Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » Eğitim alanında bütünsel sınıfçı yeni bir sendikal yaklaşıma doğru

Eğitim alanında bütünsel sınıfçı yeni bir sendikal yaklaşıma doğru

EĞİTİM ALANINDA BÜTÜNSEL SINIFÇI YENİ BİR SENDİKAL YAKLAŞIM

Eğitim alanında son yılların mücadele dinamikleri nasıl ve neden ortaya çıktı? Dershane öğretmenleri ve ücretli-sözleşmeli öğretmenler haklarını kazanmak, kadrolu öğretmenlere oranla çok daha ağır sömürü koşullarıyla karşı karşıya oldukları durum içerisinde emeklerini kısmi de olsa korumanın arayışı içerisindeydiler. Yok sayılmanın, üç kuruşa sendikasız-sigortasız-güvencesiz çalıştırılmanın, üstüne üstlük saygı dahi görmemenin, öğretmen bile sayılmamanın tepkisi söz konusuydu. Kapitalizm rekabet ilkesinin etkime alanını genişletiyor, eleme sınavlarını sadece milyonlarca gence değil, genç öğretmenlere de dayatıyor, öğretmen emeğini bölüp parçalayarak farklı statülerde çalıştırmayı egemen ve baskın hale, bir kural haline getiriyordu. Eğitimde kapitalist sistemin neoliberal yeniden yapılandırması hız kazanırken, bununla birleşik olarak bir meslek olarak öğretmenlik de eski göreli ayrıcalıklı konum ve avantajlarını yitiriyor, yüz binlerce öğretmen KPSS’ye girme zorunluluğu bunun en bariz görünümü ve hızlandırıcısı olmak üzere, birbirleriyle sayısallaştırılarak rekabete sokuluyor, öğretmen emeği nicelikselleştirilerek emek gücünün değeri sistematik olarak aşağıya çekiliyordu. Bu ekonomik dönüşüm, toplumsal-kültürel bir düşürüm ile at başı gidiyor, öğretmenlik meslek olarak ayrıcalıklarını yitirerek, “Komünist Manifesto”da öngörüldüğü üzere ‘kutsal’ olarak atfedilen özelliklerini de kaybediyor, bugün ‘yeryüzüne iniyor’, paranın soğuk ve acımasız eşitleyiciliği ile öğretmenler ‘eğitim işçileri’ vasfı kazanarak proleterleşmenin ve örgütsüzlüğün çıkışsız bireysel yalnızlığına itilmek isteniyordu.

Bir kaç yıl öncesinde Eğitim Emekçileri Derneği, bu durumun analizini gerçekleştirdi. Kurultayında (Eğitim Emekçileri Kurultayı – 28-29 Ocak 2008, Ankara) dönüşümün yönünü bilimsel olarak tespit etmekle kalmadı, öznel olarak buna yanıt oluşturma amaçlı bir stratejik belirlemede bulundu. Parçalanan eğitimci emeğinin her bir parçasında alansal direniş talepleri temelinde emeğin korunması ve güç toplama mücadelesini yükseltirken, bunu bütünde de kolektif bir işçi bilinci geliştirerek sınıfa karşı sınıf, burjuvaziye karşı proletaryanın mücadelesini geliştirme temelinde bütünleştirme hedefini koydu. EED’nin farkı ve ayrımı bu bütünselliktir. Parça-bütün ilişkisini doğru bir temelde kurması çabasıdır.

EĞİTİM-SEN

Hatırlanırsa, sonrasında EED’yi kuracak olan öğretmenler, o dönemde Eğitim-Sen’in program kurultayına katılarak yaptıkları konuşmada somut bir çağrıda bulunmuşlardı: “Açın kapılarınızı!” Eğitim-Sen’e yapılan çağrı dershane öğretmenlerinin, ücretli öğretmenlerin, işsiz öğretmenlerin Eğitim-Sen çatısı altında örgütlenmesine geçiş için somut adımlar atılmasını talep ediyordu. Bu talep karşılık bulmadı. Eğitim-Sen yeni eğitimci kuşağını örgütlemeye geçiş yapamadı, şu haliyle yapamayacak da… Neden?

