Anasayfa » DÜNYA » Dünya ne yana döner? “Açık faşizm”e mi “sol”a mı?

Dünya ne yana döner? “Açık faşizm”e mi “sol”a mı?

Kapitalizmin küresel krizinin yeni bir evresine girmesi ve kitlesel isyan ve direniş hareketlerinin çok sayıda ülkeye yayılması ile dünya çapında yeni bir toplumsal-siyasal sarsıntılar ve çatışmalar sürecine çoktan girmiş bulunuyoruz.

Türkiye solunda da “dünya nereye gidiyor” tartışmaları, yeniden canlanmaya başladı.

İktisatçı Erinç Yeldan, Birgün gazetesi Pazar ekinde yayınlanan 2 sayfalık uzun söyleşisinde, dünyanın “açık faşizme” sürüklendiğini ileri sürüyor:

“Kapitalizmin bundan sonraki kendini yeniden üretebileceği tek koşul açık faşizm. Sistem içi çözüm önerilerine bile tahammülü yok.” (Erinç Yeldan: Devrimi artık ciddiye almalıyız. Birgün Pazar, 27 Ekim 2019. s4-5)

Alp Altınörs ise, Artı Gerçek sitesinde yayınlanan, isyan ve direniş hareketlerine ilişkin yazısında, “dünyanın sola döndüğünü” ileri sürdü:

“… küresel kapitalist ekonominin uzun süren durgunluğu, bugün için dünya üzerinde siyasi karanlığın hakimiyetini getirdiyse de dipten gelen dalga, birbirinin ardı sıra patlak veren halk isyanlarında gözlenebiliyor. Dünya ağır ama kendinden emin biçimde sola doğru dönüyor.” (Alp Altınörs, Dünya Sola Doğru Dönüyor. Arti Gerçek, 22 Ekim 2019)

Bunlar, henüz somut tahlillere dayanmayan öngörüler. Yeldan, “açık faşizm” derken, günümüz Trump benzeri yönetimleri “gizli faşizm” olarak mı görüyor, “açık faşizm”den Nazizm tarzı bir faşizmi mi kastediyor belli değil. Altınörs “dünya sola dönüyor” derken ne tür bir sol’dan bahsediyor belli değil, sola ilişkin net bir sınıf tanımı, sistem solu, sistem içi ve sistem karşıtı sol ayrımları bile yapmıyor. Bir sonraki yazısında, Latin Amerika’da sistem içi ve sistemin parçası haline gelen 2000-2015 dönemi “sol dalga”nın neden iflas ettiğine bile değinmeden, düzen solu, düzen içi sol ve her türlü solu içine doldurduğu bir yeni sol dalga’dan bahsederek aynı bulanıklığı sürdürüyor, yalnızca son cümlede, sosyal demokrasi ile titrek bir sınır çekmeye çalışıyor:

“Kolombiya’da FARC’ın yeniden dağlara çıkması, Ekvador’da işçi ve yerlilerin başkent Quito’yu doldurarak Moreno’ya benzin zamlarını geri aldırması, Arjantin seçimlerini sol-peronist bloğun adayı Alberto Fernandez’in kazanması, Kolombiya’da yerel seçimlerde Duque’nin partisinin yenilmesi ve solun mesafe kat etmesi, Uruguay ve Bolivya’da solun seçim zaferleri ve nihayet Şili’de süre gelen milyonluk halk isyanı yeni bir sol dalganın habercisi gibi.

Ancak kapitalizmin bunalımının en yakıcı ve keskin biçimde hissedildiği kıtalardan birisinde, sosyal demokrat partilerin hangi soruna ne ölçüde çare olabileceği de bir muamma.” (A. Altınörs, Şili’de Neler Oluyor? Artı Gerçek, 29 Ekim 2019)

İlk elde şunu söyleyebiliriz: Dünyanın “açık faşizm”e mi süreklendiği, “sol”a mı döndüğü, ilk bakışta birbirine zıt önermeler gibi görünse de, aslında pek birbirinden ayrışmayan, birbirine yakın önermeler. Bu yakınlaşma, her ikisinde de uzlaşmaz proletarya-burjuvazi sınıf karşıtlığını örten, arka plandaki ekonomi-politik analiz tarzları arasındaki yakınlıktan kaynaklıyor.

“Umut yeşertmek için reformizm”

Erinç Yeldan, yer yer Marksizm ve sosyalizm vurguları yapsa da, aslen sosyal demokrat bir iktisatçıdır. Çelişkiyi, kapitalist üretim tarzından ziyade emperyalizmin bağımlı ülkelerden uluslar arası eşitsiz meta-ticaret ve finansallaşma yoluyla gerçekleştirdiği “kaynak aktarma” (kar transferi) mekanizmalarında görür. Çözümü de, uluslar arası meta-ticaret-finans mekanizmalarıyla kaynak aktarma mekanizmalarının sınırlandırıldığı bir ulusalcı, kamucu, sanayileşmeci, kalkınmacılıkta görür.

Sözkonusu söyleşide aynı yaklaşımını tekrarlıyor. Ancak bu seferki küresel krizin, kar oranlarının düşmesiyle birlikte finansal getirilerin de düşmesi (herhalde faizlerin düşmesi ve devasa para-sermaye fonlarının yeni değerlenme alanı bulmasının giderek zorlaşması nedeniyle-bn) ve dolayısıyla krizin kredi genişlemesiyle hafifletilmesinin mümkün olmaması nedeniyle 2008-9 krizinden daha büyük ve şiddetli olabileceğini belirtiyor. Ona göre kapitalist sistemin krizi, emperyalizme ve “sermayeye kaynak aktarma mekanizmalarının tıkanmasından geçiyor.” İsyanlar karşısında küçük sosyal yardım paketleri açılsa da, “Neoliberalizmin esnekleştirme, işgücü piyasalarını kuralsızlaştırma, kamunun yönlendiriciliğini kaldırıp özelleştirmeler yoluyla rant yaratmanın ana kurgusunun değişmeyeceği çok açık. Kemer sıkmaya dayalı devletin rolü küçük olsun piyasalar rant yaratmaya devam etsin ve dış borçlanmaya dayalı büyüme stratejisi neoliberalizmin özünü oluşturuyor.” Yeldan’a göre, sistem bu tıkanmışlığını aşmak, toplumsal muhalefeti tamponlamak için hayali iç ve dış düşman yaratma strateji izliyor, ırkçılığı körüklüyor, dünyayı “açık faşizme” sürüklüyor: “Kapitalizmin bundan sonraki kendini yeniden üretebileceği tek koşul açık faşizm.”

