Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » III- Dünya çapında sınıf savaşımı, kitle hareketleri gelişiyor

III- Dünya çapında sınıf savaşımı, kitle hareketleri gelişiyor

Elimize mail yolu ile ulaşan Komünist Devrim Örgütü imzalı “KÜRESEL KRİZ, DÜNYA-BÖLGE-TÜRKİYE’YE BAKIŞ VE TAKTİK SORUNU” başlıklı yazıyı haber değeri taşıdığı için bölümler halinde okurlarımız ile paylaşıyoruz.

Yazının tamamına proletaryasosyalizmi.org sitesinden ulaşılabilinir.

III

DÜNYA ÇAPINDA SINIF SAVAŞIMI, KİTLE HAREKETLERİ GELİŞİYOR!

Tekelci burjuvazinin (dünya-Türkiye) ekonomik-siyasal güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi, işçi ve emekçi sınıflara dönük saldırının kapsam ve yoğunluğu -hegemonya ve rıza üretimini de içine alan biçimlerle çok yönlü desteklenmiş olarak- arttı. İşçi ve emekçi sınıfların da buna karşın mücadeleleri dünya çapında büyüdü, yaygınlaştı, çeşitlendi. Sınıf savaşımı yeni bir gelişme sürecine girdi. Kitle mücadelelerinin yeni gelişim sürecini, yeni eylem biçimlerini görmeli, yeni dinamiklerden, mücadele alanlarından (yeni politikaları, mücadele biçimlerini, örgütlenme araçlarını geliştirerek) sonuna kadar yararlanmalıyız.

Kriz ve yeniden yapılandırma tekelci burjuvazinin ve mali oligarşisinin tek özne olduğu bir süreç olarak işlemiyor. Sosyalist politika, 1- Ele aldığımız her gündemi kapitalizm-komünizm karşıtlığı temelinde bir eksen oluşturarak değerlendirmeyi, 2- Çelişkinin aşamalı, dar, pozitivist kavranışından kurtulmayı gerektirir (diyalektik kavrayış sorunu). Prolertarya-burjuvazi karşıtlığının tüm dünyada belirleyici hale geldiği, bir dünya burjuvazisi ortaya çıkarken karşı kutbunda bir dünya prolertaryasının da geliştiği bugün, bu, çok daha fazla geçerlidir. Kriz üretimin, emeğin, bilginin, kültürün, yönetimin, proletaryanın toplumsallaşmasına karşılık mevcut üretim ve egemenlik ilişkileri çelişkisinin sürdürülemez noktaya gelmesi ve zorla yeniden düzenlenmesi sürecidir. Yeniden yapılandırma sürecini belirleyen, sınıflar arası, toplumsal güçler, bölgesel ve küresel güçler arasındaki mücadelelerdir. Bu koyuş burjuvazinin mali oligarşik sınıf diktatörlüğüne karşı tarihsel özne olarak kolektif emekçi niteliği ile birlikte gelişmekte olan kolektif eylemiyle işçi sınıfına işaret eder. Kitle eylemlerinin, sınıfsal-toplumsal hareketlerin, halk ayaklanmalarının, ezilen ulus hareketlerinin denkleme dahil olmasına ve henüz tekelci burjuvazi açısından gelecek projeksiyonunun netleşmediği bir altüst oluş sürecine işaret eder. Tunus’ta bir eğitimli işsiz gencin sadece ekmek teknesi olan seyyar tezgahı elinden alındığı için değil, yaşamı üzerinde hiçbir söz hakkı olmamasına, oradan oraya sürülüp atılmasına, geleceksizliğe karşı kendisini yakmasıyla patlayan halk ayaklanması Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki halk hareketlerinin işaret fişeği oldu. Küresel krizin iflas noktasına getirdiği Akdeniz fay hattında yer alan ülkelerdeki grev, işgal ve meydan hareketleri Arap baharının itilimini taşıdı. “Burası Tahrir”, sloganları İspanya’dan Wall Street İşgal hareketine kadar tüm dünyada yankı buldu. Bu hareketler orta sınıfların çözülmesiyle artan sınıfsal kutuplaşma zemininde gelişiyor. Sınıfsal yapı ve bileşimini ağırlıklı olarak eğitimli işçi/işsizler, gençler, işçiler ve kent yoksulları oluşturuyor. Bugün, sadece geri kapitalist ülkelerde, bağımlı ülkelerde değil ABD ve AB’de de gelişen sınıfsal-toplumsal hareketlerin ortak kesenini belirleyen, kitlelerin artan konum kaybı, işsizlik, güvencesizlik, eğitimli işçi/işsiz nüfusun ve gençliğin mahkum olduğu geleceksizlik girdabı, sosyal-siyasal mekanizmalardan çok daha fazla dışlanma vd.dir. Sınıfın değişen yapı ve bileşiminin biçimlendirdiği sınıfsal-toplumsal mücadele araçları, örgütlenme ağları hem hareketin yumuşak karnını ( sınıflaşma düzeyinin zayıflığı, neoliberal burjuva demokrasisi tarafından içerilme olasılığı, vb.) oluşturuyor, hem de daha gelişkin bir enternasyonalizmin dinamik ve potansiyellerini, işçi sınıfı hareketinin küreselleşmesinin, dünya sosyalist devrim mücadelesinin olanaklarını taşıyor.

Kapitalizmin küresel krizi kapitalist sistemin kitleler tarafından daha çok sorgulanmasına yol açarken, sosyal reformizm ve sosyal liberalizm gelişen bu hoşnutsuzluğu ve tepki birikimini sistemin içerisinde tutacak şekilde örgütlemektedir. İşgal hareketleri, son dönemde küresel çapta gelişen kitle eylemleri hem anti-kapitalist birçok sloganı hem de düzeltilmiş kapitalizme bağlanan talepleri/formülasyonları içermektedir. Bu hareketlerin ikili karakterini görmeli, buna göre konumlanmalıyız. Sosyal reformizm, sosyal liberalizm, anarko-demokratizm ve halkçı demokratizm kitleleri en nihayetinde tekelci kapitalizmin aşırılıklarına karşı örgütler, harekete geçirir. Biz bu hareketlerin sınırlarını görmeli, kitle muhalefetinin dinamizmini son sınırına kadar değerlendirmeli, bu hareketlerin barındırdıkları yeni gelişim dinamiklerini öne çıkarıp kapitalist sistemin sınırlarını açığa çıkaracak şekilde konumlanmalı, geleceksizlik çemberine alınmış ve bunun öfkesiyle harekete geçip politize olmaya daha açık hale gelmiş kitleleler için yeni bir yaşam ihtiyacını, komünizmi kitlelerin somut talep ve ihtiyaçlarıyla buluşturarak bir mücadele programı haline getirmeliyiz. Bu, işçi sınıfının daha az sömürülmesi için değil sömürünün yasak olduğu bir dünya için mücadele etmektir.

Proletaryanın küresel temelden devleşen toplumsal üretken güçlerinin, yetilerinin, ihtiyaçlarının ileri gelişimi ile bunların artan ölçüde engeli ve bastırıcısı haline gelen kapitalist ilişki biçimleri arasındaki şiddetlenen çelişkiden doğan büyük tarihsel hareket, karşıt toplumsal sınıflar arasında dehşetli savaşların hazırlanması ve sancılı, uzun, karmaşık, çetin süreçlerle gelişme eğilimi… Bu uzlaşmaz çelişkileri çözebilecek biricik şey, sermaye oligarşisinin bu devleşen üretken yetileri ve ihtiyaçları artan ölçüde yönetemez hale gelmeleri, kitlelerin ise artık eskisi gibi yaşamaya, çalışmaya, yönetilmeye tahammül edemez hale gelmesi, yepyeni bir yaşama olan hasret ve inançlarının mücadeleler içinde yükselmesi, bu doğrultuda devleşen kolektif fiili savaşım yetenekleri ve inisiyatifleri, yıkıcı ve kurucu devrimci pratik eylemleri olacaktır.

Yepyeni bir yaşam esini, işte bu büyük tarihsel kaynaktan, küresel tekelci kapitalizmin içindeki çelişkilerin, bunları yeni bir temelden çözecek sınıfsal-toplumsal güç, yeti, bilinç ve araçların oluşumuyla birlikte tarihsel gelişme sürecinden doğar. Yeni bir yaşam ihtiyacı, başlangıçta, hele ki ağır ve yıkıcı bir ideolojik, siyasal yenilgi sürecinden geliniyorsa trendi hemen tersine çevirecek bir çekim gücüne ve yaygınlaşmaya sahip olmayabilir, yeterince derin ve yakıcı bir itki haline gelmemiş olabilir. Fakat, o;

Birincisi, alttan alta gelişen eskisi gibi çalışmak, yaşamak ve yönetilmek istememe eğiliminin,

İkincisi, burjuva sınıf ve mali oligarşisinin, artan iç engel ve dengesizlikleriyle, yönetme ve egemenlik yeteneklerindeki sarsıntılar ve zayıflama eğiliminin,

Üçüncüsü, toplumsallaşmış proletaryanın ileri üretken yetileri, ihtiyaçları ve ilişkileri ile kendisinin, kendisi için çok daha az bir emek süresi, fakat kendi öz yönetim, öz inisiyatif ve yaratıcılıkla çok daha ileri düzeyde yapabilir hale geldiği koşulların ortaya çıkması,

Dördüncüsü, sermaye ve devletinin toplumun üretken güçlerini (yeteneklerini, ihtiyaçlarını, beklentilerini vd) geliştirmede, örgütlemede ve yönetiminde gereksizleşme eğiliminin,

Beşincisi, büyüyen öz savunma mücadeleleri, irili ufaklı isyanlardan geçerek, proletaryanın bu yöndeki özsavaşım yetenekleri, deneyimleri, tarihsel bilinç ve inisiyatifinin gelişmesi eğiliminin ifadesidir.

Dünya çapında gelişen kitle hareketleri kapitalist üretim ve meta egemenlik ilişkilerinin, burjuva demokrasisinin sınırlarını aşan program, ideoloji, istem ve amaçlara sahip değil. Özsavunma mücadeleleri genellikle kapitalizmin önceki dönemine duyulan özlem ve buna dayanma (ulusal devlet ve “kamu”, “güvence”, demokratik ve sosyal kazanımların korunması, vd) çabasıyla iç içe geçiyor, kitleler, ister geri kapitalist ve geçiş sürecindeki toplumlarda, isterse ileri kapitalist ülkelerde, halen genel olarak çıkarlarını kapitalist sistemde ve burjuva demokrasisinde görüyorlar, “düzeltilmiş kapitalizm ve demokrasi” hayallerinin pek ötesine geçmiyorlar. Geleneksel ve deforme olmuş sosyalist ideolojinin, küçük burjuva program ve ideolojilerin -bir dönem mücadelede başı çeken geleneksel hegemonik işçi ve küçük burjuva kesimlerin çözülmesiyle de iç içe geçen- ağır yenilgisi, artan bulanıklığı ve çözülmesi aşılmış olmaktan henüz uzak.

Hareketlerde işçilerin, işçi sınıfının yeni bileşenlerinin, işçileşme sürecindeki geniş kesimlerin, kent ve kır yoksullarının, bunun kadar önemlisi gençlerin, kadınların çok belirgin olarak öne çıkması, dünya çapında hareketlerin toplumsal derinleşmesinin, yeni ileri sınıf ittifaklarının, toplumun proleterleşmesi ve proletaryanın toplumsallaşması temelinde daha gelişkin bir kolektif devrimci sınıf özneselliği ve inisiyatifinin bu mücadeleler içinde bir üst düzeyde sancılı tarihsel oluşum sürecinin ifadesidir.

Hareketlerde “aşağıdan inisiyatifin”, kitlelerin öz karar ve mücadele inisiyatifi organlarının, “sosyal paylaşım ağlarının” öne çıkması da (bugünkü sınırlılık, tek yanlı yataylık ve ileri olanın geri olana tabi olduğu kendiliğindenci, programsız ve politikasız, sivil toplumcu liberal demokrasi biçimleri ile iç içeliği ne olursa olsun) daha esnek ve daha kapsayıcı, daha geniş ve çeşitli temelden inisiyatifleri geliştirici ve kaynaştırıcı, farklı kesimlerin ihtiyaç ve istemlerine yer vererek temel mücadele hattına bağlayıcı, öz dinamikleri içinden sıçratıcı ve politize edici … yeni kitle örgütlenme ve mücadeleleri doğrultusunda da tarihsel bir zeminin ve eğilimin ortaya çıkışını göstermektedir.

Hareketlerde gerileyen, iç sınıfsal sınır ve çelişkileri, mali oligarşik karakteri açığa çıkmaya başlayan burjuva demokrasisini sorgulamaya dönük bir eğilim de ortaya çıkmaktadır. Kapitalist üretim ilişkileri, meta egemenlik ilişkileri (sağlık, eğitim, gıda, konut, ulaşım, enerji, su vd), siyasal-toplumsal-kültürel egemenlik ve gericilik ilişkileri (demokrasi sorunu, ezilen cins, ezilen ulus, kesim sorunları, birey sorunu, doğa sorunu, kültür-spor sorunları, vd) ayrı ayrı hareketler olarak geliştiği gibi, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel mücadele dinamiklerinin birbirine yaklaşması, yer yer iç içe geçmesine dönük bir eğilimi de ortaya çıkarmaktadır.

