Anasayfa » GÜNDEM » Dönülmez Akşamın Ufkundayız, Vakit Çok Geç

Dönülmez Akşamın Ufkundayız, Vakit Çok Geç

Ercan Akpınar yazdı;

Dönülmez Akşamın Ufkundayız, Vakit Çok Geç

Türkiye’de rejimin ve AKP’nin yaşadığı kriz ve yönetememe hali tüm alanlarda düzelmek bir yana her geçen gün daha da derinleşip, karmaşıklaşıyor. 15 Temmuz’un ardından ilan edilen OHAL ile hiç olmazsa 2017 yılında, içeride iktidarının payandalarını sağlamlaştırıp rejim krizini siyasal-toplumsal-ekonomik ayaklarını zapturapt altına almak istemişti AKP. “Allahın lütfu” olan darbe girişiminin sonuçlarından böylesi bir süreci oluşturabileceklerini umut etmişlerdi.
AKP ve rejimin liderliğini, “Tek Adam” eleştirilerini takmadığını belediye ve il başkanlarını görevden alarak kanırta kanırta gösteren RTE bugün rejim krizinin odağına yerleşmiş görünmektedir. Kişilik ve liderliğinde birleşmiş politik yönelimlerin tasfiyesiyle RTE’nin tasfiyesi aynı anlama gelmektedir. AKP’nin bir Erdoğan kültü yaratmak bu tasfiyeyi engelleme çabaları da 2017 boyunca sürmüş ve çatışmanın her iki ucundaki politik güçlerin konumlarını sağlamlaştırırken, Erdoğan verili rejimim hem en güçlü hem de en zayıf halkası olduğunu belirsizleştirmiştir. Ekonominin neoliberalizm üzerine kurulu oluğunu unutarak, sermayenin dolaşımına engel koyabileceğine dair açıklamalarını ertesi gün düzeltse de, serseri mayın özelliği sermayenin mülkiyet hakkına dair güvencelerin pamuk ipliğine bağlı olduğunu da ortaya koymuştur. Hukuk güvencesinin, keyfiyetle yer değiştirdiği tipik bir faşist yönetim biçimidir bu. Rejimin varlığını koruyabilmesi için bunlar zorunludur ama bu zorunluluklarda onun sonunu getirecektir!..
siyasal gericiliğin dizginlerini her alanda serbest bıraktıkları 2017 yılı boyunca, OHAL silahı ile tüm muhalif ses ve oluşumları boğmaya; ulusal,sınıfsal,cinsel,mezhepsel,demokratik hak ve özgürlük taleplerini ezip biat ettirmeyi hesap etmişlerdi. Kamudan onbinlerce memurun tasfiyesi ile devleti tekçi-faşist anlayışa uygun bir yapıya büründürmekten tutalım, en ufak bir muhalif sesin polis-mahkeme-cezaevi üçgeninde ezilmesine; açık açık “OHAL’i işçi eylem ve grevlerini bastırmak için kullanıyoruz” diyerek sermaye seviciliklerini ikrara ; eğitim sistemin tamamen çökertilerek Türkiye işçi sınıfına “çocuklarınız da işçi (ya da işsiz!) kalacak, eğitime ne gerek var”’ a gelen düzenlemelerine ; kadın cinsinin üzerindeki dini-feodal-erkek egemen baskıların kabından taşarak bir kırıma dönüşmesine ses çıkarmamalarına; şehirlerin betona boğulmasından, doğanın ekolojisine azami kar ve rant uğruna yıkıma götüren düzenlemelere doyamamalarına; içeride ve dışarda çatışma ve savaş seviciliğinden gözlerinin kararmasına; ülkenin sokaklarını, gözaltı merkezlerini, cezaevlerini işkencehaneye çevirmelerine; Kürdistan’ın şehir ve dağlarında “insanlı-insansız” katliamlara ; demokratik,sınıfsal talep ve istemleri “şeytanlaştırmalarına” ; toplumun üzerindeki mezhepçi sunni islamcılığı baskısını her alanda yükseltmelerine, neoliberal burjuva demokrasisi adına ne varsa adalet sisteminden parlamentoya, genel oya kadar herşeyi Saray’ın karanlık odalarından yükselen o çirkin, nemrut,tekçi, faşist diktacı söylem ve partikle etkisizleştirmeye; emekçi halkın medya ve siyasala rejimi her alanından yükselen yozlaşmanın etkisiyle çürütülmesine; işçi sınıfının insanca yaşam, insanca çalışma koşulları demek olan insanca yaşamaya yetecek ücret, çalışma koşulları ve örgütlenme özgürlüğü taleplerinin tekelci burjuvazi ile el ele bastırılmasına; iş cinayetlerine, taşeronlaştırmaya, işsizliğe, yoksulluğa, yaşam kalitesinin her geçen gün gerilemesine ; hülasa faşist kapitalist düzenin ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel… tüm alanlarında tam bir gerileme ve her geçen gün kendi içine daralan bir toplumsal yaşam dayatılmasına 2017 yılında da devam edildi.