Birincisi, Eğitim-Sen sendikaların düzeniçileşmesi ve sonuç alıcı mücadeleci karakterinin yitimi açısından bir moment olarak görebileceğimiz “yasallık kapanı”na çoktan beri yakalanmış durumda. Yasalar ve sendikada yerleşikleşmiş gelenek kadrolu öğretmenler dışındaki öğretmenlerin memur sendikalarında örgütlenmesine uygun bir zemin sunmuyor. Yasalar bildiğimiz gibi değişir, sınıf mücadelesinin sonucu olarak. Ancak Eğitim-Sen böyle bir mücadele vermedi ve vermiyor.

İkinci olarak, sendikada yerleşikleşmiş gelenek ve kodlar da bu geçişi yapmaya açık değil. Eğitim-Sen’i kuran ve ‘80 sonrasından bugüne epey zaman geçmiş olmasına karşın halen yönetimi elinde tutan kadrolar, özel eğitim kurumlarının ve dershanelerin ortaya çıkışına başlangıcından beri karşı idiler. Bu kurumları haklı olarak lanetlediler, buralarda çalışmayı da etik olarak mahkum ettiler. Ancak bugün gelinen durumda dershane sayısının lise sayısını bariz biçimde aştığı bugünün koşullarında bu yaklaşımı, orada kadrolu öğretmenlere göre çok daha ağır sömürü koşullarında çalıştırılan öğretmenlerin örgütlenme arayışları ve çığlıklarına kulak kapatmaya taşımak ise kabul edilemez ve affedilmez bir hataydı. Eğitim-Sen bunu yaptı. Gelmekte ve değişmekte olanı görmekte çok geç kaldı, geçişi öremedi ve bunun sonuçları oldu.

Eğitim-Sen’in bu geçişi yapamayışında üçüncü ve temel bir faktör, ideolojik olarak Eğitim-Sen’in sınıfa karşı sınıf mücadelesi perspektifinden uzaklığıdır. Eğitim-Sen -yine memur sendikalarında tipik olarak görülen- bir diğer kapana burada da kapıldı. Bu kapan, dar hükümet karşıtlığı kapanıdır. İnsanlık, -Marksizm sağolsun- kapitalist toplumda devletin rolünü bir kaç yüzyıldır analiz ederek tespit edebilme gücünde. Buna göre devlet -sadece baskı ve zor rolüyle değil, ekonomik ve toplumsal işlevleriyle de- burjuvazinin, kapitalistlerin devletidir. Eğitim, yine kapitalist toplumda, burjuvazinin ve kapitalist sınıfların ihtiyaç duyduğu eğitimin verilmesidir. Eğitim, işçi ve emekçilerce sömürü ilişkilerinin kabul ve içselleşmesinin sağlanması, sömürü için gerekli donanımın sağlanmasıdır. Eğitimin örgütlenmesine karar veren ve belirleyici olan, kamu-özel sektör ağırlığının ne yöne doğru olacağını belirleyen burjuvazinin isterleridir. Bugün Türkiye burjuvazisi, parçası olduğu emperyalist kapitalizmin stratejik hedefleriyle uyumlu olarak eğitimin içeriğinden bir bütün olarak örgütlenmesine dek toplam bir dönüşümü sistematik olarak örmektedir. Öğretmen emeği nicelikselleştirilerek ölçülebilir hale gelmekte, artı değer emilimi ve birikimi hız kazanmakta, dershane ve özel okul zincirleri ile devasa bir alan kuralsız biçimde sermaye birikimine açılmaktadır. Sermayenin hareketi budur, bu yöndedir. Devlet de buna göre tutum almakta, geçişin örülmesi planlanmakta ve uygulanmaktadır. Burada hükümeti ve MEB’i sadece kadrolu öğretmenlerin “işvereni” olarak görmek, toplu görüşme aldatmacalarıyla korporatif bir düzleme düşmek dar bakışın kaçınılmaz sonucudur. Dar bakış, sınıfsızdır. Dar bakış, hükümetin arkasındaki burjuvaziyi görmemek, onu hedefe çakmamak, ona karşı bütünsel bir mücadele yükseltmemektir.

