Anasayfa » İŞÇİ SINIFI » Döneme bakış ve duruş yönümüz-2

Döneme bakış ve duruş yönümüz-2

Anayasa ve Yargı muharebeleri

Önümüzdeki birkaç ay boyunca burjuva siyasal gündem Anayasa’da kısmi değişiklik mücadelesine kilitlenecek. TSK’nın Balyoz ve Kafes operasyonlarında direncinin kırılması ve son dönemki sembolik kükremelerini de yutacak denli düşkünleşmesi, hükümetin ve Anayasa ve yargıda revizyon için daha gövdesel yüklenen burjuvazinin ağırlıklı kesiminin elini güçlendirmiş oldu. Buna karşılık diğer burjuva klik de hattı müdafaasını CHP-Anayasa Mahkemesi üzerinden kurarak, değişiklik tasarısının referanduruma götürülmesini engellemeye çalışıyor.

Bağımlı burjuvazinin ağırlıklı kesimi ve AKP hükümeti, Anayasa değişikliği altında asıl yüksek yargı bürokrasisini çözmeyi ve yargıyı da neoliberal egemenlik temelinde yeniden yapılandırmayı hedefliyor. Burjuva liberal, biçimsel hak eşitliğine yönelik kadın hakları, parti kapatmanın zorlaştırılması ve seçim barajlarının esnetilmesi, işçi-memur ayrımının kaldırılması ve memura (lokavt ile baskılanmış) grev ve TİS hakkı gibi liberal düzenlemelerle, kadınları, Kürtleri, Alevileri, işçileri-memurları kapsayan daha geniş bir toplumsal zeminden gelerek, asıl yüksek yargı eşiğini çözmeye odaklanıyor. Eski rejimin son büyük kalelerinden yüksek yargı bürokrasisi de düşerse, Kürt, Ermeni, Kıbrıs, yerel yönetimler ve diğer neoliberal siyaset düzenlemelerinin önü biraz daha açılmış olacak. Bu yüzden burjuva güçler mücadelesi, şimdi yargı üzerinde ve içinde yoğunlaşıyor. Değişiklik tasarısı Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilirse de, AKP hükümeti mağdura yatarak ekonomik krizle kaybettiği oylarını toparlamayı hesaplarken, ordudan sonra yargının da yıpratılması hızlanacak. Anayasa ve yargı revizyonu, ister neoliberal temelde çözülsün ister iptal edilsin, diğer burjuva kesimin bir CHP-MHP koalisyon hükümeti için umutlarını bağladığı seçim sonrasına kalsın, her halükarda önümüzdeki ayların başlıca burjuva siyasal gündemlerinden biri olacak. Ve, neoliberal burjuva demokrasisine karşı bağımsız sosyalist sınıf ekseni, politikası ve müdahalesi olmayan, bunu işçi sınıfının güncel mücadele talepleri ile bütünleştiremeyen, burjuva siyasete karşı dar muhalif siyasete yöneldiği zaman işçi sınıfını, işçi sınıfının güncel talep ve mücadelelerine yöneldiği zaman bağımsız sınıf politikasını unutan, küçük burjuva devrimciliğinin de yeni bulanıklık zemini olacak…

Anayasa ve Yargıda revizyon tasarısı neoliberal burjuva programın taktik bir adımıdır