Peki çözüm önerisi ne? Yeldan, “sosyalizm” diyor ama bu, kat kat aşamalandırılmış, çıkmaz ayın son perşembesine ertelenmiş bir “sosyalizm”. Ona göre, ‘geleceklerinden büyük bir umutsuzluğa sürüklenmiş olan emekçi halkların, emeğiyle çalışan insanların umudunu yeşertmek için’, “somut iktisadi-toplumsal öneriler” lazım.

“Sistem içi çözüm önerilerine bile tahammülü yok. Bu olguyu göstermek bakımından, sistem içi de olsa …. finansallaşmanın dizgilenmesi, yeniden kurala bağlı olarak reel ekonominin hizmetine sunulacak şekilde yeniden yapılandırılması çok önemli bir ilk öneri olarak duruyor. Bu son derece mütavazı, finansal işlem vergisi olabilir, ulus ötesi şirketlerin uluslar ötesi nitelikteki bilançolarının denetlenmesi vergilendirilmesi söz konusu olabilir. Yabancı sermayeye peş peşe sunulan ‘imtiyazların’ kaldırılıp bu şirketlerin küresel biçimde mali disiplin, mali denetim altına alınması önerilebilir. Şimdi bütün bunlar sistem içi gibi gözükebilir fakat diğer taraftan bunu sistemin kendi tıkanmışlığını, çürümüşlüğünü göz önüne sokmak için iyi bir araç.”

Yeldan “kemer sıkma politikalarına kesinlikle dur denmesi, (krizin-bn) maliyetlerinin sermaye sınıfları tarafından paylaşılmasını sağlayacak politika önerileri” geliştirilmesi gerektiğini söyleyerek, sözlerini tamamlıyor.

Emeğin korunması mücadelesi

Yeldan’ın söyledikleri “olan olması gerekendir”den ibaret. Kitleler zaten kemer sıkma paketlerine kesin dur demek için isyandalar. Sistemin tıkanmışlığını ve çürümüşlüğünü de, zaten, bir kutupta muazzam işsizlik, güvencesizlik, yoksulluk, öldüresiye sömürülme ve köleleşme, diğer yanda sınırsızca serbestleşmiş gasp ve darp, leş kargası ve ölü soyucusuna dönüşmüş sermaye oligarşisi ve milyarlaca dolarlık servetler, şirketleşmiş-despotik devletler ve oligarşik iktidarlar… ile görmenin ötesinde, hergünkü yaşamlarında iliklerine, kemiklerine kadar yaşıyorlar. Banka, finans şirketleri, tekeller ve uluslar arası sermayenin denetlenmesi ve vergilendirilmesi, devlet ve şirket yöneticilerinin denetlenmesi ve maaşlarının azaltılması, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesinin durdurulması ve özelleştirilen enerji, ulaşım, eğitim, sağlık, belediye, emeklilik sistemlerinin kamulaştırılması ve iyileştirilmesi, işsizlik ve altyapı sorunlarının çözülmesi, güvenli ve sağlıklı çalışma, çalışma sürelerinin kısaltılması ve yeterli ücret, başta gıda, ilaç, yakıt, enerji, konut olmak üzere temel geçim mallarına fiyat sınırlaması, ve bu gibi kilit yaşamsal alanlarda tekelci-spekülatif uygulamalara son verilmesi, sadaka değil hak olarak sosyal fonlar (ve bunların yağmalanmasının ve başka amaçla kullanılmasının engellenmesi), ırk, ulus, cinsiyet, yaş ayrım ve ayrıcalığına son verilmesi, devlet-polis bastırmacılığı, yasaklar, şiddet ve keyfiliğine son verilmesi, gibi çok sayıda mücadele istemi, pek çok isyan ve direniş hareketinde, bazan dağınık bazan toplu olarak, ama giderek daha net ve yoğun biçimlerde dile getiriliyor.

Aslında bu mücadele istemlerinin bir çoğu önceki grev, isyan ve direniş dalgalarında da vardı. Örneğin Şili’de 2011 yılındaki büyük öğrenci ve işçi hareketinde, burjuva-iktidar demagoglarının beylik “eğitime kaynak yok” lafzına karşı, eğitimin kamulaştırılması, Şili’nin başlıca ihracat ürünü olan bakır madenlerinin kamulaştırılması, zenginlerden artan oranlı vergi alınması, Pinochet döneminden kalan ve neoliberalizmi güvence altına alan anayasanın değiştirilmesini içeren bir mücadele programıyla çıkmışlardı.

