Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » Döneme bakış ve duruş yönümüz-3

Döneme bakış ve duruş yönümüz-3

Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. “ der Marx, ve devam eder: “O zaman bir toplumsal sarsıntılar çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.” …

Türkiye’de uzun bir dönemdir süregiden, yer yer yatışırmış gibi görünse de çok geçmeden yeniden alevlenen rejim sarsıntılarına da, bir bütün olarak toplumsal-siyasal çelişkilerin gelişim yönüne de öncelikle buradan bakacağız. Bu bizi, antiemperyalist söylemli milliyetçi soldan da, antifaşist söylemli liberal soldan da, ikisi arasında yalpalayıp eriyen dar siyasal küçük burjuva devrimciliğinden de ayıracak temel bir çıkış noktasıdır. Çünkü proletaryanın toplumsal üretkenlik gücünün gelişimi ile burjuva üretim ilişkileri çelişkisi, proletarya-burjuvazi uzlaşmaz karşıtlık ekseninin çıkış noktasıdır. Emperyalist kapitalizm ve bağımlı kapitalizmin, her kriz devresinde yeni bir itilim kazanan, ekonomisini, politikasını, ve bir bütün olarak toplumu ve işçi sınıfını yeniden yapılandırma harekatlarının en derindeki temelinde, işte kapitalizmin bu özsel çelişkisi vardır.

Sermayenin emek üzerindeki mutlak ve özellikle de göreli artı değer sömürüsünü genişletmek ve derinleştirmek, aşırı birikmiş sermayeye yeni karlı sömürü ve yatırım alanları açmak ve eldekileri daha şiddetle sömürmek, bunun engeli haline gelmiş önceki üretim ve egemenlik ilişkilerinin çözülmesini, ve sermayenin uluslar arası birikimi dahil, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde sömürü ve egemenliğinin yeni ve daha geniş bir düzlemden örgütlenmesini hızlandırmak. Süreçteki her türden gelişim ve değişimlerin kaotik görünümlerin de üstüne çıkılarak proletarya-burjuvazi çelişkisine bağlamamız, bizim açımızdan en belirleyici olan budur. Proletarya-burjuvazi çelişkisinin daha açık ve belirgin hale gelişi ve giderek daha büyüyen ve karşıtlaşan bir nitelik kazanması. Kapitalizm belli çelişkileri sistem içine çekip yumuşatırken kapitalizmin temel çelişkisini daha açık, belirgin ve görünür hale getirmekte, temel karşıtlık oluşturan bu çelişki (burjuvazi-proletarya) bağlantılı bütün çelişkilerle birlikte daha derin ve çözümü proletaryanın sınıf iktidarı ve sosyalizm olan daha derin ve şiddetli bir karşıtlık olarak gelişmektedir. Bütün faaliyetimizin temelini de politika zeminimizi de açık ve net olarak belirleyecek olan, belirlemesi gereken budur. Burjuvazinin tümü iç içe ve bir bütün oluşturan dev çaplı ve krizle yeni bir itilim de kazanan ekonomik, toplumsal, siyasal yeniden yapılanma programları bu eksendendir: İşçi sınıfına saldırı, işçi sınıfının sermaye için toplumsal üretkenliğini zorla artıran fakat işçileri parçalayan yeni üretim, emek ve siyaset organizasyonları, sermayenin hareket alanı ekonomik, siyasal, toplumsal, uluslar arası giderek genişlerken, işçilerin giderek daha fazla daralan ücretli kölelik hücrelerine hapsedilmesi… Öyleyse herkesin gözünü diktiği tepedeki arbede sürüp giderken, bir de aşağıda neler olup bittiğine bakalım:

