Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Düzen partilerine de liberal reformistlere de oy yok!

Düzen partilerine de liberal reformistlere de oy yok!

Neoliberalizm: Nereye kadar?

Neoliberalizm kapitalizm ve mali oligarşisinin ta kendisi ve en saf ve saldırgan biçimidir. İşçi sınıfı ve emekçiler için yıkımdır. İşçi sınıfının sınıf olarak davranma, kolektif hareket edebilme ve örgütlenebilme olanak ve dinamiklerini bir bütün olarak hedefe koymaktır. Kapitalizme ve onun bugünkü biçimi olan neoliberalizme, devletine, demokrasinine işçi sınıfı ve emekçiler esastan karşıdır. Bunların sosyal soslu olan tüm biçimlerine de! İşçi ve emekçilerin neoliberal kapitalizme, devletine ve kentine karşı mücadelesi en başta kendi yaşamları hakkında, dışlarında ve üstlerinde bir gücün söz söylemesine karşı kendi kaderlerini belirleme mücadelesidir.

Kapitalizm, kriz koşullarında sermaye birikim sürecinin tıkandığı kesitlerde temsili parlamenter demokrasiyi alabildiğine geriye doğru bastırır. Son yolsuzluk operasyonuyla Türkiye’de de hararetli tartışmalara konu olan kuvvetler ayrılığı masalının aksine yargıyı da, yasamayı da, yürütmeyi de belirleyen gerektiğinde bir kuvvete düşüren tek bir yasa vardır: Küresel mali oligarşiye sınırsız sömürü ve egemenlik hakkı! Siz bakmayın, sosyal liberalinden neoliberaline burjuva demokrasisinin savunucularına, kuvvetler ayrılığı sermaye birikiminin -işçi sınıfını eze eze karşılanan- ihtiyaçları söz konusu olduğunda hiçbir zaman burjuva demokrasilerinin temel ilkesi olmadı. Gerekli olduğu her durumda -sınıfsal karşıtlığın geliştiği her koşulda- zaten yargı-yasama-yürütme yekpare bir bütün olarak işçi sınıfı ve emekçilerin karşısına çıktı, çıkıyor. Ayrıca bu, sadece geri tipte neoliberal burjuva demokrasisinin olduğu Türkiye’nin sorunu da değildir. Sosyal demokrasinin hüküm sürdüğü 1970′ler Almanya’sında RAF’ın karşı karşıya kaldığı burjuva ceza hukuk yasaları, infaz yasaları, sessiz ölüm anlamına gelen tecrit ve zindan politikaları burjuva demokrasisinin tüm kurumlarının yekpare bütünlüğünün göstergesidir. Çok taze ve yakın bir örneği yine Almanya’dan verebiliriz: Hamburg’da uygulanan, burjuva anayasalarında güvence altına alınmış olan birey özgürlükleri ve haklarına “hükümsüzdür” damgasını vuran tehlikeli bölge (olağanüstü hal) ilanı. Neoliberalizmin kitleler üzerindeki ideolojik-siyasal hegemonyası demokrasi ihtiyaç ve talepleriyle gelişen küresel isyan ve direniş dalgasıyla çizik yemiş oldu. Tüm sosyal içermeciliğine, katılımcı sivil toplumculuğuna, çoğulculuğa rağmen işçi sınıfı ve emekçilerin dünya çapında yükselen çığlığı aşağıdan demokrasi, fiili sokak demokrasisidir!

Neoliberal burjuva diktatörlüğü, sermaye birikiminde yaşanan tıkanma ve bu tıkanmayı aşmak için yeni değerlenme alanları ararken, önüne engel olarak çıkan işçi sınıfı ve emekçilere karşı terörcü, parçalayıcı, dağıtıcı tahrip edici, çözücü yüzünü gösteriyor. Türkiye’nin birçok kentinde gerçekleştirilen kentsel dönüşüm (kentsel rant) saldırganlığı ve mülksüzleştirme politikaları da, büyük kentlerde “çılgın proje” adı altında yürütülen doğayı ve kenti talan etme projeleri de, Ulusal İstihdam Stratejisi de aynı hikayeyi anlatır bize: Neoliberalizm hayatlarımıza, sınıf örgütlülüklerimize, sınıf kimliğimize, yaşam alanlarımıza, doğaya kastetmektedir.

Terörcüdür! Çünkü, rejim krizinin derinleştiği ve ekonomik kriz parantezine girildiği koşullarda, sermaye birikim süreçlerindeki tıkanma dönemlerinde (yeni değerlenme alanlarına geçiş yapmak veya bu alanları oluşturmak için) neoliberal devlet asli fonksiyonlarıyla, baskı ve zor aygıtı olma özelliğiyle öne çıkmaktadır. Türkiye’nin inşaat ya resulullah politikasının her şeyi buldozer gibi önüne katıp ilerlemesi tam da bu nedenledir.