Şili’de Ekim 2019 isyan dalgasında yine bu istemler ve daha fazlası yeniden gündemleşti, hem de bu kez bir uluslar arası tekelci özel elektrik şirketi merkezi, Wall Mart’a bağlı market zincirinin 200 mağazası, ilaç karaborsası yapan ve tekelci fahiş fiyattan ilaç satan 120 eczane, 70 benzin istasyonu, Santiago’da neoliberal despotik çalışma ve düzenin simgesi olarak görülen metronun yüzde 80’i ve çok sayda banka şubesi yakılarak veya tahrip edilip yağmalanarak. Şili’de doğrudan tekelci oligarşik sermaye şirket ve kurumlarına karşı bu “şiddet” eylemlerinin büyük bölümünün, işsiz/güvencesiz genç işçi/öğrenciler ve Şili’de “paçavracı” lakabıyla bilinen, ancak kısa süreli birkaç haftalık işlerde iş bulduğunda çalışabilen ve işçi sınıfının en yoksul alt tabakasını oluşturan yarı-proleter kent yoksulları tarafından gerçekleştirildiği biliniyor. Şili’de isyan sırasında yapılan kamuoyu yoklamalarında, sermaye-devlet oligarşisine karşı bu tür yıkıcı şiddet eylemlerini halkın yüzde 25’i onaylıyor, geri kalanların da bir kesimi, savunmadığını ama meşru bulduğunu belirtiyor. Şili’de küçük burjuvazi ve hatta işçiler tarafından bile “tehlikeli ve kokan sınıf” diye dışlanırken, korkunç sefalet içindeki çöküntü bölge ve mahalleleri işçi mahallelerinin dışında tutulurken, isyanda işçilerle omuz omuza birlikte ve en önde savaştılar. Sermaye-devletin mali oligarşik kurum ve şirketlerine karşı şiddet eylemleri, işçi sınıfı ve hatta küçük burjuvazinin işçileşen kesimleri tarafından, kısmen onaylandı, kısmen de savunulmasa bile meşru görüldü ve işsiz-güvencesiz gençlere ve “paçavracılara”, sermaye-devlet-polis saldırganlığına karşı sahip çıkıldı. Onlar, aslında sefalet ve kölelik birikiminin sivri ucu olarak, daha geniş bir işçi sınıfı ve yıkıcı işçileşme sürecinde olan kesimin, yıkıcılara karşı yıkıcı, mülksüzleştirenlere karşı mülksüzleştirici öfke duygularına tercüman olmuşlardı. Şili’de tam da bu nedenle, sermaye-devlet başta “savaştayız” diye bu kesim ve eylemleri faşist bir bastırmacılığa vesile yapmaya çalışsa da, kitle isyan ve direnişini bölüp krimanilize edemedi ve olağanüstü hali kaldırıp orduyu sokaktan çekerek geri adım atmak zorunda kaldı. Herhalde bunda yarım milyar dolardan fazla zarara uğrayan emperyalist ve bağımlı burjuvazinin cıyaklaması da bir etken oldu, bu tür eylemlerin yaygınlaşmasından ve giderek yıkıcalaşan bir ayaklanmaya dönüşmesinden korktular.

Yani söylemek istediğimiz şu ki, giderek genişleyen ve derinleşen kapsamıyla “emeğin korunması/öz savunması mücadelesi” denilebilecek grev, isyan, direniş istemleri zaten var, büyüyor ve hatta yer yer, gayrı-ihtiyari anti-kapitalist şimşekler bile çakabiliyor. Bu hareket ve mücadeleleri, “uzlaşmaz sınıfa karşı sınıf, sistemin kriz tıkanma ve çürümesine karşı devrim, kapitalizme karşı sosyalizm” perspektifinden ilerletme ve örgütlemeye çalışmak yerine, niye sosyal-demokratik kırıntı ve uzlaşmacılık cenderesine sokacakmışız ki? Kitleler sistem-içi çözümün çözüm olmadığını görsünler diye, sistem-içi çözümler ileri sürmenin tutarsızlığını bir yana bırakalım. Örneğin Latin Amerika’da kitleler, 15 yıllık (2000-2015) sosyal demokrat hükümetler döneminin (buna Yunanistan’da Syriza skandalını da ekleyebiliriz) iflasıyla, çözüm olmadığını zaten görmediler mi? Venezualla’da Moduro, Bolivya’da Morales’in halen arkasında duruyorlarsa, onlara çok bayıldıklarından ve büyük beklentilerden değil, daha kötüsünden (ABD eksenli faşist darbe) sakınmak için. Arjantin’de sosyal demokrat bile denemeyecek, en fazla Blair ve Dervis tarzı “sosyal” kenar süslü neoliberalizm denebilecek Fernandez/Kishner’i hükümete getirdilerse, aynı nedenle. Ancak önceki dönemkinden farklı olarak, Latin Amerika’da (ve Portekiz’de, ve bu tür hükümetlerin geldiği/gelebileceği diğer ülkelerde) kitleler, bir yandan “beterin beteri” korkusuyla bir dönem daha bu gibi hükümetleri desteklerken, diğer yandan onlardan artık büyük bir beklentisi olmadan, daha fazla sıkıştıracak ve onlara karşı da mücadele edecek. Altınörs’ün “yeni sol dalga” coşkusu içindeyken, görmediği ve anlamadığı da, sınıf mücadelesinin bu tarihsel gelişim süreci. Mali oligarşik kapitalizm yerinde durdukça, meselenin burjuva sağ veya “sol” hükümetlerin gelip gitmesinden ziyade, işçi sınıfının mücadeleler içinde genişleyen yeniden oluşumunda ve sınıflar arası güç dengelerinde ileriye doğru bir değişimde gerçekleşmesinde olduğunu göremiyor.

Polanyicilik

Erinç Yeldan’ın buna karşı ileri sürdüğü yanıt ise şöyle: Sağ milliyetçilik ve neoliberalizmin (dünya çapında) sosyal demokrasiye de sirayet edip onu “gerçek sol” olmaktan çıkardığını söylüyor. Sosyal demokrasinin en “sol” göründüğü dönemlerde bile, milliyetçi/ırkçı olduğunu, tekelci sermayenin savaş politikalarına/kredilerine oy verdiğini, asıl işlevinin ise işçi sınıfını ve yoksulları yeniden sistem egemenliği altına çekip kontrol altında tutmak ve komünist/devrimci yönelimden uzak tutmak olduğunu ise, tabii söylemiyor. Bunun yerine, “açık faşizm” tehlikesini ileri sürüp, sınıf mücadelesini, düzeltilmiş ve denetim altına alınmış bir “kamucu kapitalizm” için mücadele ile sınırlıyor.

