomi bakanı, CHP’yi Blair benzeri bir «3. yol» çizgisine çekmeye çalıştı başaramadı, ama hazırladığı ekonomi programı AKP’nin uyguladığı programdır.) Dar anlamda doğru değil. Derviş’in misyonu, cumhurbaşkanlığına aday olmak ya da aday önermek için değil, Tüsiad, CHP ve MHP ile (ve dolaylı olarak da AKP ile) bir dizi görüşme yapıp, bir dizi de brifing vererek burjuva sınıf kesimleri arasında ve burjuva partiler arasında «siyasal uzlaşma ve diyalog» telkin etmekti. Nitekim Koç-Erdoğan uzlaşması aynı döneme denk geldi. Koç’un 600 milyon dolarlık yeni Ford fabrikası açılışına davet edilen Erdoğan «ülkeye bu kadar yatırım yapan kimseye kin tutmam», Mustafa Koç da «devletimizle kavga etmeyiz» açıklamalarını yaptı. Tüsiad ve AKP medyalarından karşılıklı yaylım ateş, belirgin biçimde yumuşatılıp belli sınırlar içine çekildi. Koç yeniden büyük ihaleler almaya başladı. Tüsiad başkanının istifası ve yerine hükümetle arası daha iyi olan Sabancı grubundan Haluk Dinçer’in gelmesi de, Sütaş skandalı kadar bu kirli uzlaşmanın bir sonucudur. 2007’de Erdoğan-Büyükanıt Dolmabahçe görüşmesinde olduğu gibi, küresel mali oligarşinin de muhtemelen her iki tarafa da ayar çekerek müdahil olduğu, çok kirli bir dizi anlaşma ve uzlaşmanın bağlanmış olduğu tahmin etmek zor değil. Koç’a 1 milyar dolara yaklaşan vergi cezalarının «yanlışlık olmuş» diye kaldırılması, Balyozcuların da tahliye edilmesi, FB başkanı Aziz Yıldırım’a hapis cezası hükmünün bozulması, 12 Eylül cuntacı generallerine göstermelik ceza kesilmesi, Tüsiad’ın istediği bir dizi neoliberal düzenleme, Kürt ve Kıbrıs müzakere süreçleri ve yeni Anayasaya (Anayasa sorunu yok hükmüne düşmüşken AKP’nin yeniden «uzlaşmacı anayasa» vaatlerinde bulunmaya başlaması ve seçim kampanyasında yer verecek olması raslantı olmasa gerek!) kadar gidecek bir dizi konu muhtemelen bu kirli pazarlık ve anlaşmaların konusu olmuştur.

Tüsiad’ın yeni başkanı Haluk Dinçer’in ilk açıklamasına bakmak yeterli fikri verir: «(Kamuoyunda yer alan sansasyonel açıklamalar döneminde bile) arka planda hükümetle yoğun çalışmalarımız olmuştur ve olacaktır. Benim şahsen hiç sorunum olmamıştır. Başbakanı, bakanları, muhalefeti şahsen tanırım. İlişkilerde sorun olacağına dair hiçbir endişemiz yok. Önemli olan reformların hayata geçirilmesi için kapsamlı bir diyalog gerekiyor.» Dinçer, Kürt müzakere sürecine, «hızlı ilerlemiyor, şeffaf değil, muhalefet dahil edilmiyor» tarzı eleştiriler olsa da, önce bunun «doğal ilerleme» olarak herkes tarafından kabul edilmesi gerektiğini söylüyor: «Yola çıkacaksanız, sonra sorunu yolda konuşarak, diyalogla çözeceksiniz, mesafe kaydedeceksiniz»! Tam bir ince ayar, hem nalına hem mıhına dengeciliği! Dinçer’in hükümete tek eleştirisi, daha sıkı bir «kamu mali disiplini» (yarı kemer sıkma paketi) ve Merkez Bankasının neoliberal özerkliğini istemesi, Tüsiad›ın istediği 2. kuşak neoliberal yeniden düzenlemelerin hızlandırılması… En temel istemleri ise «siyasal uzlaşma ve diyalog», siyasal-toplumsal kutuplaşmanın yumuşatılması ve olabildiğince neoliberal demokrasi çerçevesi ve mekanizmaları içine çekilmesi, bunların meşrulaştırılması ve işletilmesi ve bu çerçeve içinde yeni neoliberal müzakere, diyalog mekanizmaları yaratılması.

