Anasayfa » DİRENİŞ ÇADIRI » Direnişimizin sembolü olan sarı bayrak artık yok

Direnişimizin sembolü olan sarı bayrak artık yok

Sarı bir bez üzerine, fırçalı bir kalemle on dilde “özgürlük” yazan bayrağımız artık yok.

Onun hikayesi ilginçtir. Osnabrück Bramsce mülteci kampında kalırken yapmıştım onu. Bramsche mülteci kampı şehirden uzak, eski Hollanda askerlerinin karargahı olan bir kamptı. Kampın yönetimi ırkçı kişilerden seçilerek görevlendirilmişti. Burası insanların bıkıp gitmeleri için ne gerekiyorsa yapılmış bir kamptı. Bu kampta direniş örgütlemiştik. Bu zamanlarda bir yürüyüş yapmıştık ve o yürüyüş için pankart gerekliydi. Hemen yastık kılıfımı söktüm ve okula giden bir Kürt çocuktan kalem alarak on dilde “özgürlük” yazmıştım. Daha sonra transfer edildiğim Hannover şehrinde yeni bir bez bulup bu sloganları tekrar yazmıştım ve pankartın kenarlarını bir kadın arkadaş elleriyle dikerek sopa yeri yapmıştı. O günden sonra bu pankartı her yürüyüş ve direnişte taşıyordum.

Würzburg’tan Berlin’e yürürken de bu pankart elimdeydi. Bir ay boyunca o pankart hiç elimden düşmemişti. 600 kilometre boyunca bu pankart yürüyüşün simgesi olmuştu. Her gelen medya mensubu bu pankartta yazan değişik dillerdeki sloganların anlamını soruyordu. Özgürlük yürüyüşümüzün emektar pankartıydı bu pankart. Ama o artık yok. Ondan geriye yalnızca küçük ve kırık bir sopa parçası kaldı. Ondan ayrılmış olmak çok üzücü. Çok alışmıştık birbirimize.

İlginç bir kültürel şekillenme içinden gelmişiz. Bir şeye bağlandık mı ona aşırı bağlanıyoruz ve ondan bir türlü kopamıyoruz. Şimdi bir tarafım eksik kalmış gibi oldu. Elimde kalan küçük ve kırık sopa parçasına baktım gün boyunca. Mutfak çadırına geldiğimde yeniden kendimi boşlukta hissettim. Çünkü her gün çadırın kenarında dalgalanan pankartı gördüğümde coşkulanıyordum. Bu akşam onu yerinde göremedim ve elimdeki kırık sopa parçasını onun yerine astım.

Bu sabah bir Alman devrimci ile karşılıklı röportaj ya da sohbet diyebileceğimiz bir buluşma gerçekleştirdik. Birbirimizin hapis yıllarını ya da mücadele yaşamını öğrendik. Deney alışverişinde bulunduk. Türkiye’deki yetmişbir devrimci çıkışıyla Almanya’daki radikal devrimci çıkışı hakkındaki benzer ve benzemeyen özellikleri değerlendirdik. İlginç benzerlikler ve farklılıklar var. Daha sonra başka bir yazıda bu deneyimleri ele almak daha uygun olacaktır. Bu yazı içinde farklı olan o deneyimi aktarmak her halde uygun olmayacaktır. Yaşlanmış olmasına rağmen bu Alman devrimcisi coşkusunu ve devrimci niteliğini yitirmemiş. Böyle insanları görünce insanın ümidi ve coşkusu artıyor. Sade ve alçak gönüllü bir duruşu var. Saygılı ve birikimli olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Konuşmalarında hep politik deneyim aktarma kaygısıyla hareket ediyordu. Bazı ayrıntıları anlatırken sanki o anları yeniden yaşıyormuş gibi davranıyordu. Onunla bir tercüman aracılığıyla görüştük. Konuşmamız yeterince doyurucu olmadı. Bir kez daha buluşmak üzere vedalaşmak durumunda kaldık.