Yeldan’ın değerlendirmesi, çok tipik bir neo-Keynesçi ve Polanyici anlayışa dayanıyor. Polanyi, Marksizme alternatif bir iktisat ve sosyoloji teorisi geliştirme iddiasıyla, “Büyük Dönüşüm” kitabını yazmıştı. Keynes’ten el alarak, çelişkiyi üretim tarzı ve artı-değer sömürüsünden, piyasa ve meta sorununa kaydırmıştı. Ona göre metalaşma ve piyasanın dizginsiz işleyişi, artan bir toplumsal tahribat, bozulma ve kutuplaşmaya yol açıyor, bir yanda faşizm diğer yanda (kendi deyişiyle) “stalinizm” gibi gelişmeleri kaçınılmaz kılıyordu. Bu tahribat ve yıkımı (ve tabii asıl olarak kitlelerin devrime ve sosyalizme yönelmesini) engellemek için, piyasaları ve metalaşmayı dizginleyecek ve denetim altına alacak, sosyal demokrasi ve new deal gibi toplumsal uzlaşma kurumlarını geliştirmek şarttı.

Polanyi’nin kapitalizmin uzun kriz dönemlerinin toplumsal-siyasal çatırtı ve çatışmalara, sınıfsal kutuplaşma ve çatışmalara, servet/sefalet birikimi uçlaşmasıyla birlikte; bir kutupta faşizm diğer kutupta giderek radikalleşen sola, devrim ve sosyalizm eğilimine yol açtığı saptamaları doğrudur. Ancak sorunu yalnızca ve basitçe “dizginsiz piyasa”da, yani dolaşım ve bölüşüm sürecinde görmesi, ve “piyasayı denetim düzenlemesi” ve “toplumsal uzlaşma” kurumlarıyla çözüleceği iddiası ise, son derece yüzeysel ve yanlıştır. Bu tür ekonomik-toplumsal-siyasal “denge ve tampon” kurumları, ancak kapitalizmin hızlı genişleme ve üretkenlik artışı dönemlerinde mümkün olur. Piyasaları çıldırtan ve büyüyen bir sosyal yıkım ve kutuplaşmaya yol açan, asıl kapitalist üretim tarzının uzun krizleridir. Kapitalist üretimde kar oranlarının giderek düşmesi ve artı-değer sömürüsünün sermaye birikimini sürdürmeye yetmezleşmesidir ki, sermayenin artı-değer sömürüsünü vahşice ve öldüresiye yoğunlaştırmakla kalmaz, dolaşım ve yeniden bölüşüm (piyasa) mekanizmalarını kökleyerek, işçilerin ve yoksulların her türlü geçim ve gelecek olanağını da yağmalar ve gasp ederek kendi tıkanan birikimini daha fazla merkezileştirerek kendine mal eder. Bu mekanizmalar arasında; her türlü toplumsal yaşam ve ihtiyacının metalaştırılması ve fahiş fiyatlama, büyüyen finansal-rantsal soygunculuk, emeğin her türlü kısmi güvence ve yaşam dayanağının (sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, emeklilik, altyapı, konut fonları, temel gıda, ulaşım, enerji sübvansiyonları, vd) kaldırılması ve yağmalanması, ücretlerin emekgücü değerinin altına düşürülmesi, her türlü sendikal-sosyal-siyasal hakkın gasp ve darpı, daha düşük ücretli kadın, çocuk, göçmen emeği yağması, spekülatif yağmacılık, vd bunlar arasındadır. Meta, finans ve meta-işgücü piyasalarının “dizginsiz” (günümüz jargonuyla neoliberal) ve yıkıcı işleyişi, krizin nedeninden çok sonucudur. Krizin temel nedeni üretimde kar oranlarının düşme eğilimidir, ve azalan sayıda elde devasa oligaşik servet birikimini, diğer yanda muazzam yaygınlaşan ve yıkıcılaşan sefalet birikimini olağanüstü hızlandıran, zaten bu kar düşüşü ve artı-değer yetmezliği, ve mali oligarşik sermayenin emeğe karşı daha fazla sistematik gasp, darp, asalaklık, yağma ve “ilkel birikim” yöntemlerine başvurmasıdır. Kapitalist üretim tarzının bu tür uzun ve ağırlaşan kriz koşullarında, her türlü ekonomik-toplumsal-siyasal tampon, denge, istikrar, uzlaşma mekanizması iflas eder. Ve zaten mali oligarşik burjuvazi tarafından, aksayan sermaye birikiminin engeli olarak görülüp ortadan kaldırılır. Sosyal demokrasi dahil, geleneksel burjuva, küçük burjuva liberal-reformist akımların, böylesi dönemlerde çözülmesinin, daha doğrusu, sermaye stepnesi ve işbirlikçisi olarak gerçek iç yüzlerinin açığa çıkmasının nedeni de budur. Özetle, kapitalist üretim sisteminin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin açığa çıktığı ve giderek keskinleştiği böylesi dönemlerde, hiçbir yama/tampon/uzlaşmacılık dikiş tutmaz hale gelir. Polanyicilere “bozulma ve yozlaşma” gibi gelen, sermaye birikiminin geldiği gelişme aşamasında, uzlaşmaz karşıt niteliği, ve giderek (kendi mezar kazıcılarını yetiştirmeden, büyütüp çıldırtmadan) sürdürülemez hale gelmesidir. Bir takım “denge ve uzlaşma” kurumlarıyla kapitalizmi “düzeltmek” ham hayaldir. Kriz anaforu bu türden her girişimi bir kenara fırlatıp atar. İşçi sınıfı ve kitleler için, az çok ciddi sosyal ve siyasal reformlar bile, ancak sistem üzerindeki devrim tehdidinin büyümesi ve büyüyen, gerçek bir güç haline gelmesinin “yan ürünü” olarak gerçekleşebilir.