10 maddelik Anayasa değişikliği paketinin en başında, faşist kesimin son kalelerinden yargının neoliberal yeniden yapılandırılması geliyor. Ordudaki son operasyonlarda çözülme belirtileri artan askeri yargının alanının daraltılması, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Anayasa Mahkemesi’nin yeniden yapılandırılması da gündemde. İkinci sırada, AB yönergeleri çerçevesinde jandarmanın yetki ve etki alanını daha da daraltacak olan sınır güvenliğinin polise devredilmesi, sınır güvenlik sisteminin AB ile tümleştirilmesi geliyor. Üçüncü sırada Seçim ve Siyasi Partiler yasasında parti kapatmayı zorlaştıran değişiklik önergesi var. Değişiklik tasarısında seçim barajının kaldırılması dahi yok. Bunun yerine, “Türkiye milletvekilliği”adı altında 100 milletvekili kontenjanından yüzde 1 oy alan partinin de Meclis’e 1 milletvekili sokabilmesi öngörülüyor. Diğer taraftan “Türkiye milletvekilliği”sistemi BDP gibi partilerin milletvekilli sayısını düşürmeyi gözetiyor. AB yönergeleri çerçevesinde, kadına pozitif ayrımcılık adı altında kadın kotası gibi bazı güdük ve biçimsel düzenlemeler öngörülüyor. Yine AB yönergeleri çerçevesinde memurlara grev ve TİS hakkı verilmesini öngören yasa tasarısı, hükümete de lokavt yetkisi veriyor. Tasarı, faşist 12 Eylül Anayasası’ndaki hak grevi, dayanışma grevi, genel grev ve sayısız işkolundaki grev yasaklarını, hükümetin ve yargının kamu sağlığı bahanesiyle grev yasaklama yetkisini, sendikal barajları kaldırmayı sözkonusu bile etmiyor. Bu tasarı, gerçekte kamu çalışanlarının tarihsel mücadeleleriyle kazandıkları ve meşru ve fiili mücadele anlayışı temelinde kullandıkları grev hakkını da evcilleştirmeyi, yasal ve bürokratik TİS prosedürü dışında kullanamaz hale getirmeyi, kamu çalışanları sendikalarını daha da fazla Türk-İşleştirmeyi gözetiyor. Lokavt yetkisiyle, meşru ve fiili temelde iş durduran, direniş ve eylem yapan kamu çalışanlarının iş güvencesi de kaldırılmış oluyor. İşçi-memur ayrımı da ileriye doğru değil, sınıf dışı “çalışan” kavramı altında geriye doğru kaldırılmak isteniyor. Böylelikle 2003 tarihli neoliberal İş Kanunu ile kaldırılan “işçi-işveren anlaşmazlıklarında işçi haklarının önceliği” hukuk ilkesinin son kalıntıları da “çalışanların işyerinin uzantısı olduğu” ilkesi ile yok edilmek isteniyor.

Paketin ayrıntıları, burjuvazi içi dalaşmalar ve pazarlıklarla şekillenecek. BDP, seçim barajının kaldırılması gibi çok güdük bir taleple “demokratikleşme ve sivilleşme adımlarını destekleyeceklerini” belirtti. Abdullah Öcalan ise, BDP’nin bu tutumunu eleştirerek, Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması koşulunu ileri sürdü. PKK ve BDP’nin kendi liberal reformist zeminlerinde dahi geri ve çok kısmi taleplerle sınırlanmaları dikkat çekicidir. Onu, liberal reformizm zemininde hareket eden kadın, Alevi örgütleri, sendikalar, liberal reformizm ile iç içe geçen “İstemem yan cebime koy”cu halkçı demokratizm takip edecektir. Sendikaların, solun, devrimci hareketin bir kesimi de bu kez CHP ve Anayasa Mahkemesi’nin arkasında saf tutacaklardır. “Ona da ona da hayır” diyen bir kesim de, yayınlarında dar ve etkisiz siyasal muhalefet ve birkaç talep ileri sürmenin dışında, seyircilik görevini yerine getirecektir.

12 Eylül Anayasası tüm yasa ve kurumlarıyla kaldırılmalıdır

Biz, yalnızca -en son orduya darbe yapma yetkisini tanıyan 35. maddesiyle değil bir bütün olarak- İç Hizmet Kanununun, parti kapatma cezaları vb.nin değil tüm yasa ve kurumlarıyla 12 Eylül Anayasasının, Milli Güvenlik Siyaset Belgesinin, Terörle Mücadele Yasa ve kurumlarının, Türk Ceza Kanununun, MİT, JİTEM, Özel Harp Dairesinin, Milli Güvenlik Kurulunun, koruculuk sisteminin, F tipi cezaevlerinin, vd. tamamen kaldırılmasını isteyeceğiz. Şimdiye dek gözaltına alınıp tutuklanan, bir kısmı da salıverenlerin rahatının biraz bozulmasıyla yetinmeyecek; bu kan dolu tarihteki tüm kirli savaş suçlarının, katliam ve işkencelerin, kayıpların, “Hayata Dönüş” operasyonlarının… hesabının sorulmasını savunacağız. Bir halkın gözüne baka baka cinayet işleyenleri, toplu mezarları dolduranları, nasıl olsa kovuşturmaya uğramayacağından emin olarak Kürt halkının yaşamını cehenneme çevirenleri, yargısız infazcıları asla unutmamayı, asla bağışlamamayı devrimci proletaryanın görevi olarak göreceğiz. Bunda açık ve net olmalıyız. Ancak bunların tamamının siyasal demokrasi sınırları içinde kalan talepler olduğunu bileceğiz ve kesinlikle bununla sınırlanmayacağız. Bir adım daha atalım.