Siyaseten mücadeleyi mevcut hükümete karşı mücadeleye, “AKP karşıtlığına” sıkıştırmak, geçişe engel olan dördüncü faktördür. Böyle yaparsanız size siyaseten destek olacak farklı burjuva partilerin arayışına girersiniz. Bu ya neoliberal etki temelinde zaten partileşmiş olan, bağımsız bir sınıfçı duruşa sahip olmayan ve büyük burjuvazinin hareketine göre tutum alan BDP,ÖDP,EDP,EMEP vb. gibi partilerde siyaset yapmak olur, ya da neoliberal etkiye karşı tepki temelinde MHP,CHP gibi ulusalcı partilerden destek arayarak olur (Bugün Kılıçdaroğlu ile yeniden bir “gerçek sosyal demokrat parti” keşfedilecek, CHP’nin ışığı gözleri daha fazla alacaktır). İdeolojik olarak burjuvaziye karşı proletaryanın alanınızdaki temsilcisi ve sözcüsü olmazsanız, güvencesiz eğitimcilerin “bilmem kimin iktidarında” kadroya geçecekleri aldatmacasını yutmaya dünden hazır, burjuvazinin eğitim alanındaki stratejik dönüşüm kararlılığına denk bir mücadelecilikten uzak hamsalak bir beklentiye girersiniz. Genç eğitimci kuşakların mücadele deneyiminden yoksunluğu göz önüne alınırsa, sizin bıraktığınız boşluk ve açtığınız bu burjuva siyasal yol, eğitim emekçilerinin mücadelesine ihanetten başka anlama gelmez.