Yendal da sorunu sermaye ve sömürünün kendisinde değil, sermayeye ticaret, finans, devlet, özelleştirme vd üzerinden “kaynak aktarma” mekanizmalarında görüyor. Üstelik bu mekanizmaların da tıkanmaya başladığını, sistemin kendini yeniden üretemez bir noktaya, yani kara buhrana doğru gittiğini; (emperyalist) kapitalizmin kendini ancak “açık faşizm” ile sürdürebileceğini, söylüyor. Sonra da dönüp, “emekçi halk ve kendi emeği ile çalışanlar”da “umudu yeşertmek için”, mütavazi ve somut (“elle tutulur”) sosyal demokrat veya ulusalcı-kamucu-sanayici kalkınma programı için mücadeleyle sınırlamaya çalışıyor. Oysa Marx’ın söylemiş olduğu gibi, kitleler zaten uzunca dönemler boyunca kapitalizmi-devletini sınırlamaya ve düzeltmeye, çalışma yaşam yönetilme koşullarını iyileştirmeye ve düzeltmeye, en azından daha kötüye gitmesini engellemeye çalışırlar. Mevcut sistem ve devletinden beklentileri tümden yitirince, düzeltilmesinin imkansız olduğunu idrak edince de devrim yaparlar! Büyük grev, isyan, direniş hareketlerinin her bir momenti, bu koşullarda kısmi ve geçici kalacak somut kazanımları olsun olmasın, asıl işçi sınıfının mücadele içinde sınıflaşmasının, bağımsız bilinç, örgütlülük ve radikalliğinin ilerlemesi açısından önemlidir. Sistem içi yamaların çözüm olmadığı bilinç ve deneyimi, “eldeki bir kuş daha kuştur damdaki iki baykuştan” reformizmiyle değil, asıl sosyalist devrimci bir önderlikle ve bu mücadeleler içindeki kitlelerin sıçramalı özdeneyimleri ve inisiyatifiyle kazanılır. Somut talepler/emeğin özsavunması mücadelesi istemleri ise, çürüyen kapitalist sistemin sınırlarına dayandığı ve aştığı; çürüyen ve asalaklaşmış sınıfa karşı devrimci üretken ve yaratıcı sınıf, tıkanmış ve çüreyen kapitalizme karşı sosyalist devrim perspektifine bağlandığı ölçüde, geliştirici olur. Kapitalist üretim ve egemenlik ilişkileri sisteminin, tıkanması ve her türlü toplumsal gelişme ve ihtiyacı tıkaması, kitleler tarafından da sezilmiyor değil. Bu yüzden tarihteki deneyimlerden çok daha gelişkin bir sosyalizmin en somut, en “elle tutulur”, en güncel, en yakıcı ihtiyaç haline gelmesinin zemini de ve iç dinamikleri de gelişiyor.

Diyalektik

Emperyalist kapitalist sistemin, bir kara buhrana, daha büyük paylaşım savaşlarına, ve evet, daha yaygın ve sert faşist diktatörlük biçimlerine, tek kelimeyle kokuşmuş bir barbarlığa doğru gitme eğilimi, bir sır değil. Ama bu tek yanlı bir hareket değil. Sermaye birikimi kendi iç sınırlarıyla birlikte, toplumsal ve ekolojik sınırlarına dayanmaya başladı. Buhran, savaş, faşizm eğilimi, karşısında kitlelerin de giderek radikalleşme ve devrimcileşme eğilimi ile birlikte var. Ama bunu görmek ve kavramak için, piyasa ve “finansallaşma” düzeyinden üretim tarzına, kapitalist üretim tarzı içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim sürecine odaklanabilmek gerekir. O zaman üretici güçlerin geldiği muazzam (ve uluslar arasılaşmış) toplumsallaşma düzeyi ile kapitalist özelleştirici üretim ilişkileri arasındaki karşıtlığın sarmal keskinleşme süreci ile, uzlaşmaz sınıf savaşımı karşıtlık ve patlamalarının nasıl çakıştığı ve birbirine itilim kazandırdığı da net biçimde görülecektir. Üretimin, emeğin, emekgücü ve insanın yeniden üretiminin ve hatta yönetimin geldiği toplumsallaşma düzeyini görmezseniz, kitlelerin daha doğrudan toplumsallaşarak özneleşme ve toplumsallaşarak özgürleşme girişimi dalgalarını anlayamazsınız. Toplumsallaşmış üretici ve yaratıcı güçlerin geldiği gelişme düzeyini ve kapitalist özelleştirici üretim ilişkilerinin bunu nasıl tıkadığını görmezseniz, üretim ve iktidarı gerçek anlamda toplumsallaştırma zorunluluk ve eğilimini de anlayamazsınız. Kapitalist sistem içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim doğrultusunda örgütlü ve bilinçli savaşım yerine, kapitalizmin gerçek ve zorunlu işleyişinin soyut-fetişist düzeltilmiş/ideal görüngüleri ile aldanır ve kitleleri aldatırsınız. Emperyalizm ve faşizmin karşısında sosyal demokrasiyi koyarak, kitlelerden burjuva sol’un boşalttığı yeri doldurmakla yetinmelerini isteyerek, emperyalizmin ve faşizmin ekmeğine yağ sürmüş olursunuz. “Kamu”culuğunuz yalnızca reformist değil ütopik-reformisttir, “kamu”nun da piyasalaşmanın ötesinde nasıl tepeden tırnağa sermayeleştiğini, devletin nasıl şirketleştiğini, şu “gerçek” sosyal demokrasinizi de çözenin bunlar olduğunu görmüyorsunuz. “Somut, mütavazı, umut yeşertici” olduğunu söylediğiniz (“sol ulusalcı-kamucu”) talepleriniz, uluslar arası sermaye piyasalarının dizginlenmesi ve denetlenmesini kim yapacak; kapitalist mali oligarşik devlet mi?

Kapitalist sistemin, ağırlaşan kriz ve tıkanmasıyla bir tarihsel dönemece işaret ettiği durumlarda, bir kutupta mali oligarşik sermaye birikimi, ve güç ve iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesi, diğer yanda kendi emeklerini bunlara sermaye, kendi köleleşmelerini bunlara özgürlük diye üretenlerin kutbunda sefalet birikimiyle birlikte, ve bu zeminde, bir kutupta faşizmin diğer kutupta ise kitlelerin özneleşme ve özgürleşme istem ve mücadelesinin de birikmesi, kapitalizmin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin açığa çıkması ve keskinleşmesinin doğası gereğidir. Şimdi “aman açık faşizm geliyor” diye, kitlelerin neoliberalizmi ve neoliberal/neomuhafazakar despotik iktidar ve rejimleri sallayan, ve emek-sermaye uzlaşmaz karşıtlığını daha fazla hissettiren ve halen zayıf da olsa anti-kapitalist dinamikler de göstermeye başlayan, mücadelelerini, sosyal demokrasi veya sosyal liberal bir sınıf uzlaşmacılığına hapsederseniz, kitlelerin bunlardan yine beklentiye girmesini isterseniz, faşizmin elini kendi elinizle güçlendirmiş olursunuz. Bu yaklaşım, istediği kadar “sosyalizm”, “emekçi halk, kendi emeği ile çalışanlar”, “barikat başında” vb gibi bir jargonla süslenmiş olsun, “düzeltilmiş kapitalizm” hayalciliği ve sınıf uzlaşmacılığından başka bir şey olmayan, sosyal liberal/sosyal demokrat Polanyicilikten bir adım öteye geçmez.