Bugün sınıf çıkarları gereği neoliberal demokrasiyi savunan, “Darbe anayasası değiştirilmeli” diyen TÜSİAD, tam da 1 Mayıs 1977 işçi katliamı dahil, işçi sınıfı hareketini kanla bastıran ve bugünkü durumuna yol açan, 12 Eylül askeri faşist darbesi ve anayasasının başlıca planlayıcılarından ve organizatörlerinden olan TÜSİAD’dır. Bugün sınıf çıkarları gereği neoliberal Kürt, Ermeni, Alevi vd. açılımların savunucusu olan TÜSİAD, 30 bin Kürdün, Çorum, Maraş, Sıvas katliamlarında Alevilerin kanına girmiş olan TÜSİAD’dır. Osmanlı’dan devralınmış Ermeni ve azınlıklar sorunlarında kanlı soykırım, tehcir ve ayrımcılık politikalarının sürdürülmesiyle “kalkınanlar”, bir süredir bölge gücü hesaplarıyla politika değiştiren bugünkü TÜSİAD’cıların babalarıdır! Bugün Ergenekon operasyonlarını savunan TÜSİAD, bugün “Ergenekon” denilen ne varsa onları güçlendirip yeniden organize eden 28 Şubat darbesinde ve F tipi cezaevi katliamında imzası olan TÜSİAD’dır. Bugün Ergenekon davasından tutuklu yargılanan faşist Türk Metal Sendikası başbuğu Mustafa Özbek, elindeki sayısız devrimci, öncü işçinin kanıyla, daha düne kadar Koç Grubunun beslemesi ve “iyi çocuğu” değil miydi? Bugün yine sınıf çıkarları gereği neoliberal demokrasiyle değiştirdiği faşist rejimin de, tüm o askeri faşist darbeleriyle, parti ve sendika kapatmalarıyla, işçi sınıfı hareketinin postalla bastırılıp on binlerce öncü, devrimci işçinin işkenceden geçirilmesiyle, patronu TÜSİAD’dı, Türk tekelci burjuvazisiydi. Bugün nasıl ki neoliberal burjuva demokrasisi TÜSİAD-MÜSİAD demokrasisi ise, faşist rejim de TÜSİAD-MÜSİAD’ın faşist rejimiydi. Bu yüzden işçi sınıfı, 12 Eylül askeri faşist darbesi ve anayasasının, 28 Şubat darbesinin, Ergenekonun, bugün TÜSİAD’ın sermaye birikiminin engeli haline geldiği için çözmeye baktığı faşist rejimin hesabını da, öncelikle TÜSİAD’dan sormalıdır. Burjuvazinin sınıf diktatörlüğünün neoliberal biçiminde olduğu gibi çözülen önceki faşist biçimi açısından da hedefe doğrudan doğruya burjuvazinin çakılması, işçi sınıfının bunu AKP ile ordu, veya burjuvazinin iki kliği arasındaki bir mücadeleden çok, burjuvazinin bir durumdan -yine işçi sınıfına derinleşen saldırganlık ekseninde- diğerine geçişi olarak kavranması açısından önemlidir.

İşçi sınıfının TÜSİAD’ı ve onun politikalarını hedefe çakması, onun saldırgan ve işçi sınıfını sömüren bir tekelci sermaye örgütüne karşı mücadelesinin simgelerindendir. Bugün gerek TÜSİAD gerekse de MÜSİAD, TOBB, TUSKON, YASED gibi sermaye örgütleri, işçi sınıfını daha da sefalete iten, artan ölçüde artı değer sömürüsünün, artan ölçüde asalaklığın, artan ölçüde toplumsal çürümenin, artan ölçüde işsizliğin, artan ölçüde iş cinayetleri ve sakatlıklarının, artan ölçüde sendikasızlaştırmanın, artan ölçüde güvencesizleştirmenin, artan ölçüde sosyal hakların gaspının, emekçi sınıfların kölece çalışma ve kölece yaşamının başta gelen sorumlularıdır. İşten atmaların yasaklanması, işçileri işten atan, taciz eden, aşağılayan, iş güvenliği ve işçi sağlığı önlemlerini almayıp işçileri öldüren ve sakat bırakan, kazanılmış haklarını vermeyen kapitalistlerin ağır ceza ve tazminat ödemeye mahkum edilmesi, işçilerin sendikalaşmasını önleyen yasaların kaldırılmasının yanısıra sendikalaşmayı bastıran kapitalistlerin de cezalandırılması, fahiş tekel fiyat uygulamalarının yasaklanması ve cezalandırılmaları gibi militan sınıf mücadelesi talepleriyle birlikte hedefe onlar çakılmalıdır.

