Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Dünyanın yörüngesi mi, gerçekler mi, biz mi değiştik?

Dünyanın yörüngesi mi, gerçekler mi, biz mi değiştik?

Bir dünyada yaşıyoruz ve düşünün ki idealistler haklı. Eğitim bir siyanür ve tüm süreç içimizdeki cevherin açığa çıkarılması çabası. Kavga zaten bizde olanın bizce malum hale getirilmesi kavgası. Kendinden başlayıp kendinde sona eren bir insan. Bir keşişin damla almayacak su bardağı, Colleho’nun beyhude gezdirdiği simyacısı, bir dervişin inzivası…

Bu kadar hızlı dönmeseydi dünya, -değişimin yönünü yakalayan değişime yön de verebilir-ifadesi puslu bir dilden dökülen beylik bir laf suçlamasını hak edebilirdi. Madem ki hala ne yaşadığımızı anlamaya çalışıyoruz, mesela Gezi‘den sonra yeni öznelerle yeni tümceler yaratıyoruz, körlüğümüzle yüzleşmemek için de şaşkınlığımızı gemleyecek geçmiş dönem alıntıları bulup “biz demiştik”in resmi geçit törenlerini gerçekleştiriyoruz, tüm bu ön cümlelerden idealist olduğumuz vehmine kapılmadan bu kadar hızlı dönen dünyayı anlamanın varolmaya dair bir zorunluluk haline dönüştüğünü söyleyebiliriz.Dünyanın yavaş döndüğü zamanlarda, mesela Cengiz‘in torunlarının, bin yıldır kullandıkları yaylarıyla, tırısta değil aheste sürdükleri atlarıyla yağma için arşınladıkları sırada Anadolu’da, Yunus, Taptuk Emre Dergahı’nda ben piştim dedi ve düştü yollara. Meğilini dinlemeye değil anlatmaya verdi. Her gittiği köyde acı yıkım ona hoş geldin dedikçe, acılı yüreklere bir merhem aşk! çalıverdi. Yunus gönül adamıydı ya Anadolu’nun sevgiye değil, kurup atlılarını yağmacı sürüsüyle cenk etmeye ihtiyacı vardı. Zaman geçti, hızlandı dünya. Bin yıl sonra aynı sokaklarda, doldurduğumuz heybelerimizle bizler düştük yollara. Meğilimizi dinlemeye değil anlatmaya verdik. İşten atılan işçilerin yanında, grev çadırlarında, yıkılmasın diye gecekondu sokaklarında barikat ateşlerinde anlatacak o kadar çok şeyimiz vardı ki. Okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz öyküler bizimle yeniden yeniden canlanıyordu. Yunus elindeki feneri, ölen çocuğu başında bir ana yas tutmasın, kamburu çıkan ihtiyar son öküzü de alınırken elinden yağmacıya dik durmasın diye insanların gözüne tutuyordu, biz ise – kara deryalarda bir fenersin- şiarını dilimize dolayıp hiçbir karanlığın perdesinde kaybolmasın diye gerçeğin tam da üstüne.

Dünyanın yörüngesi mi, gerçekler mi, biz mi değiştik bilmiyorum ama elimizdeki fener gerçeğin bir bölümünü açığa çıkarır oldu.

70 bin kişilik Tandoğan eylemini gördük, %95′inin sanayii işçisi olduğunu göremedik ki adına esnaf eylemi dedik. Oysaki patronların kar hesabıyla katıldıkları eyleme işçiler 3 aylık ücret alacakları ve yılların sınıf kiniyle katılmıştı.

Ahmet Arif’in kapitalizme adım atan Diyarbekır’in şairi olduğunu bildik, ama her halkın iki sınıf olduğunu, her mevsim yollara hesapsız saçılanın Kürt işçileri olduğunu, “Şırnak’ta 3 işçi Kömür Ocağında Göçük Altında Kaldı” haberlerinin Kürdistan‘ın da işçilere cehennemleştiğini bir türlü bilemedik.