Kitleler sizden daha ileri, en azından (uluslar arası ve bağımlı) mali/tekelci oligarşik sermaye ile derinlemesine kaynaşmış kapitalist devlet iktidarlarını sallayıp indirmeye çalışıyorlar. Kapitalist tekelci/mali oligarşik devlet aygıtının, ordusu, polisi, istihbaratı, bürokrasisi, merkez bankası ve bağlı tüm kurum ve mekanizmalarıyla dağıtılmadan, salt devlet şefliği/hükümeti indirerek ya da değiştirerek, pek bir şeyin değişmeyeceğini de özdeneyimleriyle seziyorlar ve öğrenecekler. Üretim araç ve koşullarına, dijital platformlara ve bankalara el koymadan, “dizginsiz” piyasanın hızla dizginlenip sönümlendirilme sürecine sokulamayacağını öğrenecekler. Üretimin ve hizmetlerin sömürü ve kar için olmaktan çıkarılıp toplumsal ihtiyaçlar temelinde yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya yeniden örgütlenmesi ve planlanmasının zorunlu olduğunu öğrenecekler. Tüm bunların ve çok daha fazlasının çok daha gelişmiş olanak ve dinamiklerinin, üretken güçlerin, emeğin, bireyin geldiği gelişme ve toplumsallaşma düzeyinde, gayet “somut” ve “umut yeşertici” olarak var olduğunu da öğrenecekler. Öğreneceğiz, öğrenecekler, öğrenmek zorundayız çünkü bugün artık “ya sosyalizm ya kapitalist barbarlık”tan başka hiçbir alternatifin kalmadığı, var görünenin de eninde sonunda bir kenara atılmakta gecikmeyeceği bir noktaya doğru gidiyoruz.

“Yeni sol dalga”

Alp Altınörs’ün “yeni sol dalgası”na geçelim. Her yazısında kendi kendisine referans verdiği “İmkansız Sermaye” kitabına dair birkaç not düşmekle yetineceğiz. Kitap, “kapitalizmin varoluşsal krizini”, üretim krizi (kar oranlarının düşme eğilimi ve aşırı sermaye birikimi krizi) temelinde tanımlayarak iyi ve Marksist bir başlangıç yapıyor. Ama daha bu ilk bölümde, çelişkiyi, bir tür yeni finans emperyalizmi olarak tanımladığı “mali sermaye ülkeleri” ile “sanayi ülkeleri” olarak tanımladığı bağımlı ülkeler arasına, ve sanayi ile finans arasına kaydırıp, bu ülke gruplandırmasının her iki yanındaki uzlaşmaz emek-sermaye çelişkisini silikleştiriyor. Emperyalist kapitalizme karşı mücadeleyi de uzlaşmaz emek-sermaye karşıtlığı temelinden ele almak yerine, “finansallaşma”, hayali sermaye, spekülatif sermaye gibi konulara girdikçe, proletarya-burjuvazi uzlaşmaz karşıtlığını gözden kaybediyor. Kitabın sonraki bölümlerinde “kapitalizmin varoluşsal krizi”nden tek çıkış ve çözüm yolu olarak sosyalizme ve proletaryanın önderliğine vurguları oldukça güçlü ve anlamlı. Ancak ilk bölümdeki Marksizm/Neo-Marksizm eklektizmi bu bölümlerde de sürüyor, ve proletarya sosyalizmi ile ezilenci, dışlanancı, yoksulcu halkçılığı eklektik uzlaştırma çabaları biçiminde kendini gösteriyor. Kitap, küçük burjuva halkçı demokratizmden proletarya sosyalizmine doğru atılmış dikkate değer bir adım ve ilerlemeyi temsil ediyor. Ancak ne yazık ki, günümüzde küçük burjuvaziden işçi sınıfına doğru çözülen oldukça geniş ara sınıf katmanlarının yarı-proleter yarı küçük burjuva halkçı eklektik gelgitleri ve bunları uzlaştırma çabalarıyla yarı yolda takılı kalıyor.

Hemen her yazısında referans verdiği bu teorik arka plandaki, halkçılıktan tam kopamayıştan kaynaklanan sorun ve zayıflıklar, son dönemki grev, isyan ve direniş dalgalarına yaklaşımına da yansıyor. Komünist, sosyalist, halkçı demokratik, devrimci, reformist, ulusalcı-kamucu, liberal halkçı, anarşist, post-modern bir sol yelpaze var. İşçi sınıfı solu var, küçük burjuva solu var, yarı-proleter kent yoksulu solu var, modern kent küçük burjuvazisinden işçi sınıfına doğru çözülmüş veya çözülmekte olan ara sınıf kesimleri solu var, burjuva solu (sosyal demokrasi, sosyal liberal, sosyal neoliberal, vb) var. Hiçbir ayrım ve tanım yapmadan, “dünyanın sola dönmesi” veya “yeni sol dalga”yı hükümet değişimleri üzerinden ele alırsanız, bu yelpazedeki siyasal ve sınıfsal ayrım ve çelişkileri de düzlemiş olursunuz. Nitekim Altınörs, referans verdiği kitabındaki kriz analizinde olduğu gibi, “yeni sol dalga” yaklamında da emek-sermaye çelişkisini gölgeliyor. 2019 yılı isyan ve direnişlerinde, işçi sınıfının (geleneksel ve güvencesiz, işsiz kesimleriyle) ve emek-sermaye çelişkisinin halen güçlü biçimde belirleyici olmasa da, kendisini ve etkisini daha fazla hissettirmeye başladığını göremiyor. Bu gibi çoğu isyan ve direniş dalgasının arifesinde, yolu açanın kitlesel işçi grev ve direnişlerinde yükseliş olduğunu da görmüyor. (Burada yalnızca Şili’de son birkaç yıl içinde, Şili ekonomisinin ağırlık merkezi olan bakır madenlerinde işçi grevleri dalgası, geçen yılın sonunda liman işçilerinin çatışmalı grevleri, bu yıl 6 hafta süren büyük öğretmen grevi, ve Wall Mart’a bağlı marketler zincirinde 17 bin işçinin grevlerini sıralamakla yetinelim.)