Toplumsal kriz dinamikleri

İşçi sınıfının geniş kesimleri içinde yeni bir mutlak yoksullaşma dalgası, 2008 yılı başından itibaren hissedilmeye başlandı. İşçi kitlelerinde gerçek ücretlerde düşüş ve mutlak yoksullaşma oranı yüzde 20 düzeyindedir. Devleşen işsizler ordusu içindeki her 2 işsizden biri, son 1 yılda işsiz kaldı. Marka sahibi bir tekelci şirket 700 lira ücretle mühendis alacağını duyuruyor 100 mühendis başvuruyor. Ortalama mühendislerin işe giriş ücretleri, büyük sanayi işçilerinki gibi 700 lira civarına sabitlenmiş durumda. Çoğu işsiz bırakalım sendika, sigortayı, asgari ücrete öncekinin iki katı ağır çalışmayı kabul edecek durumda. 10 yıllık kamu işçileri ve memurların, birinci dereceden emeklililerin ücretleri 1000-1200 lira civarında. Bir çok işyerinde ücretler aylar boyunca ödenmiyor veya eksik ödeniyor. Hemen her 5 işçi emekçiden biri ödeyemez hale geldiği kredi kartı, fatura veya vergi borçları nedeniyle haciz kıskacı altında. Ücretini alamama, işsizlik, borçlarını ödeyememe, geçim sıkıntısı gibi nedenlerle yaşamına son veren işçilerin sayısında, 2001 krizine göre yüzde 50’lik bir artış var. Türkiye’nin en büyük sorunu sorusuna “işsizlik” diye yanıt verenler yüzde 80 ile birinci sırada. 2001 krizi sonrasında bile bu oran yüzde 42’ydi. Hemen ardından “geçim sıkıntısı” geliyor. “Hükümet başarılı” diyenler -bu oy oranlarına tam yansımamakla birlikte- yüzde 55’ten yüzde 25’e düşmüş, gelecek bir yıl daha kötü olacak diyenler ise yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda. Gelecek beklentisizliği ve karamsarlığı da 2001 krizi sonrasına göre 2 kat artmış durumda.

Bu tablonun anlattığı çıplak bir gerçek vardır: İşsizlik, geçim sıkıntısı, kölece çalışma ve yaşam koşulları, orta sınıfların çözülme ve konum kayıplarıyla birlikte, genişçe bir kesim içinde dayanılmaz bir noktaya doğru dayanmaya başlamıştır! İzmir’de başlayıp Çanakkale’de devam eden Kürtlere linç saldırıları, Manisa’da Romanlara küçük çaplı bir Çorum’u andıran linç saldırısı, Reşadiye’den sonra 4 kişinin ölümüyle sonuçlanan eylemler, Edirne’de tutsaklar için eylem yapan bir devrimci gruba karşı linç galeyanı, Iğdır’da DTP mitinginin ardından Kürtler ile MHP’lilerin binlerce kişilik çatışmaları ve BDP milletvekilinin taşlanması, Mardin’de çocuk kaçırmaya çalışan bir aşağılık herife karşı linç galeyanı, İzmir’de Romanlarla Muşlu Kürtler arasında çok sayıda kişinin ağır yaralanması ve bir kamyonetin yakılması, dükkanların tahrip edilmesiyle sonuçlanan çatışmalar, Diyarbakırspor-Bursaspor maçında ve sonrasında çıkan olaylar… 2001 krizi sonrasında patlama yapan kapkaçcılık fırtınası bir nebze hafiflerken, bu kez onu mumla aratacak, çocuk fuhşu ve organ mafyasının başını çektiği çocuk kaçırma furyasının başgöstermesi (son 3 ayda 1200 çocuk kayboldu)… İşsizlik, iflaslar, borçlar nedeniyle görülmemiş bir düzeye çıkan intiharlar, cinnetler, cinayetler salgını… Marmaray Yenikapı şantiyesinde, Toki Gölcük inşaatlarında, ücretleri ödenmeyen işçilerin toplu olarak kendilerini üretim araçlarıyla birlikte yakma girişimleri, yine hemen her gün ücretlerini alamayan ya da borçlarını ödeyemeyen birkaç işçinin intihar girişimini son pazarlık şansıymış gibi ileri sürmesi… Tekel’de, Tariş’te, İtfaiye’de görülmemiş biçimler kazanan direnişler… Bir dönemki Uzan’ın Genç Partisi gibi, Sarıgül’ün partisinin daha kurulması tamamlanmadan anketlerde yüzde 6-7 oy oranının görünmesi…

