Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » “Demokrasi tamircileri”

“Demokrasi tamircileri”

Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul tekrar seçimlerini kazandıktan sonraki konuşmasında ilginç bir terim vardı: “Demokrasinin tamir edilmesi”. Bu terim sonraki günlerde bazı CHP’li, HDP’li, İYİP’li yöneticiler tarafından tekrar edildi, sosyal medya trolleri tarafından sloganlaştırılmaya başlandı. Bu yüzden bu terimi basit bir dil sürçmesi, o anda akla geliveren basit bir metafor olarak görme olanağı kalmadı.

“Demokrasiyi tamir etmek” terimi, topluma ve toplumsal ilişkilere teknokratik bir bakış açısının ifadesidir. Bu bakış açısı, demokrasiyi bir toplumsal-siyasal ilişki biçimi ve sorun olarak değil de, bir “şey” (bir makine) gibi tasavvur ediyor; teknik bir soruna indirgiyor.

Bozulan bir eşyayı, arıza yapmış bir makineyi tamir etmekten bahsedebilirsiniz. Ama tıpkı hastalanmış bir insanı “tamir etmek”ten bahsedemeyeceğiniz gibi, belli sosyo-ekonomik ve sosyo-politik ilişki biçimlerinin doğurduğu sorunları “tamir etmek”ten bahsedemezsiniz. Ederseniz toplumsal ilişki ve süreçleri, tarih-dışı ve toplum-dışı, salt şeysel bir teknik işleyiş sorunu olarak gören, burjuva teknokratik bakış açınızı itiraf etmiş olursunuz.

Burjuva ideolojisinin temelini oluşturan bu şeysel bakış açısına, Marx, “Meta Fetişizmi” der. Burjuva ideolojisi, toplumsal üretim ve yönetim ilişkilerini, sanki insanlar (sınıflar) arası toplumsal (sömürü ve egemenlik) ilişki ve süreçleri değilmiş de, şeyler arası veya insanlarla şeyler arası ilişkilermiş gibi görür ve gösterir. Böylece belli toplumsal üretim ve yönetim ilişkisi biçimlerinin yapısal sorunları da, tarih ve sınıf mücadelesi dışı, “teknik işleyiş arızaları”na, çözümü de “teknik tamir servisi”ne indirgenir.

Burjuva teknokratik zihniyet, insanı, toplumu, canlı doğayı, üretimi ve yönetimi, teknik unsurlara indirger. İstatistik veriler ve teknik prosedürler üzerinden kontrol ve dizayn edilecek, işlenip işletilecek nesneler olarak görür. İnsanlar hata yapabilir, ama mükemmelen bir makine gibi tasarlanmış teknik süreçler hata yapmaz diye düşünür. Öyleyse üretim ve yönetim süreçlerini insan hatalarından arındırmak için, toplumsal ilişki ve süreçleri de standartlaştırılmış teknik prosedürler gibi dizayn edip işlemesini sağlamak gerekir, diye düşünür. Toplum bir mühendislik projesiymiş gibi tasarlanıp kontrol edilecek, standart teknik prosedürlere indirgendiği ölçüde sorun ve öngörülemezliklerden arındırılarak tıkır tıkır işleyecek, “error” (hata) verdiğinde yine “teknik tamir servisi” çağrılarak düzeltilecek, bir “şey” gibi görülür.

Neoliberal kapitalizmin bu teknokratik bakış açısı ve dili, en iyi Dünya Bankası ve TÜSİAD raporlarında görülür. Ele aldıkları sorunu, ister eğitim, hukuk, enerji, tarım, emekgücü isterse demokrasi olsun, sanki tamamen toplumsallıktan, ideoloji ve siyasetten azade, salt bir teknik “arıza” ve “bozukluk” gibi tarif eder, çözüm diye ortaya bir takım “toplumsal mühendislik projeleri” çerçevesinde o alan/konunun yeniden düzenlemesini koyarlar. Bu raporlarda en tipik olan, bırakalım “sınıflar”ı, toplum, toplumsal ilişkiler, insan diye mefhumların dahi olmaması, herşeyin bir takım teknik unsur, prosedür, istatistik ve dizayn projelerine indirgenmiş görünmesidir.

