Anasayfa » BASINDAN » Demokratik devrim çağı

Demokratik devrim çağı

EMİN ALPER – Radikal- 15.02.2011

Ortadoğu’da yaşanan isyan ve ardından gelen reform süreçlerine açıkça ‘devrim’ demek konusunda ciddi tereddütler yaşanıyor. Son yirmi yılda dünyanın çeşitli yerlerinde gerçekleşen ‘renkli’ devrimlerle birlikte son Arap devrimlerine gönül rahatlığıyla devrim diyememenin arkasında, burada yaşanan devrimlerin eski büyük devrimlere pek benzememesi yatıyor muhtemelen.

Yeni demokratik devrimler
Genellikle ‘burjuva’ devrimleri diye adlandırılmış büyük tarihi devrimlerdeki uzun politik mücadeleler, devrimciler arası yoğun siyasi rekabet, aşamalı olarak radikalleşen bir kitle mobilizasyonu, kanlı siyasal tasfiyeler, iç savaş ve eski kurumların görkemli ilgası gibi çarpıcı ve dramatik politik gelişmeler yaşanmıyor son dönem devrimlerinde. Ne de komünist devrimlerdeki inanmış öncü partilerin kararlı muhalefeti, uzun silahlı ve kanlı mücadeleler, köklü toplumsal değişim arzusu bu devrimlerin göze çarpan nitelikleri arasında yer alıyor.

Bu tip büyük devrimler kategorisine sokabileceğimiz belki de son devrim olan İran devriminin ardından gerçekleşen devrimler, nispeten kolay gerçekleşmiş olmaları ve devrimi gerçekleştiren kadroların büyük sosyal dönüşümler peşinde koşmak yerine çok partili demokratik hayata geçmeyi yeterli bulmalarıyla ayırt ediliyor. Filipinler’de 1986 yılında Marcos’u deviren süreçle başlayan, 1989’da Doğu Bloku’nda yaşanan devrimlerle büyük bir ivme kazanan bu mütevazı demokratik devrimler dalgası, Endonezya (1998), Zaire (1998), Gürcistan (2003), Ukrayna (2004), Kırgızistan (2005, 2010) ve nihayet bugün Tunus ve Mısır’a uzanarak devam ediyor.

Bu demokratik devrimlerin ilk göze çarpan özellikleri, arkasında güçlü örgütlerin ve sürükleyici bir ideolojik önderliğin olmadığı ani kitlesel patlamaların yaşanması, harekete geçen kitleleri buluşturan ortak noktanın demokrasiye geçiş olması, nispeten kısa sayılabilecek bir zamanda, başta ordu olmak üzere baskı aygıtının başındakilerin protestoları kanlı bir biçimde bastırmayı reddederek diktatörün istifa etmesine giden yolu açmaları ve takip eden süreçte de kontrollü bir demokratik geçiş sürecinin başlaması olarak sayılabilir.

Tunus’ta yaşananların aşağı yukarı bu devrim kalıbına uyduğunu gördük. Mısır’da da yoğun halk mobilizasyonu karşısında ordunun kısa süre içinde tarafsızlığını ilan ederek halka karşı silah kullanmayı reddetmiş olması, ardından Mübarek’i istifaya zorlayıp devrime katılan bütün unsurların istekleri doğrultusunda demokrasiye geçiş sürecini başlatması, Mısır örneğinin de bu demokratik devrimler kalıbı içerisine dahil edilebileceğini gösteriyor.

Neden?
Peki, devrimlerin karakterindeki bu değişim nereden kaynaklanıyor? Devrimlerin sosyal radikallikten arınmaları, kuşkusuz Doğu Bloku’nun çöküşüyle doğrudan alakalı. Ancak diktatörlerin kitle mobilizasyonu karşısında eskiye kıyasla daha kolay pes etmelerinin başka nedenleri de var.

