Anasayfa » DÜNYA » Dünya ve Türkiye nereye gidiyor? Solun durumu ve birlik tartışmaları… Odak Dergisi’nin sorularına yanıtlarımız

Dünya ve Türkiye nereye gidiyor? Solun durumu ve birlik tartışmaları… Odak Dergisi’nin sorularına yanıtlarımız

Odak dergisinin “Sosyalist Sol Tartışıyor” başlığıyla sorduğu sorulara yanıtlarımızı yayınlıyoruz.

Odak’ın soruları:

Türkiye’de, Ortadoğu’da ve dünyada çok önemli gelişmeler yaşanıyor.

Özgürlük ve demokrasi getireceği vaadedilen Ilımlı İslam, Türkiye’de dinci bir tek adam rejimiyle; Ortadoğu’da ise aşırı bir dinsel, mezhepsel, etnik vb. gerilimlerle sonuçlandı. ABD ve AB’nin göz bebeği AKP iktidarı şimdi onlarla kavgalı duruma düştü. Bu süreçte Kürt hareketi bölgede politik bir aktör olarak daha çok önem kazanırken Türkiye işçi sınıfı ve emekçi hareketi ise alabildiğine geriledi. Kolektif emeğin ürünü bilimsel ve teknolojik gelişmeler tekelci özel mülkiyet sistemi yüzünden ezilenlerin köleleştirilmesine varacak riskler taşıyor. Emperyalist güçler arasındaki mücadele şiddetlenirken bütün dünyanın kaynadığını görüyoruz.

Türkiye solunun ülkemizi, bölgeyi ve dünyayı etkileyecek büyük bir potansiyel güç olduğuna inanıyoruz. Sol hareketlerin gidişe nasıl baktığını ve ortak hareket olanaklarını görüşmek amacıyla bir söyleşi başlatmaya karar verdik.

“Türkiye nereye gidiyor?”, “Türkiye solunun bu süreçteki durumu nedir?”, “Sol, sürece tutarlı ve etkin bir müdahale için kendi güçlerini nasıl birleştirebilir?”

Devrimci Proletarya’nın yanıtları:

“Türkiye (kapitalizmi) nereye gidiyor?” sorusu, “dünya kapitalizmi nereye gidiyor?” sorusundan bağımsız düşünülemez.

Dünya kapitalizmi 2008 krizinden sonra, önceki dönemkinden daha da fazla düşme eğilimine giren kar oranları, düşen üretkenlik artış oranları, düşen faiz oranları, düşük büyüme hızıyla tam bir sürüngenleşme fazına girdi. Azalan sayıda elde yoğunlaşan ve merkezileşen devasa mali sermaye grupları tüm dünya ekonomisini (ve siyasetini) kontrol ediyor ve muazzam karlar elde ediyor görünseler de, bu karlar da, kar oranlarının ve realizasyon koşullarının yetersizliği nedeniyle yeni artı-değer kapasitesi yaratacak üretken yatırımlara dönüşmüyor. Dünyanın en büyük mali sermaye grupları bile kar düzeylerini, ancak aşırı birikim ve üretimi kontrol etmeye çalışan görülmemiş tekelleşme düzeyi ve kendi aralarında ve dünya çapında birleşme ve satın almalarla korumaya çalışıyorlar. Yeniden yatırıma dönüşmeyen aşırı sermaye birikimi, kendini yine azalan sayıda elde yoğunlaşan ve merkezileşen devasa para-sermaye fonları olarak gösteriyor; ancak bunlar da emperyalist devlet tahvillerinin getirisinin negatife dönmesi, kar oranlarına bağlı olarak faiz oranlarının da düşmesi, ve dünya çapında özelleştirme yağmasının sınırlarına dayanmaya başlamasıyla, yeni kısa vadeli değerlenme alanları bulmakta artan ölçüde zorlanıyor. Bu, görülmemiş hayali sermaye birikimi dağlarının çökme riskini artırıyor. Tüm bunlara, emperyalist kapitalizmin göbeğinden patlayan 2008 krizini tamponlamakta önemli rol oynayan ve dünyanın yeni artı-değer lokomotifi olan Çin merkezli Doğu ve Güney Asya ülkeleri kapitalizminin de, belirgin bir aşırı birikim ve aşırı üretim kriziyle yavaşlaması ve teklemeye başlaması ekleniyor. Dünya kapitalizmi daha 2008 krizinin baskılayıcılığından sıyrılamadan, tüm dünyayı bir daha sallayacak ve her düzeydeki sarsıntı ve çatışmaları şiddetlendirebilecek yeni bir küresel krizin sinyalleri artıyor.

Günümüz kapitalizmin uzatmalı ve ağırlaşan krizinin temelinde, aşırı sermaye birikimi krizi ve bunun doğurduğu aşırı üretim ve değerlenme krizleri var. “Neoliberalizm” denilen, burjuvazinin işçi sınıfına “şok ve dehşet” saldırıları paralelinde, kar oranlarının düşme eğilimine karşıt etkenlerin tam kapsamıyla harekete geçirilmesinden başka bir şey değildi: Emeğin sömürülme derecesinin yükseltilmesi, ücretlerin işgücü değerinin altına düşürülerek işçinin yaşam öğelerinin tüketilmesi, değişmeyen sermaye öğelerinin değerinin düşürülmesi, işsiz nüfusun büyütülmesi, dış ticaret ve yurtdışında yapılan yatırımların artırılması, doğrudan üretken olmayan büyük çaplı altyapı yatırımlarının artırılması (kentsel şişme dahil), sermayenin üretici gücünün henüz gelişmemiş olduğu üretim dallarının yaratılması (KOBİ patlaması, “merdiven altı” sektör, evde el emeği üretimi, vd), kredi sistemi ve hisse senetli şirketler (tekelleşme, mali sermaye, her türlü gelirin menkul kıymetleştirilerek kapitalizasyonu), vd.

Sonuçta mali oligarşik sermaye, bir yandan artı-değer sömürüsü havuzunu dünya çapında genişletip vahşileştirerek, diğer yandan aşırı sermaye birikiminin görülmemiş bir mali sermaye asalaklık ve yağmasına dönüşmesiyle, “kendi imgesinden bir dünya yarattı”. Metalaştırılmamış, sermayeye çevrilemeyen, kar getirmeyen hiçbir şeye varlık hakkı tanımadan, tüm dünya bir mali oligarşik kapitalist işletmeye dönüştü: Eğitim, sağlık, su, doğa, kültür, sanat, spor, ve dahası, devletler ve siyaset dahil! Ne var ki tepeden tırnağa sermayeleşmiş bu dünya da, kendi tarihsel iç sınırlarına dayandı, dayanıyor. Kar oranlarını nispeten toparlayan ya da düşmesini frenleyen karşıt etkenlerin ekonomik olduğu kadar toplumsal ve ekolojik bir sınıra dayanmaya başlamasıyla, kapitalizmin tüm iç çelişkilerinin tarihsel gelişim süreci giderek daha şiddetli, sarsıcı ve çatışmalı biçimler kazanıyor.