Kapitalist Türkiye ekonomisinin bir kriz içinde olduğu, Türk lirasının döviz karşısında gün gün erirken, yükselen enflasyondan ve artan vergi ve zamlardan artık saklanamaz bir hale geldi. Saray rejiminin ekonomideki bu basıncı kontrol etmeye çalışması, siyasal ekonomik – demokratik (içerden ve dışardan yükselen) basıncın gereğini yapmaması durumunda patlayacağı bunun da elinin kulağında olduğu tartışmaya yer bırakmamaktadır. Tüm ekonomik göstergeler ne kadar kontrol altında tutulmaya çalışılırsa çalışılsın gerilerken, bunun karşılığı olarak özellikle askeri harcamalardaki artışı karşılayabilmek ve bir soygun,rüşvet,yolsuzluk ekonomisine dönmüş bu düzeni yeni kaynaklarla doyurabilmek adına tepeden tırnağa herşeyin zamlara boğulduğu, enflasyonun yükseldiği, ücretlerin ise sabit kaldığı, işsizliğin hızla arttığı bu süreçte AKP’yi iktidarda tutan en temel ilişkinin de sarsılmaya başladığı görülmektedir. 2000 kriznin ardından yapılan özelleştirmeler ve düzenlemelerle bugüne kadar gelen inşaat-ekonomisi ve emperyalist-kapitalist fonların bir kaç yıl öncesine kadar sıcak para olarak Türkiye’ye akması ile çevrilen ekonomi “istikrarlı” bir düzeydeydi. Tabi bu işçi ve emekçilerin değil, kapitalist ekonominin, tekelci sermayenin istikrarıydı. Son birkaç yıldan beri ise “istikrar” bu defa tersten bir ekonomik krizin koşullarını yaratmak için sürmektedir. Ekonomik nefes borularının tıkandığı, beslenme kanallarından yeterli akışın olmadığı bugün ise herşey tepe taklak olmak üzeredir. Dün ekonomik “istikrarın” getirisi işçi sınıfın üzerindeki sömürü ve ezilme baskısını nasıl arttırdıysa bugün de, istikrarsızlığın krizin faturası ona işsizlik, açlık ve sefalet olarak geri dönecek ve fatura yine işçi sınıfına çıkarılacaktır.
Salt ekonomi değil elbette. Ekonomik alt yapıdan doğup gelerek üst yapısal alanlarda da bir kriz ve yönetememe hali kendini çok daha açıkdan ve dolaysız olarak gösteriyor. Üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki uzlaşmaz çelişkiden kaynağını alan bu kriz hali emekçilerin artık eskisi gibi yaşamak istememeleri, geleceksizlik girdabından,belirsizlikten kurtulmak istemeleri ile de derinleşip, toplumsallaşmaktadır. Marksizmin özüdür, bir yerde ekonomik-siyasal krizler varsa, toplumsallaşıyorsa orada toplumsal-sınıfsal gelişme ihtiyaç ve talepler karşısında günü geçmiş kurumlar ve bir siyasi-ekonomik ilişki var demektir. Günü geçmiş bu kurumların siyasal rejimin tüm alanlarında var olduğunu söylemeye gerek yok. Son bir kaç ay içersinde sanki müsebbibi başkalarıymış gibi dışsallaştırılarak gündemleştirilen eğitim sistemi, belediyeler,şehircilik politikaları, çevre sorunları, ideolojik-kültürel meselelerde yeni arayışlara girerek kitlelerdeki öfkeye dönüşme sınırında takılıp kalmış belirsizlik- bekleme halinin kendi hanelerine yazdırmaya çalışmaları krize çözüm bulma nafile arayışlarındandır. Türkiye’deki siyasal krizin kapitalist üretim ilşkilerinin zemininde yükselmesine rağmen kendine has, AKP iktidarının izlediği siyasal sunni islamcı, tekçi, şoven,faşist politikalar nedeniyle de kriz içersindedir. Her iki düzey birbirini karşılıklı döngü içersinde aşağı çekmekte ve krizi daha da derinleştirmektedir. Toplumun enaz yüzde ellisinin AKP’nin izlediği yönetim anlayışına çeşitli düzeyleden itiraz ettikleri ve buradan doğan çelişkilerin nerdeyse uzlaşmaz olduğu ortadadır. AKP’nin MHP ile ittifak yaparak, demokratik hak ve özgürlükler, Kürt karşıtı şoven milliyetçi politikaları, buna uygun bir üslupla yükseltmeleri, birdenbire Atatürk’ü hatırlamaları, onu kurucu lider olarak tanıyarak etkisiz hale getirmeye çalışmaları, başkanlık seçimlerini kazanabilmek adına bir zorunluluk olmuştur. Bu tür ikiyüzlü, burjuva politik sahtekarlıkları hiç bir ahlaki bağlılık duymadan dile getirerek karşılarında gün gün büyüyen toplumsal kesimlerin içinde çatlak yaratmak, hiç değilse onlara korkulacak Bir şey olmadığını anlatmak içindir. Kurdun Kırmızı Başlıklı Kız’ı, kandırmasına benzeyen masallardır ve herhalde kimseyi ikna edecek de değildir.