Yani asıl olarak, siyasetin «sokağa inmesi»nin önünün kesilmesi. Kitlelerin Gezi, Soma, Lice ile geliştirdiği, sokak, meydan, işgal hareketleri ve inisiyatifiyle siyaset alanını genişletmesinin, siyasete aşağıdan ve fiilen müdahil olmasının önünün kesilmesi. Siyasetin yine tepeden bir takım neoliberal muhafazakar demokratik parlamento, seçim, temsil, müzakare, diyalog, istişare (belki bunların sınırlarını bir gıdım genişleterek) mekanizmaları içine çekilmesi ve hapsedilmesi, kitlelerin aşağıdan katılım ve etki olanağından (sokaktan) kesinkes soyutlanması, kitlelerin yeniden «yüksek burjuva siyaseti» ve mekanizmaların edilgen «seçmeni» ve «destekçisi» olan «soyut vatandaş» pozisyonuna geri postalanması! AKP Hükümeti bunu kitle direnişlerine ve sokak hareketlerine karşı baskı, yasak, saldırganlık dozunu artırarak yapamadı, eskisi gibi yönetilemeyeceği de görüldü. Fakat şimdi, tabii ki sokağa ve direnişlere karşı baskı ve yasakları elden bırakmadan, en geri düzeydeki neoliberal muhafazakar demokrasinin «temsil, müzakere, uzlaşma, diyalog, rıza, denge ve kontrol» mekanizmalarını bir nebze işlevlendirerek, kitlelerin artan hoşnutsuzluk ve mücadele inisiyatifini kırmak, paranteze alıp düzen mekanizma ve beklentilerine soğurmayı istiyorlar.

Küresel mali oligarşi ve Tüsiad’ın Türkiye’nin iç politikasındaki ve rejimin yeniden yapılandırılmasındaki asıl derdi budur. Erdoğan tabii ki sivri dilini ve saldırganlığını yumuşatmayacak; çünkü ciddi yıpranmışlığı içinde gücünü ve tabanını koruyabilmesinin tek yolu budur. Fakat, onunla köprüleri atmadan ve devrilme korkularını körüklemeden, dahası doğrudan ya da dolaylı bir dizi anlaşma, uzlaşma, pazarlığı da içeren bir tarzda, Tüsiad, CHP ve HDP -zımmi bir bağ içerisinde- her biri kendi politikalarını da ayrıca yaparak, rejimin bu yeniden yapılandırılması yönelimi dolayında hareket ediyorlar. Burada düzen aktörleri arasında belli bir andaki taktik çelişki, çatışma, uzlaşma ve ittifak ilişkilerinin ne olduğundan çok, sürecin genel gelişim doğrultusunu görmek önemlidir. Kesin olan ise, tüm kapitalist güç odaklarının ve partilerin -bugüne kadar birbirini bununla korkutan, hayırhah bir destek veren, ya da kontrollü bir biçimde ileri sürenler dahil- kitlelerin burjuva mali oligarşik tepeden siyasete aşağıdan müdahil olma istem ve inisiyatifinin yok edilmesi hedefinde uzlaşmış olduklarıdır. Bunun da ilk koşulu, kapitalist güçler ve partiler arasındaki; birbirine karşı kitlelerin iç güdü, tepki ve yargılarına başvurarak, kitleleri genel hoşnutsuzluk birikimi zemininde büsbütün kızıştıran, öfkelendiren ve sokağa dökülmelerini de kolaylaştıran- iç çatışma ve kutuplaşmalarını kontrol altına almalarıdır. Marx, «yukarıdakiler keman çalınca aşağıdakilerin oynamamasını nasıl beklersiniz?» diye alayla sorar. Burjuvazinin AKP›yle gerilim