Toplumsal emek üretkenliğini artık daha fazla yükseltemeyen bir üretim tarzı, giderek kendini yeniden üretemez hale gelir. Kendiliğinden çökmeyecek olsa bile, tüm uzlaşmaz iç çelişkilerin açığa çıkması ve keskinleşmesiyle, giderek düzensizleşme ve kırılganlaşma eğilimi gösterir. Kapitalizm 2008 krizinden itibaren böyle bir döneme girmiştir. Kimilerinin “3. Sanayi Devrimi” dedikleri enformasyon teknolojilerinin, bir dönem için sağladığı nisbi üretkenlik artışları da barutunu tüketmiş görünüyor. 2000’li yıllarda yıllık ortalama üretkenlik artışı oranı, 1920-70 döneminin 5’te birine, 1990’lı yılların ise yarısından azına düşmüş durumdadır, ve bu düşüş giderek hızlanarak devam etmektedir. Çok tipik bir üretici güçler/üretim ilişkileri bağdaşmazlığı kriziyle karşı karşıyayız. Kapitalizmin sınırına dayandığı ve sonuna kadar zorladığı mevcut artı-değer kapasitesi artık ona yetmiyor, fakat büyük bir sermaye yıkımı yaşanmadan, bunu yeni ve daha yüksek bir düzeye çıkarması da kısa ve orta erimde mümkün görünmüyor. Kapitalizm, üretici güçleri ne kadar yüksek bir toplumsal gelişme ve bütünleşme düzeyine çıkarırsa, üretkenliği daha fazla yükseltebilmenin o kadar ve artan ölçüde engeli haline gelir. Günümüz kapitalizminde olduğu gibi, bu noktada artık kriz kronikleşir, kapitalizmin çevrimsel krizlerinin ötesinde genel/tarihsel krizi söz konusudur. 

Üretim alanlarından yönetim alanlarına, üstyapı çatırtılarından giderek toplumun tüm kurum ve ilişkilerine doğru yayılma eğilimi gösteren, bazan şiddetli biçimler alan, bazan sürece yayılmış biçimde devam eden, bir sarsıntılar ve çatışmalar çağına çoktan girmiş bulunuyoruz. Üretici güçlerin geldiği gelişme ve toplumsallaşma düzeyi ile kapitalist üretim ilişkileri arasında ve dolayısıyla sınıflar arasında, sınıf kesimleri arasında ve emperyalist kapitalist güçler arasında eşitsiz, düzensiz, kesintili ve çatışmalı gelişme/gelişmeme süreçleri uzun bir döneme yayılacak gibi görünüyor. Sistem giderek kendini eskisi gibi yeniden üretemez, eskisi gibi örgütlenemez, eskisi gibi yönetilemez hale geliyor, gelecek. Sayısız çatışmadan geçerek uzun erimde ya yeni bir düzlemden ve farklı bir formla örgütlenmek zorunda kalacaktır; ya da devrimler dalgasıyla yıkılacak ve yerini yepyeni ve daha yüksek bir toplumsal ilişki biçimine bırakacaktır.

Birinci olasılık kuşkuludur. Kapitalizm bir dönem speküle edilenden (ve önceki genişleme dönemlerindekinden) daha sınırlı bir üretkenlik artışı yaratabildikten sonra barutunu tüketen neoliberalizmin yerine yeni bir hegemonik proje ortaya koyabilmekten bile aciz. Kaldı ki bunu yapabilmesi de yeni ve daha ileri üretkenlik sistemlerinin devreye girmesiyle koşullu, fakat bu açıdan ortaya atılan programların hepsinin de -spekülatif yanlarından arındıklarında bile- kapitalizme bir kez daha form değiştirme olanağını ne kadar sağlayabileceği son derece tartışmalı. Örneğin bu programların en iddialılarından “Dördüncü Sanayi Devrimi (Endüstri 4.0)” denilen, gerçekte emperyalist kapitalizmin 2008 krizinden sonra, üretkenlik kriz ve durgunlaşmasının bir sonucu olan ve sistemi büsbütün kırılganlaştıran finans ve hizmet sektöründeki genişlemeden yeni ve daha ileri sanayileşme programlarına bir dönüş, yani bir tür “geleceğe dönüş” yapmaya çalışması: Tüm şu siber-fiziksel sistemler, nesnelerin endüstriyel interneti, insan-makine ara yüzleri, otonom robotlar, 3D, nano, biyo, uzay teknolojileri vd programlarının, göreli artı-değer sömürüsü kapasitesini daha üst bir düzeye yükseltmek, maliyetleri düşürmek, sermaye birikimini hızlandırmak, rekabet gücünü artırmak, muazzam genişlemiş toplumsal emeği daha yıkıcı bir sömürü ve boyunduruk altına almak, canlı doğanın dibine vurmaktan başka bir amacı yok. Üstelik emperyalist kapitalistlerin standartlaşan kısımlarını ucuz emek gücü ve doğal kaynak ülkelerine kaydırdığı üretimin, canlı emeğin çok aza indirildiği üretim sistemleriyle geri getirilmesini öngörüyor ki, bu kapitalizmin tarihsel krizinin nedenini çözüm diye sunan bir şakaya benziyor! Kapitalizmin “akıllı üretim sistemleri” vb denilen ileri üretim, kontrol ve organizasyon teknolojileri doğrultusunda attığı, atacağı, atmak zorunda olduğu her adım; aksine, kapitalist melanet sisteminin aşılmasını daha olanaklı ve zorunlu hale getiriyor.

Dolayısıyla “dünya kapitalizmi nereye gidiyor?” sorusunun daha net bir yanıtı; bizce, kısa erimde, yani hemen birkaç yıl içinde olmasa bile, 1930’ları bile geride bırakabilecek bir kara buhrana doğru gidiyor. İrtifa kaybetmekte olan geleneksel emperyalist kapitalist güçlerle, yükselen ve kendi payını artırmak isteyen emperyalist kapitalist güçler arasında, Ortadoğu’daki gibi yerel/bölgesel vekalet savaşlarını aşan, daha büyük çatışma ve savaşlar, ve hatta bir 3. Dünya Savaşı olasılık ve eğilimi de artıyor.