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz. İnsanları, hele de bunlar dindar burjuva politikacılarsa sözleri ile değil eylemleri ile yargılamak gerekir. Burjuva laikliğinin modernist tüm uygulamalarının birer birer tasfiye edildiği, sunni islama cihat ideolojisinin ana kullardaki eğitime kadar girdiği, memlekette neredeyse tüm liselerin imamhatipe çevrilerek genç beyinleri ortaçağ karanlığının ideolojisi ile uyuşturulmaya çalışıldığı, devlet yöneticilerinin “demokratik kurumların” dönemsel yöneticiliğinden ziyade “cihat emiri” gibi davrandıkları, memleketin adı konulmamış fetvalarla hiçbir demokratik tarışma, hazırlık ve plana ihtiyaç duymadan (“TEOG olayını istemiyorum” gibi) yürüttükleri, her türlü eleştirel itirazı terörizm suçlaması ile karşılamaları koşullarında “Atatürkçü” söylemlerde boşluğa söylenmiş laflar olarak kalmaktadır. Şunun altını çizmek gerekir: Bugün geniş kitlelerdeki Atatürk imgesinin, tarihsel kemalist ideolojinin Atatürk’üyle çok da bir alakası yoktur. Kitleler AKP karşıtlıklarını, geleceğe dair beklenti istek ve ihtiyaçlarını “meşru” bir zeminde savunma ihtiyacı ile Atatürk’e sarılmaktadırlar. AKP’nin laik, modernist, burjuva demokrasisi karşıtlığının karşısında böyle konumlandıkları için (sol politik yelpazeden toplumsal bir güç odağı oluşturulamadığı için en çok) bir cephe oluşmuştur.
Daha çok CHP’nin liderliğinde olan bu cephede çatlak yaratmak için onların itiraz ettikleri kimi noktalara kendilerince neşter vurarak buradan birşeyler elde edileceği sanılmaktadır. TEOG ve üniversiteye giriş sisteminin adaletsizliklerine, sınavlarda yapılan usulsüzlüklere dönük toplumsal eleştirileri, şehirlerin birer birer beton mezarlığına dönüştürülmesine duyulan tepkileri, çevresel-ekolojik yıkıma karşı günden güne büyüyen toplumsal karşı çıkışları, itirazların demokratik içeriğini hiç gündeme getirmeden, yeni taşeron düzenlemesinde olduğu gibi muhattapları ile, sendikalarla konuşma gereği bile duymadan, hiçbir özeleştirel tutum almadan yeni düzenlemelere gitmeye çalışmaları bu nedenledir. Ama anlamadıkları kitlelerin bu tür itirazlarının temelinde kendi yaşamlarını ilgilendiren temel konularda demokratik katılımcı süreçlerin izlenerek en ileri ve en doğru politik yönelimlere ulaşılacağına olan inançları vardır. Bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmış keyfi bir yönetim biçiminin bunları karşılamadığı, koskoca bir eğitim sistemi ve milyonların geleceğini belirleyen bir konuya “TEOG olayı” basitliğinde, kahvehane ağzı ile yaklaşılması örneğinde görüldüğü üzere açıktır. Burjuva devletin onlarca yılda iyi kötü koşturduğu uzmanlaşmış tüm kurumlarını, kadrolaşma sevdası nedeni ile tasfiye deilmesi sonucu tam bir yıkıma uğratıldığı bugün “TEOG olayı” nın yerine neyin nasıl konulacağı da belirsizdir, ve görünen bu alanda da tam bir çöküşün başladığıdır. Hiçbir bilimsel yeterlilik, rasyonaliteye ihtiyaç duymadan herşeyin en iyisini Cübbeli Ahmet’in dini içerikli stand-up gösterilerinde söylediği şekliyle “biz biliriz” demelerinin sonucudur bunlar. Yaratılan enkaz her alanda büyümektedir.