Bunların hiçbiri yalnızca rejim krizi ve saflaşmasının sonuçları değildir. Aynı zamanda ekonomik kriz ve yaşamın tüm alanlarına doğru genişleyen bir sefalet-güvencesizlik birikimi zemininde ortaya çıkmaktadır. Ekonomik, siyasal sarsıntılar ile iç içe, toplumsal sarsıntılar da toplumsal krizi belirginleştirmektedir. Meta-kredi-fatura-kontur köleliği, işsizlik, yoksullaşma ile birlikte bir emek (işçinin alçaltılması ve yaşam güçlerinin en katı ve mutlak biçimde tüketilmesi) krizi, bir tarım ve gıda krizi, bir sağlık krizi, bir eğitim krizi, bir kadın aile ve çocuk krizi, bir kent krizi, bir konum ve kimlik krizi de toplumsal krizin bileşenleri haline gelmiş durumdadır. Toplumsal sarsıntıların da devamı, hem işçi, yoksul emekçi direnişleri, hem de burjuva siyasal saflaşmalar ve adli olaylar çevresinde gelecektir.

İşçi sınıfı hareketinin gelişim seyri

Asıl gözümüzü dikmemiz gereken ise işçi sınıfı hareketenin gelişim seyridir. Telekom grevi, birkaç saatlik işbırakmaların 30 bin kişilik mitinglerin, kitlesel yürüyüş ve yol kesmelerin olduğu SSGS yasasına karşı direniş hareketi, Kesk grevi, Tekel, Tariş, Marmaray direnişleri. Sağlık ve eğitim emekçilerinin direnişleri. Novamed, Tersane, İBM, E-Kart, Ambarlı ve Mersin liman, ATV, metal sektörü, belediye, itfaiye gibi sınıfın çok çeşitli kesimlerinin mücadelelerinde kısmi canlanma ve artan direşkenlik eğilimi. Yalnızca son dönemdeki öne çıkan bu direnişlerin sıralanması bile (ki devrimci basının, devrimcilerin ucundan kıyısından gündemine giren veya girmeyen yüzlercesi vardır) devrimcilerde hakim olan sınıf hareketinin ağır bir eziklik ve atalet içinde olduğu yönündeki düşünce tarzının ve ruh halinin doğru olmadığını göstermeye yeter. Sınıf hareketinde birbirini izleyen öz savunma direniş ve eylemleriyle, kesintilerle birlikte alt düzeyden de olsa bir süreklilik oluşmaya başlamıştır. Yer yer daha canlı, kitlesel, soluklu, Türkiye çapında gündemleşen direniş ve hareketler de ortaya çıkmaktadır. Ancak bu tür canlı, soluklu eylemler olduğunda, sınıf hareketinin bütünsel gelişim seyri, iç zayıflık ve kırılganlıklarına dair bir kavrayış yoksunluğuyla, aşırı abartılı beklentilere girilip, hayal kırıklığıyla boşluğa düşmeler de bir olmaktadır. Büyük heyecanlardan büyük hayal kırıklıklarına, anlık hamlelerden ağır ataletlere düşmek sınıf devrimciliğinin değil, küçük burjuva kendiliğindenci ve istikrarsız ruh halinin ifadesidir. Kriz dinamiklerinin devrimci yönden değerlendirilmesi, işçi sınıfının, kitlelerin içinde bulunduğu koşullarla, bilinç ve örgütlenme düzeyiyle birleşik değerlendirilmediğinden, krizin çözücü etkisi ve toplumsal tahribatı görülmediği ya da dışardan analizlerle geçildiğinden sadece fırsat yönü görülür ve taktik müdahaleler, aslında o bile değil, anlık ve kesitsel yüklenişlerle sınıf hareketinin ayağa kaldırılacağı, durumun hemen değiştirileceği düşünülür. Kendiliğindenci, yüzeysel analizlerden başlayan tek yanlılık, stratejik bir çalışmanın olmadığı taktiksel, anlık yüklenmelerle sonuç alınabileceğine ilişkin abartılı beklentilerle birleşir. Taktiksel yüklenmeler de stratejik çalışmaya geçiş için değerlendirilemediğinden -sınıfın, alanların içinde istikrarlı, soluklu, kökleşen çalışmaların; temel kurumsallaşma eksikliğinden- bu kez aynı şeyleri tekrar edip duruyoruz düşünce ve duygusuyla birleşerek kırılmalara yol açmaktadır. Sınıf hareketinin gelişme potansiyellerini görmeyen karamsar ve umutsuz bakışı kırmaya çalışırken nihayetinde sayısız gelgeç yönelim denemesinden sonra bunu daha da derinleştiren kendiliğindenci, olgucu bakış ve çalışma tarzı değiştirilmelidir. Sınıf içinde güç toplamakta stratejik ve güçlü bir iç örgüye sahip çalışmanın başlatılması, yerleşiklik kazanması ve kurumsallaşmasıyla hızlı taktiksel yönelimi birleştirebilmek- bunları gerçekleştirebilecek bir örgütsel ve kadrosal formasyon- yol alabilmenin koşuludur.