Üstelik, kapitalizmin tarihsel iç sınırlarıyla birlikte, bu kez, mutlak bir “dış sınırı” da ortaya çıkmış durumda: Bu da, yol açtığı, görülmemiş ekolojik yıkımdır. Küresel ısınma, doğal kaynakların tükenmesi, toprak, hava ve su kirlenmesi, biyolojik çeşitliliğin yok olması; yeryüzündeki canlı yaşamı, giderek yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakıyor. Kapitalizmin çürümesi, sermayenin kendi değerini emek, insan, doğayı alabildiğine değersizleştirerek sürdürmeyi dayatması, emek, insan, doğa yıkım ve yağmasının geldiği boyutlar, Rosa’nın ünlü sloganını her zamankinden daha somut bir gerçek ve kaçınılmazlık kılıyor: Ya sosyalizm ya da modern barbarlık (ve hatta yok oluş)!

Kapitalizmin güncel durumuna gelince: Burjuvazinin siyasal iflası, artık burjuvazinin kendisi için bile bir sır olmaktan çıkmış durumda. Trump, Johnson, Macron, Balserano, Orban, Duterte, Erdoğan gibi devlet başkanı ve başbakanların isimlerini saymak yeter. Bir dönemki sınıfsal güç dengelerine ve sosyalizmin basıncına dayanan pek “şanlı” burjuva demokrasisi ise, Batı Avrupa ülkelerinde bile, faşizm ile sınır çizgileri iyice incelen bir neoliberal muhafazakar despotik demokrasiye dönüştü. Burjuvazinin entelektüel-ideolojik-kültürel “önderlik” görünümü de çoktan lağımlara karışmış durumda. Artık geleceğe dönük olarak kitlelere vaat edebileceği hayal alemi bile kalmadı. Ne sosyal refah ne demokrasi ne sosyal bilimsel ve kültürel gelişme, hatta ne de görülmemiş biçimde sivrilen eşitsizliğin (27 kadar mali oligarkın finansal servetleri, dünyanın yarısının, yani 3.5 milyar işçi ve kent ve kır yoksulunun elinde kalmış yaşam kırıntılarının toplamından fazla) azaltılması bile! Üniversiteler-akademi sermayeleştirildi, aydınlar görülmemiş biçimde düşkünleştirildi, sanat-edebiyat post-modernizm ile çürütüldü, sosyal bilimler çökertildi, bilgi ve gerçek yalan dolan ve enformasyon çöplüğüne gömüldü, hepsinin üstüne, dinin ve prekapitalist kültür ve gelenek öğelerinin hortlatılmasıyla kat çıkıldı. Burjuvazinin ekonomik iflası ise, aşırı birikim, aşırı üretim, aşırı finans, aşırı borç, aşırı spekülasyon, aşırı rant vb krizleriyle birlikte, artık üretkenliği yükseltemez ve yükseltilmesinin engeli haline gelmesinde; ve zaten üretimle yönetim düzeyinde bile pek bir ilgisi kalmamış, karşılıksız emek üzerinde mülkiyet haklarını ifade eden menkul kıymet kağıtları içinde yüzen, artan ölçüde asalak ve gereksiz bir sınıf haline gelmesinde kendisini gösteriyor.

Söylediklerimizin ajitasyondan ibaret olduğunu düşünen varsa, bizzat emperyalist kapitalizmin mali oligarşik strateji organlarının söylemlerine bakabilir: Kapitalizme ilişkin neredeyse her şeyin başına eklemek zorunda kaldıkları “sürdürülebilirlik” fiilleri (“sürdürülebilir kalkınma, sürdürülebilir büyüme, sürdürülebilir verimlilik, sürdürülebilir demokrasi, sürdürülebilir çevre, sürdürülebilir borçlanma”, vd) kapitalizmin gitgide “sürdürülemez” hale gelmekte olduğunun itirafından başka nedir ki? Bir yandan sistemin kendini durmaksızın daha vahşi sömürü ve yağmaya karşın yeniden üretmekte artan ölçüde zorlanması ve büyüyen yeni küresel ekonomik-mali çöküntü riski, diğer yandan aşırı sömürü, sınırsızlaşmış sosyal ve ekolojik yıkım programları, artan baskılar ve görülmemiş eşitsizliğin daha büyük ve uluslar arası kitle isyan ve ayaklanmalarına dönüşeceği korkusu, artık İMF, Dünya Bankası ve OECD raporlarının bile satır aralarına sızıyor. İMF’nin geçen yılki bir raporundan: “Büyük şirketlerin büyüyen ekonomik zenginliği ve gücü – havayollarından ilaç sanayine ve yüksek teknoloji şirketlerine kadar- çok küçük bir azınlığın elinde çok büyük bir yoğunlaşma ve piyasa gücü toplandığını düşündürüyor. Özellikle, gelişmiş ekonomilerde, şirketlerin büyüyen piyasa gücü, yükselen şirket karlarına karşın düşük yatırımları, işletme dinamizminin düşmesi, zayıf üretkenlik ve işçilere düşen gelir payında azalma nedeniyle eleştiriliyor.” (imf.org, “the rise of corporate giants”. 6. 6. 2018) Davos 2016 “küresel riskler” raporuna, veya Macron’un birkaç hafta önce İLO kongresinde yaptığı “kapitalizm artık işlemiyor, tüm zenginlik birkaç kişinin elinde toplanmış durumda. Sosyal adaleti yeniden tesis etmeliyiz” lafızlarına, ve ABD ve AB’nin stratejik organlarının benzer raporları gibi sayısız örnek sıralanabilir.

