Anasayfa » GÜNDEM » Dinin toplum üzerindeki etkisi arttıkça…

Dinin toplum üzerindeki etkisi arttıkça…

2012 1 Mayısında hak ettiğinden fazla ilgiyi üstüne çekerek gündemi işgal eden “anti-kapitalist müslümanlar” Ramazan ayının gelmesiyle yeniden arz-ı endam edecek gibi görünüyorlar. Geçen yıl başlattıkları lüks otellerdeki iftarları protesto eylemlerini popülerleştirmelerine uygun olarak zenginleştireceklerini söylüyorlar. Neler yapacaklarını göreceğiz. Şimdilik onları bir kenara bırakıp; “İslami bir anti-kapitalizm olabilir mi?” sorusuna yanıt aramaya çalışalım.

Anti-kapitalist olmak demek sermayenin tüm üretim ve egemenlik ilişkilerine, ücretli kölelik sistemine karşı olmak demektir. Tarihin materyalist yorumlanışına uygun olarak geriye değil, ileriye doğru olan toplumsal gelişmeyi savunur. Üretimin toplumsal karakterinin bölüşüm ilişkileri içinde yansımasını bulmasını ister. Tutarlı anti-kapitalizmin temel parametreleridir bunlar. Kendisini “anti-kapitalist” olarak tanımlayan çok çeşitli politik akımlar vardır. Komünistler dışında kalan anti-kapitalist akımlar genelde palyatif, belirli yönlere daralmış olarak muhalefet ederler kapitalizme. Çünkü kapitalizmin yerine önerecekleri sosyo-ekonomik siyasal bir sistem tasavvurları yoktur. Kapitalizm bir toplumsal sistem olarak insanın ve doğanın sömürüsünü merkezine alır. Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ve buradan ilerleyen meta ilişkileri üretici güçlerin gelişme düzeyine bağlı olarak toplumsal sömürüyü, adaletsizliği, eşitsizliği, insanın değersizleşmesini, doğanın, çevrenin azami kar uğruna yıkımını büyütür, hızlandırır. Artık saklanamaz, gizlenemez hale gelmiş bu sorunlar sürdürülebilirliğini yitirdikçe muhalefet ögelerini de yaratır. Küçük burjuvazinin merkezinde olduğu “anti-kapitalist” akımlar sistemin bütününe değil de bölüşüm ilişkilerindeki adaletsizliğe karşı çıkar, eşitlik isterler. Tabii bu eşitsizliğin kaynağının burjuvazinin siyasal iktidarının sonucu olduğu, bu iktidar ilişkisi yıkılıp yerine proletaryanın sınıf iktidarı kurulmadıkça süreceğini kulak ardı ederler. Onlar burjuvazinin sömürüsünün biraz dizginlenmesini, işçi sınıfı ve yoksulların yaşam kalitelerinin sürdürülebilir düzeyde tutulmasını ister, burjuva demokrasilerinin sosyal demokrat yorumunun hayat bulmasını talep ederler. Sol liberal bir tutumdur bu. Daha dünyevidir…

Dini akımlar ise toplumsal eşitsizlik ve sınıfsal ilişkileri, iktidar yapılanmalarını yazgı, kader temelinde ele alırlar. Toplumsal ezilme, sömürü, eşitsizlik, adaletsizlik ilişkilerine karşı temel nosyonları hayırseverlik ve merhamettir. Muhammet peygamber bunu “kölelerinize iyi davranın” diyerek ifade etmiştir. Sömürü ve egemenlik ilişkilerinin temelleriyle bir sorunu yoktur. Sorun bu efendi-köle (günümüzde burjuvazi-proletarya) ilişkisinin merhametsizce sürdürülmesidir. Egemen sınıf olan burjuvaziden ezilen sınıfa, cins ve halklara büyüklüğüne, azametine uygun olarak merhametli ve hayırsever davranmasını ister. Sürdürülebilir sömürü, sürdürülebilir egemenlik ilişkileri ister özetle. Anti-kapitalistliği de onun temeli olan ücret ilişkisini kapsamaz. İşçinin iş gücünün meta karakteri orada durduğu sürece kapitalizmin de var olacağını düşünemez. (Çok şey mi bekliyoruz yoksa!) O sadece sonuçların törpülenmesini ister.