Öğlenden sonra da Brandenburg’ta faşist bir grubun sokağa çıkmasını protesto için meydana gittik. Irkçı faşsit grup mültecilerin yalan söylediğini içeren sloganlarla gelmişlerdi. Sayıları fazla değildi. Megafon ve pankartlarımızla alana girdik. Bizim girişimiz hemen dikkat çekti. Sayımız faşistlerinkinden kat be kat fazlaydı ama bizim kitlemiz de her zamanki kadar kalabalık değildi. Politik parti ve gruplar da kendi pankart ve bayrakları ile gelmişlerdi ama onların pankartlarının ardında pek kalabalık insanlar yoktu. Bayraklar sanki birer simge gibi duruyorlardı. Sayılardan söz açılmışken, geçen gün gerçekleşetirdiğimiz Türkiye hapishaneleindeki açlık grevleriyle dayanışma eylemindeki kitlenin sayısını eksik yazmışız. Biz bin kişi diye yazdık ama orada en az üçbin kişi vardı. Biraz sorduğumuz insanların tahmin yetersizliği bizi yanıltmış oldu. Bu gün tekrar o gün birlikte eylem yaptığımız arkadaşlarla sayılar üzerine bir sohbet gerçekleştirdik ve şimdi bu hatayı düzeltmiş olalım. O yürüyüşte üçbin kişi vardı.

Bu gün Brandenburger Tor’da faşistleri protesto ederken onlarla bizim aramıza polis arabaları bir barikat kurdular. Eylemin ilerleyen saatlerinde polis yürüyüşün bir kenarından bir arkadaşı göz altına almaya kalkıştı ve biz hemen olay yerine doğru hareketlendik. Bazı arkadaşlarımızı yere yatırıp kollarını büküyorlardı. Hemen kenetlendik ve onları götürmelerini engellemeye çalıştık. Bir arkadaşı polis otosuna aldılar ve biz kol kola girerek otonun ilerlemesini engellemeye çalıştık. Bu sırada polisler bizi iteklemeye ve bize vurmaya başladılar. Sarı pankart elimdeydi. Polisin biri benim göysümden arkaya doğru iteklerken diğeri de elimdeki pankartı çekiştirmeye başladı. Ben pankartı sıkıca tutuyordum ve polis pankart sopasını bükmeye çalıştı. Bu sırada pankartın takılı olduğu sopa karıldı. Pankart polisin elinde kaldı. Kırık sopa benim elimde kaldı. Çok uğraştım pankartı almak için ama olmadı işte. Marşımızın sembolü olan pankartla böyle bir anda hüzünlüce vedalaşmak zorunda kaldık. O polise çok öfkelendim. Bu sırada kol kola girdiğimiz iri yarı arkadaşın ayakkabısının altı patladı ve kocaman ayağı ayakkabıdan dışarı çıktı.

Bir süre arkadaşımızın götürülmesini önlemeye çalıştık ama onları götürmelerini engelleyemedik. Dört arkadaşımız göz altına alındı. Bir arkadaşı da elinde megafon olduğu için göz altına aldılar ama onu hemen bıraktılar. Yürüyüşü izinsiz yaptığımız için o arkadaşa para cezası verip bıraktılar. Diğer göz altında olan arkadaşları bırakmaları için Moabit hapishanesinin önüne gene yürüyüş düzenlendi ama ben buraya gidemedim çünkü Oranien Platz’daki direniş çadırlarımızda bir Çek televizyonu ekibi benimle röportaj yapmak için bekliyorlardı. Onlarla röportaj yapmak için biz arkadaşlarımızdan ayrılmak zorunda kaldık. Bindiğimiz otobüste göz altındaki arkadaşların durumundan haberdar olmak için yaptığımız telefon bağlantılarından dolayı ineceğimiz yeri unuttuk ve arkadaşta yalnızca beş euro vardı. Bir taksiciye bizi bu beş euro ile Oranien Platz’a götürüp götürmeyeceğini sorduk. Türkiyeli olan şoför itiraz etmedi ve bizi oraya kadar götürdü. Direnişimizin nasıl gittiği üzerine de bizlere sorular sordu.
Alman bir tercüman aracılığıyla bu televizyon kanalıyla röportajımızı yaptık. Zaten uzun bir röportaj olmadı. Bunlar merkezi bir televizyon kanalıymış. Dün gelip bilgilendirme çadırından beni sormuşlar ve bu gün için buluşma saati vermişlerdi. Onlarla buluşup istedikleri soruları cevapladık.
Bu gün, içine küçük bir kitaplık yaptığımız internet çadırındaki kitapların biraz nemlendiğini farkettik ve bu kitapların bir kısmını yakındaki bir eve götürdük.