Kapitalist sistem uzman ve stratejisyenleri içinde henüz oldukça küçük bir kesimin dile getirdiği tedirginlik ve korkular gerçek olmakla birlikte, elbette hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Sistem, en ufak gerçek sosyal-ekonomik ve siyasal reforma bile sıkı sıkıya kapalı. Son 30-40 yılda giderek hızlanan ve şiddetlenen emek, toplum, insan ve doğa yıkıcılığı ve yağmacılığında ne yaptılarsa, vites büyüten bir pervasızlıkla devam ettirmek dışında bir politikaları yok. Britanya maliye bakanı, yeni bir krizin artan sinyallerine karşı, şimdiye kadar birçok ülkede yarı-özelleştirilmiş eğitim, sağlık, emeklilik, belediye gibi kamu hizmetlerinin bir kalemde topyekün özelleştirilmesini önerebiliyor. Diğer taraftan Türkiye’den de bildiğimiz gibi, kamusal emek ve yeniden üretim fonları (sağlık, emeklilik, işsizlik sigortası, kıdem, vd) para sermaye fonlarına çevrilip yağmalanıyor. İşyerleri durmaksızın budanan ücret ve haklarla aşırı çalışma işkencehane ve mezbahasına dönüşürken, büyüyen kronik işsizlik, başta gıda, konut, elektrik, enerji, ulaşım olmak üzere aşırı hayat pahalılığı, toplamda devlet ve özel şirket borçlarını aşan hane halkı borç yükü, ve giderek kısılan kamu sağlık ve emeklilik olanaklarıyla, kitlelerin genişleyen bir kesimi giderek kendini yeniden üretemez hale geliyor. İş cinayetleri patlıyor, bir işte 3-5 yıl boyunca çalışma “şansı” bulabilen işçiler, aşırı despotikleşen çalışma koşulları nedeniyle, fizyolojik, mental veya psikolojik olarak geçici veya kalıcı olarak çalışma yeteneğini yitiriyor. Çoğu büyük şirket, aşırı çalışma/sömürülme temposuna ayak uyduramayacakları gerekçesiyle, artık 30 yaşın üstünde işçi kabul etmiyor. İki-üç işçi evinden birinde, sosyal güvenliğin tasfiyesiyle, bakımı tümden kadınlara havale edilmiş, çalışamaz durumdaki en az bir yaşlı, hasta, sakat var…

Kapitalizmin bu kadar pervasızlaşmasının bir dizi nedenini şöyle sıralayabiliriz: En başta bunun, burjuvazi için keyfi bir tercih sorunu değil, kapitalizmin özellikle de genel krizi koşullarında yapısal ve zorunlu işleyiş biçimi olması gelir. İkincisi, emperyalist ve bağımlı kapitalist tüm ülkelerde ve dünya çapında, ekonomik ve siyasal gücün en tepedeki mali oligarşik sermaye gruplarının elinde olağanüstü yoğunlaşmış ve merkezileşmiş olması ve bunların çok şiddetli sınıf mücadeleleri dışında, yerlerinden kımıldatılamaz görünmesi. Sorun “olağanüstü gelir eşitsizliği” vb’den çok, sınıfsal, toplumsal, siyasal güç dengesizliğinin son 30-40 yılda çok artmış olmasıdır. İşçi sınıfı son 30 yıl içinde, dünya çapında tam 2 kat büyümüş olmasına (1.5 milyardan 3 milyar kişiye), kol emeğine kafa emeği, erkek emeğine kadın emeği, yetişkin emeğine genç ve çocuk emeği, egemen ulus ve ırklardan emeğine ezilen ulus, ırk ve göçmenlerin emeği, sanayi emeğine hizmet emeği de daha yığınsal olarak katılmasıyla niteliksel olarak çok zenginleşmiş olmasına karşın, çok parçalı ve geniş kesimleri henüz mücadeleler içinde sınıfsal oluşum sürecindedir.

Dördüncüsü solun, kendine devrimci, sosyalist, komünist diyenlerin çoğunluğu dahil, işçi sınıfı ve emekle tanımlı olmaktan sistem içine ve “düzeltilmiş kapitalizm/demokrasi” hayallerine gömülmüş olması, burjuva muhalefet partileri yörüngesinde sürüklenerek “demokrasicilik” oynaması, burjuva liberalizmi ve sosyal demokrasinin boşalttığı koltukları doldurmayı solculuk sanması, ulusalcı ve/veya liberal halkçılığın ötesine geçememesidir. Sol, bugünkü haliyle, kapitalizmin giderek kırılganlaştığı ve her düzeydeki zaaflarının arttığı koşullarda, ona alternatif ve tam karşıt bir (programatik, stratejik, taktik, örgütsel, önderliksel, kadrosal, pratik, entelektüel, motivasyonal, yani her düzeyde) çekim gücü ve merkezi oluşturabilme yeteneğinden fersah fersah uzaktır. Bu kapatılamaz değil, süreç, dünya çapında 2008 krizinden bu yana sayısız ülkeyi sarsan, bazı ülkelerde ikincisi, üçüncüsü yaşanan grev, isyan, direniş dalgalarından görülebileceği, sıçramalı gelişmeleri de olanaklı kılıyor. Fakat asıl sorun şu ki, solun içi boşalmış geniş bir kesiminin buna ne niyeti, ne mecali, ne de yönelimi var. Çünkü en başta: 1- Bugün Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkelerde bile proletarya toplumun çoğunluğunu oluşturur hale gelmiş ve bugünkü durumu ne olursa olsun nicel olduğu kadarıyla nitel olarak devrimci potansiyeli muazzam artmış olmasına karşın, proletaryaya inancını yitirmiş ya da proletaryaya kilitlenmeyi ve proletaryanın bağımsız sosyalist devrimci bilinç, örgütlülük ve militanlığını ilerletmeyi öncelikli olarak görmeyen bir noktada. Proletaryanın kapitalizmi yıkıp devirmeye yetenekli en büyük ve artık (geniş yarı-proleter kesimlerle birlikte) tek güç olduğunu görmeden ve her şeyin merkezine bunu koymadan, bunun günümüzdeki zorluk ve handikapları ne olursa olsun, tüm güç, enerji ve azmi bunun için seferber etmeden “solculuk” adına yapılanların havanda su dövmek olduğunu da görmüyor. 2- Kapitalizmin bugünkü krizinin, üretici güçlerin dev çaplı toplumsallaşma niteliğinin artık kapitalist özel temellük ilişkilerine sığmaz hale gelmesinden kaynaklandığını, ve dolayısıyla çok daha gelişkin bir sosyalizmi olanaklı ve zorunlu kıldığını, çağırdığını göremiyor. Göremiyor: aKapitalist sistem toplumsal üretici güçleri geliştirmenin tarihsel ve iç sınırlarına dayanmaktadır. b- Kapitalist sistem insanlığın her türlü gelişiminin engeli olmakla kalmıyor, her türlü toplumsal gelişme için tamamen gereksiz hale geliyor. c- Toplumsal üretici güçlerin gelişimi, komünist bir yaşamı kurmayı koşullayan ve olanaklı kılan daha elverişli bir düzeye erişmiştir. Bu belirlenimlerden sonra, gerisini tayin edecek olan, sosyalist devrimci sınıf mücadelesi ve öznel etkendir.

Türkiye kapitalizmi bu tablonun neresinde?