Hangi sınıfın hangi sınıfa karşı Anayasası?

Devam edelim. Esas duruş yönümüz, burjuvazinin işçi sınıfı üzerinde daha etkin, bağlayıcı ve göz bağlayıcı diktatörlük biçimi olan burjuva demokrasisine karşı mücadele olacaktır. Bu mücadeleyi sınıfa karşı sınıf, burjuva demokrasisine karşı sosyalist proleter demokrasi ekseninde, işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarıyla da bağlantılandırarak yürüteceğiz. Burjuvazinin ekonomisi ile politikası birbirinden ayrılamaz. Yasal, kurumsal, idari düzenlemeler, daha çalkantılı ve gerilimli biçimde arkadan geliyor olsa da burjuvazinin neoliberal ekonomisi ile neoliberal siyaseti bir bütündür. Neoliberal demokrasi ile, özelleştirme saldırıları, 2003 tarihli esnek İş Kanunu, TÜSİAD’ın esnek çalışma düzenlemelerinin daha yaygınlaşmasını ve derinleştirilmesini istemesi, 4-C tarzı ve özel istihdam büroları tarzı neoliberal “yeni çalışma modelleri”, taşeronluk sistemi, bölgesel asgari ücret, personel rejimi yasası, işçi sınıfının tarihsel mücadele kazanımlarını ve sendikal örgütlülüğünü de içeren kamu istihdam ve güvencelerinin çözülmesinin hızlandırılması, geometrik olarak büyüyen işsizlik, sıklaşan iş katliamları, tekelci zamlar ve faturalı kölelik, sağlıktan eğitime sanattan spora kültürden hayallere her şeyin sermayeleşmesi ve metalaşması, kentsel dönüşüm, çevre tahribatı… bir bütündür. İşte bu yüzden burjuva demokrasisine karşı mücadele, burjuvazinin ekonomik-toplumsal köleciliğine karşı mücadeleden ayrılamaz. İşte bu yüzden neoliberal demokrasiye karşı sosyalist işçi demokrasisi için mücadele, ücretli köleliğe karşı mücadeleden ayrılamaz.

Bu açıdan kullanacağımız ajitasyon-propoganda öğelerine örnekler: Kahrolsun burjuva diktatörlüğü, kahrolsun TÜSİAD- MÜSİAD demokrasisi! Burjuvazi için demokrasi; işçiler için kölelik, kahrolsun burjuva demokrasisi! Sermaye için değil işçiler için demokrasi, yaşasın sosyalist işçi demokrasisi! Burjuva demokrasisi burjuva diktatörlüğüdür, tekel, banka, borsa egemenliğine son! Sosyalist demokrasi işçi konseyleri demokrasisidir, burjuva demokrasisi işten atma ve iş cinayeti demokrasisidir! (Bunun, “Burjuva demokrasisi işsizlik/sendikasız sigortasız çalışma/işçiye gaz cop/4-C/zam fatura haciz/gecekondu yıkma/çocuk kaçırma/işçi düşmanlığı…. demokrasisidir!” biçiminde sayısız çeşitlemesini yapabiliriz.) Burjuva hükümet ile burjuva ordu niye kavga ediyorlar; işçi sınıfına kim daha iyi kan kusturur diye! Burjuva demokrasisinde işçiler ölümlerden ölüm seçerler, sosyalist demokraside işçiler yönetime azami katılır ve yer alırlar! Kapitalizmde patronlara sermaye kendimize kölelik üretiyoruz, patronların olmadığı sosyalizmde kendimize özgürlük üreteceğiz!