“…Din, bütün hayatları boyunca ter döken ve fakru zaruret içinde yaşayan insanlara bu dünyada boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve cennet vaadi umuduyla avunmayı öğretir. Ama din, başkalarının emeğiyle yaşayanlara bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek sömürü olan bütün varlıklarını meşrulaştırmanın çok ucuz bir yöntemini sunar, ehven bir fiyata cennette kafa dinlemek için bilet satmış olur….” (Lenin, Sosyalizm ve Din)

İşte o ”sömürücü varlıklarını meşrulaştırmanın” en iyi zamanı İslamiyette Ramazan ayıdır: İslamcı burjuvalar lüks otellerde, kuş sütü eksik masalarında ilahiler dinleyerek tanrıya kendilerine verdiği zenginliğe şükrederken, o zenginliği kanı ve teriyle gerçeklikte yaratan işçiler iftar çadırlarında ellerinde tabldot tabaklarıyla bir kaç kepçe yemek için kuyruklar oluştururlar. Böylece islamcı burjuvalarımız çok ucuz bir fiyata hayırseverlik ve merhametlerini göstermiş, ibadetlerini yapmış olurlar. (Ekstrası ise, yoksullukları her gün yüzlerine vurulanlar onur ve haysiyetlerini de yavaş yavaş yitirirler. Bu hale getirilmiş insanlar isyan falan da edemez) Geceleri artık gönül rahatlığıyla uyuyabilirler.

Sınıflar arasındaki açı farkı sermaye lehine büyüdükçe artık merhamet ve hayırseverlik sömürüyü gizleme, egemenlik ilişkilerini örtme gücünü de yitirmeye başlar. Maddi yaşamın devrimci yanı ortaya çıkar. Sınıfsal karşıtlıklar kendisini daha politik şekilde ifade etmeye başlar. Şimdilerde olan ve artarak arkası gelecek olan şey budur. Kapitalizmin yarattığı yıkım arttıkça tepkiler de, karşıtlıklar da çoğalacaktır. Özellikle son küresel ekonomik krizin tüm dünyada kapitalist sisteme olan eleştiri ve tepkilerin çığ gibi büyümesine neden olduğu koşullarda. Kriz Marx’ın deyişiyle ”bir olanları parçalar, ayrı olanları birleştirir.” Düne kadar cemaat ilişkileri içinde olan islami çevreler ne oldu da bugün sınıfsal ayrımların farkına vardılar? Biraz geriden toparlayarak gelelim.

Çok değil, daha on yıl öncesine kadar ”adil düzen” söylemini dilinden düşürmeyen siyasal islamcı çevreler bugünlerde bundan hiç bahsetmiyorlar. Sermaye birikim düzeyi ve buna bağlı gelişen ideolojik-kültürel hat neoliberalizmle buluştukça, bir propaganda sözü olma dışında herhangi bir maddi temeli kalmayan ”adil düzen” söylemi de gündemden düşürüldü. Emperyalist-kapitalist sisteme tam entegrasyona geçen neoliberal islamcılar lügatlarından sadece”adil düzen”i değil, onun içinde kavramlaştırılan faiz karşıtlığı, emperyalist batıya karşı ideolojik-kültürel, ekonomik-siyasal karşıtlık, müslüman alemin ekonomik-politik birliği gibi ”ilkelerinden de”vazgeçtiler. Değişen düzlemleri onları emperyalist-kapitalist sistemin içine ”neoliberal muhafazakar dinciler” olarak taşımakta gecikmedi. AKP de bu sürecin hem ihtiyacı hem de düzenleyicisi olarak ortaya çıktı. Temel ilke artık ”paranın dini ve vatanı olmaz” dır. (RTE)

İslamcı sermaye kesimleri tekelci burjuvaziyle girdiği siyasal iktidar mücadelesinde toplumsal tabanını genişletmek için, içinde sosyalist öğelerin de bulunduğu ”adil düzen” propagandasını kullanıyordu. Burjuvazi içi güç ve iktidar mücadelelerinde dinin, tankın-topun, muhtıra ve darbelerin, hukukun mücadele araçları olarak kullanıldığı bu süreç, emperyalist kapitalizme islamcı sermayenin bağlanmasıyla yeni bir aşamaya geçti. Emperyalist kapitalist sermaye düzenine dahil olmaları, küresel kapitalist ilişkilerden türeyen kavram ve kuramlara da muhalefet etmeyecekleri, NATO, IMF, DB, G-8, G-20, BM, AB vd. emperyalist kurumlarla ilişkilerini sürdürecekleri anlamına geliyordu. 28 Şubat bu dönüşüm sürecini ivmelendirdi. ”Adil düzen”in tabutuna son çivi de çakılmış oldu böylece.