yaşayan kesimlerinin de bugün yapmaya çalıştığı «ülkeye düzen getirmek için, düzenin önce parlamentoya ve diğer neoliberal demokrasi mekanizmalarına getirilmesidir.» Tabii, önceden «ceberrut diktatöre karşı demokratik hak» diye hayırhah bir destek vermiş oldukları kitle direniş ve eylemlerini şimdi «kırıp dökenler, bayrağa saldıranlar, anarşi, terör» vb diye suçlamayı ihmal etmeden! Ekmel İhsanoğlu’nun Gezi değerlendirmesi, AKP’den hiç farklı değildir: «Başlangıçta çevrecilerin barışçıl direnişi haklıydı ama…», bildiniz: «sonra provokatörler, kırıp dökenler, yakanlar.» Türkçe meali: «mülkiyet, yasa, düzen, aile, din» yani: «Tepede neoliberal seçim, müzakere, uzlaşma, diyalog, denge, kontrol için elimizden geleni yapıyoruz, Gezi›de 11, Lice›de 4, Soma›da 301 kişinin ölümünü de neoliberal siyasal uzlaşma zayiatı olarak yazıyoruz, hem bunlar her ülkede olan şeyler, kesin sesinizi ve oturun oturduğunuz yerde!»

Hükümet içinde Merkez Bankası ve ekonomi politikaları çatlağı ilk elde 0.75’lik bir faiz indirimi türünden geçici bir uzlaşma ve dengeyle sonuçlanmış olsa da, bir gösterge. Tüsiad neoliberal ekonomi politikalarında, başta AB sürecinin hızlandırılması, ulusal istihdam stratejisi, Merkez Bankası ve üst kurulların hükümetten özerkliği, kamu harcamalarının ve özelleştirmelerin hızlandırılması vb olmak üzere, tam gaz istiyor. Tüsiad bileşenlerinin yüksek dış borç yükü, ekonomik yavaşlama ve kur artışı nedeniyle borçların katlanması, işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki sömürü ve yağma iştahını da kamçılıyor. Erdoğan’ın ise ekonomi yönetiminde de tüm yetkilerini elinde toplamaya çalışması ve seçim süreçlerini de gözeterek neoliberal saldırganlığa neomuhafazakar-popülist kılıf geçirme çabaları, ikinci nesil neoliberal yeniden yapılandırmaları ağırdan alması ve sürece yayması , burjuvazinin iki kesimi arasındaki gerilim ve güç mücadelelerinin önemli bir konusu olmaya devam edecek. Nitekim taşeronluk düzenlemesinin sündürülüp durması, sendikaların istemlerinden değil, daha önceki ulusal istihdam paketi girişimlerinde olduğu gibi burjuvazinin iki kesimi arasındaki ihtilaflardan kaynaklanıyor. Tüsiad’ın önceliği AB sürecidir, ancak Ortadoğu’daki sürecin kritikleşmesi ve Türkiye’de işçi sınıfı direnişlerinin ve kitle hareketlerinin gelişme eğilimi, rejimin yeniden yapılandırılmasında din ve neomuhafazakarlık dozunun artılmasına daha hayırhah yaklaşmasının asıl nedenidir. İtirazı bunun neoliberalizmi örttüğü ve takviye ettiği kadar, yer yer engelleyen, neoliberal bireysel-grupsal özerkçiliği ve piyasa çeşitliliğini ortadan kaldıran ya da kısıtlayan, ikinci nesil neoliberal ekonomik ve siyasal yeniden yapılandırma düzenlemelerini geciktiren ve yavaşlatan, kitleleri kutuplaştıran ve kemikleştiren bir neomuhafazakar popülizme dönüşmesinedir.