Kürt işçi ve emekçiler içindeki çalışmalarımızda, Kürt açılımının Kürt burjuvazisi için açılım, TÜSİAD demokrasisinin Kürt burjuvazisi için demokrasi olduğunu, Kürt işçi ve yoksul emekçiler açısından Kürtçe ezilmek ve sömürülmek dışında bir şey olmadığını ortaya koymalı, TÜSİAD yönetim kurulu yedek üyesi olan Doğu ve Güneydoğu Sanayici ve İş Adamları Dernekleri (DOGÜNSİFED) Yönetim Kurulu Başkanı, Tarkan Kadooğlu şahsında, Kürt burjuvazisi ile Kürt işçileri, kent ve kır yoksulları arasındaki büyük sınıf karşıtlığını sergilemeliyiz. Türk ve Kürt burjuvaların nasıl birlik olduklarını, buna karşı Kürt ve Türk işçilerin de birleşik mücadele vermesi gerektiğini ortaya koymalıyız. Neoliberal burjuva demokratik Kürt açılımcısı TÜSİAD ve hükümetin, Tekel direnişindeki Türk ve Kürt işçilere nasıl bir ayrım yapmadan saldırdığını, Kadooğlu’nun buna niye ses çıkarmadığını sorgulatmalıyız. Kadooğlu, Ahmet Türk gibi Kürt burjuvalarının niye tersanede her gün ölen, Tekel’de ekmeğinden olan işçi Kürtlerin yaşam ve çalışma haklarına, geleceğine sahip çıkmadıklarını, neden “sokak”tan, Kürt kent yoksullarının eylemlerinden rahatsız olduklarını sorgulatmalıyız. Tüm o burjuva liberal açılımcıların neden Tekel işçilerine gelince “kapanımcı” oluverdiklerini sorgulatmalıyız! Tüm bu açılımlar, demokrasi, işçi sınıfı ve yoksul emekçilerin örgütlenme ve eylem özgürlüğü için olmadığına göre, hangi sınıfın hangi sınıfa karşı açılımıdır, hangi sınıf için hangi sınıfa karşı demokrasidir?!…

Burjuva kliklerden birine karşı diğerine yedeklenmek değil, burjuvaziye karşı bağımsız sınıf savaşımı

Türk işçilerdeki egemen ulus milliyetçiliği daha zorlu ve temel bir mücadele konumuzdur. Bu süreçte çeşitli provokasyonların yaşanması da mümkündür. Bunları devletin şu veya bu kliği kışkırtmakla birlikte, zeminin ve en büyük kışkırtıcının kapitalizmin kendisi, krizin yarattığı kitlelerdeki sefalet birikimi, işsizlik ve yoksullaşma, orta sınıfların geniş bir kesiminde de konum kaybı olduğunu bilmeliyiz. Burjuva klikler arasında topluma mal olan saflaşma, genel bir eğilim olarak işçi sınıfının vasıfsız kesimleri ile vasıflı ve diplomalı fakat konum kaybı içindeki kesimleri arasında ayrım ve rekabete denk düşmektedir. AKP’nin oy ağırlığı işçi sınıfının vasıfsız, ilkokul ve ortaokul mezunu kesimlerinden gelmektedir. İşçi sınıfının bu geniş ve yeni işçileşen kesimleri, genellikle KOBİ’lerde, taşeron ve enformal sektörde çalışanlardır. Bu işçi kesimleri, kırlarda yaşadıkları yıkım ve derin sefalete göre, neoliberal kapitalizmin yarattığı enformal sektörü iş ve ekmek kapısı, hatta küçük bir konum artışı olarak bile görebilmektedir. DTP- BDP’nin tabanı ise ağırlıklı olarak Kürt kent ve kır yoksullarından, vasıfsız ve ilkokul mezunu ya da altı işçilerden gelmektedir. İç Anadolu’da, Akdeniz’de MHP’nin oy aldığı bölgeler, toplumsal gericilik birikiminin yanısıra neoliberal ekonomik politikaların yükselişe değil düşüşe geçirdiği ve kriz etkisini daha fazla yaşayan kesimlerdir. Kamusal alan çözülmesiyle de birleşik olarak CHP kitlesi için de bu tespiti yapabiliriz. KOBİ üretim ve ticaret ilişkileri, devlet ve belediye nemalanmasıyla çoğalan ve yükselişe geçen AKP’yi destekleyen yeni orta sınıf kesimleri dışında kalan önceki kent orta sınıfları da ekonomik olarak ve statü, etkinlik olarak konum kaybı yaşıyorlar. Bunlar da amorf biçimde CHP tabanını oluşturuyorlar. MHP ise bugün daha kent merkezli bir orta sınıf milliyetçiliği olarak, ırkçılık katsayısı düşürülmüş, kültürel milliyetçiliğe doğru kayan bir çizgiye seyrediyor. Her kriz sürecinde yeni bir toplumsal alt üst oluşla, işsizlik ve mutlak yoksullaşma kadar, diplomalı işsizlik ve yoksullaşmanın yaygınlaşmasıyla, enformal ve bir gelecek vaad etmeyen çalışma biçimlerinin yaygınlaşmasıyla, işçi sınıfının yukarıdan konum kaybı ve işçileşme sürecindeki orta sınıflar, aşağıdan kent yoksullarıyla geçişliliğiyle, bu bulanıklık ve rekabet de kızışmakta, burjuva liberal demokrasi ile devletçilik-milliyetçilik gibi ikilemler aynı zamanda, işçi sınıfının bu iç parçalılığı ve rekabetinde zemin bulmaktadır. Faşizme, burjuva demokrasisinin de dışında olmadığı egemen-ezen ulus milliyetçiliğine, bu yöndeki provokasyon ve linç galeyanlarına karşı duruşumuz çok net olmalıdır.