Kayıtlar ve uyarılar

Öyleyse, “dünya sola dönüyor/kayıyor” gibi bir tespit yaparken şunlara da dikkat etmek gerekirdi: 1- Kitlelerde, salt seçim, genel oy ile bir şeylerin ciddi biçimde değişebileceği beklentisine yol açmamak. Hele ki, halen CHP ve İmamoğlu’nu bile “sol” sananların (sonrasında epey bir hayal kırıklığına uğradılarsa da), İmamoğlu gibi bir neoliberal muhafazakar rantçı-taşeroncu büyük burjuvadan medet uman, bunun AKP’yi bitireceğini sananların halen çokça var olduğu Türkiye gibi bir ülkede! 2- Latin Amerika’da “sol dalga” ya da “pembe dalga” denilen dönem (2000-2015), yalnızca büyük çaplı kitle isyan ve hareketleriyle değil, aynı zamanda özgül bir ekonomik konjonktür üzerinde yükselmişti. Bu bağımlı kapitalist ülkelerin başlıca ihraç ürünleri olan düşük kar marjlı meta (tarım ve madencilik ürünleri, yine ucuz emekgücüne dayalı düşük kar marjlı imalat sanayi ürünleri, Venezuella’da petrol) fiyatları, özellikle, ihracat yaptıkları Çin gibi ülkelerde yüksek büyüme hızları ve talep artışı nedeniyle yükselmiş, ve “ekonomik büyüme” temposu, bu gibi hükümetlere, istihdam ve yoksuluk yardımı artışları, kamu hizmetlerini kısmen devam ettirme, kitlelere de bundan küçük paylar dağıtma olanağı sağlamıştı. Son yıllarda ise, bilindiği gibi, Batı Avrupa, Çin ve ABD’de de büyüme hızlarının düşmesi vb ile, bağımlı kapitalist ülkelerin ihraç metalarının fiyatları dibe vurdu, borçları katlandı, işsizlik, yoksulluk, kamu hizmetleri çöküntüsü hızla yükseldi. Bugünkü koşullarda, bu hükümetlerin, bırakalım “ek büyüme geliri” yaratmayı, burjuva tekelci oligarşiden ve bu ülke işçi ve emekçilerini haraca kesen emperyalist kapitalist şirketlerden almadan, işçilere ve yoksullara verme olanağı yok. Bu ülkelerde, başta tarım-gıda-market-madencilik-enerji-su olmak üzere ekonominin kilit halkalarına çöreklenmiş bağımlı tekelci oligarşik sermaye grupları ve emperyalist sermaye grupları, dahası bunlarla kaynaşmış devlet, ordu, polis vb bürokrasisi gücünü ve egemenliğini koruduğu ölçüde, az çok anlamlı sosyal ve siyasal reformlar bile mümkün değildir. Bu hükümetlerin varlığında da, mali/tekelci oligarşik kapitalist güçlerin kontrol ve egemenliği ile ciddi biçimde çatışmadan ve geriletmeden, kitlelerin çalışma, yaşam ve yönetilme koşullarında asgari düzeyde anlamlı bir değişim bile gerçekleştirilemez. 3- Kapitalist üretim sistemi, özel mülkiyet ve başta ordu, polis, istihbarat ve diğer devlet bürokrasisine dokunmadan, ki bu hükümetler kısmi ve göstermelik düzenlemeler dışında dokunamazlar, salt dolaşım/bölüşüm sürecinde yapılan düzenlemeler, kısmi, biçimsel ve geçici olmaktan öteye geçmez. 4- Bu parti kadroları içinde az çok iyi niyetli, “halkçı” veya sosyal demokrat jargonda “emekten yana” kesim ve unsurlar bile, bir süre sonra ya yukarıdan aşağıya tasfiye edilir veya sermaye ve rantçılığın hızla nüfuz etmesiyle, çürütülür. Belli kitle isyan ve hareketleri üzerinde yükselmiş olarak da, bu hareket içinde belli bir etkiye sahip sendika, kitle örgütü, mücadele platformu ve muhalif gruplar ve hareket içinde öne çıkmış işçi veya küçük burjuva temsilcileri de, bu hükümet ve rant mekanizmalarının alt ve alt-orta kademelerine çekilerek öğütülmeye çalışılır. 5- Dolayısıyla kitleler, bu tür hükümet değişimleri ve “sol” denilen hükümetlerle, istemlerinin, dileklerinin az çok gerçekleştiğini veya gerçekleşebileceğini düşünerek aşağıdan mücadele inisiyatifini geri çektikleri anda, sokaktaki kazanımlarını da kaybetmeye başlarlar. İsyanların içinde ya da kıyısında yer alan orta sınıfların geniş bir kesiminin, geleneksel bürokratik ve/veya reformist parti, örgüt ve sendikaların, bu tür “sol” denilen hükümetlere çoktan razı olması, etekleri altına girmesi, yer kapmaya girişmesi, bilinen bir olgudur. 6- Meksika’da da direniş hareketleri üzerinden hükümete gelen (burjuva jargonuyla) “sol merkez” ya da “sol popülist” bir başkan/hükümet var. Bu tür “sol popülist” hükümetlerin karakteristiği, kimlik politikalarına ve yoksullara biraz daha esneklik göstermek, ancak işçi sınıfı karşısında neomuhafazakar hükümetler kadar amansız ve acımasız olmaktır. Nitekim Meksika devlet başkanı Obrador, resmen vaat etmiş olduğu asgari ücretin verilmesi için bile grev yapmak zorunda olan işçilere polisi saldırtmaktan geri kalmadı. 7- Oldukça güçlü işçi sınıfı ve kitle mücadeleleri geleneğine sahip ülkelerde, Latin Amerika ve Yunanistan gibi ülkelerdeki “sol” denilen hükümetlerin iflasının deneyimine de sahip olarak, bu tür hükümetlerden büyük bir beklenti içinde olmadan, ama beterin beterinden sakınmak ve ırkçı-şovenist-muhafazakar- faşist hareketlerin yükselişine karşı bir kalkan olarak bu hükümetleri en azından bir dönem destekleyecekleri ve arkasında duracakları, ama meydanı da tümüyle bu hükümetlere bırakmadan, aşağıdan sıkıştırmaya ve mücadeleye devam edeceklerini öngörebiliriz. “Sol” denilen bu burjuva hükümet değişimlerinden bin kat daha önemli olan, başta işçi sınıfı olmak üzere kitlelerin, bu grev, isyan ve direniş hareketlerinde yaşadığı ve yarattığı tarihsel özneleşmeyi ne kadar koruyup geliştireceği, bağımsız sınıf bilinç, örgütlenmesine dönüştürebileceğidir. Yani hükümetteki “sol” değil, sokaklardaki, fabrika ve işyerlerindeki, okullardaki, mahallelerdeki gerçek ve aktif sol olarak gücünü koruyup geliştirip geliştiremeyeceğidir. Çünkü asıl mesele, sınıfsal-toplumsal güç dengelerinde ileriye doğru bir değişimin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğidir. Bu tür isyan ve direniş dalgalarında muazzam bir güç, enerji ve inisiyatif ortaya koyan kitleler, eski genel örgütsüzlük, dağınıklık ve çözünüklüklerine geri dönerlerse, küçük burjuva reformist sol da, bunu parlamentarizm ve bürokrasi kulvarlarında “yüksek politika”da bozuk para gibi harcarsa, kitleler sokaktaki kazanımlarını düzen içi mekanizmalarda yitirmekle kalmaz, hemen değilse bile bir sonra gelebilecek karşı saldırı ve hamlelelere de hazırlıksız yakalanabilirler. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki bir önceki isyan dalgasında “yeşeren umudu” bastırmak yok etmek için IŞİD’in nasıl peydahlandığını, Türkiye’de de Gezi, 6-7 Ekim, Rojava, metal fırtına direnişlerinden sonra neler yaşandığını unutmayalım. Venezuella ve Bolivya’da darbe girişimleri geri püskürtüldü, Kolombiya’da faşizmde kısmi bir gedik açıldı, Endonezya’da yeni ohal yasa tasarıları geri püskürtüldü, Şili’de Pinera’nın Pinochet yöntemlerine küçük burjuvazi ve daha geniş kitlelerin sokağa inmesiyle geri adım attırıldı (çünkü açık terörcü diktatörlük, kitleleri bölüp radikal kesimlerini yalıtmadan, başta küçük burjuvazi olarak kitlelerin belli bir desteğini ya da hayırhah gözyummasını sağlamadan uygulanamaz!), ama yarın neyin ne olacağının sınıf mücadelesini büyütmek ve örgütlemek dışında bir güvencesi yok. Bu tür isyan ve direniş hareketlerinin, hangi değişim ve dönüşümlere yol açacağı, ilk eldeki sonuçlarından çok, orta ve uzun vadede belirginleşir. ABD, Batı Avrupa ve Çin dahil eşzamanlı bir resesyon/kriz sürecine girilirken, önümüzdeki yıllar daha sarsıntılı ve çatışmalı geçecek gibi görünüyor; solu asıl emek-sermaye karşıtlığı ekseninden güçlendirip ilerleterek her şeye hazır olmak lazım.