Burada kolay bir yol yoktur. Geçişin önünde engel oluşturan beşinci faktör, mevcut sendikal yapıların sınıf mücadelesi dinamiklerine kapalı, dıştalayan ve bastıran kastlaşmış-bürokratik yapısıdır. Bu yapı yıkılmalıdır! Türk Eğitim-Sen’de, Eğitim Bir-Sen’de gördüğümüzde şaşırmayacağımız sendikal ağalık sistemi Eğitim-Sen’de nasıl yerleşmekte, hakim olmaktadır? “Bizim sendikamız” nasıl oluyor da, güvencesiz, KPSS’zede öğretmenleri ikinci sınıf öğretmenler olarak patronaj ilişkisi geliştirilen nesneler olarak görmeye geçiş yapabilmiştir? Eğitim-Sen işçiyi işçi, öğretmeni öğretmen, insanı insan olarak görmekten bu kadar kolay vazgeçebilmektedir? Taksim 1 Mayısı’nda söz haklarını zorla kopartmak zorunda bırakılan Tekel işçileri, güvencesiz, işten atılan direnişteki işçiler, Mustafa Kumlu’yu konuşturmadıkları için “suçlu terörist” muamelesine maruz bırakılarak hedef gösterilmekte, ‘teşhir ve tecrit’ edilmesi gerekenler statüsüne KESK’in imzasıyla yerleştirilmektedir? Bu ne cüret? Bu cüretin oluşması, sınıfa yabancılaşmanın yerleşikleşerek kurumsallaşması ile mümkün ve kaçınılmaz olur. Eğitim-Sen’de yönetici olmak, çok uzun zamandır profesyonel bir meslek ve toplumsal bir statü olarak siyaseten varoluş ve hatta tramplen tahtası olarak kullanılmaktadır. Burada tüm sisteme baştan bir “format” atmak şart olmuştur. “Hata” bir değil, iki değil, sistematiktir. Sistem her grev eyleminde, her büyük eylemde tıkanmakta, sistemin işlemediği ortaya çıkmaktadır. Bugün Eğitim-Sen yöneticilerinin tümü her iş bırakma öncesi kabuslar görmekte, başarısızlığı nasıl örtüleyebileceğini hesaplamaktadır. İstenen grev “hava”sı nedense bir türlü oluşmamaktadır. Yukarıdan aşağıya, merkezden tabana emir ve genelgelerle, içeriksiz, ruhsuz, ne kokan ne bulaşan “şu şu basın açıklamaları yapılacak-yaaap!” diyerek zevahir kurtarılamaz, kurtarılamamaktadır. Eğitim-Sen’in tabanı sistematik olarak erimektedir. Eğitim-Sen’in tabanı mücadele azmi ve kararlılığını yitirmektedir, küçülmektedir. Aktif sendikal kadro sayısı her ilde bir avuç insana doğru daralmıştır. Bu tesadüf değil, bir sonuçtur. Emekçilerin, işçilerin, genç öğretmenlerin “-miş gibi yapmaya” değil, kendilerini sınıfsal özlem ve arayışları ile, siyasetin geniş içerimiyle toplumsal-kültürel bir alternatif olarak da duyumsamaya, güçlerinin, sınıfsal öz güçlerinin farkına ve bilincine varmaya, ve evet kendi kendilerini yönetmeye, kendi kararlarını kendilerinin aldığı ve uyguladığı bir atmosfere, yeni ve temiz bir havaya ihtiyaçları vardır. Bu palyatif çözümlerle, -tümüyle anlamsız olmamakla birlikte,- birkaç tüzüksel değişiklikle gerçekleşemeyecek denli köklü bir sorundur. Eğitim-Sen yeni eğitimci kuşağının örgütlenmesine uygun bir örgütsel yapıya ve iç ilişkiler sistemine sahip değildir.

Eğitim-Sen’in kadrosal yapısı ve mevcut üye profili ile yeni eğitim işçisi kuşaklarının birey oluşumu dahil olmak üzere sınıfsal-toplumsal-kültürel özellik ve karakterlerinin çelişmesine, kapsayıcı bir mücadele programının oluşturulmasına uzaklıktan, pratik-sonuç alıcı-eylem algı ve düşüncesinde yerleşik olandan net bir kopuş ihtiyacına dek daha bir dizi faktör ve engelden bahsetmek mümkündür. Net olan şudur: Eğitim-Sen, son 3-5 yılda daha fazla açığa çıkan dershane öğretmenleri ve ücretli öğretmenler dinamiğine, son bir yılda AYÖP’le gündemleşen işsiz öğretmen dinamiğine yanıt olmaktan uzaktır. EED, AYÖP, Genç-Sen, Sosyal-İş, İGEP vb. oluşum ve örgütlenmeler bu zeminde ortaya çıkmaktadır.

DİĞER ALAN ÖRGÜTLENME ÇALIŞMALARI

Bunlardan AYÖP en dikkat çekici olanıdır. Ataması yapılmamış, yani kadrolu öğretmenlik yapamayarak işsiz kalan öğretmenlere bir kanal oluşturmuştur. Kendiliğinden ve esnek bir örgütlenme olarak doğmuştur. Bir grup öğretmenin başlangıçta yaptığı açlık grevinin medya yoluyla duyulması sonucunda değişik illerden işsiz öğretmenler internet üzerinden yapılan çağrılar sonucu bir araya gelmiş ve genel eylemler örgütlenmesi yoluyla ve yine medya kanalıyla seslerini, iş/kadro taleplerini topluma duyurmuşlardır.