Ancak asıl çözüm Türküyle Kürdüyle, konum kaybı içindeki vasıflısıyla vasıfsızıyla, kamusu özel sektörüyle, kadrolusu taşeronuyla, çalışanıyla işsiziyle işçi sınıfının bağımsız ve birleşik mücadelesinin ve örgütlenmesinin geliştirilmesidir. Tekel direnişinde Kürdüyle Türküyle işçiler, öncelikle işçiydiler ve ortak sınıf çıkarlarıyla vardılar. Direnişte öne çıkan Kürt işçilerin canlılık ve ataklarıyla Türk işçilerin de saygısını Kürdü Türkü, kadını erkeğiyle sınıf mücadelesinde kaynaşması sadece görülmeye değer bir olgu değil, devrimciler için dahi başlı başına bir siyasal özdeneyim olarak gerçekleşti. Son dönemlerde vasıflısı vasıfsızı, kadrolusu taşeronu birleşik işçi mücadelesinin henüz cılız da olsa örnekleri ortaya çıkmaya başladı. İşte asıl yükleneceğimiz dinamik budur; toplumsal saflaşma eksenini uzlaşmaz sınıf karşıtlığına doğrultucak olan budur. İşçi sınıfında liberalizm-milliyetçilik, laik-dinci, neoliberal anayasa revizyonu ile karşıtları gibi burjuva bölünme ve saflaşmaların zeminini daraltacak olan, dikkatini ve öfkesini neoliberal burjuva siyaset ve ekonomiye karşı bağımsız sınıf mücadelesinde, neoliberal burjuvaziye karşı proletarya sosyalizminde toplaması, sınıfın bağımsız örgütlenmeleri ve birleşik mücadelesinin geliştirilmesidir. Yasalar sokaklarda yapılır! İşçi sınıfının burjuvaziye karşı güç toplaması ve uzlaşmaz sınıf çelişkisi ekseninden asıl toplumsal-siyasal saflaşmanın yolunu göstermesi ve kanalını açması açısından, özellikle de içinden geçtiğimiz kritik süreçte her işçi direnişine kilitlenmenin, çevresinde farklı işçi dinamiklerini ve sınıf dayanışmasını örgütlemenin, somut kazanımların özel bir önemi vardır. İkincisi, sınıfın çok farklı kesimlerinin (kamu-özel, işçi-memur, vasıflı-vasıfsız, kadrolu-taşeron, vd) ücret, çalışma ve yaşam koşulları açısından birbirine yaklaşmaları ve iç içe geçmeleri, birleşik mücadele ve kolektif işçi bilincinin de güçlenen zemini oluşturmaktadır. Sınıfa karşı bağımsız ortak sınıf talepleri programı ve mücadelesi önem kazanmaktadır.

(devam edecek)

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*