Dünyada, bölgede, Türkiye’de işçi sınıfı hareketlerine, eğitimli işçi/işsiz hareketlerine, kent yoksulları hareketlerine, özellikle de sınıfsal-toplumsal, toplumsal-sınıfsal; ekonomi-siyaset, kafa-kol, kadın-erkek, ulusal-proletarya enternasyonalizmi geçişliliğindeki hareketlere, yeni örgütlenme ve eylem biçim ve dinamiklerine, yoğunlaşmalıyız. Uzlaşmaz sınıf karşıtlığına sıkı sıkıya yoğunlaşarak, fakat bunu genel bir söylem olmaktan çıkarıp, somut sınıf mücadelesi örnekleri ve dinamikleri içerisinden, platformik temelden ve onun gündeki karşılıklarını bulup çıkararak işlemeliyiz. “Marksizm her türlü soyut formüle, dogmatik reçeteye kesinlikle düşmandır ve hareketin gelişmesiyle … sürekli olarak yeni ve çeşitli savunma ve saldırı yöntemleri ortaya çıkartan kitle mücadelelerinin dikkatle incelenmesini gerektirir. Hiçbir zaman hiçbir mücadele yöntemini reddetmez. Asla verili anda mümkün ve mevcut mücadele yöntemleriyle sınırlanmaz, yeni mücadele yöntemlerinin ortaya çıkmasını kaçınılmaz sayar. Mücadele biçimleri sorununu, somut tarihi durumun dışında ele almak diyalektik-materyalizmi bilmemektir.” (Lenin)

Proletaryanın ileri kesimleri, sınıf mücadeleleri içerisinde öncüleşen işçiler, büyük ölçüde modern kent küçük burjuvazisinden yıkıcı proleterleşme süreci içinde olanlar, “mavi yaka”lılaşan “beyaz yakalılar”ın da içinde olduğu, kafa işçileri, kafa-kol bağlantısı işçileri, eğitimli işçiler/işsizlerdir. Bugün emperyalist kapitalist sistem, -kırın da çözülmüş, çözülüyor oluşuyla- modern kent küçük burjuvazisinin yıkıcı işçileşmesini, eğitimlilerin işçileşmesi/işsizleşmesini, hem en büyük tehditlerden biri hem de kendini yeniden üretmenin bir dinamiği olarak algılayıp odaklanıyor. Kitle hareketlerinde öne çıkan eğitimli işçilere, güvencesiz kesimlere, işsizlere (bunu aynı zamanda küresel entegrasyonun bir bileşeni haline getirmeye) ve bu hareketlerde öne çıkan sosyal-paylaşım teknolojilerine odaklanıyor. Her ikisi de, üretkenliğin toplumsal güçlerinin gelişimine karşılık kapitalist üretim-egemenlik ilişkileri çelişkisinin ve sınıf çelişkisinin yeni mecra ve cepheleridir. Sosyal paylaşım ağları üzerinden yönlendirme, kontrol ve denetim, güvenlik stratejileri geliştirilirken internet, sosyal paylaşım ağları karşı bir örgütlenmenin ve mücadelenin de büyüyen bir alanı haline geliyor. İletişim ağları, son dönemde gerçekleşen kitle protestoları ve isyanların hemen hepsinin örgütlenmesinde, ülke düzeyine yayılmasında, isyan ve protestoların zincirsel olarak gelişiminde, protestoların küresel olarak örgütlenmesinde belirleyici rol oynadı. İnternet, sosyal paylaşım ağları ve iletişim teknolojileri dünya burjuvazisinin -G-8 ve G-20 toplantılarının- yeni güvenlik stratejilerinin doğrudan gündemi haline geldi. Diğer yandan bunlar, yeni bir örgütlenme, toplumsallaşma ve hareketin gelişmesinin yeni biçimlerini ortaya çıkarttı. Yalnız Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Latin Amerika’da değil, ABD ve AB’de de, sınıfsal-toplumsal hareketlerde eğitimli işçilerin ve işsizlerin, (sosyal paylaşım ortamlarının ve farklı örgütlenme biçimlerinin de) giderek ön plana çıkmaya başlaması, uzlaşmaz sınıf karşıtlığı ve devrim-karşıdevrimin en kritik ve yakıcı bir çatışma cephesi olacaktır, böyle kavramalı ve odaklanmalıyız. Bu açıdan, Plaza Eylem Platformu, Bilişim İşçileri, Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği, akademisyen ve lisans üstü öğrenciler, ücretli ve işsiz mühendisler, İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisleri, Güvencesizler Forumu, sağlıkçı meclisleri, AYÖP, sağlık, eğitim, ulaşım işçileri hareketleri, vd.lerine, yanısıra KPSS, atanma-atanmama süreçlerine özel bir girginlik, ilişkiler ağı geliştirme, ideolojik-politik-sınıfsal konumlanış, faaliyet ve bu temelde ideolojik-siyasal-fiili bir etki-çekim yaratma kesin bir hedeftir. Bu öylesine söylenip geçilen değil, merkezi düzeyden somut görev koyucu, bağlayıcı bir ölçütümüzdür.

Proletaryanın (toplumsal yetileri, ihtiyaçları ve ilişkileri daha gelişkin olan) ileri kesimleri ve öncü dinamiklerine ağırlık ve öncelik vermek, sınıfsal-toplumsal altüst oluş ve yeni sınıflaşma süreçlerinin (kendi yeniden sınıflaşma/sınıflaşamama süreçlerimizle içsel bağıntısı içinde) ele alınışı ve buna dönük stratejik-taktik-ösel somut konumlanış, dar grup ve çözünük tasfiyeci koordinasyonculuktan örgüte geçişin ve yeni ve daha yüksek bir dinamik kolektif merkeziyetçi örgüt anlayışının kesin bir tanımlayanı ve ölçütü olmalıdır.

Türkiye tekelci burjuvazisi küresel kriz sarmalında, “kaybedenler kulübü” içerisinde yer almamak için bir üst sermaye ve güç yoğunlaşmasına gitmeyi, altyapı ve üstyapıda buna uygun düzenlemeler yapmayı bir ölüm kalım sorunu olarak görmekte, stratejisini buna göre belirlemektedir. Sermaye birikiminin geldiği düzey bunu tehlike-fırsat diyalektiğinin nesnel bir sonucu olarak ona dayatmaktadır. Bu, aynı zamanda sermaye birikimi önünde engel olabilecek sınıf ilişkilerini, yapıları, kurumları vb. vb. tasfiye etmesini gerektirdiği gibi, gelişebilecek her türlü muhalefete karşı esneme koşullarını da ortadan kaldırmaktadır. Tam da bu nedenle bugün en basit bir hak talebinin kazanılması, bir saldırının püskürtülebilmesi bile dar ekonomist bir mücadeleyle değil doğrudan sistemin sınırlarını açığa çıkaracak, kapitalist sistemi hedefe koyacak bir mücadeleyle, daha baştan fiili meşru mücadele araç ve biçimleriyle kapitalist üretim sürecini (grev-işgal- blokaj eylemleri vb. vb.) kilitlemekle mümkün olabilir.

Esnek ve güvencesiz çalışma rejimi sendikal hak ve özgürlükleri fiilen ortadan kaldırdı. Formel çalışma rejimini esas alan sendikal yapılar, örgütlenme araçları, mücadele biçimleri işçi sınıfının değişen yapı ve bileşimini artık kucaklayamıyor. Kafa emeğinin, kafa-kol emeğinin iç içe geçtiği sınıfın ileri kesimleri içerisinde ne eski mücadele programlarıyla ne de eski mücadele araç ve biçimleriyle örgütlenebiliriz.

Sendikalar, sendikal mücadele alanı tekelci burjuvazi ve devleti tarafından bir bütün olarak yeniden yapılandırılıyor. Burjuvazinin çıkması için gün saydığı sendika yasası işkolu barajını düşürmek bir yana işkolu birleşmeleri sonucu yükseltiyor, sendikal örgütlenme önündeki engelleri neoliberal içerme politikalarıyla perdelenmiş olarak çok daha fazla artırıyor. Kamunun bir bütün olarak tasfiye edilmesi süreci, aynı zamanda hizmet üreten kamu işçilerinin başta grevli tis hakkı olmak üzere sendikal hak ve özgürlüklerini yoksayan yasayla birlikte yürütülüyor. Burjuvazi işçi sınıfını atomize etmeyi, sınıf olarak davranabilmesinin nesnel koşullarını ortadan kaldırmayı ve bireye doğru çözmeyi hedeflemektedir. Üretimin ve emeğin neoliberal esnek organizasyonuna geçişin de, sendikaların birer STK’ya dönüştürülmesini içeren yeni sendika yasasının da ortak keseni işçi sınıfının kolektif davranma-örgütlenme-eylem yapma kapasitesini/yeteneğini sınırlamak, giderek ortadan kaldırmaktır. Ancak bunlar nafile çabalardır, çünkü tekelci burjuvazi varlık koşullarını güncelleyerek de olsa kendi karşıtını -işçi sınıfını- henüz sınıflaşma düzeyi geri de olsa hergün nitelik ve nicelik olarak çok daha geliştirerek yaratmaktadır. İşçi sınıfının sınıflaşma düzeyinin geriliğini ise ancak üretim ve emek organizasyonlarındaki değişimi gözönünde bulundurarak; sınıfın gelişen-değişen-çeşitlenen ihtiyaç ve özlemlerini ve bunların her birisinin çok daha ileriden karşılanabilmesinin olanaklarına rağmen kapitalist meta üretim ve egemenlik ilişkileri sınırına çarpmasını baz alarak geliştireceğimiz bir emeğin korunması mücadelesiyle aşabilir, kapitalist sistemi hedefe çakan sosyalist devrimci talep ve formülasyonlarla, işçi sınıfının tarihsel özne rolünü oynamasını sağlayabiliriz. İşçi sınıfının kendisi için sınıf olması, aynı zamanda öz girişkenliğinin, öz eyleminin, öz örgütlülüklerinin gelişmesi sürecidir. Ve bu, işçi demokrasisinin dolaysız işleyeceği; her işçinin, içinde yer alıp mücadele ederek sınıfının ve kendisinin geleceği üzerinde söz söyleyebildiğini gördüğü, duyumsadığı, öz örgütlülüğü olarak sahiplendiği işçi meclislerini, işçi kurullarını örgütlemekten geçer.

 

EMEĞİN KORUNMASI MÜCADELESİ PROGRAM SORUNUNA BAĞLANIR

Emeğin korunması mücadelesi iş cinayetlerine karşı yükseltilecek protestolarla ve işçi sağlığını tehdit eden iş koşullarına karşı verilecek mücadeleyle sınırlı düşünülemez. İşçi havzalarında, fabrikalarda, işyerlerinde, yüzlerce büro ve hizmet işçisini barındıran plazalarda hergün gelişen kendiliğinden sınıf hareketinin kıpırtıları, birçok işçi direnişi-eylemi, emeğin fizik ve moral korunması mücadelesi temelinde gelişiyor. Bir yanda azami artı değer sömürüsü, işçilerin kırılan kemikleri ezilen etleri, hergün kafa ve kol emeğinin fizik-moral yıkımı üzerinden büyüyen sermaye birikimi ve sefahat; diğer yanda ise işçilerin en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelmeleri ve emekgüçlerinin yeniden üretimini ancak kredi borçları ile (ve ücetli köleliğin üzerine binmiş olan kredi kartı köleliğiyle) sağlayabilmeleri, tüm sosyal haklarından soyundurulmuş bir çıplak ücrete talim etmeleri, yani geleceksizlik, güvencesizlik, sefalet… Güvencesizlik, taşeronlaştırma, işten atılmalar ve işsizlik, 10-12 saati bulan çalışma saatleri ve fazla mesai, haftasonu tatil hakkının gasp edilmesi, kapitalist emek süreçlerinin işçiyi nesneleştiren uygulamaları (üretim araçları karşısında işçinin durumunun yanı sıra denetim ve kontrol mekanizmalarıyla da işçi bir cendereye sokulur, tuvalete gidiş geliş zamanı bile kontrole ve elektro denetime tabidir), işçinin her gün bir iş cinayetinin kurbanı olma ihtimali ve iş cinayetlerinde ölenlerin de istatistik raporlarında birer rakama dönüşmesi, işyerindeki psikolojik baskı ve saldırılar (mobbing artık hayatın bir gerçeği haline gelmiştir, kadın işçiler içinse bu, cinsel tacizle katlanarak devrededir), yeni iş yasaları, ve en son Ulusal İstihdam Stratejisi ile esnek çalışmanın yaygınlaştırılması ve eski çalışma rejiminin “katı”lıklarının da -elbette patron lehine- giderilmesi, vb. vb… tüm bunlar ve daha fazlası emeğin korunması mücadelesinin birer gündemidir.