İşçi sınıfının saldırıya uğrayan ve uğrayacak bölüklerinin çok sayıda işten atma, sosyal hak ve ücret, statü kaybına yol açan bu saldırılar karşısında doğal, diğer deyişle kendiliğinden tepkisi direnmektir. Burjuvazinin stratejik bir kapsama sahip, fakat her kriz devresi ve sonrasında vites büyüten saldırıları karşısında, belli bir ön birikim zemininden gelen, hak kayıpları ve dayanılmaz hale gelen çalışma koşullarına karşı direnişlerin sayısında bir artış olması da kaçınılmazdır. Fakat sadece direnişlerin olacağını ve artacağını öngörerek ve sınıfa bu sınırlarda genel ve anlık yönelimlerle güç toplanamaz. Özellikle burjuvazinin büyük çaplı bir özelleştirme, tasfiye, güvencesizleştirme dalgasının daha düğmesine bastığı günümüzde, 1995 (Türk-İş’in 150 bin kişinin katıldığı Ankara mitingi) sonrasında ortaya çıkan ve süregelen direnişler, çözülme, geri düzeyde uzlaşma ve yenilgiler, sürekli hak ve mevzi kayıpları biçiminde gelişen süreçten geleceğe dönük temel devrimci sonuçları çıkarmak ve bunları örgütlenme ve çalışma tarzında da köklü bir dönüşümle, ısrarla pratikleştirmek zorunludur.

Özelleştirmeye karşı direnişlerde işçilerin başlangıçtaki tutumları direngenliği ile sonraki tutumları, sendikaların kendilerinin de varlık yokluk koşulu haline gelmesiyle daha sahiplenir olarak başladıkları direnişin zayıflması ve işçilerin direnç kaybı ortaya çıkmaya başladığında ise direnişi etkisiz kılıp uzlaşma kulvarına nasıl çektiklerini, bunun geri düzeylerde gerçekleştiğini ezberlemiş durumdayız. “Bu kadar kitleselliği, direngenliği, desteği olan Tekel direnişi bile sonuç almadıysa…” ruh hali, yalnızca geniş işçi kitlelerinin değil, devrimcilerin de ruh halini belirlemektedir. Aslında, işçi sınıfının geleneksel ve geniş yeni kesimlerinde azımsanmayacak bir özsavunma çabası ve artan direniş eğilimine karşın, bir çoğunun gelişim seyri ve sonuçlarının birbirinin benzeri olması; durağanlık ve hiçbir şey değişmiyor düşünüş ve psikolojisini işçi sınıfı ve devrimcilerde oluşturan da budur. Gerçekleşen güdük, ölgün genel grevin eleştirisi dahil kendiliğindenci gelişimin zayıflıklarının belirlenmesi, stratejik bir kavrayış içinden işçi hareketinin sendika bürokrasisinin hakimiyetinden çıkartılmasını hedefleyen ve mücadelenin iç örgüsünü değiştirecek taktik ve örgütlenme biçimlerini pratikleştiren politikalarla gidildiğinde güç toplanabilir.