Dağıtıcıdır, parçalayıcıdır, çözücüdür! Çünkü, neoliberalizmin emek üretkenliğini azamileştirme saldırganlığı, üretim ve emek organizasyonlarında alabildiğine esnekliği, işçi sınıfı ve emekçileri güvencesizlik ve geleceksizlik parantezine almayı, işçi sınıfının tüm sınıf örgütlülüklerini dağıtmayı, bir araya gelme dinamiklerini parçalamayı, sınıf olarak davranma ve eylem kapasitesini yok etmeyi, yanı sıra diğer sınıf kesimlerinden işçi sınıfına doğru çözülenlerin bir sınıf bilinci ve kimliği kazanmasını ve yeni sınıf oluşumunu engellemeyi gerektirmektedir.

Tahrip edicidir, çünkü neoliberalizm insana, doğaya dair ne varsa sermaye birikimi için üstüne çöker, tahrip eder. Her şeyi alınır satılır hale getirir. İnsan ilişkilerini çürütür. Doğayı ve kentleri yıkıp yağmalar, geri döndürülemez bir biçimde tahrip eder.

Neoliberal kent

Neoliberal sermaye birikim rejimine geçişle birlikte devletin yanı sıra yerel yönetimlerde de köklü bir dönüşüm yaşandı. Kent, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi ve emeğin yeniden üretiminin alanıdır. Dün yerel yönetimleri şekillendiren (merkezi devlet-yerel yönetim ilişkisi yönüyle baktığımızda yerelin sermaye birikim sürecine dahli) daha çok emeğin yeniden üretimi ve bu temelde sundukları hizmetlerdi. Neoliberal sermaye birikim sürecine geçilmesiyle kentte sermayenin genişletilmiş yeniden üretimi öne çıkarken emeğin yeniden üretimi ikincilleşmiş, öte yandan işçi ve emekçilerin en temel yaşamsal ihtiyaçları dahil her alan ve düzeyde bir metalaştırma saldırısıyla birlikte dönüşmüş olarak varlığını sürdürmektedir.

Kent üretim, dolaşım ve bölüşüm ilişkilerin toplandığı mekandır. Değerin üretildiği ve realize edildiği mekandır. Bugün kendisi de değer üretiminin konusu ve nesnesi durumundadır. Sorunun böyle konuluşu tüm kentsel süreçlerin sınıf mücadelesinin bir vehçesi olarak ele alınmasına olanak sağlar. Kapitalist kentleşmeyi sermaye birikim politikaları ve buna koşut olarak gelişen sınıf mücadelesi bağlamında değerlendiriyoruz.

Neoliberalizm işçi sınıfını, üretim ve emek organizasyonlarını esnekleştirmenin yanı sıra mekan politikalarıyla da çözmeyi, parçalamayı ve atomize etmeyi hedeflemektedir. Kente ve kentsel süreçlere yapılan herhangi bir müdahale geri döndürülmez bir biçimde onda bir dönüşüme yol açar. Bu, salt mekanla sınırlı bir dönüşüm değil, kentle (en temel ihtiyaçlarını karşıladığı, sosyal-kültürel olarak kendisini yeniden ürettiği emeğin belli bir tarihsellik içerisinde belirlenmiş olan en temel yaşamsal ihtiyaçlarını karşıladığı -bunun mücadelesini verdiği- mekan olarak insanı da dönüştüren) yaşam alanı olarak aidiyet ilişkisi kuran işçi ve emekçileri de dönüştürecek tersinmez bir harekettir.

Marx’ın fabrikada ücret mücadeleleriyle, iş gününün kısaltılması mücadelesiyle ilgi ve alakası esas olarak bunların sınıf oluşum sürecine katkısı, sınıfın birliğinin oluşturmasındaki etki ve rolüdür. İşçi sınıfı birlik olmayı, birlik olunca kazanmayı, burjuvaziyi geriletmeyi öğrenmektedir. Ayrıca ücret, çalışma ve yaşam koşullarındaki ufacık bir iyileşme bile onun en temel yaşamsal ihtiyaçlar skalasını genişletir. Kapitalizm üretimi, emeği, bilgiyi, kültürü toplumsallaştırırken işçi sınıfı ve emekçilerin toplum-sınıf-birey ilişkilerini dönüştürür, yeni toplum-sınıf-birey durumunun koşulladığı yeni ihtiyaçları da açığa çıkarır. İşte bu temelde hareketin gelişim yönü şudur: İşçi sınıfının insanca yaşam özlemi ve bunun engeli olarak kapitalist sistem gerçeğinin daha da çıplaklaşması… Marx’ın izinden gideceğiz. Komünistler ne üretim alanlarında ne de emeğin yeniden üretimi ve aynı zamanda sermayenin genişletilmiş yeniden üretim alanı olan kentlerde yürütülen mücadelelere salt reform odaklı yaklaşır.