Birincisi, pek çok tarihi devrimde kayda değer öneme sahip olmuş uluslararası konjonktür ve dış destek olgusu burada da devrimcilerin lehine işliyor. Son 20 yılda otoriter rejimlerin arkasında güçlü bir dış desteğin kalmadığından söz edebiliriz. ABD başta olmak üzere güçlü devletlerin en iyi durumda devrimcileri desteklediği (Ukrayna, Gürcistan gibi), en kötüsünden ise Mısır örneğinde olduğu gibi rejimin arkasında durmakta tereddüt ettiği bir uluslararası konjonktür, otoriter elitleri hem maddi destekten hem de en ihtiyaç duydukları anda moral destekten yoksun bırakarak rejimlerin çözülmesini kolaylaştırıyor.
Yönetici elitlerin kan dökmek pahasına rejimi savunma isteği gösterememelerinde bir başka etken ise demokrasinin son yıllarda kurduğu tartışılmaz ahlaki hegemonya. Demokratikleşmenin tam anlamıyla norm haline geldiği bir dünyada yönetici elitler, otoriter yönetimlerini meşrulaştırmakta ciddi bir güçlük çekiyorlar.

Kaybolan ‘tehdit’
Yukarıdakiyle yakından ilişkili bir başka nokta ise otoriter yönetimleri bir arada tutan ‘tehdit’ algısının kaybolmaya yüz tutması. Soğuk savaş sırasında otoriter rejimlerin en önemli harcı ve en vazgeçilmez meşrulaştırıcı ilkesi komünizm tehdidi idi. Bu tehdidin alenen ortadan kalkması, diktatörleri en güçlü gerekçelerinden mahrum kıldı. Örneğin Latin Amerika’da yaşanan demokratikleşme dalgasında komünizm hayaletinin ortadan kaybolmasının büyük etkisi vardı.

Ancak son yirmi yılda Müslüman dünyada kaybolan komünizm tehdidinin yerini İslami devrim korkusu almıştı. Özellikle İran devriminin ardından bu korku yaygınlaşmış, siyasal baharını 1980’lerde yaşayan İslamcı/devrimci hareketler otoriter rejimlerin kendilerini meşrulaştırdıkları temel tehditler halini almıştı. Suriye’de, 1982’de Müslüman Kardeşler’in öncülük ettiği isyan, Cezayir’de 1990’larda yaşanan iç savaş, bu korkuyu canlı ve diri tutmaya yetmişti. Fakat 1990’ların ortalarından itibaren siyasal İslamın radikal talepleri, kısmen aldığı ağır darbelerin ve siyasal yenilginin etkisiyle gerilemeye başladı. İslami hareketler giderek demokrasi oyununun kurallarını benimsemeye ve bunu açıkça ilan etmeye yöneldi. Siyasal İslamdaki gözle görülür bu yumuşama, 2000’li yıllarda otokratların sıklıkla kullandığı ‘tehdit’ kartının da içinin boşalmasına neden oldu. Artık ne sokaklara dökülen kitleler komünist ya da İslamcı öcülerle korkutulup otoriteryanizme razı edilebiliyor ne de generaller kendi halkına gözü kapalı katliam yapacak kadar bu ‘tehdit’lerin sahiciliğine inanıyor.

Fransız Devrimi, kendine benzeyen devrimler çağını açmıştı. Rus, Çin ve Küba devrimleri, başka tür bir devrim modelini insanlığın gündemine soktu. 1989 devrimleriyle birlikte başlayan yeni dönem de kendi devrim modelini yaratıyor. Bu devrimlerin aktörleri, radikal hareketler tarafından sürüklenmek ve zaman içinde radikalleşmek şöyle dursun, ya en baştan radikallikten uzak duruyor ya da süreç içinde radikal taleplerini açıkça dizginlemeyi vaat ediyorlar. Böyle yaparak karşılarındaki otokrasileri daha zayıf ve dayanaksız hale getiriyorlar. Peki, bu durum ‘ideolojilerin sonu’nun tescillendiği içi boş, sahte demokrasilerden kurulu bir dünya resmini mi güçlendiriyor, yoksa yıllarca tahakküm altına alınmış ve onurlu yaşama hakkından mahrum kalmış insanlar için yeni bir radikalizm potansiyelini mi işaret ediyor? Bu başlı başına başka bir tartışmanın konusu.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*