Onlarda farkındadırlar, içerde-dışarda itirazların merkezinde olmalarının basıncıyla yalnızlaştıklarının bilincindedirler. Kitlesel desteğin erimeye devam ettiği koşullarda dönemin politik argümanı “beka sorunu” (bu olsa olsa AKP ve Erdoğan’ın bekasıdır) olarak belirlenince bu çerçevede ittifak güçleri aranmaktadır. Faşist MHP ve İP-Perinçek çetesinin ulusalcılarının desteği yetmediği için, hem bunları hoş tutmak hem de toplumsal yeni destek bulma çabasıyladır. Fakat vakit çok geç, dönülmez akşamın ufkundayız.
“İçerde” dinbaz politikalarla ulusalcı-şoven politikaların kırması bir siyasal gericilik yönetimine giren AKP-Erdoğan “dışarda” da yaşadığı sorun ve tıkanmaları aşmak için yeni Avrasyacı bir yönelime girmiştir. “Yeni Türkiye” laflarının, iddiasının tedavülden kaldırıldığı, Ortadoğu’nun “oyun kurucu gücü” olma iddiasının geri çekilerek Rusya’nın kanatlarının altına sığınma çabalarının artık alenileştiği bir süreç bu. ABD ve AB’nin Erdoğan’ın politik yönelimlerine karşı aldıkları tavır, ABD-AB’nin yaşadığı hegamonya kriz ve kaybını derinleştirme gayretleri, 15 Temmuz’un arka planında yaşananlar, Suriye’de Rojova güçleri ile ABD-AB’nin geliştirdiği ittifak, AKP-Erdoğan’ın üzerinin çizilmesi nedeni ile Rusya ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelinmesi…günü kurtarmak ve ABD’ye şantaj yapmak içindi. Fakat girilen yol şantajın karşılık bulmaması nedeniyle uzamış Rusya’nın ön açıcı sırt sıvazlamalarıyla da “cazibeli” hale gelmiştir. Rusya ile Suriye temelli geliştirilen ittifaklar S-400 antlaşması ABD ile mesafeyi açarken, karşıt hamleler Sarraf Davası, Nato krizi ve son olarak ABD Dışişleri Bakanının “Türkiye’nin Batı ittifakından uzaklaşmasının ekonomik ve siyasal sonuçları olacaktır” tehdidiyle verilmektedir.
Erdoğan ve AKP’nin sıkışmışlık duygusu o kadar hat safhaya ulaşmış ve bir türlü çıkış yolu bulamadıkları için kendilerini “antiemperyalist” ilan etmeye kadar vardırmışlardır. İfradı komik ve tarjik bir çaresizliğin ürünü olan bu antiemperyalizm ulusalcılarla ittifakın bir yan ürünü olarak tedavüle sokulurken yedi düvele direnen yiğitler olarak etrafına örülmüş duvardan tuğla sökmek amacıyla söylenen, hiç bir maddi karşılığı olmayan şeylerdir. Erdoğan’ın dediği üzere” siyasette kapılar her zaman açıktır”, bugün “antiemperyalist” olanlar yarın tekrar ABD ile dost ve stratejik ortak olabilirler. Ne de olsa “kanlı pazar” gibi ortak bir geçmişleri var!