“Eşit olmayanlara eşit muameleden daha eşitsiz bir şey yoktur.” Kentin kadınlaştırılması işte tam da bunun için gerekli. Biçimsel hak eşitliği değil fiili tam hak eşitliği için kentin kadınlaştırılması! Kentsel üretim süreçlerine ve hizmetlerine erişimde sıkıntı yaşayan tüm kesimlere karşı bu sözü esas alacağız. Erkeğin kadın, Türkün Kürt ve ulusal azınlıklar, gencin yaşlı, Sünninin Alevi ve diğer ezilen dinsel topluluklar üzerindeki ezme ve tahakküme ilişkisine karşı mücadele edeceğimiz gibi, burjuvazinin ezme-ezilme ilişkisi ve ona karşı mücadele içerisinde şekillenen kimlikler üzerinden işçi sınıfını dağıtıp parçalamayı sınıf olarak davranmasının önüne geçmeyi, birlik olmasını engellemeyi ve en nihayetinde sınıfsal oluşumunu engellemeyi hedefleyerek artıdeğer sömürüsünü azamileştirme stratejisine karşı da mücadele edeceğiz.

Kenti baştan ayağa dönüştüren, doğayı tahrip eden politikaların temel belirleyeni sermaye birikimi olunca, metalaştırılmadık, ranta konu edilmedik bir karış toprak kalmayınca, daha fazla kar için göz dikilmedik bir tek yeşil alan, ağaç bırakılmayınca sermaye kentleşir, kent sermayeleşirken tüm kentsel konu ve gündemler de sınıfsallaşır, sınıf oluşumunun, sınıf mücadelesinin konusu haline gelir.

Dün kentte ve yerel yönetimlerde sınıfsal çelişki ve mücadeleler sadece emeğin yeniden üretim süreciyle bağlantılı olarak yaşanmaktaydı. Bugün, bu yön de olmakla birlikte, öne çıkan, sermayenin genişletilmiş yeniden üretimiyle, emekgücünün görülmemiş genişlikte metalaşması ve çıplak metaya indirgenmesiyle, sınıfsal çelişki gündelik hayatın her anına, kentin her noktasına nüfuz etmiş durumdadır. Kentin metalaştırılması ve sermaye birikiminin konusu haline getirilmesiyle yaşanan kent-doğa-insan yıkımı günümüzde sınıf mücadelesinin öne çıkan gündemidir. Neoliberal kapitalist kent eşittir doğa ve ekolojik krizidir. AVM’lere biat edilip, her şeyin alınıp satıldığı, metalaştırıldığı, tüm ilişkilerin de meta fetişizmi dolayımıyla çürütüldüğü bir yıkım süreci olduğu için bu aynı zamanda bir insanlık krizidir.

Çare sandık diyenlere karşı: Çare Drogba!

Neoliberal kentleşme sürecini kavrayıp, geliştirdiği politikalarla neoliberal sosyal içermeyi, rıza üretimini tam da arzın merkezinde oluşturan AKP olmuştur. Bu temelde daha düne kadar kentsel dinamikleri kavrayıp gelişen kentsel mücadeleleri absorbe eden politik araçları devreye sokabilmiş, yoksulluk yönetişimi programlarıyla geniş bir işçi ve emekçi kesimi kendisine bağlamıştır. Ancak deniz bitti. Zira rejim krizi giderek derinleşiyor. Küresel krizin gelişmekte olan ülkelere doğru kayıyor olmasının da etkisiyle Türkiye ekonomisi kırılganlaştı. Üstüne üstlük neoliberal devletin yönetememe krizinin tetiklediği ekonomik krizin ucu göründü. Bu her şeye iğneden ipliğe zam, artan işsizlik, yüksek enflasyon ve kemer sıkma politikaları demektir. AKP’nin yükselen ekonominin nimetlerini, küresel-bölgesel güç mitini, bölge lideri vizyonunu tepe tepe kullandığı, “çılgın proje”lerle işçi sınıfı ve emekçilerin gözlerini kamaştırabildiği dönemin sonuna geldik. TÜSİAD Başkanı’nın, Türkiye’nin içeride dışarıda bir başarı hikayesinin kalmadığını söylemesi tam da bunu ifade etmektedir. Seçim sath-ı mahaline girerken bu tablonun küresel mali oligarşi nezdinde, borsalarda ve sandıkta bir karşılığı olacaktır.