Neoliberal ekonomide özde bir olsalar da burjuva sınıf kesimleri arasında bu eğilim farkları, işçi sınıfı içine bölünme olarak yansıtılan dinamiklerden biridir. Tüsiad’ın en azından bir kesimi, bir gıdım daha ileri ve yönetebilir bir neoliberal demokrasi istiyor olabilir, fakat neoliberal ekonomideki saldırganlığı, hız ve şiddet iştahı AKP-Müsiad’dan bile daha vahşidir. AKP ise bunu pek güzel değerlendirmekte, tabanına «daha fazla demokrasi eşittir, daha fazla sömürü, yıkım, konum kaybı» mesajları vermekte, hem tabanındaki işçi, kent ve kır yoksullarını neomuhafazakar popülizm ile buna karşı koruyup kayırdığı mesajı vermekte, hem de her türlü demokrasi ve özgürlük istemini bununla kodlayıp baskılamakta kullanmaktadır. AKP’nin derdi yalnız belli bir sermaye kesimini kollamak ve kayırmak değil, neoliberal yıkıma karşı tepki ve mücadele dinamiklerinin yeni bir eşiğe dayanmaya başladığı koşullarda, neoliberalizmi neomuhafazakar popülizm ile sürdürülebilir kılmaktır. Burjuva sınıf kesimleri arasındaki bu nüansı görmek, hem AKP’nin kitle tabanını tutması ve pekiştirmesindeki rolü anlamak, hem de “Tüsiad demokrasisi”nin iç yüzünü sergilemek açısından önemlidir. Diğer taraftan Tüsiad yeni başkanının da pek güzel biçimde «kamuoyunda en sansasyonal açıklamalar olurken bile biz arka planda hükümetle birlikte çalışıyorduk» diye ifade ettiği gibi, AKP ne kendinde, ne de salt Müsiad’ın bir partisidir, Tüsiad da hükümetin asli bileşenidir ve son uzlaşma çerçevelerinde de ağırlığı azalmamış, artmış görünmektedir.

Ergenekondan sonra Balyozcuların da, salkım saçak cezaevine tıkılmalarının ve ordunun bu kadar düşkünleştirilmesinin faturası da the Cemaat’e kesilerek, tahliye edilmesinde şaşılacak bir şey yok. Hiç bir burjuvazi ve devleti, ister rejim değişikliği gereği ister başka bir şey olsun, dışta ve içte en fazla ihtiyaç duyduğu kurumlarından olan ordusunu bu kadar yerle yeksan etmeyi, elini titrek alıştırmayı, o durumda tutmayı süreklileştirmez. Devlet krizinin de bir etkenine dönüşen ordunun durumuna da bir tashihi eninde sonunda yapmak durumundaydılar. Tabii tahliyeler de anlaşmalıdır ve yeniden yapılandırma sürecinin bir parçasıdır. Cemaate karşı istedikleri kadar intikam yeminleri ederken, hükümet ve rejimi destekleme, en azından karşı faaliyet yürütmeme ve konuşmama koşuluyla bırakılmışlardır. Perinçek’in geleneksel rüzgar güllüğü, Erdoğan’a ilan-ı aşkı yeterli fikri verir. Burjuvazi ve devletinin uluslar arası ve iç süreç ve dengelerinin ne yönde geliştiğinin kokusunu en hızlı alıp «durumdan devlet vazifesi