Tekel direnişi ve Genel Grev üzerine

Tekel direnişi, krizin etkisi, birleşik güçlerin eylem süreçleriyle de -yatay bir seyir de izlese- birleşik eylemselliğe bir süreklilik kazandırması, hem Ankara’nın göbeğinde odaklanması hem de bir çok kente yayılı oluşuyla direngenlik ve etkisinin görece güçlülüğüyle ileriye doğru bir farklılık oluşturuyor. Fakat temel soruyu ve sorunu ortadan kaldırmıyor. Genel grev genel direniş, üretimi durduran, daha geniş sınıf kesimlerine yayılan ve sokağa taşan, sokaklara hakim olan, blokajlarla kavşakları kilitleyen sınıf militanlığı.. işçilerden yana çözümü zorlayacak temel eylem biçimi, biçimleri bunlardır. Eylem ve her türlü çalışmanın fiili inisiyatifinin sendika bürokrasisinin dışına doğru çıkartılmaya başlandığı grev, eylem, destek, enformasyon vb. komitelerin fiilen oluşturulması ve yürütülmesi. Farklı bölgelerdeki tekel işçilerini temsil eden, çekirdeğinde öncü işçilerin olduğu bir temsilciler/ delegeler meclisi… Direnişle ilgili temel kararları alacak ve son sözü söyleyecek olan bir işçi meclisi. Ve her tekelin bulunduğu bölgede grev direniş komiteleri. Ve toplumsal bağlantıların destek komitelerinin, aileleri örgütleyen kadın komitelerinin oluşturulması. Birleşik güçlerle de sendika dolayımıyla değil doğrudan bağlantılar kurulması. Fiilen ve olabilirse karara da dönüştürerek sendikanın bu işçi meclisinin belirleyip onaylamadığı hiçbir anlaşmayı yapamayacağı bir durumu ortaya çıkartmak. Gerçekleştirilmesi güç olsa bile bunların ısrarla somut politika olarak önerilmesi, gündemde tutulması, her direnişte çalışmasının yürütülmesi…

Bu tür direniş ve grevlerin başarısı düzen sendikalarının kontrol ve belirleyiciliğinin dışına çıkan işçilerin direniş sürecinde oluşturdukları direnişin gücünü de yansıtan seçili temsilcileri ve delegelerinden oluşan işçi komite ve meclislerinin oluşturulmasına bağlıdır. İşçi temsilcilerinden oluşan bu meclisler, direnişin sürdürülmesi ve bitirilmesi, bazı hakların kabulu ya da vaz geçilmesi ve temel eylem kararlarını işçi demokrasisi uygulayarak, tüm işçilerin katılacağı oylamalarla karara bağlamalıdır. Öncü işçi kurulları, işyeri komite ve meclisleri, direniş komiteleri, sınıf dayanışması komiteleri ve platformları, bugünkü koşullarda hem direnişlerin başarısının koşuludur hem de sınıf hareketini tek biçimlilikten kurtarmanın, kendi özgüç ve dinamiklerini de harekete geçirerek -ki direnişler bu yönde bir dinamik de yaratıyor- daha güvenli ve kararlı olmalarını, işçi hareketinin kitle temelinin de genişlemesi ve güç kazanmasını sağlayacaktır. Direnişlerin kendiliğindenci karakterinin aşılması ve makus talihlerinin yenilmesinin birinci koşulu budur. Onlara yeni bir örgütlenme bakışı kazandırmalıyız. Sendika bürokratları engellemeye çalışsa ve işçilerdeki sendikaya bağlı hareket etme düşünce ve duygusu karşı bir etken olarak işlese de direnişlerin gelişimi bu yönde bir ortam da yaratıyor ve bunun gerçekleştirilmesini başarının koşulu haline getiriyor.