İşçi sınıfının kendiliğinden bilincini ve eylemini belirleyen en nihayetinde burjuva bilinçtir. Sömürüye değil, çok sömürülmeye karşıdır; ücretli köleliğe değil emeğinin yeniden üretimini dahi gerçekleştiremeyeceği, en temel ihtiyaçlarını karşılayamayacağı, fizik yaşam koşullarını bile sürdüremeyeceği bir ücretli köleliğe karşıdır; yani kapitalist üretim ilişkilerine ve kapitalizme karşı değil kapitalizmin aşırılıklarına karşıdır. Sosyal reformist bir emeğin korunması mücadelesinin, sosyal liberal bir işçi siyasetinin sınırlarını belirleyen de ne eksik ne fazla budur. Emeğin gerçek (sosyalist) korunması mücadelesi ufku en fazla düzeltilmiş kapitalizmle sınırlı bir programla (ve bu yüzden kapitalist için) değil emek-sermaye çelişkisinin çözümünü esas alan, en küçük bir hak talebini de bu perspektifle ele alan bir programla verilebilir. Emeğin meta emekgücü veya ücretli emek olarak korunması, burjuva biçimsel korunmasıdır. Emeğin gerçek, fiili korunması, üretim ve yönetimin gerçek, fiili toplumsallaştırılması, ve emekgücünün metaya, insanın emekgücüne indirgenmekten, emeğin üretimin temel ve asli unsuru olmaktan çıkmaya başlamasıyla ve emeğin insanın kendisini gerçekleştirme etkinliğine dönüşmesiyle mümkün olur. Bunun kapitalizm koşullarındaki dinamiği, emeğin -sermaye için değil, sermayeye karşı- fiili korunma mücadelesi bilinç, örgütlülük ve inisiyatifinin gelişimidir. Daha baştan kurulması gereken karşıtlık ekseni emeğin korunması mücadelesinin, “hangi sınıf için, hangi sınıfa karşı” sorusuyla tanımlı olmasıdır. Emeğin korunması mücadelesini, işçi sınıfının burjuvazinin sınıf egemenliğinden ayrışmasının ve uzlaşmaz karşıtlaşmasının bir dinamiği olarak ele alıyoruz. Emeğin korunması mücadelesinin dar sendikal mücadele olarak verilmemesi, sosyalist devrim mücadelesinin bir bileşeni haline getirilmesi ancak bu karşıtlık ekseniyle mümkün olabilir.

İşçilerin, estetize edilmiş “üretim ve emeğin esnek organizsayonları”ı çarkında, bir üst düzeyde artan ezilmesi, baskılanması, sefalet ve kölelik birikimi, aşağılanması, öğütülmesi. Buna karşı,

1- Aşırı çalışma saatleri, güvencesizlik, taşeronluk sistemine karşı artan ve yaygınlaşan mücadele dinamikleri. Özellikle taşeron sağlık işçilerinin Dev-Sağlık-İş’te örgütlenmeleri ve sağlık sektöründe birçok yerde yaşanan militan ve süreklilik halkası olan işçi direnişleri başta sağlık olmak üzere kamuda taşeronluğun tartışılması sonucunu doğurdu. “Sağlıkta taşeron ölümdür” şiarıyla mücadele ettikleri ve sendikalı oldukları için işten atılan sağlık işçilerinin birçok direnişi (taşeronluk sisteminde henüz bir gedik açılmamış olsa da işten atılan işçilerin işe alınması ve sendikal örgütlülüğün fiili olarak tanınması) kazanımla sonuçlandı, Balcalı Devlet Hastanesi’nde işten atılan işçilerin sağlıkta taşeronluğun durdurulması ve atılan sağlık işçilerinin kadrolu olarak işe iadeleri yönünde açtıkları davanın, işçilerin fiili meşru direnişlerinin basıncıyla talepleri doğrultusunda sonuçlanmış olması da sağlık işçilerinin taşeronluğa karşı örgütlenme sürecine hız kazandırdı. Sağlıkçılar ve sağlık hakkı meclislerinin de bileşeni olan taşeron sağlık işçilerinin direniş ve eylemlerine bulunduğumuz her yerde katılmalı, içeriden etki ve müdahalenin olanak ve koşullarını oluşturmayı hedeflemeliyiz. Taşeron işçilerinin mücadelesi elbette sadece kamuyla sınırlı değil, son dönemde yaşanan birçok direniş taşeron ve güvencesiz işçiler içerisinde, işten atılmalara karşı ve güvenceli iş talebiyle gelişti. “Taşeronluk sistemi kaldırılsın”, “Güvencesizliğe ve işten atılmalara karşı güvenceli iş”, “işten atılmalar yasaklansın”, talepleri ve uzun mesai saatlerine karşı mücadeleler sancılı biçimde de olsa -en azından devrimci hareketlerin olduğu, etkide bulunduğu direnişlerle- yaygınlaşıyor. Tekelci burjuvazinin ajandasında öncelikli sırada yer alan, taşeronluk sisteminin revizyondan geçirilmesi de yine emeğin sermaye için korunmasının bir başka örneğini oluşturmaktadır: Geri ve ilkel sömürü ve egemenlik biçimleriyle bugünün üretim ve emek organizasyonlarının gelişimine yanıt vermeyen taşeronluk sisteminin yerine modernize köle işçi pazarları olan özel istihdam büroları… Güvencesizliğe karşı eğitim işçilerinin AYÖP üzerinden yaygınlaşan mücadeleleri bir diğer öncü çıkışı oluşturmaktadır. Son KHK, performans değerlendirme sistemi, sağlıkta ve eğitimde uygulanan neoliberal dönüşüm saldırıları kamuda esnek çalışmayı ve güvencesizliği bir norm haline getirmekte, öte yandan bu saldırı artan öfke, tepki birikimi, artık bıçağın kemiğe dayanması durumunun yaşanması nedeniyle kamu işçilerini bir mücadele kanalı oluşturmaya zorlamaktadır.

Sermayenin esnek çalışma, taşeronlaştırma, bir bütün olarak güvencesizleştirme saldırısı, işçi sınıfının varolan tarihsel kazanımlarını, sendikal hak ve özgürlüklerini yok ederek işçi sınıfının varolan kolektif mücadele, örgütlenme araç ve biçimlerini etkisiz hale getirdi. Bugün başta sağlık, eğitim gibi alanlarda emeğin korunması mücadelesi temelinde gelişen direniş ve örgütlenme arayışlarının bir çoğu dünün formel çalışma rejimine uygun olan, ancak bugüne yanıt vermeyen örgütlenme araç ve biçimlerini aşma dinamiklerini barındırmaktadır. Bu arayışlar, aynı zamanda işçi sınıfının, emeğin ücretli emek oluşunun ve ücretli kölelik sisteminin sınıfsal-toplumsal-bireysel ihtiyaç ve özlemlerini karşılamasının en büyük engeli haline gelmesinin de itilimiyle gelişmektedir. Yeni mücadele ve örgütlenme biçimleri, arayışları salt eskinin mücadele örgütlülüklerinin yetersizliği ve işçi sınıfının parçalı ve dağınık yapısı nedeniyle artık güne yanıt vermemelerinden dolayı değil, işçi sınıfının çok daha gelişmiş olan toplumsal-bileşik emekçi niteliğinin gereği olarak da gelişmektedir.

Burada asıl soru, bizim konumlanış ve misyonumuzun nasıl olacağıdır. İşçi sınıfının kendiliğinden bilincinin ve mücadelesinin sınırlarını belirleyen kapitalizmin aşırılıklarına karşı (daha az sömürü için) mücadeledir. Hak kayıplarına karşı savunma temelinde gelişen, yüzü eski konum ve haklara dönük bir mücadele yaklaşımıyla bugün bırakalım konum ve hak kayıplarını durdurmayı, küresel kriz ve rekabet koşullarında azami artıdeğer sömürüsünü ve azami karı mutlak bir zorunluluk olarak hedefleyen tekelci burjuvazinin programı karşısında en ufak bir hak kazanımı dahi elde edilemez. Bugün, eğitimde ve sağlıktaki neoliberal dönüşüm politikalarına, güvencesizliğe, taşeronlaştırmaya, esnek çalışmaya, işsizliğe; özcesi işçi sınıfı ve emekçileri kölece çalışmaya/yaşamaya mahkum eden neoliberal kapitalizme karşı, toplumsallaşmış sınıf mücadelesinin emeğin ücretli emek olmaktan çıkması ve ücretli kölelik düzenini yıkma temelinde gelişmesi hem bir zorunluluktur, hem de işçi sınıfının ileri toplumsallaşma düzeyiyle birlikte olanaklıdır. İşçi sınıfının gündelik mücadelesine, en küçük bir hak talebine, emeğin korunması mücadelesi kapsamındaki her soruna yaklaşımımızı belirleyecek olan bu olmalı ve güncel mücadele taleplerini sosyalist sınıf siyasetinin konusu haline getirmeliyiz.

2- Bugün emeğin korunmasının yaşamsallaşan, yakıcılaşan ve kapsamı genişleyen ihtiyacına karşın, mevcut sendika ve siyasetlerin, bırakalım bu genişleyen kapsamı, en dar ve geleneksel işçi sağlığı ve güvenliği biçimiyle bile -büyük iş katliamlarını protesto etmenin ötesinde- soruna ilgisizliği, bilgisizliği, olağanüstü geriliği ve ilkelliği. Sendikalar bir yana, en işçici geçinen devrimci ve sol hareketlerde de, bu konuda en ufak bir ilgi, bilgi, uzmanlaşma, kurumlaşma yok. bu konuda devleşen ihtiyaca karşın, geleneksel sendikal-siyasal örgütlerin bunu uzaktan yakından karşılamak bir yana, engeli olmaları çelişkisinin ortaya çıkardığı boşluk ve yeni mücadele ve örgütlenme dinamiklerinin değerlendirilmesi önümüzde tarihsel bir sorumluluk olarak durmaktadır. İşçi sağlığı ve güvenliği meclislerini oluşturma ve varolanlarda yer alma konusundaki ısrarımız ve çabamız, henüz cılız da olsa, bu sorumluluk yönünde attığımız küçük bir adımdır. Emeğin korunmasını ve bu bağlamda hergün yaşanan iş katliamlarının teşhir-aydınlatma-ajitasyon-propaganda faaliyeti kapsamında sürekli işlenmesi, örgütsel bir gündem haline getirilmesi önemlidir. Ancak bu örgütlenme-pratik adımlar yönüyle henüz somut karşılığını oluşturmuş değil. İşçi sınıfının bugün kolektif örgütlenme ve mücadeleler içerisinde yaşayacağı sınıflaşma süreciyle (işçi sınıfının güç toplamasını), merkezden örgüt güçlerine kadar her alan ve düzeyde çevre olmanın ötesine geçmeyen ilişkiler toplamı olarak kendimizi, işçi sınıfının komünist öncüsü olarak örgütlemeyi; sınıf temelinde örgütlenmeyi; yöneticisinden kadrosuna, örgüt güçlerine kadar her bireyin kendisini örgütlemesini; örgütsel güç toplamayı içiçe ele alıyoruz. Emeğin gerçek (sosyalist) korunması mücadelesi yönünde atacağımız her adım bu hedef ve bilinçle olmalıdır.

3- Artan iş kazalarından işçileri değil sermayeyi korumak, aynı zamanda iş sağlığı güvenliği alanını küresel bir azami kar piyasası haline getirmek ve sermaye merkezileşmesi ve yoğunlaşmasını hızlandıracak olan yeni “iş sağlığı ve güvenliği” yasası. Ve buna ücretli kölecilik temelinden karşıtlık. Tekelci burjuvazi ve devleti, bu yasayla iş güvenliğini sektör haline getirip piyasalaştırdı. Bu yasa emeğin burjuva biçimsel korunması ve asıl burjuvazinin korunması için çıkartılmış bir yasadır (tıpkı “kadını şiddetten koruma yasası”nın kadını değil, aile ve evlilik kurumunu, yani özünde erkeği koruma yasası olması gibi!!). Öte yandan emeğin semaye için -burjuva biçimsel- korunması, işçi sınıfı içerisinde emeğin korunması sorununu ve mücadelesini çok daha yakıcılaşmış ve şiddetlenmiş olarak gündeme getirir. Tıpkı geri neoliberal burjuva demokrasisinde kadınlara tanınan şuncacık burjuva biçimsel hakların kadın sorununu ve özgürleşme mücadelesini engellemek bir yana artan ve yakıcılaşan özgürleşme ihtiyaç ve özlemlerini çok daha şiddetlenmiş olarak açığa çıkarması gibi. Bu yasaya karşı mücadelenin ufku salt hayırcılıkla sınırlanamaz. Bir yanda her geçen gün daha da ağırlaşan çalışma ve yaşam koşulları, artan iş katliamları, diğer yanda toplumsal üretimin gelişimiyle birlikte işçi sınıfının çeşitlenen, gelişen, zenginleşen ihtiyaç, özlem ve yetilerine rağmen bunların karşılanmasının önündeki emeğin ücretli emek olması ve ücretli kölelik sistemi engeli… Bu yasaya ve bir bütün olarak emeğin korunması mücadelesi kapsamındaki tüm gündemlere çelişkinin bu iki yönünü de içeren bir perspektifle, güncel mücadele talepleriyle işçi sınıfının yeni bir yaşam ihtiyacını buluşturacak şekilde yönelmeliyiz. Emeğin burjuva biçimsel ve sermayenin emek üzerindeki hakimiyetini artıracak koruması değil -bu yasanın amacı budur-, sermayeye ve sermaye egemenliğine karşı fiili korunması mücadelesini yaygınlaştıracak yoğunlaştırılmış kampanya tarzı bir çalışmayı örgütlemeliyiz.