AYÖP ortaya çıkarak sesini duyurduğu bu 1 yıl içerisinde sorunun gündemleştirilmesi açısından önemli bir rol oynamıştır. Hiçbir örgütlenme başlangıçtaki kendiliğindenliğini ilelebet sürdürmez. Bir süre sonra ideolojik-politik özelliği belirginleşir, buna göre yarı-bilinçli olarak bir örgütlenme ve eylem hattı ortaya çıkmaya başlar. AYÖP de buna uygun bir seyir izledi. Kendiliğinden bilincin olguculuğu onu doğal olarak anti-AKP bir çizgiye çekti. Muhatap hükümetti, atamaları yapmayan ve yapacak olan da oydu. Eğitim-Sen örgütlenme alanındaki girişken mücadeleciliğini yitirmiş olmasının bir sonucu olarak AYÖP hareketini seyretti, kurum olarak onunla sendikal yönden hareketli ve geliştirici, yol gösterici bir eğiticiliği içeren bir ilişki kurmadı. Merkez ilde kurduğu ilişkide ise AYÖP “merkezi”ne kendisi ne yapıyorsa, neyi biliyorsa, ne yaşıyorsa onu taşıdı: Durduk yere içeriksiz ve kof bir “merkez” ilanı ve bunu destekleyen bürokratik ve aşırı merkeziyetçi bir tüzük! İşte size internet üzerinden iletişime geçerek toplantı çağrıları yapan, zeytinyağının suyun üzerinde yayılması gibi ülkenin dört bir yanında yayılan esnek bir örgütlenmenin ölüm fermanı! Dahası kendi kendisine “merkez” olarak durduk yere ilan edilen genç öğretmenlerin yozlaştırılmasına dönük rekabetçi bir atmosfer yaratıldı. Makam mülkiyeti geliştirildi. Bu genç öğretmenlerle grupçu bir ilişki kurularak “yandaş” yaratılmaya çalışıldı. İlk öğretilen de “aman bunlar terörist, bunların arkasında şu örgüt var” denilerek sınıf bilinçli öğretmenlerden uzaklaştırmak oldu.

Kendisi de bölünmüş olan ÖDP’nin, CHP’nin “solundaki” diğer reformist siyasetlerin bu masa başında “kazanma” oyunu, kendi sonucunu yaratmakta gecikmedi. Mesele “anti-AKP” dinamiği örgütlemekse, Türk Eğitim-Sen bu konuda Eğitim-Sen’e göre uzunca bir dönemdir daha başarılı bir performans sergilemekteydi zaten. Nitekim, bu AYÖP sözde merkezinin MHP etkisine kayması gecikmedi. Toplantılar Türk Eğitim-Sen binalarında yapılmaya başladı, AYÖP mitinglerinde maddi yardımlar bu sendikadan gelir oldu.

Bu anlatılanlar kendisini “merkez” ilan eden bir grup öğretmeni bağlamaktadır. Değişik illerde AYÖP adı altında farklı bileşimler, farklı öğretmen grupları ve bilinç düzeyleri söz konusuydu ve halen de söz konusudur. AYÖP merkezi, örneğin bu öğretmen çevrelerinden Bursa’da mücadeleci bir grup öğretmenin varlığını kendisine bir tehdit olarak gördü, bu alandaki AYÖP çalışmasını feshetme yoluna gitti. Böylesi saçmalıklar yaşandı! Ancak bürokratik yok sayma mekanizmaları yine aynı ilde boşa düşürüldü, Bursa’daki işsiz öğretmenler kendi örgütlenmelerini sağlamlaştırdılar, Bursa AYÖP olarak varlıklarını sürdürmekle kalmadılar, meşruiyetlerini korudular ve geliştirdiler. “Atılma” kararı kağıt üzerinde kaldı, kazanan öğretmenlerin meşru ve haklı mücadelesi oldu.