Biz neoliberal kapitalizmin abdestlisine de abdestsizine de vuracağız. Birindeki nobranlığa vururken “neoliberalizmi en iyi ben savunuyorum” diyerek küresel mali oligarşiden destur bekleyen CHP’yi tek geçmek olmaz! AKP’nin muhafazakarlığına, gericiliğine karşı mücadeleye daralan bir seçim stratejisi diğer burjuva düzen partilerinin -başta CHP- aklanmasına, kitlelerde bilinç bulanıklığına yol açacaktır. Küresel-ulusal-yerel olanın iç içe geçtiği ve birbirini dönüştürerek etkide bulunduğu neoliberal sermaye birikimi rejimine, neoliberal kentsel politikalara, kapitalist şirketlere dönüşen belediyelere karşı mücadele ve bu mücadelenin merkezine oturacağı bir yerel seçim çalışması salt AKP’nin geriletilmesi “büyük siyaseti”ne hapsedilemez. Neoliberalizmi, onun demokrasisini açık-örtük savunan herkesi hedefe koyacağız.

Haziran Direnişi sonrası ABD ve AB’nin AKP’ye karşı alternatif oluşturma çabası hız kazandı. 1 Aralık’ta CHP’nin ABD ziyareti bu anlamda, gelinen noktada yürütülen PR çalışmalarının ilki denilebilir. Ayrıca bu ziyaret sırasında, CHP, sadece ABD tarafından değil “The Cemaat” tarafından da kamuya açık toplantıda huzura kabul edilmiş oldu. Neoliberal burjuva devlet krizinin ve Erdoğan AKP’sinin ABD’deki okumasını New York Times’tan alabiliriz. “Yaşanan siyasi felaketin faturası sadece Türkiye’ye çıkmıyor, onun bu durumu ABD dahil NATO müttefikleri için de tehlike oluşturuyor”. İşte küresel mali oligarşinin yeni bir siyasi alternatif arayışına girmesinin ve siyasal mühendislik çalışmalarına hız vermesinin altında yatan gerçek bu. CHP dış politika konusundaki tercihleriyle ABD ve AB’nin bugünkü itidalli bölgesel politikasıyla örtüşen adımlar atıyor. Küresel mali oligarşi, başta ABD olmak üzere, ılımlı islam kartıyla GOP’u şekillendirmeyi hedeflediği konjonktürün -bölgesel rejim krizinin de derinleşmesiyle birlikte- farklılaşmasından dolayı Türkiye’de bu sürece yanıt vermeyen enstrümanları dönüşüme zorluyor (AKP’ye ayar çekmeleri bu bağlamda değerlendirebiliriz). Diğer yandan, bu dönüşüme ayak direme söz konusu olduğunda hızlıca farklı seçenekleri devreye sokmak için burjuva siyaseti ve aktörlerini yeniden dizayn etmeye de çalışıyor.

Türkiye, küresel kriz koşullarında yakaladığı yüksek büyüme oranlarıyla ekonomisini büyüttü, küresel-bölgesel çapta ekonomik-siyasi-askeri etkinliğini artırdı, Arap isyanlarıyla rejim krizinin derinleştiği bölge durumunu kendisine tramplen yapmaya çalıştı. Tekelci kapitalist devlet açısından sermaye birikiminin (küresel-bölgesel çapta) geldiği düzey, elbette onun küresel mali oligarşiye bağlı, ancak görece özerk bir konumlanışına olanak veriyordu. Ancak, özellikle Suriye krizine müdahil oluş süreciyle birlikte, iç-dış politikasını belirleyen, sağlamış olduğu bu konum ve güç artırımını olduğundan daha abartılı değerlendirmesi sonucu -özerk davranmasının sınırlarını çizerken- kendisine bölgeyi şekillendiren ülke misyonunu biçmesi oldu. Ancak, bu nesnel durumla örtüşmeyen heves ve hayallerin yön verdiği dış politikada da yolun sonuna gelinmiştir.