Kendiliğinden direnişleri kendiliğindenlikten çıkartmanın ikinci koşulu, bu direnişlerin gerçekte salt ekonomik mücadeleler değil siyasal mücadeleler olduğu, saldırının sadece neoliberal ekonomik saldırı olarak değil burjuvazinin hükümette cisimleşmiş olarak tüm siyasal ve toplumsal gücünü-polis, yasalar, medyasını, işçi sınıfı içindeki parçalılık ve rekabeti – harekete geçirerek bu saldırıları örgütlediğini eğer öncü işçiler ve işçi hareketinin bunları etkisizleştirecek bir direniş örgütlemezlerse, direnişin ilk başlangıç aşamasından sonra burjuvazinin iktidarını zora sokacak, korku oluşturacak bir kararlılık ve direniş düzeyine sıçramazlarsa direngenliğini artıran hükümetin (sermayenin tüm gücünü arkasına almış ) artan direnci ve saldırıları karşısında etkisizleşecekleri ve onun koşullarına boyun eğecekleri açıkça söylenmelidir. İşçi direnişinin direngenliği, işçilerin mücadele ve özverisi bunların belirtilmesi çok önemlidir, işçilerin kendilerine olan güvenlerini artırır, işçi sınıfının diğer bölüklerine örnek ve esin oluşturur. Bununla birlikte salt burada takılınıp kalınırsa kendiliğindenliğe övgünün ötesine pek geçilemez. Direniş ilk aşamasından sonra ya sıçrayacak ya kırılmaya yüz tutacaktır. Direnişinin bu koşullarda başarılı olabilmesi ancak burjuvazinin ve hükümetin kazanacaklarına göre kaybedeceğinin daha fazla olacağını görmesi, eylemin sonuçlarının onlar cephesinden en azından kestirilemez hale gelmesiyle mümkündür. Direnişin ehliliştirilmesini de önleyecek biçimde sıçratılmasıyla bu gerçekleştirilebilinir. Olağan bir genel grev bu açıdan yeterli bir mücadele biçimi değildir. İşçilerin sürekli her gün her saat gerçekleştirecekleri çok çeşitlilikte ve burjuvaziyi, hükümeti, devleti taciz eden darbeleyen eylemlerinin yanısıra sokakları, ana caddeleri, kavşakları, körprüleri, limanları, sermayenin beyin ve kalp atışlarının olduğu mekanları ele geçiren, blokajlar yapan, sokağa taşan, sınıf militanlığının konuşturulduğu bir genel grev ve genel direnişin örgütlenmesi. Bu genel grev genel direniş şu gün şu saat sınırlılığını ve bu şekilde kontrollü başlayıp kontrollü bitirilmesi biçiminde düşünülmemelidir. Reformist işçi syasetinin genel grev biçimidir bu. Genel grev genel direniş küçüklü büyüklü sürekli eylemler dizgesi içinden sıçramalarla ve dalgasal bir şekilde gerçekleşen bir yığın eylemidir. Burjuvazinin ve sendikaların kontrolüne bağlı olarak gelişen ve gerçekleşen bir eylem değil burjuvazinin ve sendikaların kontrolünün dışına çıktığı ve onlarca oluşturulan barikatları yıkıp aştığı ölçüde başarıya ulaşabilecek olan bir eylemdir. Bundan dolayı genel grev ve genel direnişin nasıl olması-gelişimi ve hangi mücadele biçimlerini içermesi- gerektiği ve örgütsel temelini neyin oluştuacağı -işyeri komite ve meclisleri, genel grev genel direniş komiteleri, düzen sendikacılığı icazetinin kırılması- birlikte düşünülüp ortaya konulmalıdır.