4- Bir yanda mücadele dinamiklerinin gelişimi, diğer yanda bugün neoliberal sosyal içermeci işçi siyaseti, neoliberal muhafazakar içerme mekanizmaları olarak devrede olan cemaatçilik, din, hayırseverlik, aile vb… Mücadele dinamiklerinin uzlaşmaz sınıf karşıtlığı yönünde gelişimi, ancak ikincilere karşı ciddi bir mücadeleyle birlikte olabilir. Bu açıdan da, emeğin burjuva biçimsel -sermaye için ve sermayenin emek üzerindeki kontrolünü sürdürüp derinleştirecek tarzda- korunması değil, fiili korunması mücadelesi.

5- Emekgücünün en temel yeniden üretim alanlarının, sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, ulaşım, iletişim, konut, enerji, doğa, kültür-eğlence, internet, vd azami sermaye birikimi ve azami metalaşma alanı haline gelmesi. Sağlık ve eğitim başta olmak üzere, bu alanda da fiilileşmeye başlayan mücadele dinamikleri. Burjuvazi için yeni ve çoklu sermaye birikim alanları olarak, işçi sınıfı içinse barındırdıkları toplumsallaşmış sınıf mücadeleleri dinamikleriyle stratejik önem kazanan eğitim ve sağlık alanındaki mücadeleler sınıflar arası güç ve mücadele ilişkilerini belirleyici olacaktır. Bizim yönelimimiz de bu stratejik önem doğrultusunda olmalıdır.

Emeğin korunması mücadelesi kapsamında ileri sürdüğümüz her talebi 1- kapitalist sistemin sınırlarını açığa çıkaracak şekilde, (işsizlik sorunundan, 6 saatlik işgünü mücadelesine, herkese sağlık hakkı mücadelesine kadar tüm talep ve formülasyonlarımız bugünkü gelişmişlik düzeyinde azami karı değil son derece gelişmiş toplumsal-bireysel ihtiyaçları, yetenekleri, özlemleriyle insanı merkezine alan bir sistemde çok rahatlıkla çözülebilecek sorunların kapitalizmde hepimiz için bugün bıcağın kemiğe dayandığı ve çözülmesi için mücadele etmezsek bizi çözecek, çürütecek, yokedecek bir bumeranga dönüştüğünü çıplaklaştırmalı); 2- barındırdığı uzlaşmaz sınıf ve sistem karşıtlığı dinamiklerini somut alternatifi ile birlikte tanımlama yönünde açımlamalıyız. Kapitalist sistemin tarihsel sınırlarına doğru ilerlediği, bunun küresel krizle birlikte işçi sınıfı ve emekçilerde kapitalist sistemin çok daha fazla sorgulanması yönünde bir karşılığının olduğu, bugün, artık “Kölece çalışmaya, kölece yaşamaya hayır” demek yeterli değildir. Bununla birlikte “insanca çalışma/yaşam sosyalizmde” demeli ve bunun somut karşılıklarını ifade etmeliyiz. Sosyalizmde her türlü sömürü suçtur. Sosyalizmde eğitim, sosyalizmde sağlık, sosyalizmde her bireyin kendisini çok yönlü geliştirmesinin koşul ve olanaklarının somut tanımlı ifadesi vb. vb. bunlar en basit bir talep için mücadele ederken bile asla atlamamamız gereken karşıtlık eksenimizi oluşturmaktadır. İşçi sınıfı ve emekçilerin gündelik mücadelelerinin kapitalizmin sınırlarını açığa çıkaracak ve yeni bir yaşam ihtiyacını gündelik mücadelenin konusu olan talep üzerinden somutlayacak bir paradigmaya geçmeliyiz. Bu en zayıf olduğumuz yöndür. Bu temelde, emeğin korunması mücadelesinin her gün yaşanan iş cinayetleriyle birlikte yakıcı bir gündemi haline gelen işçi sağlığı ve güvenliği konusunda, çalışma yürüttüğümüz bir sanayi bölgesinde işçi sağlığı meclisinin kurulması ve yürütülen çalışma anlamlıdır.

 

EMEĞİN KORUNMASI MÜCADELESİNDE SOMUT BİR MEVZİ OLARAK İŞÇİ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ MECLİSLERİ

Her gün yaşanan iş cinayetleri ve işçi sağlığını tehdit eden çalışma koşulları, henüz parçalı ve dağınık da olsa (aynı sınıfın parçası olmanın bilincinin zayıflığıyla hala ateşin düştüğü yeri yakması durumu) işçi sınıfının buna karşı gelişen tepkisi, yer yer öfke patlamaları biçiminde seyreden eylemleri işçi sağlığı ve güvenliğini emeğin korunması mücadelesinin öne çıkan bir gündemi haline getirdi. İş cinayetlerini önlemek için alınacak tedbirler, işçi sağlığını gözeten önlemler burjuvazi için maliyet artırıcı girdilerdir ve sermaye birikimi iş cinayetleri, işçi sağlığını hiçe sayan çalışma koşulları üzerinden sağlanıyor. Burjuvazi işçinin can güvenliğini ve sağlığını değil, işinin güvenliğini sağlamayı, sermaye birikim koşullarında bir “aksilik” yaşanmamasını hedefler. “Sermaye işçileri katlederek büyüyor!” Bu, burjuvazinin hiçbir neoliberal sosyal içermeci politikasının, neoliberal burjuva demokrasisinin üstünü örtemeyeceği her yeni iş cinayetiyle, işçi katliamıyla çok daha çıplaklaşan bir gerçektir.

İşçi sağlığı ve güvenliği için alınacak her önlem burjuvazinin sömürü kapasitesinin daraltılması anlamına gelmektedir ve onlar için kurtulunması gerekilen bir yüktür. Bölgesel asgari ücretin getirilmesi ve böylece asgari ücret köleliğinin iki kat daha ağırlaştırılması, sınıf hareketinin tarihsel bir kazanımı olan kıdem tazminatının kaldırılması, esnek ve güvencesiz çalışmayı kural haline getirecek olan özel istihdam büroları vb. vb. saldırılarını ajandasında bulunduran Ulusal İstihdam Stratejisi güçlü bir ekonomi, güçlü bir Türkiye için (kimin için? kimi eze eze?) burjuvazinin “rekabet gücü”nü artıracak politikalarla yürürlüktedir. Biz paçavraya çevirip yırtmadıkça da yürürlükte olacaktır. Tekelci burjuvaziye azami artıdeğer sömürüsü için “gülbahçesi vaat eden” Ulusal İstihdam Stratejisi’nde işçi sağlığı ve güvenliği de kapitalist sömürü ilişkisinin devamı, sağlığı ve güvenliği olarak düzenlenmektedir. (…)

İşçi sağlığı ve güvenliği mücadelesi sadece masabaşında iş cinayetlerinin çetelesini tutup teşhir-aydınlatma faaliyeti yürütmekle verilemez. İşçi sağlığı ve güvenliği meclislerini fabrikalarda, işyerlerinde, sanayi havzalarında, emeğin yeniden üretim sürecini de kapsamasıyla yaşam alanlarında oluşturmalı, mücadeleyi teşhir-aydınlatma-örgütlenme-eylem bütünlüğünü oluşturarak çok yönlü bir faaliyet olarak örgütlemeliyiz. (…)

Emeğin korunması ve özelde de işçi sağlığı ve güvenliği, işçi sınıfının tüm bölüklerini kesen sorun ve taleplerin yer aldığı bir mücadele alanı olarak, işçi sınıfının burjuvaziye ve devletine karşı ortak örgütlenmesinin ve mücadelesinin koşul ve dinamiklerini barındırmaktadır. Bu temelde işkolu, sektör, havza, sanayi bölgesi, işyeri, fabrika ayrımı yapmaksızın işçi sağlığı ve güvenliği meclislerini örgütlemeli, varolanlarda yer almalıyız. Öte yandan bu mücadele aynı zamanda alabildiğine yerelleşmeyi, yerelleştirmeyi gerektirmektedir. Her işkolunun, havzanın, sanayi bölgesinin, fabrikanın özgün sorun ve taleplerini de gözeterek örgütlenecek işçi sağlığı ve güvenliği meclisleri işçi sınıfının birleşik mücadelesinin tabandan yükseltilmesinin araçları olacaktır.

(…)

 

BURJUVA DEMOKRASİSİNİN MALİ OLİGARŞİK DİKTATÖRLÜK KARAKTERİ VE ANAYASA SORUNU

Dünyada-bölgede son iki yıldır gelişen toplumsal-sınıfsal hareketlerin temel dinamiklerinden biri neoliberal yıkıma karşı gelişen öfkeyse bir diğeri de demokrasi sorunudur. Keza Türkiye’de de, Kürt halkının ulusal kimlik ve ulusal demokratik talepleri için her alan ve düzeyde yükselttikleri mücadelenin yanısıra, son dönemde işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisinde henüz parçalı ve cılız da olsa gelişen kitle eylemleri ve mayalanma da neoliberal dönüşüm politikalarına tepkiyle birlikte işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin demokrasi ihtiyacı, özlemi, talebinden çıkışını almaktadır.

Küresel kriz koşulları, emperyalist kapitalizmin, ilerisinden gerisine burjuva demokrasilerinin mali oligarşik diktatörlük karakterini daha da belirginleştirdi. Demokrasi mücadelesi, Türkiye’de faşizmin yıkılmayıp çözülmüş olmasından dolayı devredilmiş sorunlarla birlikte, geri düzeydeki neoliberal burjuva demokrasisinin belirlediği yeni sınıf-toplum-birey ilişkileri zemininde gelişen demokrasi dinamiği olarak; gerici tekçi egemenlik biçimlerinin hakim olduğu başta Kuzey Afika ve Ortadoğu ülkelerinde emekçi halkların artık bu yapılarla dizginlenemez hale gelen özgürlük ve demokrasi arayışları olarak; emperyalist kapitalist ülkelerde, sosyal demokrasinin olduğu ülkelerde ise krizle birlikte çok daha fazla açığa çıkan temsili demokrasinin krizine karşı gelişen aşağıdan demokrasi yönelimi olarak gelişmektedir. Tüm bu arayış, talep ve dinamiklerin ortak kesenini ise işçi sınıfı ve emekçilerin, kadınların, gençlerin, ezilen ulusların, eskisi gibi çalışmak, yaşamak, yönetilmek istememesi oluşturmaktadır. Bu henüz kendi kararlarını kendilerinin vermek istemeleri düzeyinde açığa çıkmıyor. Yani eskisi gibi yaşamak, çalışmak, yönetilmemek istememe eğilimine karşın burjuva demokrasisinin ve kapitalizmin idealize biçimlerinden bir kopuş sözkonusu değil. Tam da burada bizim görevimiz bu eğilimi yeni bir yaşam esiniyle buluşturarak, dünyada-bölgede-Türkiye’de neolibeal burjuva demokrasisinin mali oligarşik diktatörlük karakterini hedefe koymak ve mücadale etmek olmalıdır.

Bugün, burjuvazi, neoliberal demokrasinin kurumsal yapısını -yamalı bohçaya dönen 12 Eylül anayasası artık ihtiyacı karşılayamadığı için- oluşturma yönelimi içerisinde. Bu elbette artan sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel çelişki ve kutuplaşmaların, uluslar arası ve bölgesel gelişmelerin üzerinde etkili olduğu bir süreç olarak işliyor. Örneğin Kürt ulusunun mücadelesi artık 12 eylül anayasasının cenderesine hapsedilemez düzeye yükseldi ve eski statüko içerisinde kalınarak atılan her adım da bir rejim krizi unsuru haline gelerek yeni anayasa süreci üzerinde basınç oluşturuyor. Örneğin, ezilen cins sorununun kadınların eskisi gibi artık yaşamayı, yönetilmeyi istememeleri ve bunu hergün canları pahasına haykırmalarıyla, neoliberal muhafazakar içerme mekanizmalarına sığmayan özgürleşme ihtiyaç ve özlemleriyle birlikte yaşanması… Örneğin 1984 disütopyasını aratmayan gözetim-kontrol, gözaltı-tutuklama, F tipi-hücretipi yaşam döngüsünü oluşturan TCK-TMK-özel yetkili ağır ceza mahkemeleri-F tipi hapishanelere karşı artan toplumsal sorgulama ve tepki birikimi… Örneğin ezilen mezhep sorunu ve Sivas davasının zaman aşımına uğratılmasıyla toplumsal travmanın canlanması, on binlerce insanın alanlara akması… Örneğin, neoliberal muhafazakar demokrasinin toplumsal mühendislik ayağını oluşturmak için Şehir tiyatrolarının “bağımsızlık” halesini yoketmeyi hedefleyen son Kadir Topbaş uygulaması ve tiyatrocuların sokağa taşan tepki ve öfkeleri… En son Tayyip Erdoğan’ın bu uygulamaya kat çıkan, şehir ve devlet tiyatrolarının özelleştirileceği açıklamasıyla daha da keskinleşmiş olarak yaşanan sanatçının emeğinin yaratıcı ve özgür emek niteliğini savunma ihtiyaç ve talebine karşılık, sanatçının her türlü boyundurukla ücretli kölecilik zincirini ağırlaştıran neoliberal burjuva demokrasisiyle çelişkisinin derinleşmesi. Türkiye’de rejim krizi neoliberal burjuva demokrasisine geçişle hafiflemişken şimdi sınıflar, sınıf kesimleri (AKP’nin TÜSİAD’la zaman zaman karşı karşıya gelmesi, keza son MİT- cemaat çatışmasıyla ayyuka çıkan neoliberal muhafazakar kesim içindeki çelişki ve çatışmalar vb,…) ve uluslar arası (bölgesel güç merkezi olmanın gerek koşulları yönüyle yaşadığı sıkışma ve çelişkiler, Suriye-İran-Irak denkleminde büyük oynama isteği ve buna karşı hem içte hem de dışarıda gelişen muhalefet ve direnç merkezleri vb…) güç ve mücadeleler temelinde yeniden devrede.