Seçim konjonktürüne içeride en büyük çiziği, yaşamımızdan ve yaşam alanlarımızdan elini çek, diyen kitlelerin Haziran isyanıyla yemişken, bunun devamı 17 Aralık’ta cemaat eliyle başlatılan yolsuzluk operasyonlarıyla (küresel mali oligarşinin AKP’ye had bildirmesiyle) geldi. AKP şatafatlı aday tanıtım törenlerini yapamadı ve seçim stratejisini kendi sahasında oluşturduğu savunma hattı -paralel devlet darbesi, faiz-vaiz lobisi vb.- üzerine kurdu. Onu bu noktaya getiren ulusal ve uluslar arası çapta kendisine çekilmiş olan “operasyon”dur. TÜSİAD’ın eleştiri dozunu artırması, yolsuzluk operasyonu dalgasının devam etmesi, bakanların istifasıyla iyice köşeye sıkışan AKP’nin dış politikada da süngüsünün düştüğünün açık ilanı Japonya ziyareti sırasında Erdoğan’ın yaptığı şu açıklama oldu: “Türkiye’nin bölgesel ve küresel güç olmak gibi bir hedefi yok. Türkiye sadece üzerine düşen görevi yapmak suretiyle bir yere oturtuluyor. Diğeri hırs diye tanımlanır ki, bu her zaman tehlikelidir. Böyle bir hırsımız yok.” Türkiye’nin bölgede rol modelliğinin -küresel mali oligarşinin ılımlı islam kartıyla yönetilebilir bir bölge dizaynına geçiş yapmayı mevcut durumun basıncıyla ajandasından çıkarmış olması, AKP Türkiye’sinin içte ve dışta yaşadığı yıpranma sonucu- bir gerçekliği kalmadı. Türkiye bölgesel güç yükseltimi hevesini var olan dinamikleri ve potansiyellerinin çok ötesine taşımak istemiştir. Ancak var olan durumla istedikleri arasındaki açı farkının büyüklüğü bumerang etkisi yaparak onu vurmuştur. Yeni Osmanlıcılık hayal ve hevesleri bir yere kadar hoş görülebilirdi emperyalist kapitalist güçler tarafından. Ve o sınır da çoktan aşıldı. Öte yandan yine Türkiye’nin rol model olmasındaki en önemli etken neoliberal burjuva demokrasisinin kapsayıcılığıydı. Neoliberal sosyal içermeciliğiydi. Ancak burada da bir sınıra gelindi. Haziran Direnişi’yle bu sınıra dayanmayı gördük ve tersten, rıza üretim sürecinin oldukça geriye doğru çekildiği, baskı ve zor aygıtı olarak devletin yeniden, daha ileriden reorganize edildiği bir süreç yaşandı. İsyan ve direniş dalgasının da etkisiyle rejim krizi derinleşti.

Şimdi ABD, CHP’yi alternatif olarak yeniden yapılandırmaya hız verirken asıl onun alternatif oluşturup oluşturamayacağının sınamasını da 30 Mart yerel seçimlerinde yapacaktır. Keza AKP ile daha bir süre gidilip gidilmeyeceği de netleşecek. Gidilecekse de ayar çekilmiş olarak (yalnız başlangıç durumu ayarlarına dönüşü, Erdoğan’ın otoriterliği nedeniyle değil, neoliberal sermaye birikim sürecinin siyasi-ekonomik kriz sarmalında şekillenen ihtiyaçları nedeniyle olanaksızdır), AB çıpasına bağlanmış ve iç siyasette de denge ve kontrol mekanizmalarıyla kıskaca alınarak, neoliberal kapsayıcılık yönünde zorlanarak gidilecektir. Özcesi hükumetin ipi, eğer Gezi isyanı gibi (hükümeti sarstı, ancak hükümeti yıkacak bir siyasallaşmayı ve hareketi ise sağlayamadı) bir kitle isyan ve direnişi ile çekilmezse, sandıkta değil küresel mali oligarşi tarafından çekilir.

Burjuvazi, hem mekanı metalaştırarak, kenti bir bütün olarak sermaye birikiminin konusu haline getirerek hem de işçi sınıfı ve emekçilerin en temel yaşamsal ihtiyaçları da dahil tüm hizmetleri metalaştırarak kenti ve içindekileri biçimlendiriyor, her şeyi sınıfsal karşıtlık ekseninde topluyor. Buna karşı uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarını yoksayıp BDP’nin neoliberal reformist barış programının arkasına dizilenlerin ve küresel mali oligarşinin, TÜSİAD ve TUSKON’un da ajandasında yer alan AKP’yi geriletme hedefini (bu bağlamda merkez sağa doğru çekilen CHP’yi destekleme pahasına) seçim stratejisi olarak belirleyenlerin işçi sınıfı ve emekçilere sunacağı şey en fazla “halkçı belediyecilik”, “katılımcı”/”çoğulcu”/”yerel demokrasi”dir, sosyal liberalizmin radikal demokrasi programıdır. Ve bunun adı da Gezi ruhunu kuşanmak, devrimcilik, daha da ötesi Marksist Leninistlik olabilmektedir!

Kürt hareketinin seçim perspektifini şekillendiren neoliberal reformist barış sürecinin temel taleplerinden biri olan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı vizyonuna uygun olarak geliştirdiği özerkliktir. Çözüm masası Kürt işçi ve emekçilerin ulusal demokratik talep ve özlemlerini geriye doğru bastırırken Kürt hareketi barış sürecinin akamete uğramaması için AKP karşısında hayırhah bir tutum sergiliyor. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın kabulünü küresel mali oligarşi ve tekelci burjuvazi, esas olarak yerel yönetimlerin demokratikleşmesi için değil neoliberal sermaye birikiminin önündeki engellerin yerinden yönetim ve yerelleşmeyle -özcesi yerel yönetişimle- temizlenmesi ve bu bağlamda sermayeye sınırsız özgürlük alanı açılması için ve yine bu bağlamda Kürt sorununu neoliberal reformist çözümü için istemektedir. Özerklik, yerinden yönetim, yerel demokrasi bunun şık bir paketle Kürt işçi sınıfı ve emekçilerine sunulmasından başka bir şey değildir

BDP ve HDP çizgisinin seçim sloganlarını oluştururken merkeze koydukları “şeffaflık”, “katılımcılık”, “hesap sorulabilirlik”, “özerklik”, “yerinden yönetim” mali oligarşik yönetişim kavramlarıdır. Sınıflar arası güç dengelerinin yanı sıra mali oligarşinin işçi sınıfı ve emekçileri sisteme içerme enstrümanları olarak kullanıma sürülebilmektedirler.