Emeğin korunması mücadelesinde ayırdedici çizgiler

Üçüncüsü, korunamayan, büyük hak ve mevzi kayıplarına uğrayan emeğin bugünkü durumu emeğin korunması mücadelesi perspektifi içerisinden ele alınmalıdır. Ortaya çıkan durum sınıf içindeki parçalanma, rekabet, örgütsüzleşme, bireyselleşme, bilisizleşme ve düşkünleşmeyi artırdı ve örgütlenme, birleşik mücadele eğilimlerini de çok aşağılara düşürdü. Krizle birlikte sermayenin işsizleştirme, özelleştirme, örgütsüzleştirme, sağlıksızlaştırma, eğitimsizleştirme, güvencesizleştirme, esnekleştirme, iş katliamları saldırıları da kapsam ve derinliği artan yeni bir dalgasal karakter kazanmaktadır. Buna karşılık, son dönemdeki Tersane, Tekel, Tariş, İtfaiye, Marmaray, Atanması Yapılmamış Öğretmenler gibi direnişlerin, nisbi bir artışın olduğu sendikal örgütlenme girişimlerinin, yanısıra üst üst patlayan iş katliamlarına karşı tepkilerin, henüz zayıf da olsa emeğin birleşik ve militan korunması mücadelesine doğru bir ön birikim ve zemini de ortaya çıkarmaya başlamıştır. Tekel direnişi çevresinde, gerekse eşzamanlı yaşanan direnişler arasında etkileşim, yer yer birleşik eylemler, sendikal platformlar biçiminde henüz cılız ve kırılgan da olsa bir dinamik de vardır.

Olağanüstü yakıcılaşan emeğin korunması mücadelesinde en büyük sorunlardan biri, gerek sendikal harekette gerekse devrimci harekette, yılların süregiden hak kayıpların içinden görecileşen, geriye doğru bir bakışla hak kayıplarının önlenme çabası ile sınırlı görülmesidir. Bu küçük burjuva devrimci ve sol harekette, kapitalizmin ücretlik kölelilik düzeni ve terörü olarak en fazla çıplaklaştığı bir süreçte, bulanıklaşan sosyalizm vurgularının en fazla soyut ve sloganik bir dilek olarak kaldığı, ufkunun sistem dışına çıkamayan kendiliğindenci, ezilenci dar demokratik ve dar sendikalist bir muhalefetle sınırlanmış olmasıyla da perçinlenmektedir. Salt hak kayıplarının önlenmesi ile sınırlı, uzlaşmaz sınıf karşıtlığının gelişim dinamiklerinden geleceğe dönük bir bakışla değil, arka planda geçmişe dönük bir nostalji ve açık veya örtük bir “sosyal devlet”, “düzeltilmiş kapitalizm” hayali ve buna yama gibi duran, bulanık “sosyalizm” slogan ve temennileri ile bir emeğin korunması mücadelesi yürütülemez. Var olan durum, gel geç bir sınıf çalışması ile değiştirilemez.

Sınıf içinde ve temel sınıf mücadelesi alanlarında stratejik bir konumlanma ile, genişleyen ve derinleşen, yılmak bilmez bir karınca emeği ile bugün için geri düzeyden de olsa gelişen emeğin korunması mücadelesi dinamiklerini sıçratıcı bir kilitlenmeyi birleştirmek zorunludur. Sistemin sınırlarını aşan stratejik bir ufku güncel sınıf mücadelesi dinamikleriyle birleştiren, hak kazanmayı içeren bir mücadelenin örgütlenmesi zorunludur. Sınıf militanlığını da geliştirecek emeğin yumruğunu da bu örgütlenme ve eylemin bir bileşeni haline getirmek zorunludur. Emeğin korunması mücadelesini yalnızca dar ekonomik-siyasal taleplerin ajitasyon propagandası ile değil, siyasal, toplumsal, ekonomik, kültürel örgütlenme ve mücadeleler bütünlüğünde yürütülmesi zorunludur. İşçilerin tekil özsavunma mücadelelerini, ileriye doğru genişleyen ve kitleselleşen sınıfa karşı sınıf talepleri, gereksinmeleri, özlemleri doğrultusunda geliştirilmesi; sınıfın çok çeşitli mücadele talep ve dinamiklerinin bir mücadele programı ve örgütlülükleri çerçevesinde birleşik bir iç örgüye sahip kılınması; öncü işçi kurulları… Emeğin korunması mücadelesinde bizi reformist, sendikalist, kendiliğindenci, stratejik kavrayış ve süreklilik kazandırılmış iç örüntü yoksunu küçük burjuva yaklaşımlardan ayırdedecek başlıca çizgiler bunlardır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*