Tüm bunlar, burjuva sınıf egemenliğinin açığa çıkan ve sivrilen mali oligarşik iktidar yoğunlaşması ve merkezileşmesinin göstergeleridir. Sadece bununla da sınırlı değil, daha geniş toplumsal temelleri, dayanaklarıyla, yönetimin de burjuva toplumsallaştırılması sorunu, bu düzlemin çelişki ve çatışmalarıdır. Bu da rejim krizinin toplumsal temelleri sorunudur. Neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını ve haliyle onun siyasal-hukuksal ifadesi olacak olan anayasasını belirleyen tekelci burjuvazinin, emek üretkenliğini artırmayı ölüm-kalım sorunu olarak yaşadığı küresel kriz koşullarında, ekonomik-siyasal güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi yönelimiyle buna karşı gelişen toplumsal-sınıfsal karşıtlığın çatışmalı birliğidir. Soruna bu açıdan baktığımızda örneğin kamuda taşeronlaştırma saldırısının son yıllarda gelişen ve yaygınlaşan taşeronlaştırmaya karşı mücadeleyle birlikte kimi rötuşlardan geçirilmesi, geri kapitalist düzlemin daha çok mutlak artıdeğer sömürüsüne dayanan taşeronluk sisteminin emek üretkenliğini artıracak (aynı zamanda göreli artıdeğer sömürüsünü azamileştirerek) şekilde emeğin burjuva biçimsel korunması temelinde revizyondan geçirilmesini anlayabilir ve emeğin gerçek, fiili korunması mücadelesini yükseltebiliriz. Örneğin artık her iş katliamıyla öfke biriktiren işçi bölüklerinin artıyor olmasının, bu katliamlara karşı oluşan toplumsal-sınıfsal tepki ve mücadele dinamiklerinin itilimiyle burjuvazinin iş sağlığı ve iş güvenliği yasasını gündemine alması. Ancak tam da neoliberal demokrasinin ücretli kölecilik özüne uygun olarak emeğin korunmasını sermaye birikimini hızlandıracak koşulların oluşturulmasına bağlaması. Örneğin artan kadın cinayetleri ve buna karşı artık kadınların isyan noktasına varan öfke birikimleri ve mücadeleleriyle kadına dönük şiddete karşı çıkarılan yasa ve bu yasanın, sermayenin, ailenin ve elbette erkeğin korunmasının yeni düzlem ve koşullarda revizyondan geçirilmiş halinden başka bir şey olmaması. Kadınların her mücadele ve özgürlük arayışlarının gelip bu sınıra çarpması ve ezilen cins çelişkisinin çok daha keskinleşmiş olarak yaşanması vb. vb… Bunlar rejim krizinin ağırlaşması ve bir toplumsal krize dönüşmesi yönündeki eğilimin giderek güçlendiğini gösteriyor. Neoliberal sosyal içerme siyasetinin din ve muhafazakarlığa daha çok yaslanan sürümü de (Tayyip’in dindar gençlik açıklaması, Gülen cemaatinin altın nesil hedefi, muhafazakar sanat böğürtüleri, 4+4+4 yasası ve zorunlu din eğitiminin üzerine kat çıkan seçmeli dersler, kitlelerin bölge gücü olmayla özdeşlik ilişkisi kurmasını hedefleyen toplumsal mühendislik çalışmaları vb. vb…) artan rejim krizi unsurlarını çok daha keskin bir kutuplaşma yaratarak -elbette neoliberal muhafazakarlığın toplumsal tabanını genişletip dışında kalan kesimlere karşı daha baskın, daha saldırgan, daha hegemon bir kutup oluşturarak- bir parça “hafifletme”yi, olmadı baskılamayı hedefliyor. Tekelci burjuvazinin ve devletinin daha baskın, daha hegemon, daha muhafazakar (dinci-gerici) bir toplumsal bileşime yaslanma (bu yönde bir toplumsal mühendisliğe) ihtiyacı, aynı zamanda küresel kriz koşullarında dünya-bölge çapında artan sınıfsal-toplumsal tepki ve mücadelelerin, Türkiye’de emek üretkenliğini çok daha yoğunlaştıracak yeni bir emek kontrol rejimine geçişin yarattığı sınıfsal-toplumsal tepki ve muhalefetin her geçen gün daha çok genişliyor olmasının sonucudur.Burjuva demokrasisine geçişle birlikte rejim krizi, devletin burjuva demokratik temelde yapılandırılmasında tekelci burjuvazi ve orta burjuvazinin farklı kesimleri içerisinde devlet kurumlarında bir güç ve hakimiyet mücadelesine dönüşmüştür. Burjuva demokrasisinin geri düzeyi içerisinde faşizmin tekçi egemenlik biçimlerinin uzantı olarak varlığı, geri düzeydeki burjuva demokrasisinin emekçi sınıfların, Kürt halkının, ezilen kadının, gençliğin, farklı toplumsal kesimlerin istem ve özlemlerini durdurmak bir yana harekete geçirmesiyle yeni bir boyut kazanmaktadır. Kadın sorunundan aile sorununa, din sorunundan ezilen mezhep sorununa, üretimin ve emeğin esnek organizasyonu sorunundan eğitim ve sağlık başta olmak üzere emeğin yeniden üretim sürecinin bir bütün olarak metalaştırılması sorununa, Kürt sorunundan Türkiye’nin bölgesel güç merkezi konumunu koruyup pekiştirme -bu bağlamda bölgesel rejim krizine mühadale- sorununa kadar her sorun ve çelişki tekelci burjuvazinin emek üretkenliğini (artıdeğer sömürüsünü) azamileştirme programı temelinde neoliberal burjuva anayasa yapım sürecine bağlanmaktadır. Hiçbir uygulamanın, yasanın, anayasanın, neoliberal sosyal içerme siyasetinin üstünü örtemeyeceği gerçek ise şudur: Toplumsallaşmış sınıf mücadeleleriyle işçi sınıfı ve emekçi kitlelelerinin demokrasi ve özgürlük ihtiyaç ve özlemleri çok daha yakıcılaşacak ve neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını açığa çıkaracaktır.

Biz demokrasi dinamiği olarak burada andıklarımızı ve daha fazlasını neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını açığa çıkaracak, kitlelerde kendi kararlarını kendilerinin vermeleri isteği, bilinci, ihtiyacını oluşturacak yönde somut teşhir, aydınlatma, örgütlenme ve pratik faaliyet konusu olarak gündemimize almalıyız. Bazıları ö.sel güç ve durumumuzla da bağlantılı olarak belki sadece ideolojik-siyasal karşıtlık oluşturmayla sınırlı olarak gündemimiz olacaktır, bazıları ise varolduğumuz, güç toplama esprisi içerisinde hızlıca yöneleceğimiz alan ve dinamikler de olduğu için somut siyasal karşıtlığın örgütsel-pratik faaliyetin örgütlenmesi var edilmesiyle gündemimiz olmalıdır. Tekelci kapitalistlerin azamileşen egemenliği ve güç merkezileşmesi karşısında sınıfsal, ekonomik, toplumsal, politik, kültürel, yaşamın her konu ve alanında ortaya çıkan sorun ve gerilimler politikleşme dinamiklerini taşımakta, yeni bir yaşam ihtiyacında somutlanmış olarak politik mücadelenin konusu haline gelmektedir. Her konu ve sorun, sınıfsal, toplumsal, bireysel kurutluş ve özgürleşmeye bağlanıyor. Politik mücadelenin kapsamı ve alanı genişliyor.Emeğin yeniden üretim süreci de dahil olmak üzere emeğin korunması mücadelesi böyledir. Eğitim-sağlık başta olmak üzere kitlelerin en temel ihtiyaçlarının metalaştırılması ve geriye doğru bastırılması karşısında az çok ilişkilerimizin de olduğu sağlık ve eğitim işçileri içerisinde eğitim ve sağlık hakkı mücadelesinin yükseltilmesi böyledir. Yıkıcı proleterleşme süreçlerinin ve kamunun tasfiyesinin tüm sancılarını yaşayan kamu işçileri içinde, yüzü geriye, eski konum ve durumu korumaya dönük değil tam da emeğin ücretli kölecilik temelinden yürüteceğimiz mücadele böyledir. Üreti… tarzı bir kültür-sanat hareketi örgütlemeyi hedefliyorsak, sanatçı emeğinin bir bütün olarak metalaştırılması saldırısını ve özgür yaratıcı emek özelliğinin yokedilmesi saldırısını, son dönemlerde açığa çıkan aydın-sanatçı dinamiği içerisinden, eskiyi (burjuva aydınlanmacı sanat anlayışını ve hiyerarşisini) savunma pozisyonuna düşmeden, özgür yaratıcı emeğin ancak değer yasası cenderesinin olmayacağı komünist dünyada ve bugün yeni bir yaşam için yürütülecek mücadele içerisinde gerçekleşebileceğini savunmak ve bunun mücadelesini vermek böyledir. vb. vb…

Küresel kriz koşullarında tekelci burjuvazi için üretkenlik artışının azamileştirilmesi, her koşul ve durumda (sınıfsal-toplumsal-siyasal karşıtlık ve çelişkileri çok daha keskinleştirme pahasına) zorunlu biricik yasadır. Ulusal İstihdam Stratejisi ve esnek çalışmayı norm haline getiren, sosyal hakları ve kamuyu bir bütün olarak tasfiyeyi hedefleyen neoliberal saldırılar bu biricik yasanın somut tezahüründen başka bir şey değildir. Bunlar aynı zamanda gündelik bilinçteki yanılsamalı algının tersine sadece ekonomik değil, siyasal-sosyal olarak da yeni bir emek kontrol rejimini, işçi sınıfını sistem içinde ve evcil tutmak için neoliberal muhafazakar demokrasi ve ona bağlı neoliberal sosyal içerme mekanizmalarını zorunlu kılmaktadır. Tekelci burjuvazinin işçi sınıfını sınıf olarak tasfiye hedefinin ekonomik ayağıyla siyasal-sosyal-ideokültürel ayağı bir bütünlük oluşturmaktadır. İşçiler arasında dinci-cemaatçiliğin, milliyetçiliğin, (3 çocuklu) aileciliğin ve küçük yaşlarda evliliğin, her düzeyde muhafazakarlık ve gericiliğin yaygınlaştırılması bu kapsamdaki, son derece sistematik politikalardır. Sendika yasasından, taşeronluk sisteminin revizyonuna, iş güvenliği ve sağlığı yasa tasarısına, 1 Mayıs’ı işçi sınıfının sınıf kavgasını yükselttiği bir mücadele günü olmaktan çıkartıp bayrama dönüştürme siyasetine kadar birçok uygulama ve politikayla işçi sınıfı burjuvazinin neoliberal işçi siyaseti parantezine alınmaktadır. Tekelci burjuvazi küresel krizin oluşturduğu anafora savrulmamayı ve krizi fırsata çevirerek küresel-bölgesel temelde sermaye birikimi ve güç yükseltimini hedefleyen bir saldırı programına sahip. Bu programın herbir unsuru işçi sınıfı ve emekçi sınıfları ekonomik olduğu kadar siyasal olarak da baskılamayı, çok daha sıkı bir gözetim-kontrol-baskı-zor mekanizmasıyla boyunduruk altına almayı hedeflemektedir. Kölece çalışmaya/kölece yaşamaya karşı işçi sınıfı ve emekçilerde gelişen tepki birikimi, salt saldırının ekonomik boyutuna yani daha ağır çalışma ve yaşam koşullarına mahkum olmaktan değil, her bir saldırıya içerili olan siyasal özgürlük sorunundan da çıkışını almaktadır. Biz de soruna tam da buradan yaklaşacağız.