“Halkçı belediyecilik” adına öne sürülenler, tüm yerel demokrasi cilasına rağmen işçi sınıfı ve emekçilerin nesneleştirilmesinden başka bir şey değildir. Zira bu seçim stratejisi ve yerel yönetim anlayışı kitleleri sosyal içermeci politikalarla sisteme entegre etmekten öteye gitmemektedir. Kapitalizmin sınırlarını göstermeyi hedeflemeyen, doğrudan tekelci kapitalist devleti hedefe koymayan bir yaklaşım, sistem dışılığı örgütlemek bir yana kapitalist sistemin nüfuz etme kapasitesini geliştirir.

Programında neoliberal kentleşme olanlara, yolsuzluk, rant ve rüşvet batağına saplananlara oy yok! Örtük olmak ne kelime aday seçimiyle bile doğrudan neoliberal kentin yönetişimci belediyesi olmayı önüne hedef olarak koyanlara da oy yok! İstanbul’da Sarıgül’ün aday tanıtımında CHP’nin Gezi ve Gezi’deki ölü ve yaralılarımız üzerinde tepinerek açıklamış olduğu kent vizyonu AKP’ninkinden hallicedir. Daha az yolsuzluk, daha az rant (ki bunlar sadece şimdilik vaattir), az biraz yerinden yönetim sosuna bandırılmış neoliberal kapitalist kent projelerinize bizden oy yok!

Her kent iki kenttir ve biz neoliberal burjuva düzen partileriyle ayrı kentlerdeniz! Yaşadığımız kent de bir değil, düşünü kurduğumuz kent de… Kendimizle birlikte dönüştüreceğimiz insanca yaşanabilir, tüm sömürü ve ezme-ezilme ilişkilerini yok edeceğimiz bir kentte, tahakküm ilişkilerinden kurtarılmış bir insan-doğa ilişkisi kurmak istiyoruz. Düşlerinde kentsel rantları kimin, nasıl paylaşacağını, sermaye birikimini azamileştirmek için hangi yeşil alanın imara açılacağını, kentin hangi noktasına AVM/plaza kondurulacağını, kime hangi avantalar karşılığı ihale verileceğini görenlerle aynı kentin de, aynı dünyanın da, aynı sınıfın da insanı değiliz! Onların kentinde AVM’lerle, plazalarla, villalarla, doğayı tahrip eden çılgın projelerle hakim renk gri. Bizimkinde ise yaşamın yeşili, geleceğin kızılı!..

Katılımcı demokrasi, yerel demokrasi, radikal demokrasi vaadiyle seçim arenasına çıkanların hedefinde burjuva devlet de, burjuva demokrasisi de yoktur. Ne de olsa demokrasi dediğiniz sınıfsızdır ve muz gibi bir şeydir! İşçi sınıfı ve emekçilerin, Kürtlerin, kadınların, gençlerin temsili demokrasinin sınırlarına sığmayan özlem ve taleplerini, mücadele dinamiklerini -Gezi’yle birlikte sistem dışı arayışların da artacağı şu kesitte- soğurarak, neoliberal demokrasinin temellerini sağlamlaştırmak için soldan payanda olmaya aday program ve adaylar da bizden uzak olsun.

Artıdeğer sömürüsüyle, emek-sermaye çelişkisiyle derdi olmayan, kentsel mücadelelere sınıf karşıtlığı ekseninden bakmayan sadece kentsel rantları dizginlemeyi önüne koyan, düzeltilmiş kapitalizm/düzeltilmiş burjuva demokrasisi idealini yerinden yönetim, yerel demokrasi, halkçı belediyecilik ambalajıyla sunan HDP’yle de, onun burjuva devletle -nasıl olabilecekse- barışık bir biçimde geliştireceği ufku en fazla sosyal belediyeciliğe uzanan, ancak küresel mali oligarşiyle, neoliberal sermaye birikimi rejimiyle çatışmaksızın nasıl gerçekleştirileceği muamma olan ve ama bunlara da dokunmayan yerel seçim programına oyumuz yok bizim!