Başka bir örgütlenme girişimi olarak Genç-Sen eğitim alanında, üniversite öğrencilerinin örgütlenmesine dönük bir inisiyatif olarak bir kaç yıl öncesinde doğdu. Eğitim alanında sınıfsallığın göstergelerinin yakıcılaştığı koşullarda bir örgütlenme önerisi olarak “sendika”, ilk kez 2005 yılında düzenlenen Demokratik Üniversite Kurultayı kararlarıyla ortaya atılmıştı. Arayışa kanal açan DİSK oldu. DİSK’e bağlı Genç-Sen 2006-2007 yıllarında kuruldu. Eğitim-Sen, aslında üye sayısının yarısından fazlası Fen-Edebiyat ve Eğitim Fakültesi öğrencisi olan bu sendikal girişime de uzak ve kayıtsız kaldı. Genç-Sen ise geçen süre içerisinde tabanını süreklileşmiş alan çalışması politikalarıyla genişleten bir hareketin odağı olamadı. Çizgisindeki belirsizlik ve sosyal liberal etkiye açıklığa karşın Avrupa’daki militan kitlesel öğrenci hareketlerinden esinlenerek kurulan Genç-Sen her şeye karşın son dönemde “diplomalı işsizlik” konusunda kısmi bir hareketlenme yaratmaya açıktır. Bu hareketlenmenin kısmi kalmaması ise birleşik mücadele konusunda atılacak adımlarla birlikte, dar grupçu program ve yaklaşımların aşıldığı, gelişkin bir sınıfçı mücadele içeriğinin aktığı bir kanal olarak Genç-Sen’in de kendisini özeleştirel temelde yenilemesi ile mümkün olabilir.

Dikkat çekici son bir girişim ise DİSK Sosyal-İş’ten gelmektedir. Sosyal-İş son aylarda Bilgi Üniversitesi’ndeki öğretim üyesi ve emekçilerin örgütlenmesine adres olması ile sesini duyurdu. Özel eğitim kurumlarında, özel üniversite ve dershanelerde örgütlenme ve mücadele bugün deyim yerindeyse “sahipsiz” durumdadır. Devasa ve boş bir alan söz konusudur. İlk deneyimler kapsamında geçtiğimiz yıl İstanbul’da EED iki dershanede iş bırakma ve direniş gerçekleştirdi. Bu yıl Sosyal-İş ise kampüsü örgütleme yönünde önemli bir adım attı. Yine burada bir işçi sendikasının örgütlenmeye yöneldiğini görüyoruz. Oysa Eğitim-Sen bilindiği üzere üniversitelerde bir örgütlenme deneyimine, hatta özel üniversite şubelerine sahip. Ancak Bilgi’nin örgütlenmesine uzaklık, efendim zaten özel üniversitenin “kapsam dışı” kalıyor olması, kafalardaki kamucu-memur-yasalcı sendikacılık anlayışının hakimiyet düzeyini gösteriyor.

KOLEKTİF BİR SINIF BİLİNCİ, MÜCADELE VE ÖRGÜTLENMESİ İÇİN

Bugün eğitim alanında ve öğretmenlikte bir büyük dönüşüm yaşanıyor. Rekabet ilkesi ile kapitalizm dev büyüklükte bir öğretmen kitlesini diplomalı işsiz cesetleri olarak üst üste biriktirirken, sistem hem paralel bir eğitim piyasası olarak özel sektörü hiç olmadığı kadar büyüterek, hem de kamuyu özelleştirerek öğretmen emeğini sermayeleştiriyor. Kapitalist neoliberal değişimin yönü öğretmen emeğinin vasıfsızlaştırılarak nicelikselleştirilmesinde hızlanma, öğretmenlerin eğitim işçileri olarak toplumsal rol ve konumlarında yaşadıkları altüst oluşun sonucunda eğitimde proletarya-burjuvazi karşıtlığının keskinleşerek hakim hale gelmesidir.