Seçimlerden hemen sonra 2012 yeni anayasanın yapılacağı yıl olarak belirlendi. Zaman zaman gündemin geri sıralarına çekilse de burjuvazi için önceliğini yitirmiş değil. Geri düzeyde de olsa katılımcı, müzakereci kanallar oluşturularak farklı kesimler sürece dahil edildi ve Mayıs ayında anayasanın yazım sürecine geçileceği açıklandı, ilk adım da atıldı. Küresel-bölgesel oyunda yerini sağlamlaştırmak ve büyük oynamak isteyen tekelci burjuvazi bunu ancak içte rejim krizini tetikleyen unsurları yeni anayasayla stabilize ederek yapabilir. Rejim krizinin, demokrasi sorunlarının temelinde, üretken toplumsal güçlerin gelişimi (emeğin toplumsal -bilimsel, teknolojik, organizasyonal, eğitsel vd üretkenliğinin gelişimi sorunu) ile üretim-egemenlik ilişkileri çelişkisi var. Sorunu bu biçimde koyduğumuzda demokrasi sorunlarını işçi sınıfına dışsal, işçi sınıfını sadece çalışma ve yaşam koşullarına indirgeyen Kızılbayrak tarzı işçicilik ve ekomomizmle de sınırlarımızı çekmiş oluruz. Demokrasi sorun ve mücadelesinin asli sahibi ve önderi proletaryadır. Bu, Kürt, kadın, ezilen mezhep vd demokrasi sorun ve dinamiklerinin yakıcı önemini atlayacağımız, bu dinamiklere somut politik müdahale sorunumuzu es geçeceğimiz anlamına gelmez. Tüm bu dinamikleri de içerimine alarak, toplumsallaşan sınıf mücadelesinin birer gündemi haline getirerek önderlik edecek olan sınıfın proletarya olduğuna işaret eder.

Küresel krizin de etkisiyle, artan sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel çelişki ve kutuplaşmalara, yaşanan altüst oluşlara karşı küresel tekelci kapitalizmin ve mali oligarşisinin küresel anayasal çerçevesini belirleyen tekelci mali oligarşik diktatörlüğün, muhafazakar demokrasinin yükselişidir. Türkiye’de de neoliberal burjuva demokrasisinin tekelci mali oligarşik diktatörcü karakteri, muhafazakar demokrasi yönü çok daha açık bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu şu demektir: işçi ve emekçi sınıfların sınıf hareketinin tarihsel kazanımları olan birçok ekonomik-sosyal-siyasal hakkı gaspedilmekte, siyasetten sınıf olarak dışlanmakta, çalışma ve yaşam koşulları geriye doğru bastırılmaktadır. Kürt halkının bireysel ve kültürel haklar cenderesini kıran ulusal kimliğinin tanınması ve demokratik özerklik talebi karşısında Kürt halkının baskı, imha ve zor yoluyla sindirilmek istenmesi, olmadı baskı-reform denklemiyle çok daha alt düzeyde bir özerkliğe mahkum edilmesi demektir. Ekonomik-siyasal saldırı politikaları sosyal demokrasinin beşiği olan Avrupa’da da rejim krizlerine yol açma pahasına uygulanmaktadır. Neoliberal üretim ve emek organizasyonlarının bugün karşılığı küresel çapta esnek bir emek kontol rejimine geçilmesi; işsizlik, güvencesizlik, taşeronluk ve hiçbir sosyal hakkın olmadığı çıplak ücret köleliğinin de küreselleşmesidir. Bu küresel saldırı stratejisinin Türkiye’deki ayağının adı da Ulusal İstihdam Stratejisidir. Küresel-bölgesel kriz koşullarında artan sınıf kutuplaşmasına, hak arayışlarına karşı işçi ve emekçi sınıflara, ezilen ulusa yönelen saldırı, baskı ve sindirme politikalarıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerin söz-düşünce-örgütlenme-eylem hakkının elektronik gözetleme ve denetimle de birleştirilerek daha çok kısıtlanması, engellenmesidir. Tüm bunlar aynı zamanda, işçi sınıfı ve emekçilerin büyük bir kesimi içinde demokrasi sorununun gündemleşmesi, onlar tarafından burjuva demokrasisinin sınıf karakterinin görülebilmesinin imkanlarının artması; işçi sınıfı ve emekçilerde burjuva demokrasisinin (ilerisinden-gerisine) işçiler için değil, burjuvazinin artıdeğer sömürüsünü azamileştirmesi için demokrasi olduğu bilincinin ve işçi demokrasisi için mücadele dinamiklerinin gelişmesi olanağı, fırsatı demektir. Elbette bu mücadele dinamiklerinin açığa çıkması ve işçi demokrasisi bilinci yönünde etkide bulunabilmesi, tekelci burjuvazinin neoliberal demokrasi ve sosyal içerme mekanizmalarına -neoliberal muhafazakar cemaatciliğe vb.- karşı uyanıklığı ve mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.

Burjuva demokrasisinin krizi anlamına da gelen bu süreç, kapitalizmin yapısal krizinin nesnel bir sonucu olarak gelişmiştir. Tekelci mali oligarşik diktatörlüğün, işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin hak arayışları ve özgürlük mücadeleleri karşısında hegemonyasını kapsayarak içerme yönünde oluşturma olanakları bir hayli daralmış durumda. Bu, bir nevi sistemin kırılganlığının artmış olması demektir. Bu kırılganlık Avrupa’da bile -İtalya’da ve Yunanista’da atanan teknokrat hükümetler durumu ve bunun İtalya’da hala devrede olması- dün burjuva sınıf egemenliğinin kapsayarak yönetme konseptinin en önemli enstürumanlarından biri olan, parlamento ve halk oyuyla seçilmiş hükümetleri bile taşıyamayacak, kitlelerin basıncıyla saldırı politikalarını “hakkı”yla yerine getiremezler diye bir kenera koyacak kadar derindir. Ancak bunlar burjuva demokrasisinin rıza üretim mekanizmalarını tümüyle devredışı bıraktığı, bırakacağı anlamına da gelmez. Çünkü kitleler sadece ekonomik-siyasi-askeri baskı ve zor mekanizmalarıyla yönetilemezler. Kuzey Afrika’dan başlayıp tüm dünyaya yayılan isyan dalgası bir de bunu imlemektedir.

Demokrasi sorununu ve burjuva demokrasisinin sınırlarını salt tekelci kapitalist gelişimle, burjuva kesimler arası ilişki ve güç mücadeleleri, küresel-bölgesel sermayenin tekelci birikim politikalarıyla açıklamak başta işçi sınıfı olmak üzere, kent ve kır yoksullarını, ezilen ulus-cins dinamiğini yoksaymak, oyundan silmektir. Bir diğer sakat yaklaşım da, demokrasi sorununu sadece soyut bir biçimde burjuva demokrasisi-sosyalist demokrasi karşıtlığı olarak ele almak, soyut ve genel bir sosyalist demokrasi propagandasının dışına çıkamamaktır. Bu da bizi gelişen demokratik talep ve özlemleri sosyalist devrimci demokrasi mücadelesinin dinamiği haline getirememeye ve politik tutum belirlememeye götürür.

Neoliberal burjuva demokrasisinin sınırları en başta sınıf hareketi, ulusal mücadele ve toplumsal mücadelelerin ileriliği-geriliğiyle, küresel-bölgesel krizin derinleşmesi ile birlikte gelişebilecek sınıfsal-toplumsal-ulusal mücadelelerin tekelci kapitalizm için oluşturacağı risk ve tehlikelerin analiziyle özcesi, ulusal-bölgesel-uluslar arası düzeyde gelişen sınıf mücadeleleri arenasında çizilmektedir. Türkiye’de neoliberal burjuva demokrasisini ve yeni anayasa sürecini de bu realiteyle birlikte değerlendirmeliyiz. Neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını ve onun siyasal-hukuksal ifadesi olarak anayasasını belirleyecek olan; 1- neoliberal sermaye birikim rejiminin gereksinimleri, 2- tekelci burjuvazinin küresel-bölgesel temelde sermaye birikimine geçmiş olmasıyla oluşan küresel tekelci sermaye ve mali oligarşisi içindeki (bölgesel bir güç merkezi olması) yeri, 3- sınıf durumları ve sınıflar arasındaki güç ve mücadele ilişkileri, bölgeselleşme dinamikleriyle birlikte etkisi çok daha fazla artan kürt ulusal mücadelesidir.

Eski üstyapının işe yaramazlığı genel kabul görür ve değiştirilmesini hemen herkes isterken, bunun sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel vd açıdan kimler tarafından nasıl yapılacağı sorusu, bu kritik-tarihsel sürecin bir sorusudur. Ve bu, yalnız Türkiye ve Kürdistan açısından değil, bölgesel ve Avrupa, dünya çapında süregiden kriz ve yeniden yapılandırma sorusu olarak, anayasa vd sorunların bölgesel duruma, AB’nin durumuna, Türkiye kapitalizmi ve AKP’nin bölge işçi ve yoksul emekçiler açısından bir “rol modeli” beklentisi olup olmayacağı sorununa, tüm bunlardaki sınıfsal-toplumsal-ulusal-uluslararası güçlerin mücadelesine de çok açık ve içsel olarak bağlı bir sorundur!

Türkiye’deki anayasa sürecine küçük bir etkide bulunmak, sınıfsal-toplumsal-uluslar arası karşıtlığı, işçi sınıfının, kadınların, Kürt halkının, bölge emekçi halklarının kendi kararlarını kendilerinin vermesi ve gerçek, fiili sınıfsal-toplumsal demokrasi mücadelesi/ mücadele demokrasisi ekseninden, proleter sosyalist demokrasi ekseninden gündemleştirmek, bu konuda atılacak her adım, bir birikim ve dayanak yaratmakla kalmayacak, şu veya bu düzeyde daha geniş bir çeperde yaratılacak hegemonik bir etki ölçüsünde, kazanımları daha geniş bir bölgesel alanda olacaktır. Bu aynı zamanda şu anlama gelir: Yalnızca dış politikanın iç politikada etkisi değil, iç politikanın da dış politikada bir etkisi vardır ve olmaktadır Bu, Türkiye tekelci kapitalizminin bölge merkezi, gücü ve rol modeli olmasına karşı, Kürt, Arap, tüm bölge emekçi halklarının, işçi sınıfının, ezilen ulus, ezilen cinsin demokrasi ve özgürlük özlemlerini de sınıfsal-toplumsal zemininden, sosyalist demokrasi ekseninden mücadele konusu etmenin en temel bir halkası olmalıdır ve olacaktır. Sosyalist dünya devrimi, bölge devrimi vd diyorsak bu aşamalı bir geleceğin sorunu değil bugünün sorunudur ve Türkiye’nin pozisyonu ve hele ki bugün küresel-bölgesel-ülke ve ulusal planda siyasal olarak da iç içe geçen durumda, siyasal taktiklerimize de baştan içerili olmalıdır.

Ağustos ayında burjuvazinin yeni anayasasına karşı sosyalist işçi anayasası perspektifiyle geliştirdiğimiz anayasa taktiğimizi ve kampanyamızı yukarıda belirttiklerimizle birlikte burjuva demokrasisinin krizini derinleştirecek yönde siyasal-örgütsel açılımlarla da besleyerek güncelleceyeceğiz.

 

KÜRESEL-BÖLGESEL KRİZ, BURJUVA DEMOKRASİSİNİN KRİZİ VE KÜRT SORUNU

Kürt ulusal sorununu dünya-bölge-Türkiye durumunda yaşanan dönüşüm, küresel-bölgesel kriz, İran-Suriye-Irak denkleminde yaşanan değişim ve bunların herbirisine Türkiye’nin etki (ve etkilenme ) düzeyi ile birlikte değerlendirmemiz gerekiyor. Kürt sorununun bugün gelmiş olduğu boyut, küresel-bölgesel gelişmelerden bağımsız değildir. Kürdistan’ın her bir parçasındaki değişim, yeni bir pozisyon alış, yeni bir statü vb. vb. tüm parçaları etkilemekte ve dönüştürmektedir. Sorunun bölgeselleşmiş olması burjuvazinin de “çözüm”ü bölgesel denklemin bir parçası olarak ele almasını koşullamaktadır. Elbette denklemi bölgesel temelde kuran sadece Türkiye tekelci burjuvazisi değil, Kürdistan’ın her bir parçasında örgütlü olan PKK de, ulusal statüsünü kazanmış olmasının verdiği prestijle konuşan Güney Kürdistan da (Barzani’nin sık sık tüm Kürtlere seslenmesi) oyunu bölgesel düzeyde kurmaktadır. Bugün kimse Kürt ulusuna, halkına ve siyasal temsilcilerine karşı yeniden bir üst düzeye çıkartılan saldırganlığın, küresel-bölgesel fay hattı üzerinde yer alan, bölgede haritaların değişmesine yol açabilecek opsiyonları içinde barındıran Suriye’yle bir savaş olasılığının ayrı düzlemlerin sorunları olduğunu iddia edemez. Türkiye tekelci burjuvazisinin ve devletinin Suriye ve Irak’taki ortaya çıkan süreçlerle birlikte, Kürdistan’ın dört parçasının birleşmesi, ayrı bir devlet kurma istemi olmasa dahi, özerk bir güç olarak, farklı yan inisiyatifler, daha fazla konum ve pay istemini bir engel ve tehdit olarak algılaması, Kürt halkına dönük artan baskı, imha ve saldırı politikalarının önemli bir etkenidir.