Haziran Direnişi’nde yükselen “Çare Drogba” sloganına, sokak siyasetine karşı, çare sandık diyenlerle de -liberal reformist solla- ayrı dünyaların, ayrı ütopyaların insanlarıyız. Gezi’nin burjuva demokrasisinin sınırlarına hapsedilemeyecek ruhunu, gelişen fiili sokak demokrasisi dinamiğini, işçi sınıfı ve emekçilerin aşağıdan demokrasi ihtiyacı ve arayışlarını sandığa gömmek isteyenlerle işimiz yok bizim!

30 Martta sandıktan “milli irade”, “yerel demokrasi” çıkarmak isteyenlere karşı yanıtımız: Düzen partilerine de liberal reformistlere de OY yok!

Neoliberalizm yaşamın her anını ve alanını yeniden sermaye birikim sürecinin bir parçası haline getirmek için işgal ederken bu işgal ve tahakküm ilişkisine karşı işçi sınıfı ve emekçiler arasında itiraz sesleri de yükseliyor. Biz yüzümüzü buraya çevireceğiz.

Gezi ile şunu gördük, soyut ve genel hedeflerin, ütopyaya iman tazeleyen söylemlerin kitleler üzerinde bir etkisi yok. İşçi sınıfı ve emekçilerin ihtiyaç ve özlemlerini, yakıcılaşan taleplerini merkeze almayan, sorun ve ihtiyaçların aslı muhattapları içinde kökleşen bir çalışma yürütmeyen ve onları özneleştirmeyen hiç bir hareketin, politikanın geleceği yok. Sosyalizmle/komünizmle bağ, yaşamın içerisinden, onu dönüştürme eylemi üzerinden kurulabilir. Yeni bir yaşam, toplumsal ilişkiler arayışı, özlemi bir ihtiyaç olarak henüz flu da olsa ortaya çıkıyor. Gezi isyanına katılanların ağırlıklı bir kesimi, her şeyin meta üretim ve egemenlik ilişkileri temelinde belirlendiği bir yaşamı yaşar, onun kodlarıyla düşünürken aynı zamanda her şeyin alınıp satılmasına karşı bir isyanın öznesi olabildi. Bu çelişkili varoluş kapitalizmin geldiği düzeyde işçi sınıfı ve emekçilerin gelişen ihtiyaç ve özlemlerinin yanı sıra hem onların geliştirici hem de onun en büyük engeli olan, neoliberal kapitalizme işaret eder. Bu aynı zamanda kapitalistleşen kent gerçeğine karşı yaşamlarımızı ve yaşam alanlarımızı özgürleştirmek için sokağa çıkmamızı sağlayacak olan temel itkilerden biridir.

Slogan ve taleplerimiz

Nasıl bir kent istediğimiz sorusu, nasıl insanlar olmak istediğimiz, nasıl ilişkiler aradığımız, doğayla nasıl bir ilişkiye değer verdiğimiz, nasıl bir hayat tarzı arzuladığımız, ne tür estetik değerlere sahip olduğumuz sorularından ayrı tutulamaz” (Asi Şehirler, David Harvey)

Salt seçimlerle sınırlı kalmayacak ama seçimlerde işçi sınıfının siyasete olan ilgisini de gözeterek yoğunlaştırılmış bir biçimde gündemleştireceğimiz talep ve sloganlarımız şunlar olacaktır:


– 6-8 saatlik iş günü, insanca yaşanacak ücret istiyoruz!

– Esnek, güvencesiz çalışmaya da taşeronluk sisteminin de son!

– Herkese insanca koşullarda çalışma hakkı!

– İşten atmalar yasaklansın! İşçi çıkartan kapitalistler cezalandırılsın!

– Ulusal İstihdam Stratejisi İptal edilsin!

– İş cinayetleri durdurulsun, katil kapitalistler cezalandırılsın!

– İşçi sağlığı ve güvenliği istiyoruz!

– Davutpaşa Katliamının sorumlusu patronlar ve belediye başkanları cezalandırılsın!

– İşçi ve emekçilere parasız eğitim-sağlık-ulaşım-iletişim istiyoruz!

– Düşük kira ve sosyal konut istiyoruz!

– Zam ve dolaylı vergi soygununa son!

– Enerji ve gıda fiyatları indirilsin, zam soygununa son verilsin!

– Kentsel dönüşüm değil, insanca yaşanabilir konut istiyoruz!

– Kentsel rantlarla, yolsuzluk ve rüşvetle çalınan bizim yaşamımız; katledilen doğa; yok edilen kentimiz!

– Yaşam alanlarımızı ve doğayı yok eden neoliberal kentleşmeye son!

– Yaşamımıza da, yaşam alanlarımıza da dokundurtmayacağız!

– Sermayenin ve partilerinin bizi ve kentimizi yönetmesini istemiyoruz! Kendi kararlarımızı kendimiz vermek istiyoruz!

– Tüm işçilere bağımsız sınıfsal örgütlenme, düşünce, toplantı, eylem özgürlüğü!