çıkarma» yeteneği iyi bilinir. Bu da, Ergenokoncular, Balyozcular, ulusalcı-faşistler ve ulusalcıların büyük bölümü açısından, basitçe AKP’ye biat değilse bile, isterse yine AKP’ye muhalif olsunlar, bu muhalefetin de rejim içi bir muhalefet olması, rejimin bir parçası ve yeniden üreticisi olması, burjuvazi ve devlet içi kutuplaşmayı yumuşatma ve yeni rejim biçimine özümsenme vazifesidir! (Tıpkı CHP, MHP vb gibi.) Nitekim ulusalcıların büyükçe bir kesiminin durumdan çıkardığı ilk vazifelerden biri Gezi’den tümüyle çekilmek ve Taksim eylemleri ve «terör örgütleri» söyleminden başlayarak giderek karşı propaganda yapmaya başlamak olmuştur! Aynı operasyon CHP’de de yürürlüktedir; ulusalcı, kemalist, laikçi anti-AKPcilik temelinde Gezi’ye verilen hayırhah destek, Gezi ve sol örgütlerle dirsek teması kesilerek, en iyi durumda «liberal vicdan»cılığa indirgenerek, asıl olarak da rejimin (AKP’den bağımsız olarak) onaylanması ve kitlelere/tabanına onaylatılması, rejime içerilmesi istenmektedir. Tüm bunlardan şoke olup kafasını kimbilir kaçıncı kez duvara vurmak da, zaten bu gibi nedenlerle iç çatırtıları artan ulusalcı-halkçı reformist sola düşer. Varsın Halkevleri, ÖDP, TKP gibiler hala Ekmel’i geri çekip «daha sol bir aday» çıkarması için CHP’ye yalvara dursun!.. (Süheyl Batum›un başını çektiği ulusalcı-laikçilerin Emine Ülker Tarhan›ı aday çıkarma kampanyası, pek sonuç vermeyecek görünse de, buna bile yazılanlar olacaktır!)

CHP zaten her durum ve koşulda «sol oyları» cepte sayıyor ve küçük burjuva solda yaygın olan bağımsız sınıf ve siyaset yoksunluğu, liberal reformizm, liberal oportünist görecilik, neoliberal demokrasi ve seçim sistemine göbekten bağımlılık gibi nedenlerle genellikle pek yanılmıyor. Sarıgül’e açık, Yavaş’a utangaç destek vermeye dahi gönül indirenlerin İhsanoğlu’nu hazmetmekte biraz daha zorlanacak olmalarının nedeni, sunni İslamcı ve Menderes-Özal-AKP çizgisinden gelme kimliğidir. Onda gördükleri, geçmişe doğru, eski düzlemden dayandıkları burjuva ulusalcı-laikçiliğin, burjuva modernizminin, kemalizmin son kalelerinin de çöküşüdür. CHP, neoliberalizmle muhafazakarlığı ve post kemalizmi harmanlayan, bunlara biraz da «3. yol» sosu ekleyen bir tür postmodern senteze doğru geçiş yapmaya çalışmaktadır. CHP yörüngesindeki ulusalcı-halkçı reformist solun bir kısmı buna da yazılacak ya da hayalindeki «CHP›nin solu/sol bir CHP» boşluğunu geriye doğru doldurmak için didinecek, fakat 30 Mart seçimlerinden sonra belirginleşen iç sarsıntıları da artacak gibi görünüyor.


“Cumhur, başkanı boykot et!”