Önümüzdeki Cuma günü bizimle dayanışmak için bir cafede gene dayanışma konseri yapacaklar ve beni konuşmacı olarak çağırdılar. Bu konseri düzenleyen bir Yunanlı arkadaş. Benim de bir süre Yunanistan’da kaldığımı duyunca biraz şaşırdı. Bir de dolmeçer bulmuş benim için ve beni direniş çadırlarımızın bulunduğu yerden alıp o cafeye götürecek. Ben de direnişimiz hakkında insanları bilgilendiren bir konuşma yapacağım ve onların sorularını yanıtlayacağım.

Bu gün sarı bayrağımı kaybettim. Faşist polisler onu karıp aldılar. Yeni bir sarı bez bulup aynı şekilde, on dilde “özgürlük” yazan yeni bir bayrak yapayım diye düşünüyorum. Ama o, bir başkaydı. Onunla aylarca birlikte yürümüştük ve buradaki tüm aylemlerde de yerini almıştı. Her kes onu tanıyordu artık. Mutfak çadırında sürekli dalgalanıyordu. Bazen ıslanmış olsa da yazıları silinmiyordu. Yağmur suları onu temizliyordu. Böylece her yağmurdan sonra temiz ve parıltılı bir görünüm kazanıyordu.
Sarı bayrağımı polis kırıp aldığında içim burkuldu. Aynı duyguları hapishanede yaşamıştım. Betondan başka bir şey olmayan F tipi izolasyon hapishanesinde çayın posasını bekleterek ona elma ve ya liman çekirdeği ekiyordum ve bir süre sonra bunlar filizleniyordu. Ama arama günü geldiğinde gardiyanlar bu çiçeği alıp götürüyorlardı. Her gün sulayıp baktığım çiçek birden kaybolunca hüzünleniyordum ve aynı zamanda kinleniyordum. Onlar çiçeğimi alır almaz ben tekrar çay posasına liman ya da elma çekirdeği ekiyordum.

Direnişimizin simgesi olan sarı bayrak polis tarafından kırılıp alındıktan sonra kampa döndüğümüzde her kes bayrağın nerede olduğunu sordu. Soran arkadaşlara elimdeki kırık sopayı göstererek bayrağın başına gelenleri anlattım. Bayrağı mutfak çadırındaki yerinde asılı görmeye alışmış olanlar bana gelip sordular. Hepsine anlattım ve onlar da çok üzüldüler. Zira bu bayrak nice ormanlar, şehirler ve köyler geçerek Berlin’e bizimle birlikte gelmişti. Bazen başka hiç bir pankartımız olmadığı halde bu bayrak mutlaka umzumdaki yerinde dururdu. Yağmur ve ya soğuk bile onu omzumdan indiremezdi. Bazı soğuk havalarda mont almazdım ama sarı bayrağı mutlaka omzuma atardım.

Bu gün Oury Jalloh davasının duruşması vardı. Dün bir grup arkadaş oraya gitmişti. Bir gün orada bulunan bir meydanı işgal ettiler ve gece orada çadırda kaldılar. Bu gün mahkeme görüldü. Önce Dessau’da beklediler ve bu gün de Magdeburg’da beklediler. Oury Jalloh Dessau’daki bir hapishanede yakılarak öldürülmüştü. Polis onun kendisini yaktığını söylemişti. Ama hapishaneye çakmak gibi yangın çıkarabilecek hiç bir madde alınmıyordu. Oury Jalloh o zaman yeni gözaltına alınmıştı ve yanındaki her türlü malzemeye polis tarafından el konulmuştu. Onların mahkemeleri suçluları yargılamaz, yalnızca mücadele edenleri yargılarlar ya da katlederler. Ama biz kendi mahkemelerimizi kurmaya hazırlanıyoruz. Tüm suçluları bu mahkemelerde yargılayacağız. Oury Jallah’un katilleri de bu mahkemede yargılanacaklar.
13.11.2012
Turgay UlU
Berlin

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*