Kapitalist meta ilişkilerinin ruhu, sermayenin nesnel hareketinin sonuçları bilince çıkartıldı. ”Adalet”, ”eşitlik” gibi kavramlar, sömürüde adalet ve eşitlik olarak burjuva biçimine kavuşturuldu. Devlet gücünü arkalayan cemaatler hızla kapitalistleşti. Sınıfsal ayrımlar belirginleşti. Karşımızdakilerin baskın niteliği gerici dinci akımlar değil, muhafazakar burjuva sermaye grupları olmalarıdır artık. İdeolojik kökenleri ne olursa olsun (ki o da değişmek zorundadır) onlar sermaye sahipleri olarak proletaryanın karşıtlarıdırlar. Cemaat ilişkileri içinde beyni uyuşturulan emekçilerin olanaklarını ve alınterini sömüren islamcılar biriktirdikleri servetlerle burjuvalaştılar. Şimdilerde onun keyfini sürüyorlar. Keyif sürme işi eşyanın doğası gereği burjuvalaştıkça tepkiler de beraberinde gelişti. ”Beraber yürüdük biz bu yollarda” demogojisi de yeterince etkili olmayınca ”anti-kapitalist” müslümanlar ortaya çıktılar.

Yeni değiller. Kapitalist ilişkilerin, sömürü düzeninin gelişip serpildiği her ülkede, her dinde bu tür akımlar boy verir. Açlık, sefalet, eşitsizlik, adaletsizlik, sömürünün olduğu her yerde dini referanslarla bu ilişkilere karşı çıkan akımlar vardır. Bunların siyasal, toplumsal olarak görünür olmaları sınıfsal çelişki ve karşıtlıkların çok derinleştiğini, toplumsal çelişkilerin temeline burjuvazi ile proletarya karşıtlığının yerleştiğini gösterir. Bizim dikkatimiz de buraya odaklanır. Bu karşıtlıkların proletarya komünizminin bilimsel ideolojisiyle buluşmasını sağlamaya çalışırız.

Söylemleri sosyalizmden ne kadar etkilenmiş olursa olsun, ne kadar toplumsal adaletsizliklere karşı çıkarlarsa çıksınlar ideolojilerinin merkezinde yer alan din olgusu, islami çizgi bu akımların gerici karakterini gösterir. Sol liberal demokratik hoşgörü kavramlarını ne kadar çok kullanırlarsa kullansınlar asıllarına rucü etmeleri için iktidara yakınlaşmaları yeter (İran, Humeyni örneğinden ya da Hamas’tan biliyoruz.)

Proletaryanın mücadelesi sadece toplumsal adaleti sağlama, eşitsizlikleri ve sömürüyü giderme, ortadan kaldırmakla sınırlı değildir. O ayrıca tarihsel olarak çok daha ileri ilişkilerin geçerli olacağı, bilimin başa yazılacağı materyalist bir toplumsal kültür yaratmaktan da sorumludur. Modern ve laik (bugünün güdük, bürokratik Kemalist laiklik anlayışından farklı ve ileri bir laiklik anlayışı) bir harekettir. Bu karakterinden kaynaklı bu tür islami referanslı hareketlerle de ideolojik mücadeleyi bir an olsun gevşetmez, onlarda devrimci bir yan bulma, arama budalalığına düşmez; bu tür ideolojilerle uzlaşmaz. Dinin, neoliberal muhafazakar islamcıların iktidarında daha da görünürleşen toplumsal etkisine bakıp, gelişen rüzgar karşısında yüz geri edip “islamiyetin devrimci yanlarını” keşfe çıkmaz. Kimilerinin yaptığı gibi konjonktürden teori üretme kendiliğindenciliğine düşmez. (28 Şubat’ta tekelci burjuvazinin yönlendirmesiyle anti-şeriatçi olan, genelkurmayın peşine takılanlar bugün tersten islamcı burjuvazinin peşine takılıyorlar. Eksen ve çizgileri olmadığı için egemen toplumsal iklime yedekleniveriyorlar. İçlerine konuldukları kabın şeklini alıveriyorlar.) Dinci gericilikle karşılıklı empati yapıp, hoşgörü mesajları sunmaz. İdeolojik olarak düşmanıdır çünkü. “Anti-kapitalist” dahi olsa (bir zamanlar faşistler de kendilerinin anti-kapitalist, anti-emperyalist olduklarını iddia ediyorlardı) onun temel özelliğinin dini referanslarla kuşatılmış olduğunu unutmaz. Neoliberal burjuva demokrasisinin güdük çekim etkisi karşısında şaşkınlaşıp sosyal liberal hallere prim vermez.