Uluslararası kapitalizm için söylediğimiz her şey Türkiye kapitalizmi için de geçerlidir. Yalnız önemli bir farkla: Emperyalist kapitalist güçler için (Çin dahil) krizin nedeni aşırı sermaye fazlasıyken, Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkelerde krizin başlıca etkeni, tam tersine sermaye yetersizliği. Türkiye kapitalizminin 2001 krizi ve Derviş programlarından itibaren uluslar arası kapitalizmle bütünleşmesinin temel mekanizması “dahilde işleme rejimi” ya da bunun finansal ifadesi olan “yüksek faiz/düşük kur (şişirilmiş TL)” mekanizması oldu. Enerji Rusya ve İran’dan ithal edilir, yatırım malları ve ara malları başta Çin olmak üzere Güney ve Doğu Asya’dan ithal edilir, bu rejimde kilit önemde olan krediler ABD, AB ve Körfez ülkelerinden gelir. Çeşitli sektörlere göre yüzde 30’dan başlayıp yüzde 80’e kadar ithalata dayalı yarı mamul ve girdiler, içerde (önemli bölümü yabancı ortaklı) büyük sermaye grupları ve tedarikçileri tarafından ucuz işgücüne dayalı olarak monte edilir veya işlenerek, ağırlıklı olarak Avrupa pazarına, kısmen de Asya ve Ortadoğu’ya ihraç edilir. Başlıca imalat ve ihracat sektörleri, otomotiv, elektronik, beyaz eşya, makine ve metal eşya, tekstil-konfeksiyon, gıdadır. Tamamına yakını düşük ve orta teknolojili/katma değerli, standart, kar marjı düşük, dolayısıyla uluslararası rekabette karlılığı yükseltmek için işgücünü düşük ücretle aşırı yoğunlaştırılmış çalışmaya koşullayan ürünlerdir. Bu bağımlı uluslararası birikim rejimi, ihracat ne kadar artırılırsa ithalatı daha yüksek düzeyde artırmayı koşullar; durmaksızın büyüyen dış ticaret açığı yaratır ve ithalat ve dış açıkları finanse edebilmek için durmaksızın daha büyük dış sermaye girişlerini (doğrudan yatırımlar, kredi, sıcak para), bunun için de faizleri yüksek tutmayı şart koşar. Dışarıdan büyük çaplı para sermaye ve kredi girişi TL’yi şişirir ve ithalatı görece ucuzlatarak daha fazla teşvik eder (ayrıca devlet ihracat için yapılan ithalata vergi muafiyeti ve ihracata ise teşvik uygular), ama özel ve kamu borçlarını da alabildiğine şişirir. Bu birikim rejiminden en büyük avantajı, aynı zamanda en büyük ithalatçı ve en büyük ihracatçı olan, Türkiye’nin en büyük sanayi, ticaret şirketleri ve bankalarını bünyelerinde toplayan en büyük bağımlı uluslararasılaşmış mali sermaye grupları sağlar. Görece ucuzlatılmış ithalat, ucuz kredi ve asıl ucuz işgücü ile, düşük kar marjlı ihracat ürünlerinden bile, büyük karlar elde ederler. Yine aynı grupların bankaları, dışardan düşük faizle borçlanıp diğer sermaye kesimlerine, devlete ve hane halkına yüksek faizli kredi vererek, yüksek arbitraj getirileri de elde ederler. Yani aynı anda tekelci sınai, ticari ve finansal birikimi ellerinde yoğunlaştırıp merkezileştirerek, ülke içindeki toplam toplumsal artı-değerin önemli bölümüne el koyarlar. Elbette emperyalist kapitalizm merkezli büyük banka ve para sermaye fonları da, bundan yeterince büyük bir pay alır. Özel şirket ve kamu borçların şişmesi, yüksek faiz ve yüksek düzeyde ithalata bağımlı ihracatın tüm maliyetleri ise toplumsallaştırılır. Kilit halka ucuz işgücü üzerinde aşırı yoğunlaştırılmış sömürüdür. Yüksek ithalat ve yüksek faiz, istihdamı da sınırlandırarak işsizliği büyütür, aşırı sömürüyü koşullar. Enformal, taşeron, güvencesiz, esnek istihdam aynı paraleldedir. 

Ama mesele yalnızca ithalat bağımlılığı değil asıl dışardan sermaye girişlerine bağımlılıktır. Bu da, sermaye girişlerini artırmak ya da sürdürmek için, uluslararası para-sermayeye durmaksızın yeni değerlenme alanları açmayı (özelleştirmeler, kamu fonları, emek fonları, madenler, doğa vd) koşullar. Bağımlı kapitalist ülkelerde bu birikim modeli, başta emperyalist kapitalist doğrudan ve para sermaye yatırımcıları, bağımlı uluslararasılaşmış mali sermaye grupları ve bir bütün olarak iç burjuvazi için, bu ülkelerdeki “yatırım ortamını sürekli iyileştirme” düzenlemelerini, yani emeğin, insanın, doğanın yıkıcı biçimde değersizleştirilmesini ve sömürülmesi uygulamalarını da şart koşar. Muazzam yeni mülksüzleştirme ve proleterleşme dalgaları ile de birleşen bu birikim rejimi, genişleyen işçi sınıfını,  düşük ücretler, işsizlik, enformal, taşeron, güvencesiz, esnek çalışma biçimleriyle parçaladığı gibi muhafazakarlık, din, milliyetçilik, cemaatleşme, sosyal yardımlarla da terbiye etmeyi öngörür.

Bu birikim modeli, 2008 krizinden sonra, ABD ve AB’nin kendi ekonomilerinde devam eden durgunluğu canlandırabilmek için faizleri düşürerek uluslararası kredi ve para sermaye bolluğu yaratması nedeniyle bir süre daha devam etti. Bu dönemde Türkiye burjuvazisi ve devleti, AB’nin krizinden de rol çalarak, Ortadoğu’da yayılmacı bölge gücü olmaya heveslendi. Ancak 2013’ten itibaren, ABD ve AB’nin sıkı para politikalarına geçmesi, uluslararası kredi ve para-sermayenin daralması ve pahalanması, Türkiye gibi bağımlı kapitalist ülkelerdeki (yukarıda kısaca özetlediğimiz) yabancı sermaye girişleri bolluğu ve kredi ve borçla büyüme modelinin tıkanmasına ve krize girmesine yol açtı. 2008–9 krizini uluslararası finansal genişlemeyle nispeten kolay atlatmış görünen Türkiye kapitalizminin asıl krizi, 2013’te uluslar arası ekonomik konjonktürün değişmesiyle başladı. Türkiye’de 2013’ten itibaren büyüyen ekonomik, toplumsal, siyasal sarsıntılar ve güç mücadeleleri ile mevcut bağımlı uluslararası sermaye birikim rejiminin tıkanması ve krizi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bir yandan sınıfsal, toplumsal, ulusal, cinsiyetsel, ekolojik mücadelelerin yükselmesi (Gezi, metal işçilerinin direnişi, Soma, 6-7 Ekim, Rojava direnişi, vd), diğer yandan burjuvazi içi güç mücadeleleri ve Türkiye ve Ortadoğu üzerinde emperyalist kapitalist güçlerin mücadeleleri (darbe girişimi, Tüsiad-AKP-Müsiad mücadeleleri, Suriye’deki savaş vd), kapitalist devlet iktidarının Kürdistan’da kirli savaş ve MİT-İŞİD bombalı katliamlarından başlayarak 2015’in ikinci yarısından itibaren yeniden faşist bir yönetim ve rejim biçimine geçmesi, bu birikim rejiminin tıkanmasının doğrudan ve dolaylı sonuçlarıdır.