Küresel kriz, aynı zamanda neoliberal sermaye birikim rejimindeki tıkanma ve krizdir. “Ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel iktisadi biçimi (sermaye birikim rejimi nba), doğrudan üretimin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici bir öğe olarak onu etkileyen, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkisini belirler. Ama, bunun üzerine de, üretim ilişkilerinin kendilerinden doğan iktisadi topluluğun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi (rejim tipi nba.) yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası, buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman, üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir – bu, her zaman, doğal olarak, emek yöntemlerinin gelişmesinde belli bir aşamaya ve böylece de onun toplumsal üretkenliğine uygun düşen bir ilişkidir. Bu, aynı iktisadi temelin -esas koşulları açısından aynı- sayısız farklı deneysel durumlar, doğal çevre, ırksal ilişkiler, dışsal tarihsel etkiler vb. yüzünden, yalnızca deneyimsel olarak verilen koşulların tahlili ile anlaşılabilen görünüşteki sonsuz değişmeler ve nüanslar göstermesini engellemez.” (Kapital3, sf. 692) Küresel tekelci kapitalizmin yeni bir sermaye birikim rejimine geçiş/geçemeyiş süreci, AB, bölge başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde yaşanan rejim krizlerini belirlemektedir. Sermaye birikim sürecinde yaşanan değişimler ve gelişim, kapitalist üretim ilişkilerinin geldiği düzey, kitlelerin, ezilen cinsin, ezilen ulus ve mezheplerin bu doğrultudaki mücadeleleri, tüm dünyada burjuva demokrasisi eğilimini güçlendirmiş, ancak bir yandan burjuva demokrasisinin iç sınırlarını daraltmıştır. Tüm dünyada tekçi gerici rejimlerin çözülme-yıkılma sürecini hızlandıran etkisiyle Kuzey Afrika’da başlayıp tüm dünyayı sarsan Arap isyanları dalgası da bu eğilime işaret eder. Demokrasi krizi ve sorunu, kürenin bir bölümünde tekçi egemenlik biçimlerinin çözülmesi biçiminde, diğer bölümünde ise burjuva demokrasisinin yeni sermeye birikim rejiminin şekillenmesi sürecinin bir devamı ve parçası olarak sınırlarının yeniden oluşturulması biçiminde yaşanmaktadır. Dünyada, bölgede ve her bir ülkede, sınıfsal, toplumsal, bölgesel, küresel güç mücadeleleri ve yeni güç dengeleri temelinde, burjuva demokrasisinin yeni biçimi (elbette Marx’ın işaret ettiği gibi “esas koşulları açısından aynı” ama güç ve mücadele ilişkilerinin, coğrafi vb. gibi değişkenlerin farklılığı oranında sayısız farklılığı da içerecek biçimde) şekillenenecektir. Türkiye’de neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarının geriden çekilmesi de bu tablonun içerisine oturmaktadır. Burjuvazinin Kürt sorununu saldırı-kapsama denklemi içinde -bugün saldırı ayağı çok daha ağırlık kazanmış durumda- çözme arayışları ve ama bu denkleme sığmayan ulusal talep, özlem ve ihtiyaçlarıyla Kürt ulusununun mücadelesi de yine bu tablonun bir parçası ve belirleyenidir.

Cin şişeden bir kez çıktı. Ne eski inkar ve imha konsepti, ne de neoliberal burjuva demokrasisinin havuç-sopa stratejisi Kürt halkının ulusal özlem, talep ve ihtiyaçlarını bireysel haklar, kültürel haklar ve ucu AB yerel yönetimler şartına dayanan özerklik yönünde sınırlayabilir. Bu durum yalnızca Kürtler için değil, işçi sınıfı, kadınlar, gençler için de geçerlidir. Neoliberal burjuva demokrasisinin sınırlarını aynı zamanda burjuvazinin bu sınıfsal korkuları çizmektedir! Onyıllardır faşist rejim altında yaşamış bir toplumun, işçilerin, hele ki Kürtlerin, kadınların, Alevilerin, birikmiş demokrasi özlemlerinin zincirlerinden boşanması korkusudur. Kadın sorununda da, orta-ileri kapitalist gelişme düzeyine geçiş kadar, çelişkinin bu kadar yoğunlaşmasının nedeni bir ve aynı zamanda şu kadarlık neoliberal demokrasiye geçiş değil midir? Neoliberal burjuva demokrasinin sınırlarına çarpma ve yaşanan hayal kırıklıkları sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel mücadelenin gelişme zeminidir. Burjuva demokrasisinin krizi, demokrasi sorununu ve ihtiyacını gelişen tüm sınıfsal-toplumsal hareketlerin bir dinamiği haline getirdi. Kürt halkının, kadınların, Alevilerin, gençlerin, bireylerin, işçilerin bugün bilinçli ya da farkında olmadan en daraltılmış sınırlarına çarpıp çarpıp durdukları, birikimli -bugün için- burjuva demokratik özlem ve istemlerinin asgarisinin asgarisinin bile karşılanmadığı bir durum ve anayasa, kaçınılmaz olarak, çok şiddetli bir rejim krizi doğurur ya da henüz en dar plandaki anlamıyla -burjuva sınıf kesimleri arasında- hafiflemiş de olsa bu ve asıl sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel-dinsel boyutuyla da tam çözülmemiş rejim krizini yeniden derinleştirmektedir. Ağırlaşan küresel krizin Türkiye’ye etkileriyle iç içe, AKP’nin tabanını daraltmakla da tehdit etmekte (Hükümetin her türlü muhalefete artan saldırganlığı ve hedef göstermesinin bir yanı da, tabanını kemikleştirmek ve daralma eğilimini durdurmaktır), içinde ortaya çıkmaya başlayan burjuva güç mücadelelerini ve çatlakları artırmakta, muhalefeti keskinleştirmektedir. Kaldı ki AKP hükümeti, çok güçlenmiş görünmesine karşın, Kürt sorununda, bir bütün olarak neoliberal demokrasi konusunda, dış politikasında, ve kendi içinde artan bir gerilim ve sıkışmalar da yaşıyor. İç ve dış politikasında vites büyüten saldırganlığı tırmandırmaya devam ettiği ölçüde hem iç hem de dışta kendisine karşıtlığı büyütecek ve cepheleştirecek, geri adım atarsa da, bu kez hem bölge gücü konumu zayıflayacak hem de iç politikadaki konumu zayıflayacak! Türkiye burjuvazisi, devleti ve hükümetinin ister istemez saldırganlıkta ileri itmesi de bu nedenledir, yani bu AKP’nin keyfi bir tercihi değildir, yani, gücünü iç dış her yönden göstermek ve sınamak zorunda olduğu, ya da zayıflayacağı bir durumdur, fakat diğer taraftan da bu durumun daha uzun vadeli sürdürülebilirliği de pek yok gibi görünmektedir. Bu durum yeni çatışma ve kırılmalara yol açmaya adaydır. Bu yüzden burjuvazi ve hükümeti, eninde sonunda vermek zorunda olduğu özerkliği ve devam ettirmek zorunda olduğu neoliberal demokratik açılımları tüm bu (küresel kriz, burjuva demokrasisinin krizi ve gerilemesi, gerçek bölge gücü olduğunu kanıtlama gereği eşiği, demokratik özlemlerin büyümesi ve önünün alınamaması korkusu, Kürtler ve kadınlar kadar işçi sınıfı nabzı korkusu, bizzat burjuvazi içindeki ve AKP içinde de görünmeye başlayan güç mücadeleleri ve “yeni üstyapı inşasının”, anayasa dahil inisiyatifi kimde olacak meselesi…) ve daha fazlası nedenlerle, olabildiğince en alt düzeyde tutmak ve başta Kürtler olmak üzere, siyasal-toplumsal muhalefeti olabildiğince geriletip sınırlandırarak, en alt düzeyde tutmaya çalışıyor.

Türkiye tekelci burjuvazisi cephesinden durum budur. Ancak hiç bir süreç sadece tekelci burjuvazinin baş rol oyuncusu olarak yer aldığı/alacağı bir film gibi yaşanmıyor. Kürt halkının, emekçi kadınların, gençlerin, Türküyle Kürdüyle işçi sınıfının özne olarak yer alacağı sürümü daha konuşmadık.

Bir sürecin güçler ilişkisi bağlamında hangi yönde gelişebileceğini tespit edebiliriz. Ancak bu olacak olanın sürtünmeli, sancılı, kesintili gelişimini; sınıfsal-toplumsal-ulusal-cinsel mücadele dinamiklerinin bu sürece etkisini ve hareketin gelişimini tersyüz etme ihtimalini gözönünde bulundurmayı unutmamalıyız. Unutmak/unutmamak analizin tamlığı veya yarımlığını belirlemez sadece, hatta en başta komünist devrimci olup olmadığımızı, işçi sınıfı ve emekçi kitlerin yıkıcı-yaratıcı eylemini örgütleme sorumluluğunu yüklenip yüklenmediğimizi belirler. Kürt sorununun neoliberal burjuva demokratik çözümü yönündeki eğilimi görmek bir şeydir. Ama bu eğilimin ancak ciddi güç mücadeleleri içinden ilerleyeceğini görüp ve Kürt halkının bu sınırları parçalama dinamiği (bu dinamiği besleyecek güçlendirecek şekilde işçi sınıfı ve emekçi kitleler içinde politika yapmayı) yönünde konumlanmadığımızda bu hiçbir şeydir! Devrimcilik, yorumlamaktan yapılan analizler doğrultusunda yapma’ya geçmekse, bu, Kürt sorununda burjuvaziyi neoliberal burjuva çözümsüzlüğe mahkum edecek, krizini derinleştirecek şekilde konumlanmayı; Kürt halkının tam hak eşitliğini, ayrılıp bağımsız devletini kurma hakkını, tüm ulusal demokratik haklarını kazanmasını, Kürt işçi sınıfı, kent ve kır yoksullarının ulusal-sınıfsal tam kurtuluşunun gerçekleşeceği sosyalist devrim ve sosyalist federasyon için mücadeleyi somut bir politik eksen olarak önümüze koymayı gerektirir.

Türkiye’nin bölgesel güç merkezi olması, küresel-bölgesel krizin fay hattı üzerinde yer almasının da etkisiyle ekonomik-siyasi-askeri-diplomatik yönden bu durumun sürekli altının çizilmesi (bu toplumsal mühendislik projeleriyle de desteklenip besleniyor. 1453 Fetih filmi kör gözüm parmağına sayılabilir.) geniş kitlelerde bu güçle özdeşleşme duygusunu, sahiplenme ve destekleme eğilimini ortaya çıkardı. Bu işçi sınıfı ve emekçilerin büyük bir bölümünde Kürt halkına karşı varolan şovenizme de çarpan etkisinde bulunmaktadır. Hem bölgesel savaşın fitilini ateşleyecek şekilde Suriye’ye yapılması olası bir müdaheleye, hem de Kürt halkının ulusal demokratik taleplerine ve mücadelesine karşı geliştirilen gerici-şoven saldırılara karşı işçi sınıfı ve emekçi kitleler içerisinde işçilerin birliği, halkların kardeşliği sloganının yükseltmeli, Kürt ulusunun ayrılıp kendi devletini kurma hakkını savunmalıyız. Tam hak eşitliğini, bu temelde ayrılma hakkını, Kürt işçi sınıfının bugün çok daha kalınlaşmış olan ulusal örtüden kurtulup (ezilen ulus milliyetçiliğinin etkisini kırarak) sınıf karşıtlığı zemininde mücadele etmesi için, aynı zamanda Türk işçi ve emekçilerinin de şovenizm zehri ile sınıf düşmanının -tekelci burjuvazinin- linç kıtalarına, kirli savaşa hazır asker yazılmalarını engelleyip Kürt-Türk işçi sınıfının enternayonal birliği için savunmalıyız. Yediden yetmişe bir coğrafyanın talebi olarak öne çıkan anadil hakkından demokratik özerkliğe kadar tüm ulusal demokratik hakların Kürt halkının en doğal hakları olduğunu savunmalıyız. Ve bu haklarını talep eder, kullanırken Kürt halkına yönelecek olan baskı, imha, saldırı politikalarına karşı Kürt halkının mücadelesinin yanında yer almalı, saldırılara karşı barikat olmalıyız.

 

TAKTİK SORUNUNA YAKLAŞIM

Kürt sorunundan Suriye-İran ile yakın savaş tehlikesine, anayasa sorunundan emeğin korunması mücadelesine kadar tüm süreç, olgu, olay ve gelişmeleri üretici güçler-üretim ilişkileri bağdaşmazlığı ve zorla yeniden düzenlenmesi süreci olan krizle birlikte ele almalıyız. Bu aynı zamanda her şeyi proletarya-burjuvazi karşıtlığı temelinde değerlendirmemizi, sonuçlar çıkarmamızı ve pozisyon almamızı sağlayacaktır.