Kapitalist üretim ve egemenlik ilişkilerinden bağımsız bir teknik sorun ve teknik tamir varsayımı, burjuva ideolojisinin yapısal bileşenidir. Neoliberal kapitalizmin onyıllardır “yeniden yapılandırma/yapısal reform programları” adı altında, eğitimden sağlığa, kentlerden doğaya kadar her türlü toplumsal sorunu, nasıl birer “toplum mühendisliği ve dizaynı projesi” haline getirdiğini gördük. “Hantal bürokrasi” eleştirisi adı altında, onun yerine herşeye sermaye karlılığı/verimliliğini artırmak için “teknik proje” gözüyle bakan bir sermaye teknokrasisi geçirildiğini gördük. İşsizlik, esneklik, güvencesizlik ve sosyal yıkım paketlerinin, “teknolojik gelişmenin kaçınılmaz kıldığı olgular” diye rasyonalize edildiğini gördük. Türkiye’de 2003 tarihli yeni iş yasasının (esneklik ve güvencesizlik) gerekçe bölümünde bile “işgücü piyasasında teknolojik gelişmelerin zorunlu kıldığı değişimler” diye yazıyordu.

Tüm amacın kar olduğu kapitalist sistemde başka türlüsü mümkün mü? Toplumsal ve ekolojik yaşamın her alanı; siyaset, eğitim, sağlık, kültür, eğlence, sanat, spor, tarım, doğa…- birer kapitalist endüstri sektörü haline geldikçe, kriz yönetimi, daha fazla teknokratizme indirgendi. Sermayeye en hızlı ve en çok kar getirmeyen, kar aracı haline getirilmeyen hiçbir toplumsal alana yaşam hakkı tanınmıyor. Bunun da yolu, buna en aykırı görünen toplumsal yaşam alanlarını bile teknikleştirmekten, teknik verimlilik ve hız standartlarına bağlamaktan, teknik kontrol ve dizayn altına almaktan geçiyor. Sağlık, eğitim, spor ve siyaset bile, tekniğe indirgeniyor. Ne kadar teknik o kadar kar.

Örneğin günümüzde tıp ve sağlık alanını düşünelim. Sağlık emekçilerinin hastalarıyla insani bir ilişki kurma olanağı; teşhis ve tedavi süreçlerinde her türlü mesleki özerklik, inisiyatif ve normları ortadan kaldırılıyor. Hekimler, hastalar ve bir bütün olarak sağlık sistemi, salt bir takım teknik-istatistik veriler üzerinden kontrol edilen nesnelere indirgeniyor. Böyle bir sağlık sistemi, büyüyen toplumsal sağlık sorunları ve yıkımının toplumsal kökenlerini tamamen yoksayar. Sağlık emekçilerin çalışma koşullarını yıkıcılaştırır ve despotikleştirir. Sağlık sorununu, hastalıkları, zaten emekgücüne, yani bir teknik üretim unsuruna indirgenmiş insanın, bedenindeki “teknik bir arıza”ya indirger. Sağlık emekçilerini de, insan bedenlerindeki bu “teknik arızaları”, yine tamamen teknikleştirilmiş ve standartlaştırılmış teşhis ve tedavi biçimleriyle “tamir eden”, “teknik yeniden üretim unsurları”na indirger. En toplumsal, en insani olması gereken sağlık konusunu, toplumdan ve insandan soyutlanmış, bir verimlilik, hız ve kar makinasına dönüştürür. Böylesine bir sağlık sisteminin, nükleer santrallerden bile daha büyük bir toplumsal faciayı koşulladığı açıktır.

Eğitim, yargı, siyaset hepsinde aynı neoliberal teknokratikleştirme mantığı geçerlidir. Örneğin Erdoğan’ın AB-TÜSİAD programları çerçevesinde açıkladığı “yargı reformu projesi”ne bakılabilir. Bu neoliberal yargı projesinin temel saiki, yargının bir bütün olarak verimlilik ve performans kriterlerine bağlanarak, minimum maliyetle ve sermaye karlılığını artıracak biçimde, tıpkı bir şirket gibi işletilmesidir.