Ne var ki Türkiye kapitalizmi açısından sorun bu birikim rejimi tıkanmış olmasına karşın kendi başına bir yenisine (örneğin bir “teknolojik atılım” vb) geçebilecek güç ve kapasiteye sahip olamayışıdır. AKP’nin tüm yapabildiği, ABD-AB-TÜSİAD eksenli bu bağımlı uluslar arası birikim rejimini, TÜSİAD dışı sermaye kesimlerine de fon sağlayabilmek için, Körfez petro-dolar fonları ve Ortadoğu’da yayılmacılık ile ikame etmeye çalışmak oldu, ve tabii beceremedi. Dışarıdan para sermaye fonlanması ve dış sermaye girişleri azalınca, Türkiye’de sermaye birikimi sekteye uğruyor. 2013’ten itibaren inşaat, altyapı, enerji, madencilik gibi üretilen artı-değer içinde faiz ve rant payının çok yüksek olduğu, en emek kıyıcı alanlarda yaşanan patlama bunun ifadesi. 2014’ten itibaren basitçe tl’nin değer kaybı olarak görülen 4 para krizi, aslında Türkiye kapitalizmin aşırı ve giderek ödenemez hale gelen borç yüküyle, üretim ve istihdam daralması eğiliminin ifadeleriydi. Bu 2018 krizinden itibaren üretimde ve yatırımlarda ciddi daralma, işsizler ordusuna 1 milyon kişinin eklenmesi, kitlelerin sefalet birikimin hızlanması biçiminde açığa çıktı.

Görece ucuz uluslar arası kredi genişlemesi ve bunun üzerinden arbitraj farklarıyla sağlanan geçici canlanmanın suyunu çekmeye başlamasından sonra, kamu ve özel aşırı borç yüküyle birlikte, içerden ve dışardan ne yapıp edip yeni para sermaye kaynakları bulmak zorunlu hale geliyor; ve bunun için başvurulan en karanlık yöntemler, kapitalist devlet iktidarını, finansal sistemi ve bir bütün olarak kapitalist ekonomiyi fazladan asalaklaştıran ve çürüten etkenler arasında yer alıyor. AKP, Türkiye’deki 4 milyona yakın Suriyeli göçmeni bile Avrupa’ya salma tehdidiyle, AB’den şantajla yeni fon sağlamak için kullanıyor.

Varlık Fonu, işsizlik sigortası, zorunlu BES, kıdem gaspı tasarısı, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesinin hızlandırılması, doğanın görülmemiş bir yağmaya açılması hepsi bunun için: Dışarıdan, giderek zorlaştığı ve pahalandığı halde sermaye çekmeye devam edebilmek, içerden kamusal emek fonlarını para sermaye fonlarına çevirip yağmalatarak döviz sağlamaya devam edebilmek, ve yine bu birikim rejimi sürdürebilmek için işçi sınıfına dönük daha fazla ücret düşürme, hak gaspı, güvencesizleştirme, temel geçim mal ve hizmetlerine zam üstüne zam, işçi katliamı, kadın katliamı, artan baskı, yasak, tutuklamalar, vd.

Türkiye kapitalizmin 2018-19 krizi, bu bağımlı uluslar arası sermaye birikim rejiminin artık tıkanmanın ötesinde iflas noktasına geldiğinin ifadesiydi. Bu aynı zamanda ekonomik iflasla birlikte, mevcut faşist siyasal iktidar ve rejim biçimin krizinin de bir iflasa doğru gittiğinin işaretlerini verdi. AKP’nin tabanı da daralmaya ve Erdoğan-AKP’nin irtifa kaybı daha bir belirginleşmeye başladı. Ancak ne yazık ki, bırakalım proleter sosyalist devrimci bir ekseni, asgari anti-kapitalist bir mücadele eksenine bile sahip olmayan, hatta bir dönemki anti-neoliberalizmin bile gerisine düşen solun ağırlıklı kesimi, bu kez de İmamoğlu yedekçiliğiyle, bu olanağı değerlendirebilecek durumda değil. Erdoğan-AKP’yi yukarıda vurguladığımız uluslar arası sermaye birikim ve egemenlik biçiminin siyasal ifadesi olarak kavrayamıyor; ve bu nedenle anti-kapitalist olmayan bir anti-emperyalizm, anti-faşizm, anti-dincilik ya da AKP karşıtlığı adına, sermaye egemenliğinin ulusalcı veya liberal halkçı muhalif bileşeni olmanın ötesine geçemiyor.

Bu arada uluslararası ekonomik konjonktürdeki gelişmeler, daha ağır bir çöküntüye doğru giden Türkiye kapitalizmi ve AKP’ye geçici bir soluk alabilecekleri bir durum yarattı. ABD, AB ve Çin’de eşzamanlı bir küresel krize girme işaretlerinin artması, faizleri düşürmelerine, bu ülkelerdeki finansal getirilerin negatife dönmesine, dolayısıyla devasa para sermaye fonlarının yeniden bağımlı kapitalist ülkelerde daha yüksek karlı av sahaları aramalarına yol açıyor. Yani Türkiye’ye yeniden dış sermaye girişlerinin artmaya başlaması, borcun borçla finansmanı vb ile, krizi birkaç yıllığına ötelemesi ya da en azından hafifleterek sürece yayması olanağını sağlayacak gibi görünüyor. Zaten yerel seçim yenilgisine karşın AKP’nin yeniden elini güçlendiren ve pervasızlaşmasına yol açan, yerel seçimlerden sonra sesini yükselten ve “endüstri 4.0” diye sayıklayan TÜSİAD’ın istediklerini aldıktan sonra sesini kesip Erdoğan-AKP ile yeniden uzlaşıvermesine, burjuva muhalefeti de Saraya biata göndermesinin nedeni bu. Bu birkaç yıl içerisinde, AKP’nin eski gücü olmasa bile, bir dönem yaptığı gibi ABD ve AB’nin krizinden rol çalarak, Suriye’de sınırları zorlamasına, ABD ve Rusya-İran’la karmaşık manevra alanları içinde fırsatını bulabilirse, Kobene’ye de saldırması henüz küçük de olsa bir tehlike olasılığı olarak ortaya çıkıyor.