Bu “antiemperyalizm” İP gibi faşist partileri, Sözcü’yü falan heyecanlandırabilir ancak! Fakat kapitalizmle sorunu olmayanların emperyalizmden bahsetmeye hakları yoktur! Kapitalist üretim ve siyasi egemenlik ilişkilerinin yapısal sorunlarının tetiklediği rejim krizlerinin, yönetememe ve sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini sağlayamaması nedeniyle derinleşen karşılıklı çıkar çatışmalarının yaşandığı bir konjonktürde AKP denen gerici siyasi iktidarın sırf neoliberal faşist iktidarını ayakta tutmak adına Rusya’ya yanaşırken ABD’yle karşı karşıya gelmesinin antiemperyalist bir yönü yoktur. ABD ile yaşanan siyasi kriz, AKP’nin ABD’den istediği ve beklediği siyasal bağımlılık ilişkisinin yeni düzeyinin tanınmaması ve Türkiye tekelci burjuvazisiyle ABD’nin patronajındaki geleneksel bağımlılık ilişkisinin düzeyinin ABD tarafından korunmak istemesi nedeniyle çıkmıştır. ABD’nin Türkiye ve AKP’den bölgesel çıkar ve hegamonyasının bir alt bileşeni olarak konumlanması isteğiyle, AKP-Erdoğan’ın (ABD’nin küresel hegamonyasındaki gerileme ve ABD’nin yaşadığı rejim krizini de fırsata çevirmek istemesiyle) bunun dışına taşıma, bölgede kendi başına politika yürütme gayreti nedeniyledir. Bu “antiemperyalizmin” (!) temelinde Türkiye tekelci burjuvazisinin bölge işçi sınıfı ve ezilen halkların sömürüsünden ve enerji kaynaklarından daha fazla pay istemesi ve AKP’nin bu yeni ilişkinin bölgesel ortağı olarak tanınması çabası vardır. Ve bu gayret aslında hiç de AKP’yle başlamamıştır. Türkiye tekelci burjuvazisinin, orta-ileri gelişmişlikteki kapitalizminin bölgedeki ekonomik-siyasal etkinliğini ta Kıbrıs savaşından bu yana canlı tuttuğunu biliyoruz. Sovyetlerin, modern revizyonizmin dağılmasının ardından önce Balkanlarda, daha sonra Kafkasya’da Osmanlı bakiyesi müslüman toplulukların hamiliğine soyunarak bölgesel pazar ve sömürüden pay kapma mücadelesine giriştiğini ve sonucunun hüsran olduğunu da… 1. Körfez savaşında Özal’ın kötü ünlü “bir koyup üç alacağız” söylemi de Ortadoğu’ya yönelik halis niyetlerin dışa vurumuydu. Türkiye tekelci burjuvazisinin tarihsel arka planı da bulunan bu periferisinden başlayarak yayılma, büyüme emperyalist hevesleri bunu sağlayacak ekonomik-askeri-siyasi gücünün yetrsizliği, rakiplerinin etkinliği nedeniyle başarısız olmuştu. Bugün ise AKP iktidarı tekelci burjuvazinin bu tarihsel ve ekonomik eğilimine yaslanarak ve Küresel-bölgesel rejim krizlerinin tüm verili dengeleri sarstığı bir dönemde yeniden bu “emperyalist” eğilimleri-özlemi kaşımaya çalışmasında yeni bir yön yok. Yalnız küresel ve bölgesel hegemonya krizlerinin ciddiyeti ne kadar artmış, rakipleri zayıflamış olsa da Türkiye hala buradaki ilişkilerden mevzi kazanacak güçte değildir. Herşeyden önce bu kendisinin de bir yapısal yönetememe ve ekonomisinin kırılganlığıyla, kendi içinde çok fazla, başta Kürt sorunu olmak üzere ulusal,sınıfsal,toplumsal sorun yumağı olması nedeniyle gerçekleşememektedir. Şovenizm ve hamasi nutuklarla bu sorunların üstünü kapatıp tekelci burjuvazinin sömürü isteğine yanıt olmaya çalışılırken üretilen bir şeydir bu antiemperyalizm lafları.