Aynı şey, devletin şirketleştirilmesi sürecinde, siyaset için de geçerli. Dünya Bankası gibi küresel mali oligarşik yönergeler ve TÜSİAD raporlarının, “hukuk devleti” ve “demokrasi”den anladığı, tüm şu “saydamlık, hesap verebilirlik, ölçülebilirlik, öngörülebilirlik, verimlilik, etkinlik” kriterlerine bağlanarak, maliyetleri minimize edilerek ve sermaye karlılığını yükselterek, bir şirket gibi işletilecek bir devlet ve siyaset. Yani mali oligarşik sermayenin demokrasi’den anladığı, devletin şirketleştirilmesidir. Kapitalizmin ekonomisi ile siyasetini, sermaye ile devletini, daha dolaysız ve daha üst düzeyde kaynaştırmaktır. İç ve uluslar arası sermaye birikiminin artan maliyet minimizasyonu, hız, verimlilik, azami karlılık ihtiyaçlarını yavaşlatan, sınırlandıran, engelleyen her türlü idari ve siyasal etkeni de ortadan kaldırmaktır. Tam da TÜSİAD’ın deyişiyle, sermayenin tüm kesimleri ve (sermayeleşmiş) devlet iktidarı arasındaki “işbirliği ve uyum”u artırmaktır.

İkincisi, “demokrasiyi tamir etmek” ifadesi, önceden “sorunsuz ve iyi işleyen” bir demokrasi olduğunu, bugün yapılması gerekenin onu bu eski haline döndürmek olduğunu varsayar. Çünkü bir şeyi tamir ederek, yeniden inşaa etmiş olmazsınız, sadece eskisi gibi (“bozulmadan” önce olduğu gibi) işlemesini sağlamış olabilirsiniz. Bu da TÜSİAD’ın bakış açısıdır: AB süreci, neoliberal yeniden yapılandırma programları, ve bunlara bağlı devlet karar ve uygulamalarında, 2015’ten itibaren başlayan aksama ve kesintilerinin öncesine dönülmesi ve kaldığı yerden vites büyüterek devam edilmesi.

Üçüncüsü, burjuva ideolojisi, tıpkı kapitalizmin yapısal ekonomik krizleri gibi, yapısal siyasal krizlerini, burjuva demokrasisinin yapısal kriz ve çöküşlerini de inkar eder. Çünkü tıpkı sermaye ve piyasa gibi, burjuva devlet ve burjuva demokrasisini fetişleştirir. Ortada ağır bir ekonomik-siyasal kriz ve özgürlük-demokrasi yoksunluğu varsa, bu olsa olsa “arızi” ve “kazai” bir durum, bir “işleyiş kusuru”dur. “Demokrasiyi tamir etmek” ifadesi de tastamam buna denk düşer. Çünkü burjuva demokrasisinin krizini ve dibe vuruşunu, burjuvazinin mali oligarşik sınıf diktatörlüğü olarak iç yüzünün sırıtışını, “arızi bir durum” olarak görür ve gösterir. Çözümü de basittir: Teknik tamir servisi göreve çağrılacaktır. Burjuva demokrasisindeki bozulma ve çürümenin, yemin billah kapitalist sistemdeki uzlaşmaz iç çelişkilerden, yapısal sorunlardan, bunların gerçek ve zorunlu işleyiş tarzından kaynaklanmadığı, sadece kazai bir durum olduğu, burjuva demokrasisinin zaten genelde iyi işleyen ve arıza yaptığında da tamir edilebilecek bir mekanizma olduğu, herkesin kenara çekilip “açılın açılın ben demokrasi tamircisiyim” diyen kişiyi alkışlaması, ve kapitalizm ve demokrasisine güvenmesi ve onları yüceltmesi söylenir.

Aslında tüm “sim sala bim” şudur: Kapitalizm ve burjuva demokrasisinin gerçek biçimi ile fetiş biçimi birbirine karıştırılır. Burjuva demokrasisinin gerçek içeriğinin (burjuvazinin mali oligarşik sınıf diktatörlüğünün) açığa çıkması, fetiş biçimden bir “sapma”, bir “arıza” ilan edilir. Sonra da bu fetiş biçimin (herkes için demokrasi, herkesi kucaklaştıran demokrasi, vb) yeniden realize edileceği gibi bir beklenti yaratılmaya çalışılır.

Oysa nasıl ki hergün yaşanan sayısız işçi cinayeti “kaza” değilse, nasıl ki emek, insan, doğa yıkımları “kaza” değilse, nasılki kapitalizmin 11 yıldır süregiden ve ufukta bir çıkışının da görünmediği uzun kriz ve çürümesi basit bir “işleyiş arızası” değilse, burjuva demokrasisinin dünya çapındaki budanma ve çöküntüleri de bir “arıza” değildir. Demokrasi tamircilerinin hurdacılardan bir farkı yoktur. Asıl perdelemek istedikleri, kapitalist sistemin ve içi geçmiş burjuva demokrasisinin tamir edilemeyeceğidir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*