Erdoğan aday olup kazanırsa, belli bir vadede AKP Hükümeti üzerindeki kontrolünün azalması ya da fiili bir başkanlık için cumhurbaşkanı yetkilerinin artılması düzenlemeleri gündeme gelecek, her iki durumda rejim kriz ve çalkantıları devam edecek. (Hükümet içinde Merkez Bankası, faizler, neoliberal ekonomi politikaları konusundaki çatlak ve ince denge durumu bunun bir göstergesi.) İhsanoğlu’nun işlevi, seçimleri ikinci tura taşıyabilme ile sınırlı görünüyor. Hezimete uğrarsa CHP’ye yazılacaktır, Erdoğan’ı zorladığı ölçüde de daha ziyade MHP’ye yarayacaktır. Herkesin bildiği gibi Kürt oyları belirleyici olacak. Bu neoliberal kısır seçim aritmeğinin elini güçlendirdiği Kürt liberal reformist siyasal hareketi de, her iki tarafa da ilk turda rest taktiğiyle, neoliberal müzakere sürecinin yapılandırılması ve adım atılması doğrultusunda basıncını artırıyor. AKP ve CHP’nin pür telaş gündemleştirdikleri Kürt paketleri aynı zamanda bunun göstergesi. (Ancak AKP ve CHP›nin şimdilik kesenin ucunu biraz açmak zorunda kalmasının nedenleri arasında PKK’nin Lice’de -tabiiki sürdürmeyip geri çekmekle birlikte- yaptığı çıkış ve Irak’taki yeni durum ile birlikte masaya konulan karttır! Türkiye burjuvazisi, AKP, CHP her ne kadar bayrak vb diye uludularsa da artık bu kartı da gözetmek zorundalar.) Demirtaş, «kimseye karşı önyargımız yok, boykot gündemimizde değil» diyor: «MHP›nin adayına bir oyumuz bile olmaz. Ama Ekmeleddin bey CHP ve MHP’yi aşan … makul, mantıklı, çözüm üreten bir çizgi ortaya koyarsa, bunun taahhütlerini, güvencelerini, gavarnörlüğünü yaparsa değerlendiririz.» AKP’ye de aynısını söylemiş oluyor. Erdoğan-AKP de bu yüzden seçimi Kürt siyasal hareketinin pazarlık gücünü artıracak biçimde 2. tura kalmadan ilk turda bitirmek için tüm gövdesiyle yüklenecek.

Süreç, Kürt siyasal hareketinin iç dengeleri açısından da bazı değişimler gösteriyor. Demirtaş, müzakerelerin salt İmralı üzerinden yürütülmesine karşı çıkması ve Öcalan, PKK, HDP’nin de dahil edilmesini istemesiyle Öcalan’ın tepkisini çekmişti. Buna karşın cumhurbaşkanı adayı olması ve Kürt siyasal hareketi içindeki güç ve saygınlığının artmış olması bir gösterge. PKK›nin Lice çıkışının ardındaki istemlerden biri de, müzakerenin Öcalan, PKK ve meclis olmak üzere 3 ayaklı yürütülmesiydi. Öcalan’dan kopmayacak olsalar da, belli bir güvensizliği de gösteren, kararların daha açık irtibatla birlikte alınmasını istiyorlar. Gelişme de bu doğrultuda olacak gibi görünüyor. HDP eşbaşkanlığına EMEP’i küstürme pahasına ESP’den bir ismin getirilmesi de, HDP’nin Türkiye cephesinde de liberal reformizm platformunda daha etkin bir siyaset yapışa geçmeye çalıştığının bir göstergesi. Tüsiad medyasında son dönemde, «Türkiye›nin asıl sosyal demokrat partisi HDP›dir», «Yalnız Kürtlere değil, Gezi’ye, Alevilere, kadınlara, lgbtilere, çevrecilere, gençlere asıl siyaset kanalı açan HDP’dir» tarzı propaganda yapan kalemlerin ortaya çıkmaya başlaması, dikkat çekicidir. CHP tabanındaki kendini «sosyal demokrat» olarak tanımlayan orta sınıf liberal-ulusalcılar içinde bile bunun sonucu «eğer gerçekten Türkiye partisi olursa biz de HDP’ye oy veririz» diyenler de ortaya çıkmaya başlamıştır. CHP’nin durumu, CHP çevresine öbeklenmiş ulusalcı reformizmin krizi, İhsanoğlu, MHP-BBP, IŞİD faktörleriyle birlikte, burjuva neoliberal demokratizmin mevcut olandan bir gömlek daha ileri «çoğulcu, katılımcı, özerkçi, müzakereci» versiyonunun temsilciliğini üstlenen ve bu temelden politika yapmaya çalışan HDP’nin liberal reformist siyaset platformunda çekim gücü artmakla kalmayacak. Bu çerçevede neoliberal reformizm ve demokratizmin sol üzerinde çekim gücünü artırmanın, neoliberal reformizme yedeklemenin daha etkili bir aracı olarak yeniden işlevleniyor.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*