Bununla birlikte krizi geçici olarak öteleme veya hafifleterek sürece yaymanın bedeli de öncekinden daha ağır olacak. En başta ötelenen kriz ortadan kalkmayacak, birkaç yıl sonra daha da şiddetlenerek ve daha büyümüş borçlarla geriye dönecek ve daha büyük bir çöküntü kaçınılmaz olacak. Kaldı ki bu birkaç yıl içinde de başta Avrupa ve Asya olmak üzere daralan ihracat pazarlarıyla ihracat zorlaşacak, başta büyük sanayi olmak üzere, ücretleri düşürme, hak gaspları ve güvencesizleştirme baskısı artacak. Bunun ilk örneğini Koç’un TÜPRAŞ sözleşmesini YHK’ya götürerek, TİS’i 3 yıla uzatma, sefalet zammı, çalışma sürelerini uzatma ve esnekleştirmeyi darbeci bir oldubittiyle geçirmesinden gördük. Yeni başlayan MESS sözleşmelerinde, aynısını yapmaya çalışacaklar; bu yüzden MESS sözleşmesi sınıf mücadelesinde işbirlikçi sendikaların satışlarına bırakılmayacak kadar önemli bir yerde duruyor. Burada alınacak bir yenilgi, işçi sınıfını bir bütün olarak daha geriye götürür ve daha büyük saldırıların önünü açar. Metal fırtına deneyimine sahip metal işçilerinin bu saldırıyı göğüslemesi için sınıf dayanışması kritik önemde.

Başta enerji ve inşaat-müteahhitlik olmak üzere borçlarını geri ödeyemez hale gelmiş olarak batmış durumda olan koca zombi sektörler ve sayısız zombi şirket var. Bunların ne olacağı konusunda alacaklı bankalı en büyük sermaye grupları ile bataktaki sermaye kesimleri ve AKP arasında gizli görüşmeler yürütülüyor. Sonuçta bir kısmı bankaların eline geçecek, bir kısmı kurtarılacak, toplamı 150 milyar doları bulan kurtarma ve ele geçirme operasyonlarının maliyeti de işçi sınıfı ve kitlelerin sırtına yıkılacak. Bir yanda aşırı ve ölümüne ve giderek daha düşük ücretlerle çalıştırma, diğer yanda işsizlik, güvencesizleştirme, esnekleştirme yaygınlaşacak ve derinleşecek. Tüm sermaye kesimleri temsilcilerinin ortak platformu olan YOİKK tasarısı, kıdem gaspı tasarısı, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi ve sermayeleştirilmesinin hızlandırılması, tüm kamu ve emek fonlarının para sermaye fonuna çevrilerek yağmalanması, okulların ve üniverstilerin aşırı ucuz işgücü olarak fabrikalaştırılması, işçi ve kadın cinayetlerinde artış, işsizlikte patlama, canlı doğadan geriye ne kaldıysa delik deşik edilerek talan edilmesi, fabrika ve okuldan çok cezaevi yapılması ve adli cezaevlerinin bile fabrikaya çevrilmesi, kadınlar, Kürtler, lgbtiler, göçmenler, emekliler, özürlüler üzerinde artan eziyet, eylem, örgütlenme, ifade yasakları, ki bu liste daha sayfalarca uzatılabilir, kapitalist Türkiye’nin nereye gittiği sorusunun yanıtıdır: Barbarlığa! Tarihsel miadı dolmuş olan bu birikim rejiminin, uluslar arası konjonktrün doğurduğu geçici bir fırsatla da olsa sürdürülmesi, ancak daha fazla zorla, emek, insan, doğa yıkım ve yağmasıyla mümkündür.

Bu, yalnızca kendisi de bu uluslar arası sermaye birikim rejiminin sürdürülebilmesi ile tanımlı olan Erdoğan-AKP’nin değil, bunun temelinde yer alan emperyalist kapitalizm ve Türkiye burjuvazisinin marifetidir. Bu köhnemiş birikim rejiminin, işçi sınıfını ve Kürtleri, kadınları, doğayı eze eze sürdürülmesini sağladıkça, Tüsiad dahil Türkiye burjuvazisinin Erdoğan-AKP’yle büyük bir sorunu olmaz. Zaten tüm yaptıkları, daha büyük çöküntü olasılığına karşı, Erdoğansız bir AKP veya AKP’siz bir Erdoğan tarzı hazırlıktan ibaret. Bu koşullarda, önümüzdeki birkaç yıl içinde Erdoğan veya AKP tümden gidecek olsa bile, Türkiye’de burjuvaziden (örneğin İmamoğlu vbnin cumhurbaşkanı olmasıyla vb) “demokrasi” beklemek, ham hayaldir.

Özetle: Neoliberal kapitalizm ve bunun Türkiye’deki biçimi, tarihsel sınırlarına dayandı, ama sınıfsal güç dengelerinde radikal bir değişim olmadan değişmeyecek, tam tersine vites büyütürek, daha fazla zor ve pervasızlıkla sürdürülmeye çalışılacak. Bu da kapitalist sistemin her düzeydeki iç çelişkilerinin tarihsel gelişim sürecini daha da sivriltecek, dünyada ve Türkiye’de sınıfsal, toplumsal, siyasal, uluslar arası sarsıntı ve çatışmalar genel bir eğilim olarak artacak.

İsyan ve direniş dalgaları

Dünya çapında son 10 yılda grev, isyan, direniş dalgalarında büyük bir artış yaşanmış olması umut verici. 2018-19’da Fransa, Cezayir, Sudan, Hawai gibi isyan ve direniş hareketlerini, 2011-14 dalgarının gecikmiş devamı ve son halkasından ziyade, kapitalizmin yeni bir küresel krize gittiği süreçte, yeni bir isyan ve direnişler dalgasının başlangıç halkası olarak görmek daha doğru olur. Bunlar öncekilerden daha uzun soluklu olmaları ve somut taleplere sahip olmalarıyla, Fransa’daki ise daha güçlü ve net bir işçi sınıfı karakterine sahip olması ve henüz cılız da olsa, bazı anti-kapitalist dinamikler göstermesiyle ayrılıyor.

Bu hareketlerin başlıca zaafı, kendiliğindenliğin doğası gereği, ufku kapitalizmi aşan ve köklerine vuran bir bilinç, örgütlülük ve önderliğe sahip olmamaları. Son dönemlerde geleneksel kır ve modern kent küçük burjuvazisinden işçi sınıfına doğru çözülmüş/çözülen geniş kesimler, işçi sınıfının saflarını genişletiyor ama dağıtıcı, rekabetçi, bulanık, liberal-anarşizan-reformist halkçı bir ara sınıf bilincini de işçi sınıfına taşıyor. Bu geniş işçi ve yarı-işçi kesimlerinin mücadeleler içinde bilinç olarak da proleterleşmesi gerekiyor.