Antiemperyalist olmak başta işçi sınıfı olmak üzere tüm ezilen ve sömürülen kesimlerin küresel mali oligarşi karşısındaki ekonomik, demokratik, siyasal, toplumsal çıkarlarını yine ancak işçi sınıfının önderliğinde yürüyen bir sınıf savaşımının parçası olmakla kazanabilir. Küresel krizin yarattığı sarsıntılar çağında küresel kapitalist egemenlik ve güç ilişkilerinin eski dengesinin çok yönlü ve taraflı mücadeleler karşısında tıkandığı ve yeni dengenin de henüz kurulamadığı koşullarda ortaya çıkan güç mücadelelerinde el yükseltmek için, öncesi bir yana, Arap Baharından bu güne daha agresif bir şekilde atakta olan Türkiye tekelci burjuvazisinin çıkarlarının söz konusu olduğu siyasi yönelimleri antiemperyalizm olarak tarif etmek ahmaklıktır.
Türkiye burjuvazisinin öteden beri ABD-AB ittifakından çıkıp Rusya-Çin eksenine kaymasını isteyen bir kesimi olduğu bilinmektedir. Bu kesimlerle Türkiye tekelci burjuvazisinin motor gücü olan tekellerinin ABD-AB’yle olan ilişki ve ittifakları nedeniyle Türkiye’deki ekonomik gücü elinde tuttuğundan, toplumsal artı değerin çoğuna el koyduklarından bir çıkar mücadelesi yaşanmaktadır. Türkiye’nin verili uluslararası siyasi ilişkiler ve eksen bütünlüğü korundukça ‘Avrasyacı’ olarak tanımlanan bu güçlerin tekelci burjuvazisi karşısında -son zamanlarda bitleri kanlanmış olsa da- ciddi bir etkinlikleri olamayacaktır. ABD-AB ekseni yerine Rusya-Çin eksenine kayılması tüm siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel güç ilişkilerini de değiştireceğinden bundan en çok kendilerinin yararlanacağını hesap eden bu kesimlerin motivasyonu da ulusal çıkarlar falan değil tamamen duygusaldır.
Sermaye kesimleri arasındaki bu çıkar çatışmasının politik argümanlarını emekçi kitlelere bir taraf “antiemperyalizm” olarak pazarlarken, diğeri “demokratik özgürlüklerin savunulması” olarak propaganda etmektedir. Oysa bunlar ne antiemperyalisttir, ne de demokratik özgürlükleri gerçektewn savunma gibi bir samimiyete sahiptirler. Her iki kesimde Türkiye ve bölge işçi sınıfını en iyi kendisinin sömüreceğini (pardon yöneteceğini) iddia etmektedir. İşçi sınıfı ve ezilen kesimlerin bu iki kesimle de yapacağı bir kader-çıkar birliği yoktur. Tam aksine kapitalist özel mülkiyet düzeni güç ve egemenlik ilişkileri nedeniyle, ezen ezilen ilişkisinin toplumsal konumları nedeniyle uzlaşmazlıkları vardır.
Her ulus iki ulustur belgisini kavrayamamış küçük burjuvazi bu tür antiemperyalizmlerden belki etkilenebilir. Sistemik çelişkinin temeline ’emperyalizm ve ezilen halklar’ çelişkisini koyanların kafası karışabilir. Antifaşizmi salt politik burjuva özgürlüklerin kazanılmasına indirgeyenler; anti kapitalizmi, işçi sınıfını başa yazmayanların da keza… Bir tarafta neoliberal, dinbaz, faşist AKP’nin “antiemperyalizmi”, diğer tarafta emperyalist mali oligarşinin tepesindeki, halkların kanına ekmek doğramış ABD’nin “burjuva demokrasisine sahip çıkan” (!), Kürt halkıyla dayanışma geliştiren Rojova pratiği. Küçük burjuvaziye kabuslar gördürebilir. Çağın proleter devrimler çağı olduğu gerçeğini bütün ideolojik-siyasal iz düşümleriyle sosyalist işçi demokrasisi ekseninde buluşturamayan tüm güçler yalpalayacak ve bir çıkış bulmakta zorlanacaktır.
2018 yılında rejim krizinin tüm parametrelerinde, sınıfsal, ulusal, toplumsal, ideolojik, kültürel yönleriyle derinleşeceğini söyleyebiliriz. Bir ekonomik kriz olasılığının oldukça güçlendiği, 2018’in işçi sınıfı için çok zor geçeceği ufukta görünmüştür. Sınıf savaşımının yeni bir sürece gireceği açıktır; bu mücadelenin yeni koşullarına politik olarak hazır olan güçler öne çıkarken izlemeyi tercih edenler silinip gidecektir.

Ercan Akpınar
Tekirdağ 2 No.lu F Tipi Hapishanesi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*