Kapitalist birikimin mutlak genel yasası bize zenginlik ve yoksulluğun sürekli karşıt uçlarda birikmek zorunda olduğunu söyler. Bu ilişkinin tarihsel eğilimi sosyalizmi zorunlar. Üretimin toplumsal karakteri üzerindeki asalaklık prangası olan mülk edinmenin özel biçimi parçalanmak, yerini toplumsal mülkiyete bırakmak zorundadır. Tarihin kaçınılmaz ereğidir bu. Bunu yapacak sınıfın üyeleri belki bugün ellerinde tabldot tabaklarla iftar çadırlarında sıra beklerken onurlarını tüketiyor olabilirler. Fakat onlar tarihin lanetlileri, baldırı çıplakları olarak komünist öncüsüyle buluşup önderleşerek sosyalizmi kuracak olanlardır.

Bugün “adil düzen” martavalları kitleleri kesmiyor. Dünya nimetleri bugün metalar olarak o kadar yakınında ve o kadar gerçek ki öbür dünyadakilerle avutulacak bir durumu yok hiç. Bunu egemenler de fark etmiş olacak ki din sosuna batırılmış zehirli kapitalist şekerleri kitlelere yedirmeye çalışıyorlar. “İnançlı toplum, dinci gençlik” propagandası yapıyor, dinin toplumsal yaşamdaki etkisini arttırmaya çalışıyorlar. Kapitalist meta ilişkilerinin çözdüğü değerleri yeni baştan cazip hale getirmeye çalışıyorlar. Eğitim sisteminin temelinden bilimi çekip alıp dini yerleştiriyorlar. Emekçi çocukları için ya İmam Hatip ya Meslek Lisesi dayatmasını getiriyorlar. Kürtaj-sezaryen tartışmasıyla erkek egemen anlayışı kabartıp kadınların özgürlük mücadelesini (ezilen cinsin mücadelesi tüm tarihsel ezme araçlarına yönelir ve bunların içerisinde din de, onun örgütlediği kadınlık rolü de vardır) bastırmaya çalışıyorlar. Tüm toplumsal ilişkilerin temeline dinci muhafazakar ideolojiyi yerleştirmeye çalışıyorlar. İtaat eden toplum, rıza gösteren toplum istiyorlar, egemenlik ilişkilerini sorgulamayan toplum….

Ama şunu da söylemek lazım. Sınıfsal ayrım ve çelişkiler o kadar gerçek ki, tüm bu göz bağcıklarının hükmü çok fazla sürmüyor. Üstünü örtmeye çalıştıkça işçilerin öz yaşam deneyimi yine gerçeği haykırıyor.

TOGO’da direnen genç bir işçi, bir röportajında mealen şunları söylemişti: “Önceden AKP’ye sempati duyuyorduk. Babam oy vermişti hatta. Fakat Emine Erdoğan’ın taktığı türbanın 550 lira olduğunu internetten öğrenince tüm sempatim kayboldu. Onlar başka bir dünyada biz başka” diyordu.

Bu kadar basit. Direniş içerisinde sorgulamaya başlayan genç bir işçi gerçeği ucundan yakalıyor. Bir musibet bin nasihatten evladır. Bu genç işçi proleter bilinci kendi pratiğinde zenginlere, burjuvaziye, patronunun yaşamına bakarak ediniyor. Biz bu bilinci sınıf bilincine çevirip toplumsallaştırmakla yükümlüyüz. Sistemi, sömürünün nedenlerini kavradıkça sınıf bilincini de edinmiş olacak. İşte o zaman, kendi ürettiği ayakkabıları neden alamadığını da öğrenmiş olacak.

Kendilerini ‘anti-kapitalist müslümanlar’ olarak tarif edenler, adaletsizliklere karşı islami hayırseverlik ruhuyla mücadele edecek, tarihe gönderme yaparak islamın eşitlik, adalet sağlaması gerektiğini vaazedeceklerdir. Gerçeklikle temasları her seferinde yarım kalacağından, yine bir çok şeyi kaderle açıklamak zorunda kalacaklar, sömürünün temellerine inemeyecekler ve tarihsel eğilimin akışının sosyalizme götürdüğünü dile getiremeceyeceklerinden konjonktürel bir gündem olarak kalacaklardır. (Tam bu satırları yazmışken islami değerlerle sol-sosyalist değerleri birleştirme iddiasındaki ‘müslüman sol’ HAS Parti- “anti-kapitalist müslümanların light hali” olarak AKP’ye iltica etmeye hazırlanıyor. Neoliberal bir parti olan AKP’yle birleşmeye geldi süreç. Demek ki, bugüne kadar söyledikleri demogojiden ibaretti, sahtekarlık yaptılar. Dedik ya geçici bir durumdur, asıllarına rücu etmeleri fazla sürmez diye.) Biz buna takılıp kalmayalım…

Ercan Akpınar Sincan F Tipi Cezavi

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*