İşçi sınıfının eskiden dışında görünen toplumsal işbölümünün (kafa emeği/kol emeği, kadın/erkek, yerli/göçmen, yetişkin/öğrenci-genç, egemen ulus/ezilen ulus, vd) bugün işçi sınıfının içinde olması parçalayıcılığı artırıyor, ama artık yanlızca teknik işbölümüne dönüşmesiyle aşılamaz değil. İşçi sınıfının beyaz yakalı, eğitimli, kadın, göçmen, genç, öğrenci, emekli, ezilen ulus vd bileşenlerinin sayı ve oranın artması, diğer taraftan ezilen cins, ulus, ırk hareketlerinin tabanının da artık ağırlıklı olarak işçilerden ve yarı-proleter kent ve kır yoksullarından oluşması, bu hareketlerin proleter bir temel ve eksenden yeniden örgütlenme olanak ve zorunluluğunu artırıyor.

Örgütlülük can alıcı bir sorun durumunda. Grev, isyan, direniş dalgalarında kitleler güçlerini birleştirse de, bu hareketler işyerleri ve yaşam alanlarında köklü ve kalıcı örgütlenmelere dayanmadığı gibi kendi içlerinden de güçlü örgütlenmeler çıkaramıyorlar. Yeni ve daha gelişkin örgütlenme içerik ve biçimlerinin geliştirilmesi zorunlu.

En nihayet solun hal-i pür melali, sol -çok küçük bir kesimi dışında-bu hareketlerde, sınıfa karşı sınıf krize karşı devrim kapitalizme karşı sosyalizm ekseninden ileriye çekmek bir yana, genellikle sınırlandırıcı, geriye çekici, tamponlayıcı ve uzlaştırıcı bir rol oynuyor. Bugün solun geniş bir kesimi, kitlelerin mücadeleye girdiğinde gösterdiği enerji, kararlılık, inisiyatif ve yaratıcılığın çeyreğine bile sahip olmayan, eski devrimci-demokratizmden bile geriye, liberal-halkçılığa çözülmüş bir ceset durumundadır. Bunun başlıca nedeni, kapitalizmin böylesine çürüdüğü ve topalladığı koşullarda bile, işçi sınıfının devrimci potansiyeline ve kapitalizmin yenilebileceğine inancını kaybetmiş olmasıdır. Solun böylesine yozlaşmasının önemli bir nedeni de, küçük burjuva sınıf karakteridir. Ama bu küçük burjuva karakter eskiden farklı olarak, günümüz kapitalizmin küçük burjuvaziyi mesleki, entelektüel, vasıfsal, statüsel her açıdan çözmüş olması nedeniyle, eski tarzda küçük burjuva halkçı demokratik bir iktidar bilincine ve özgüvenine bile sahip olamamasıdır. Söylediklerimiz rahatsız edici görünebilir, ama Lenin’in söylemiş olduğu gibi, “gerçekleri görmek ve söylemek devrimci eylemin ilk adımıdır”.

Solda birlik mi?

Yukarıdaki analizlerimiz ve söylediklerimizden, “solda birlik” konusunda ne düşündüğümüz de açık olmalıdır. Erdoğan’ın biraz daha light bir versiyonu ve bir neoliberal muhafazakar müteahhit-kapitalist olan İmamoğlu’ndan bile medet uman ve destekleyen bir “sol”la bırakalım birlik yapmayı, bir arada görünmeyi bile işçi sınıfına ihanet sayarız. Günümüzde giderek daha fazla uzlaşmazlaşan; üretici güçlerin dev çaplı toplumsallaşması/kapitalizm ve burjuvaziye karşı proletarya çelişkilerini temele koymayan ve her türlü faaliyetini bu eksen ve perspektiften yürütmeyen anlayışlarla birlik, “düzeltilmiş kapitalizm/demokrasi” hayalleriyle bataklığa gitmekten başka bir işe yaramaz. Tek tek etkisiz grup ve anlayışların bir araya gelince güç olacakları beklentisi, eski bir yanılgıdır. Oysa Lenin’in söylemiş olduğu gibi, ilkeli birlikler için önce sınıfsal, siyasal, programatik ayrımların netleştirilmesi gerekir. Hepimiz AKP’ye karşıyız, AKP de zayıflıyor, hadi güç birliği yapıp gerilemesini hızlandıralım filan diye birlik yapılmaz, çünkü AKP’ye gerçek ve uzlaşmaz bir karşıtlık bile, yukarıda göstermeye çalıştığımız gibi kapitalizme uzlaşmaz karşıtlık ve sınıf mücadelesini bu doğrultuda ilerletmekten geçer. Mevcut uluslararasılaşmış sermaye birikim ve egemenliği rejimi yıkılmadan, Erdoğan-AKP yıkılamaz. Onlar gidecek olsa bile yerlerine benzerleri gelir veya yerlerine gelenler hızla onlara benzemekte gecikmez.

Evet, karşı karşıya olduğumuz sorunlar büyük ve kolay çözümleri de yok. Ama bu doğrultuda yol almak için de, işçi sınıfının mücadele enerjisi ve arayışına dayanmak ve bunu ilerletip örgütlü ve bilinçli hale getirmek için en büyük ve en yaratıcı çabayı göstermekten başka yol yok. Bir kez daha vurgulamamız gerekirse, bu doğrultuda ilerlemeden yapıp edilecek her şey havanda su dövmekten öteye geçmez. Bir takım siyasetlerin yukarıdan yapacakları birlikler, bürokrasi, hantallık, gevezelikten başka bir şey üretmez. Sayısız siyasetin bir araya gelip haftalarca laf ürettikleri, sonra zar zor aldıkları bir “basın açıklaması” eyleminde 50 kişiyi bile bir araya getirememelerinin sayısız deneyimini yaşadık. Bu tür birlikler, belli bir talep/gündem çerçevesinde kitlelerin hareketlendiği durumlarda (örneğin kıdem gaspı gibi) yine olacaktır, ama İmamoğlu’nun kuyruğuna dizilenlerin bu kez DİSK’in kuyruğuna dizilmesinin ötesine geçmeyecektir. Buna karşılık, bizce, hangi sol siyasetten olurlarsa olsunlar, öncü, mücadeleci, sınıf bilinçli işçilerin işyerlerinde, alanlarda yapacakları tabandan birlikler, çok daha değerlidir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*