Hiç de tanıdık gelmeyen simaların gezi alanına geldiğini gördük ama küçük burjuva diye yaftaladığımız kesimlerin işçileştiğini, proletaryanın saflarını alabildiğine genişlettiğini, Gezi‘ye taşan öfkenin bir kısmının da penceresiz odalarda saatsiz esarete alınan beyaz yakalıların biriktirdiği öfke olduğunu göremedik. Cami-Cemevi projesinin ne anlama geldiğini anladık ama Cemevlerinin de her türlü dogma gibi işçi sınıfını özgür düşünceden muaf tutacağını bir türlü göremedik. Anlamakla yetinmeyip karşı çıkmamız gereken şeyleri onaylamaya başladık.

İnançlı bir gençlik yetiştirmek istediklerini ağızlarından duyduk. İspanya’da bir eylem, öğrenciler, okullarda eğitim vermeye değil bizi terbiye etmeye çalışıyorlar dövizleriyle çıkıyorlar sokağa. Bu tanıdık tınıyı, Erdoğan‘ın ek iş olarak İspanya Başbakanlığı yaptığı için değil, Kapitalizmin dünyanın her yerinde en doğal sınıf reflekslerimizi mutasyona uğratma çabasından kaynaklı duyduğumuzu bir türlü anlamadık. Gerici olan burjuvaziydi ya her şeyi AKP’ye yıkarak AKP’nin de bir parçası olduğu asıl düşmanımızı unutur olduk. Boyner’le empati kuranlarımız bile oldu bu iklimde.

Kendi kararlarını vermek isteyen yüz binler aktı sokağa. Gün gün, saat saat hesabını sordular geleceksizlik, belirsizlik sarmalının yaşamlarındaki izdüşümünün. Ertelenemeyecek kadar gerçekti eylemlerin sürekliliğini sağlayan bu istekleri.

KESK grev, eylem kararlarını tüm eleştirelere rağmen üyeleriyle tartışarak değil genel merkezlerde almaya devam ederek uyduramadı kendini bu hızla dönen dünyaya. DİSK direnişçiyi , örgütsüz milyonlara değil kendi örgütlülüğünün bile sınırlı bir kısmına daraltarak sırt döndü, özgürlüğe, örgütlülüğe , kendi kararlarını vermeye aç olan sesin, hayatın her alanında sesi boğulanlar olduğunu göremedi. On binlerce işçinin çalıştığı yüzlerce organize sanayi bölgelerine gitmedi bu ses. Buralara birer sendika irtibat bürosu açmak ve bir yöneticiyi sorumlu kılmak çok yaratıcı bir öneri olmasa gerek. Burjuva blok geziyi sandıktaki bir reaksiyona sönümlendirmek gayretindeyken, sosyalistlerin bir bölümünün de farkındalığından öte buna ayak uydurması, iç karartıcı. Sınıfın değişen yapısını görmeyenler değişmeyen heybedeki sloganlar ve taktiklerle kitlelere gider, daha doğrusu heybenin götürdüğü yere gider. O heybede bir banka bölge müdürünün canlı iç ağ ile tüm çalışanların gözü önünde aşağılanması, gelinim sen anla misali tüm çalışanların kota ve hedeflerin tutturulması için mobinge tabii tutulması yoktur. Altına bez bağlama eylemi yapan market çalışanları, veli tarafından işten çıkarılan dershane öğretmeni, Malatya‘dan Ankara’ya yürüyen çağrı merkezi çalışanı yoktur. Suriyeli işçiler öle öle girerler o heybeye. Gürcüler, Çinliler henüz yer bulamamıştır kendine.

Velhasıl dünya olanca hızıyla dönerken, İngilizcenin 1 milyon kelimeyi aştığı bir lugatta Gezi gibi kavramların yanında yönetişim gibi kavramlarda kendine yer buluyor. Performansın, rekabetin işçiyi işçiye kırdırdığı, sokağında birey olarak sokağa, alana çıkan insanların tam da iki sınıfın çarpışma alanı olan işyerlerinde özgüvensizleştiği, tutuklaştığı bir zamanda sokağın özgürlüğe çağıran ezgisini yaşamımızı ürettiğimiz her yere taşımak zorundayız. Sosyalizmi konjonktürleştiren, geçmiş dönemin ihtiyaçlarıyla, bugün ki insanı tanımlamaya çalışan, hayat dışılaştığı oranda idealistleşen bir kötürümlükle aramıza mesafe koymalıyız. Komünizmin özgürlük dünyasından bugüne bir yol açmak zorundayız.

Bir İşçi Meclisi okuru

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*