Ücretli öğretmenlerin KPSS ile küçültülerek yıkılan umutlarının sonucu intiharları, emeği korunmayan öğretmenin dipsiz bir kuyu karanlığındaki çığlığıdır. Buna kulak kapatılamaz. İşsiz öğretmenlerin kadro talebi neoliberal dönüşüme karşı kitlesel bir direniş talebidir. Bunu kimse yok sayamaz. Özel sektördeki öğretmenlerin örgütlenme arayışları yeni durum içerisinde öğretmenlerin mücadelesi özelliği taşımasıyla umut vericidir. Bu yok edilemez. Ha keza öğrencilerin okul sıralarında canını dişine takarak bir diploma satın almanın da sonrasında sorunu çözmeyeceğinin bilinci ile şimdiden örgütlenme arayışına girmesi anlamlıdır. Bu da görmezden gelinemez.

Bugün öğretmen proletaryanın bir parçası olarak, eğitim işçileri sıfatıyla yeni durum içerisinde kendi karakterini, kendi toplumsal konumunu mücadele içerisinde yeniden kazanma zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Bunu başaracaktır. Zorlu bir geçiş sürecidir bu. Bir kere parçalanmış bir emek gücü tablosu ortaya çıkmıştır. Öğrenci-işsiz-ücretli-vekil-özel eğitim-dershane öğretmeni-özel okul öğretmeni-üniversite çalışanları-akademisyenler… tümü yeni durumun gerektirdiği yeni bir yaklaşımla örgütleneceklerdir.

Sermaye, kendisini büyütürken proletaryayı da büyütmektedir. Eğitim alanında insana düşman ve engel olan sermaye ilişkisidir. Öğretmenin can düşmanı bugün sermayedir. Hükümetler, CHP’si-AKP’si-MHP’si ile burjuva partileri, diğer küçük burjuva partiler, bunların tümü öğretmenin emeğinin korunması mücadelesine karşıttırlar. Müttefik olamazlar, fayda da sağlamazlar, engeldirler.

Çözüm, parçalanan emek gücünün yeni durum içerisinde bu parçalılığı öznel yönden aşacak bir bilinç, örgütlenme ve eylemi geliştirmesinden geçmektedir. Andaki durumda kapsayıcı bir sendika yoktur. Parça sendikal girişimler söz konusudur. Bunlar ise birleşik ve etkileşimli, mücadeleci, ortak bir devrimci sınıfçı bakış açısından yoksundurlar.

Her bir parçadaki mücadele taleplerinin -acil ve yakıcı olanlardan başlayarak ve bunlar dönemsel ağırlık taşımak üzere- bütüne, yani işçi sınıfının kurtuluşuna bağlanacak biçimde formüle edilmesi, bunun yanında her bir parçadaki mücadeleleri kesen üst bir sınıf bakış açısının ürünü olan bütünsel mücadele talep ve sloganlarının yükseltilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu talepsel formülasyona uygun olarak örgütlenme alanında da hem her bir parçada (öğrenci-ücretli-dershaneci-özel okul-kadrolu vd.) hareketli, kendi hareketine ve karar alma mekanizmalarına sahip olan ve hem de bunları bütünleştiren ve bütünleştirmeyi başaran esnek dirençli bir işçi demokrasisinin geliştirilmesi zorunludur.