Bu kayıt ve uyarılarla birlikte; 2019 Ekim isyanları üzerine, şimdiye kadar yazılmış olanların en iyilerinden biri olarak gördüğümüz bir yazıdan bir alıntıyla bitirelim:

“Aslında Avrupa’da da rüzgârın değişebileceğine dair emareler giderek artmakta ama bugün itibariyle öne çıkan eğilimin faşizan bir yükseliş olduğu yadsınamaz. Fakat üçüncü halk eylem dalgasıyla ilgili anlattıklarımız açık biçimde göstermiş olmalı ki; özellikle Akdeniz havzasında yoğunlaşan ama dünyanın her kıtasını da kapsayan yeni bir sol dalganın eşiğinde bulunmaktayız. Son isyan dalgasının yüzünün sola dönük olduğunu söylemek yalnızca basit bir gerçeği dillendirmek olacaktır.

2008’de başlayan birinci dalga ve 2011-2014 arasında yaşanan ikinci dalganın en önemli sonucunun kapitalist küreselleşmenin/neo liberalizmin ve post modern iddiaların çöküşü olduğunu söyleyebiliriz. Bunun en somut simgesi ise neo liberalizmin ve post modernizmin peygamberi Fukuyama’nın “Piyasa ekonomisinin ve liberal demokrasinin kesin zaferi konusunda ben yanıldım ve kapitalizmin sürekli kriz ve istikrarsızlık üreten bir sistem olduğu konusunda Marx haklı çıktı” itirafıydı.
İkinci dalgada emareleri gözüken üçüncü dalgada ise daha görünür hale gelen sınıfsallık, örgüt ve önderlik alanındaki gelişmeler ise öyle umuyorum ki post modernizmin/ burjuva liberalizminin sol versiyonu “neo” ve “post” teorilerin çok yakında “çöpe atılacaklarına” dair bir işarettir ve bu eylemler tarihe bu gelişmenin simgesi olarak kaydedilecektir.” (Mahmut Üstün, Halk İsyanlarında Üçüncü Dalga: Rüzgar Sola mı Dönüyor? Gazeteduvar. Com, 28 Ekim 2019)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*