Strateji-taktik ilişkisinin kuruluşu… programdan çıkışını alan güçlü bir taktik kavrayış sorunu. Program ve statejinin taktik halkaya dönüştürülmesi özellikle geçiş süreçlerinde çok daha fazla esnek ve dinamik bir taktik yaklaşımı gerektirir. Taktik somut durumun somut analizi ile koşulludur. Stratejik olanın somut durumla buluşturulması, taktikselleştirilmesi, örgütlenme halkasının oluşturulması. Taktik, sınıflar arası güç ve mücadele ilişkilerinin andaki durumunu veri alır, onu belirleyen tüm değişkenleri gözönünde bulundurur, bunların oluşturduğu dinamik bir sistemin içerisinde işçi sınıfının devrimci taktiğini ve eylemini geliştirir.

Taktik konusuna yaklaşımda bu topraklarda çokça rastladığımız savruluşlardan komünist nitelikte bir platform ve tüzükle çıkmış olmamıza rağmen henüz küçük burjuva sınıf karakterini aşamamış olmamız nedeniyle biz de azade değiliz. Genel ve soyut bir biçimde programatik görüşlerin -hayatla bağını kurmadan- propagandasının yapılması, program ve stratejinin taktiğin yerine geçirilmesi bir vakadır. Konjonktürel devrimcilik de diyebileceğimiz, an’ın fotoğrafına odaklanan ve siyasal tutum alma adına burjuva sınıf siyasetinin bir kenar süsü olmak da bir başka vaka… Birinde sağlamcı ve steril kalmak, diğerinde ise “siyasal kayıtsızlığa” düşmemek -tabii ki reformizm ve liberalizm bulaşığı bir siyasetle- garantidir! Çoğunlukla sağ-sol iki tutum birlikte boy verir, birinden birine hızla yaşanan kırılmalar gözlenir. Taktiğin bu sorunlu kavranışı asıl olarak büyük altsüst oluşların yaşandığı geçiş evrelerinde çok ciddi ideolojik-teorik-politik savrulmalara yolaçar.

Taktik konusuna girdiğimizde sınıf ilişkilerini tüm belirleyen, etkileyen dinamikleri ile birlikte dinamik bir şekilde değerlendirmeliyiz. Yaşanan kriz, kürt sorunu, bölgesel rejim krizi ancak bu odaktan bakılarak analiz edilebilir. Diğer türlü o gün öne çıkan olay ve olgulara göre konumlanır, dar siyasal devrimciliğin sınırlarını aşmayan bir taktik yaklaşıma savuruluruz. Konjonktürel devrimcilik; burjuvazinin dayattığı gündemlerin peşinden koşmak… Bu topraklarda dün olduğu gibi bugün de devrimci siyaset adına çokca örneğini gördüğümüz bir durumdur.

Konjonktürel devrimciliğe düşmemek için strateji-taktik bağının kurulması, bunun her dönem, olay, olgu üzerinden sürekli güncellenmesi, taktiğin anın fotoğrafına odaklanan, statik yorumuyla da sınırların çekilmesi gerekir. Bugün iç içe geçişlerin bu kadar yoğun olduğu, tüm ilişkilerin çoklu bileşkeler oluşturduğu, artık yalıtık olan hiçbir şeyin kalmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Üstüne üstlük bir de tüm dünyayı sarsan büyük bir bunalım var. Kriz anları sisteme ufacık bir müdahalenin bile çok farklı sonuçlara yolaçabileceği (tehlike-fırsat diyalektiği konusu) anlardır. Bugün öne çıkan dinamikler yarın zayıflayabileceği gibi çok geriden gelenin hızla belirleyici olabileceği süreçlerdir bu kesitler. Ve kesinlikle statik ve tek biçimli taktiklerle karşılanamaz. Çoklu biçimleri içeren, somut durumun somut analizinde bileşkeleri çok yönlü ve birbirleri ile ilişkileri içinde gören, buna uygun olarak sürekli taktiğini güncelleyen dinamik ve esnek bir taktik kavrayışa ihtiyacımız var. Dinamizm, esneklik, geçişlilik kadar, aynı zamanda her dinamiği yalnız geçmiş ve bugünle sınırlamadan gelecek ilişkisi içerisinde değerlendirmek de önemlidir. Örneğin, bir işçi sağlığı ve güvenliği meclisleri, ilk elde çok cılız ve işlevsiz görünse de, onun nasıl bir gelecek tohumu olduğunu, doğru politika ve örgütlenme biçimleriyle, ilerleyen süreçlerde nasıl gerçek, fiili bir sınıf savaşımı alanı haline geleceğini görebilmeli, hayal edebilmeli ve buna göre konumlanmalıyız.

“Genel taktik” diye bir şey yoktur, Suriye, savaş, Kürt, kadın, demokrasi, eğitim, hangi konu ve sorun olursa olsun proletaryanın taktikleri vardır. Taktik, ancak proletaryanın bilinç, eylem ve örgütlülüğünü geliştirmeye ve proletaryayı sosyalist devrim mücadelesi yolunda daha ileri hareketler için eğitmeye odaklıdır. İşçi sınıfının mevcut durumunu bu yönde dönüştürmeyi hedeflemek her gündem, çelişki, dinamik özgülünde teori-siyaset-örgütlenme-pratik bütünlüğünü oluşturarak örgütlenme ve pratik halkaya yüklenme sorunudur. Örneğin anayasa konusunda salt ideolojik-teorik bir karşıtlık oluşturmak ve propagandif yöne ağırlık vermek değil, ideolojik-teorik olanın somut mücadele dinamikleriyle birlikte siyasal karşılığını oluşturmak, buradan örgütlenme sorununa ve pratik faaliyete yüklenmek. Taktik sorununa yaklaşımda bir diğer yön ise şudur: bugün oluşum halinde olan bir sınıfın oluşum halindeki komünist devrimci çekirdeği olduğumuz için salt içe, örgüt sorununa, örgütün örgütlenmesine (bu eski dar ve kompartımancı taktik yaklaşımın da bir devamıdır) odaklı bir yaklaşım kesinlikle aşılmalıdır. Güç toplamak, ileride ele alacağımız çevreden örgüte doğru geçiş sorunumuz nedeniyle bizim için olmazsa olmazdır. Ancak bu salt örgütsel güç toplama ile sınırlandığında, somut sınıf dinamikleri içinden güç toplama ile bütünleşmediğinde, sınıfın güç toplaması ile iç içe yürütülmediğinde, eski dar örgütsel taktikçiliğin ötesine geçilemez.

Taktik sorunu temel gelişmelerin doğrultusu ve bunun iç belirlenimlerini de taşıyan, gelişen/gelişecek somut mücadele dinamiklerinin tanımlanması ve bunların içinden somut, tanımlı, hedefli konumlanış sorunudur. Böyle kavranmadığında, bir yanda soyutsu-bulutsu, kuşbakışı, statik, güncel mücadele dinamiklerine dışsal, belirsiz bir geleceğe havale edilen üst belirlemeler, diğer yandan güncel gelişmelere dar muhalefet ya da kendiliğindencilikle peşinde sürüklenme sözkonusu olur. Örneğin bir yandan bölgesel devrim deyip diğer yanda dar savaş karşıtlığı ile iştigal etme. Örneğin bir yandan emeğin korunması mücadelesinde stratejik perspektif deyip, diğer yanda her ağır işçi katliamı karşısında dar protestoculuktan öteye gidememe. vb. vb… Çok geleneksel bir gerilik de, somut politika ya da taktiğin salt bir takım taleplere -ki o da genellikle saldırılara karşı savunma talebi olur- indirgenmesi, saldırıların kitlelere ne getireceği ve buna karşı mücadele çağrılarının, dışsal ajitasyon-propaganda vd indirgenmesidir. Sınıfsal-toplumsal kitle dinamiklerinin somut stratejik-taktik değerlendirilmesi ve örgüt-kadro dinamiklerinin somut değerlendirilmesi ve dönüştürülmesi, yani somut sosyalist sınıf ve örgüt-kadro politikası ise, bu taktik yaklaşımda kendisine yer bulamaz.

Taktiğe yaklaşımda reform-devrim ilişkisinin nasıl kurulduğu da önemlidir. Bir yanda “önemli hak ve reformlar ancak devrim tehdit ve mücadelesinin yan ürünü olarak kazanılır” anlayışı vardır. Diğer yanda “hak ve reformlar ve bunlar için mücadele devrimin yolunu açar” anlayışı vardır. Bunlar kendi içlerinde tek yanlı mutlaklaştırıldığında, birincisi her türlü kendiliğinden mücadeleyi, hak ve reformu ve bunlar için mücadeleyi küçümseyen ve dıştalayan, dışında duran sol sektarizme; ikincisi ise giderek devrim amacının bir yana bırakıldığı, devrimci ve radikal olan her şeyden korkan ve dıştalayan, dışında duran reformizme götürür.

Devrim-reform bağlantısı, tek yanlı değil, yine devrim yönünden fakat iki yandan kurulmalıdır. Sosyalist devrimci bilincin taşınması, işçi sınıfının kendiliğinden hareket ve mücadelesi ne kadar genişler ve gelişirse, sınıf içinde o kadar açık ve güçlü bir zemin bulur. Fakat kendiliğinden hareket, küçük kazanımlar ne kadar idealize edilirse, sosyalist devrim fikri de o kadar gözden kaybolur. Ekonomik, sendikal, sosyal haklar için de, burjuva demokrasisinin sınırlarını genişletmek için de mücadele edilmeden, bu mücadelelerin örgütlenmesi ve yürütülmesi içinde de önderleşmeden sınıfın ve kitlelerin güvenini kazanmak, sosyalist devrimci ideolojiye açıklıklarını sağlamak mümkün değildir.

“İdeolojik propaganda, belirli düşüncelerin öğütlenmesi, sınıf savaşımına, yani ekonomik ve siyasal alanda belli pratik amaçlar uğruna verilecek savaşıma bağlanacaktır.” (Lenin) İdeolojik-teorik propagandayla sınırlı bir bir çevre olmaktan kesinlikle çıkmalıyız. İdeolojik propagandayı tam da Lenin’in ifade ettiği gibi somut politika ve taktiklere içerili hale getirmek ve bağlamak zorundayız. Sorun, tanımlı somut mücadele dinamikleri içinden kalıcı, süreklileşmiş faaliyet ve içe-dışa doğru örgütlenme kanallarının açılması, yaratılması, oluşturulmasıdır. Emeğin korunması sorununu mu ele alıyoruz, burada soyut bir teşhir ve propaganda çerçevesiyle kendimizi sınırlamaksızın örgütsel olarak en yakın halkayı somut bir dinamik olarak tanımlayıp yönelmeli, örneğin eğitim-sağlık gibi toplumsallaşmış sınıf mücadelesinin birer gündemi haline gelen ve az çok ilişkilerimizin de olduğu alanlara ve işçi sağlığı ve güvenliği meclislerine odaklanmalı, emeğin gerçek fiili korunması mücadelesini somut taleplerle gündemleştirmeli, sınıf içerisinde sınıfla birlikte güç biriktirmeliyiz.

Geleceğe dönük somut kitlesel mücadele dinamik ya da potansiyellerini tespit etmek, az çok yapabildiğimiz bir şey; örneğin kamunun çözülmesini, emeğin yeniden üretim alanlarının bir bütün olarak metalaşmasını ve yaşanan yeni proleterleşme süreçlerini, çok önce tespit ettik. Eğitim gibi somut politika ve örgütlenme halkasını oluşturmaya yöneldiğimiz bir alan da oldu. Ancak proleter disiplin, ısrar, alanın güncel politika ve mücadelelerle, yeni örgütlenme araç ve biçimleriyle, esnek ve dinamik bir biçimde örgütlenmesi konusunda ise sınıfta kaldık. Taktiğin en önemli yanlarından biri, somut dinamikler içinden örgütlenmesi, ve kendi öz güçlerini, aktivistlerini yaratarak ilerleyebilmesidir. Bu, küçük burjuva devrimci hareketin geleneksel işçi sınıfı ve emekçilere, somut mücadele dinamiklerine dışsal taktik anlayışından kopmayı, dar ve geri bir propaganda çevresi olmaktan çıkmayı gerektirir. Tanımlı, geleceğe dönük somut sınıf dinamiklerini tespit etmeli, bununla da yetinmeyip görece daha somut ve pratik iç hedef ve kademeleri tanımlayıp sonuç alıcı, hareket yaratıcı biçimde odaklanarak, her dinamiği kendi öz güçlerini ve örgütlülüklerini, destek halkalarını oluşturarak örgütlemeliyiz. Somut dinamikler içinden, süreklileşmiş ve giderek temel biçim olarak kurumlaşacak faaliyet ve örgütlenme eşiğini mutlaka aşmalı, bir iki yerde soluklu ama güç toplayıcı ve oluşturucu örnekler yaratmalıyız. Bu, ideolojik propagandanın aynı zamanda teori-siyaset-örgütlenme-pratik bütünlüğü içerisinden yapılması sorunudur. Taktiğin teorik-siyasal olduğu kadar örgütsel-pratik somut dayanaklarını ve öz güçlerini yaratarak ilerleyebilmek için, sabırlı ama ilk elde görece daha kolay ulaşabileceğimiz sınıf dinamiklerini belirleyip odaklanmalıyız.

KOMÜNİST DEVRİM ÖRGÜTÜ

Temmuz 2012

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*