Sınıf demokrasisinin, sosyalist işçi demokrasisinin uygulanacağı somut örgütlenme ve mücadele biçimlerini geliştirmek. İhtiyaç budur. Yeni eğitimci kuşağının kendisini mücadele içerisinde geliştirmesi, gelişkin ve inisiyatif sahibi birey olarak kolektif bir örgütlenme içerisinde kendisini ifade edebilmesi ve kendisine ve kolektife ilişkin kararlar alabilmesi ile mümkündür. Birey-kolektif ilişkisinin bugünün neoliberal birey oluşumu koşullarında ileriye doğru yeniden tanımlanması zorunludur. Komünizm, insanın insanla ilişkisinin hiç bir dolayım ve perde (para, meta, unvan, makam vd.) olmaksızın açıklıkla ve birlikte kurulduğu, sömürü ilişkisinin kaldırıldığı, artı-değer ve değer yasasının etkimediği bir toplumsal sisteminin kurulmasıdır. Bunu ancak işçi sınıfı başarabilir. İşçi sınıfı demokrasisi, gelişkin ve gelişmekte olan birey ve sınıfın sermayeye karşı mücadelesinde kuruduğu iç ilişki sisteminin adıdır. Eğitim işçileri, kendisinin çıkarlarının kolektif ile çelişmediği, örtüştüğü, kendi gelişiminde sınıfının, sınıfın mücadelesinin gelişiminde ise kendi gelişimini gördüğü bir ilişki sistemini sınıflı toplum koşulları içerisinde azami ölçüde, ancak sömürü ve rekabet koşullarına karşı sınıfdaşlarıyla birlikte mücadele ederek oluşturabilir ve oluşturacaktır.

Gerçeğe ve uzak geleceğe ait olmayacak bir simülasyonla ifade edersek, öğretmen örgütlenmesinde dar sendikal merkeziyetçilik dönemi sona ermiştir. Ankara’dan emirname ile grev örgütlenmez. Bir grev, ancak her ilin kendi mücadele platformları içerisinden, evet ancak tabandan örgütlenebilir. Bu il platformu içerisinde örneğin X dershanesi Y şubesinden eğitim işçileri temsilcisinin yanında, A lisesi kadrolu öğretmenlerinin temsilcileri, B bölgesinin yerel ücretli öğretmen temsilcileri, C semtindeki işsiz öğretmen temsilcileri, D üniversitesi öğrenci temsilcisi ve akademisyen üyeler, kadrolu öğretmen sendikasının şu şu temsilcileri, AYÖP çalışmasının şu şu isimli temsilcileri, Sosyal-İş’te veya Koop-İş’te örgütlü şu özel okuldan şu temsilciler vd. birleşmiş olarak ve birlikte konuşurlar, karar alır ve uygularlar. Bu basit bir biçim sorunu değil, bir yaklaşım sorunudur ve ideolojik bir özellik taşır.

Örgütlenme hedefini eğitim emekçilerinin salt ve sadece bir kesimi ile sınırlamayan Eğitim Emekçileri Derneği (EED) sendikal alanda belirgin bir boşluğun olduğu koşullarda, yukarıda aktardığımız parçalı koşullara karşı kolektif bir sınıf bilinci geliştirme hedefiyle ortaya çıktı. Çalışmalarını sürdürüyor. Esas olan burjuvaziye karşı işçi sınıfının, eğitim işçilerinin kolektif bilincini, eylemini, örgütlülüğünü geliştirmektir. Bir çözümün zeminini oluşturacak olan budur. İşsiz öğretmenler, ücretli-sözleşmeli öğretmenler, dershane ve özel okul-üniversite çalışanları, kadrolu eğitimciler hem talepsel yönden her bir parçanın direniş ve arayışlarına karşılık gelecek bir mücadelenin uzun soluklu, dirençli, enerjik ve atak emeği ve hem de daha zor görünse de esas nirengi noktasını oluşturan ortak bir mücadele programını ve örgütlenmesini, ortak düşmana karşı bileşik sınıf eylemini oluşturarak ve büyüterek ilerleyebilirler.

Bunun başarılması her bir parçanın özgül yakıcı talepleri içinden bütünün (eğitim işçilerinin, proletaryanın) çıkarlarının savunulması ve bütünün deneyiminin ve bütün düşüncesinin her bir parçaya (öğrenci-ücretli-işsiz-kadrolu-özel okul-dershane) taşınması ile mümkündür. Zorunludur. Yapılacak olandır. Bu zorlu emek büyütülerek ilerlendiğinde kırıntılar değil, kazanılacak bir dünya görünür olacaktır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*