– Kadınlara, Kürtlere, tüm ulusal azınlıklara, LGBTİ’lere fiili hak eşitliği ve özgürlük!

– Alevi emekçilere dönük saldırı, baskı ve asimilasyon politikaları son bulsun!

– Hiçbir din/mezhep diğer din ve mezhepler üzerinde baskı kuramaz!

– Sınıfsal-cinsel-ulusal köleliğe son!

– Taksim, Kızılay ve tüm kent meydanları eylemlere açılsın!

– Roboski’de, Reyhanlı’da, Gezi’de katledilenlerin hesabını soracağız!

– Hükümet istifa!

– Roboski katili Genelkurmay görevden alınsın!

– MİTkapatılsın, TMK-TCK-ÖYM’ler kaldırılsın!

– Devrimci tutsaklara özgürlük!

– Tüm yolsuzluk, cinayet ve örtülü operasyonlar açığa çıkartılsın, hesap sorulsun!

– Devlet sırrı, özel ticari/şirket sırrı kaldırılsın!

– İşçi sınıfı ve emekçiler için gizlilik, sermaye ve devleti için şeffaflık!

– İnternette sansüre ve telif yasaklarına karşı sınırsız iletişim özgürlüğü ve bilgi edinme hakkı!

– İnternete erişim sınırsız ve parasız olsun!

– İnternet sitelerini yasaklayan TİB kapatılsın!

– Zamanda ve mekanda özgürlük!

– Banka-borsa-holding diktatörlüğüne karşı savaş!

– Plazaların, villaların, AVM’lerin saltanatını yıkacağız!

– Burjuva diktatörlüğünü yıkacağız!

– Sermaye için değil işçiler için demokrasi!

– Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!

– Yaşasın sosyalist işçi demokrasisi!

Kapitalist sistemi yıkacağız

Kapitalist sistemi yıkma eylemimizi mayalayacak olan kolektif işçi bilincidir. Dün, işçi sınıfı kapitalizmin mezar kazıcıları olarak özellikle fabrikalarda (üretim birimlerinde) yükselttiği mücadelelerle, sınıf birliğini sağlayarak kapitalistlerin karşısına çıkarken mücadele içerisinde kazandığı mevzi ve deneyimlerle öz gücünün farkına varıyor, bu, ona yeniden yoğrulma süreci içerisinde savaşım yeteneğini kazandırıyordu. 20. yüzyıl işçi sınıfının gerçekleştirdiği devrim ve devrimci kalkışmaların hikayesinin özü budur. Bugün de, üretim alanı olarak fabrikalar ve işyerleri emek-sermaye çelişkisinin en keskin yaşandığı yerlerdir. Üretim ve emek organizasyonlarında yaşanan dönüşümle birlikte işçi sınıfının sınıflaşma ve sınıf oluşum sürecinde temel önceliktedir. Ancak bununla birlikte sermayenin genişletilmiş yeniden üretiminin mekanı olarak aynı zamanda kendisi doğrudan sermeyeleşen ve sermaye birikiminin konusu haline gelen kent, içinde barındırdığı tüm süreç ve ilişkilerde ezme-ezilme, sömürme-sömürülme çelişkilerinin mekanı ve üretici olarak dönüşmüştür. Bugün, işçi sınıfının toplaştığı üretim birimlerinin ve yaşam alanlarının mekanı olarak kent ve kentsel mücadeleler, üretim alanlarından yükselecek mücadelelerle birlikte kapitalizmin mezar kazıcılarını bir araya getirecek, yoğuracak ve devrime hazırlayacaktır. Yaşamımızdan da yaşam alanlarımızdan da çekin elinizi derken birlikte ne kadar çok olduğumuzu göreceğiz. Birlikte haykırdığımızda sesimizin ne kadar gür çıktığını göreceğiz. Fabrikaları-kent meydanlarını-okulları işgal ettiğimizde, sokaklara taştığımızda ne kadar büyük bir güç olduğumuzu göreceğiz! Kentleri, yaşamlarımızı ve yaşam alanlarımızı yeniden inşa ederek dönüştüreceğiz. Tıpkı sınıf olarak kendimizi inşa edip dönüştüreceğimiz, sosyalist devrim mücadelesine hazırlayacağımız gibi. İstanbul’u da diğer kentleri de haramilerden alacağız. Kentimizi istiyoruz. Ve onu biçimsel demokrasiyle değil aşağıdan demokrasiyle, fiili sokak demokrasisiyle alacağız. Kenti üreten biziz. Yeniden üreten de, yöneten de biz olacağız. Kenti dönüştürürken kendimizi dönüştüreceğiz. Yeni bir yaşam için! Hiç kimsenin ezilmediği, sömürülmediği, birey olarak sınırsızca geliştiği komünizm için!..

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*