Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Ankara barikatlarından…

Ankara barikatlarından…

Tarih bilmiyorum, saat en son baktığımda öğlen 1 gibi. Herkes orada sanki. Çoğu kez suretler de seçilmiyor, bir panayır sanki ama hayır değil, öfkeli insanlar. Çoğu birlikte nasıl slogan atılacağını bilmiyor. Ritmler birbirine karışıyor. Hani dışında olsan, sanki bir çocuk ilk defa ayağa kalmaya çalışıyor, öyle ürkek, öyle meraklı yukarıdan bakmaya, korkuyor da üstelik, dizlerinin titremesi bu yüzden. Ama o atılacak sanki önündeki boşluğa koşar adım, öyle de kararlı.

Bilen gözler sezmişçesine bu ürkekliği tüm silahlarını doğrultuyor üzerlerine. Ses, sis, gözyaşı, öksürük… Bir adım geri ardından, özgüven affalıyor. Tekrar tüm gücünü toplayarak bir araya gelme çabaları, bu kez daha gür çıkıyor sesleri. Zifiri karanlıktan korkan kişinin kendi sesinden güven alması gibi. İşte az ilerde bir grup insan ateşle ilk defa tanışan çocuğun cesaretiyle eline alıyor sis, ses ve gözyaşı salan nesneyi ve içgüdüsel bir hareketle cuppp suyun içine. Eğlenceli bir oyuna evriliyor nesnenin bir anda etkisini yitirmesi. Ama işte tekrar ateşle oynayan çocuk, bu kez eli yandı öğrendi ateşin yaktığını ve haykırdı: “Eldiven eldiven var mı?” Var çocuk, öğrendin işte ateşe hükmetmeyi.odtu

Sis, ses, gözyaşı ve öksürük. Ne bitmez bir kin ve hınçla saldırıyorsun öyle! Sen yok edip öldürmeye çalıştıkça, sen bu yönünü güçlendirdikçe, var olup yaşamak bir amaç haline geliyor şimdi sokakta. Bu amacın kattığı bilinçle geri çekiliyor insanlar ara sokaklara. Geri çekilinen her sokakta kendi gibi insanlar bulan, o dizleri titrek ve fakat boşluğu ayakları üzerinde geçmek isteyen kararlı insanlar tekrar diyor, hadi arkadaşlar tekrar, bir daha arkadaşlar, bir daha…
Bak taş atmasını da öğrendim, bak tanımadığım insanlar, devasa araçlar beni parçalamasın diye ne bulduysa üst üste yığdı. Ben bunları Paris’ten de biliyorum, çocukken Gazi diye bir yerden bahsederlerdi TV’de görmüştüm bunları, BARİKAT. Ne buldularsa yığdılar üst üste sert, koruyucu ve alan yaratsınlar diye bize. Bak öğrendiler artık ses, sis ve öksürük veren nesnenin nerden geldiğini, kulak kesildiler düşmana ve uyardılar geliyor, geliyor dikkat edin, başlarınızı koruyun… İnsanlar düştükçe, kan rengini belli edince omuzlarda taşınıyorlar barikatın arkalarına, Gözler, kafalar, bacaklar, kollar sarılıyor. Ama durmak yok, düşmek ayağa kalkmak içindir şimdi. Artık sayı saymayı bilenler çaresiz, kaç kişi var burada? Sorular cevapsız. Sonu görünmüyor kalabalığın. Üstelik göz menzilinde öteki sokaklar. Her sokakta barikatlar, ateşler ve ayağa kalkıp adım atmaya çalışan her çocuğun macerası.

Bugün Kızılay zaptedilecek, her dilde, her yer Taksim her yer direniş ve faşizme karşı omuz omuza vermiş kalabalıklar. Kızılay’ın düştüğünü hiç görmedim ben. Sanki eski bir hikaye gibi okuduklarımız Ankara’da direniş. Ama hayır kim dedi bunun direniş olduğunu. Bir adım geri düştükten sonra iki adım atmadan nefes almayan bir bilinç bu. Ayakta durmanın tadını alan çocuğu kim oturtabilir tekrar.

Sese ve zulmüne, sömürüne ve küstahlığına karşı onurumdur elimdeki taşım. Kim alabilir onu elimden. Artık ara sokaklardan başımı uzatıp bakmıyorum durumuna, şimdi esas olan benim pozisyonum, işte sokaklardayız ve kaçmıyorum senden, attığın her şeyin yere düşüşüne oleyyyy diyen bir mizah var karşında.

İleri İleri İleri. Önde pankartlar, kılları kıpırdamıyor, sen ona bakasın diye, sen kararlılığı göresin diye. Sonrası bir deney: Hadi bakalım kim daha inatçı? Çekilmiyorum, senin devasa araçların, kaskların, koruyucuların var, işte ben buradayım, adımı unuttum, tanımadığım insanlarla kırk yıl üzerinde çalışılmış bir senaryoyu sahneler gibi yani öyle uyumlu ve dayanışmacı duruyorum karşında. Yiğitsen uslandır beni. Ama bu yiğitlik değil bendeki. Benden aldığın her şeye, bana lütuf gibi verdiğin kırıntılara, geleceksizliğime, yozlaşmışlığıma, beni ben’e hapsedişine karşı bir öfke bu. Bu öfke genlerimde var benim. Tarif edememişim, cümleye dökememişim kimin umurunda. Öfkeliyim.
Mekana, zamana ve yaşama, beni ben eden, bizi biz eden her şeye hükmettiğini sandığın bir anda zamanı, mekanı ve yaşamını düşünmeden ilerlemeye çalışan kalabalıklar. Kaç saat oldu? Cevap yok. Ama alınan her nefes anlamlı şimdi, zamanı başkaları ölçsün. Biz direnmekten geliyoruz ve artık gitmek istemiyoruz direnmeye, bizim yurdumuz ileri şimdi.
Öğreniyorum, öğreniyorum ve hemen uyguluyorum. Geri adım atma sırası sende. Ben bir adım geri atıp düşünce bundan ders çıkarıp iki adım atmayı zorlarken ve adını bilmediğim insanlar beni ayağa daha güçlü kaldırırken, sen? Geri adım atma sırası sende ve arkanda koskoca bir boşluk.

İrade, güç, bilinç ve öfkeyle ilerliyoruz işte sana. Evet, diyor biri, arkadaşlar kaçıyorlar, Kızılay düşüyor!

Sonrası, sonrası zafer adımları. Sen saatlerce bulduğun her şeyi hedef gözeterek ve yok edercesine ve bundan keyif alırcasına üzerimize atarken şimdi biz evet biz ayaklarımızın altında çiğneyerek kasklarını, kalkanlarını yürüyoruz üstüne. Başkentinin en büyük alanına giriyoruz!

O anda, düşen birini görüyorum ve silah sesleri. Oraya yöneliyorum. Bir erkek yerde, adı bilmiyorum ne. Bugün gördüğüm kaçıncı düşüş bilmiyorum. Vurdular Ethem’i diyorlar. Ethem? Başına gidiyorum. Ethem’i başından vurmuşlar! Yarasını kapatmaya çalışıyorlar, kanı süzülüyor sokağa. Vuranlar nerde? Kaçışıyorlar, kaçışıyorlar kasklarını kalkanlarını geride bırakarak. Tanımıyorum Ethem’i, tanımadım öteki düşenleri, ambulansın yolunu kesiyorlar, hadi Ethem, Hadi Ethem’i hastaneye götürün, hadi durdurun başından akan kanı.

Hareket ve ileri doğru hamle. Herkes bununla donatılmış şimdi, ilerliyoruz. Dönüp arkana bile bakmıyorsun, o mağrur duruşun nerde? Nihayet yaslanabileceğin yer ağaçlar oluyor. Ağaçlar koruyor seni.

Bu kez barikatlarımız daha güçlü ve hava kararmış ve birileri arkadaşlar aç olan var mı, solüsyona ihtiyaç duyan var mı, limon isteyen var mı, … herkes bir şeyler soruyor. Daha doğrusu herkes adını bilmediği kişilere bir şeyler teklif ediyor ve bunun reklamını yapmıyor ve bundan bir maddi çıkar beklemiyor ve bunu bilinçli yapıyor. Barikatlar çatışıyor, her yerden taş yağıyor üzerine, üzerinde patlayan her havai fişek bizim için görsel yönü güçlü bir şenliğe dönüşüyor. Ayaktayız işte ve adımlıyoruz, dolduruyoruz boşluğu ve aydınlanıyor karanlığımız.

Yorulanlar yerlerini daha zinde güçlere bırakıyor ve taş yağıyor üzerine her yerden. Kalkanına çarpan her taş bizim onurumuz. Biliyor musun? Barikattan ismini bilmediğim biri barikattan çıkıyor. İşte şimdi görüyorsun onu, aramızda kaç metre var? Bu senin sorunun, elinde bir megafon. Sert bir nezaketle bizzat sana sesleniyor: Silahlarınızı bırakın ve halk güçlerine teslim olun, söz veriyoruz size iyi davranacağız! Yenildik demişken, unuttuk demişken, ayağa kalkıp adım atamayacağız demişken hatta bunu yapmaktan bile korkmuşken, bencilleştik ve biz’i kaybettik demişken, işte şimdi bu özgüven ve irade, seni bize teslim olmaya çağırıyor. Seni çağırıyoruz, duyuyor musun?

Evet duyuyor ve öfkeleniyorsun. Son atımlık tüm mermilerini tüm kapsüllerini boşaltıyorsun üzerimize. Sen bizi yok etmek isterken, var olmak amaç oluyor şimdi. Geri çekiliyoruz. Kısa bir an bu, dedim ya biz direnişten, geri çekilmekten geliyoruz. Şimdi yurdumuz ileri.

Devasa ateşler aydınlatıyor Kızılay meydanını, barikatlarda çatışmalar, insanlar ayağa kalkmanın, adımlamanın, tek seste slogan atmanın ve taş atmanın yollarını bulmuşlar. O devasa ateşlerin başlarında yüzleri alev alev insanlar. Neden içimde bu inanılmaz dans etme isteği?

Saat kaç diye soruyor biri. Gece 11.30.

Ayağa kalktık, ürkek ve korkak. Hiç bilmediğimiz bir dünyayı keşfeder gibi, her şeyle ilk defa tanışacak gibi. Öfkemiz ve dillendiremediğimiz gerekçeleriyle çoğu kez. Boşluk adımlarımızla dolu şimdi. Düşmek, ayağa kalmak için. Düştük ve belki daha çok düşeceğiz, tüm bunlar koşabilmek için.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*