Anasayfa » GÜNDEM » Demirtaş’ın Leylan’ı üzerine: Bir eleştirel analiz

Demirtaş’ın Leylan’ı üzerine: Bir eleştirel analiz

Leylan iyi bir roman mı?

Bu konuda düşüncelerim okurken ve bitirdikten sonra bir süre boyunca gidip geldi. Demirtaş, kitabın sonsözünde şöyle yazmış:

“Romanı neredeyse yeni baştan yazmama rağmen asla emin olamadım. Bir yanım ‘iyi oldu’ derken bir yanım ‘hiç de değil’ demeye devam etti. Şimdi okuyup bitirdiniz ama ben hala emin değilim; yazmak istediğim roman bu muydu? Bilemiyorum, içimde bir yerlerde takılıp kaldı sanki o roman. Bir gün onu da yazabilir miyim?”

Bu sözleri bir samimiyetin ifadesi olmanın ötesinde “mesleki” bir ciddiyetle de düşündüm. Ömrü yazarlıkla geçmiş, sanatla da uğraşadurmuş birisi olarak bildiğim bir şey varsa o da şudur: Yazarın/sanatçının ortaya konduğu kendi ürünleri konusunda bir “içine sinip sinmeme” hissi vardır. Öznel bir ölçüt gibi görünebilir. Ama ilk elde sezdikleri, tasarlamaya çalıştıkları, yazmak istediklerini ne kadar gerçekleştirip gerçekleştiremediğini en iyi yazarın/sanatçının kendisi bilebilir. Bazan okurun çok sevdiği bir eser yazarın kendisi için umutsuz bir hayal kırıklığı olabilir. Bazan, tersine, okurların pek ilgi göstermediği bir eser yazarın kendisi için başyapıtı olabilir. Çünkü sanatçı için önemli olan, eserinin başkaları tarafından ilgi görüp görmemesi kadar, kendisini onulmaz biçimde bu yazma/yaratma emeğine sevkeden sezgilerini, görülerini, ihtiyaçları, özlemleri, tutkuları ne kadar bilince çıkarabildiği ve bir eser biçiminde somutlayabildiğidir. Nitekim Marx da, sanatının sanatçı için aynı zamanda tutkulu bir amaç olması gerektiğini söyler. Bazan da, Demirtaş’ın Leylan’ında olduğu gibi, sayısız yeniden yazma denemesine karşın, ortaya çıkan sonuçtan sanatçının kendisi de tam emin olamaz. Ortaya koyduğuna dışarıdan bakarak iyi olduğunu düşünse bile, bir kez içine doğmuş ve kendisini birçok kez yeniden yazmaya sevketmiş bir şeyleri bir türlü tam açığa çıkaramamış, ifade edememiş olmanın eksikliğini hisseder çünkü.

Bir sezgi, bir iç görü olarak kendini hissettirenin tam bilinçli bir yapıta dönüştürülememesinin nedeni, henüz tarihsel koşulların buna elverişli olmaması olabilir. Yazarın/sanatçının içinde bulunduğu nesnel ve öznel sınırlar olabilir. Örneğin baskı, sansür, hapishane koşulları veya yazarın mevcut sosyo-ideolojik formasyonu gibi. Ya da yeni biçim, teknik, araç, yöntem deneme ve olanaklarından yoksun bulunması olabilir (sanatta yeni görü ve anlamların somutlanabilmesi, teknik ve biçimde de yeni açılımları gerektirir).

Kanımca Demirtaş, ne yazmak istediğini sezmenin ötesinde en azından belli ölçüde biliyor. Ama başta hapis ve sansür koşulları, sonra bir siyasal hareketinin önde gelen bir temsilcisi olarak her söylediğini daha fazla ölçüp tartma sorumluluğu, en sonu da bu hareketin içindeki belli güç dengeleri nedeniyle, yazmak istediklerini tam yazamıyor. Leylan’daki bazı örtük göndermelerden bunlarının tümünü görmek mümkün.

Demirtaş’ın en azından iki konuda ise sorun yaşamadığı kesin. Yetenek sorunu pek yok. Henüz ilk öykü kitabı Seher’de, birçok hamlık ve zayıflığa karşın edebi yeteneğinin bazı parıltılarını hissettirmişti. İkinci öykü kitabı Devran ile ise, ortalamanın üzerinde kısa edebi öykücüler arasında yerini aldı.

İkincisi çalışmalarında, hemen hiçbir sanatçının hayalinde bile göremeyeceği kadar geniş ve çeşitli uzmanlar, yetenekler, danışmanlar, yardımcılar yelpazesinin canıgönülden zengin aktif desteğine sahip. Leylan’ın yazımına ve son halini almasına çeşitli konulardaki uzmanlık bilgileri ve deneyimleri, öneri, düzeltme ve eleştiriyle gönüllü katkıda bulunanlar arasında, bilim insanları, hekimler, psikologlar, avukatlar, edebiyat eleştirmenleri, tasarımcılar, redaktörler, ve sayısız başka alandan insan var. (Türkiye’nin en tanınmış iki edebiyat eleştirmeni dahil.) Ve Demirtaş’ın çekirdek ailesi, geniş ailesi ve halkından kitapta gönüllü ve titiz emeği geçen sayısız başka insan.

Bu geniş ve çoklu emeği bulunanlar ağı açısından, Demirtaş’ın sevilen ve sahiplenilen bir tarihsel-siyasal figür olmasının elbette büyük payı var. Demirtaş’ın siyasal ve hukuki davalarını kendi davası olarak görenler gibi, yüzlerce kişinin edebi davasını da kendi davası olarak görüp daha iyisinin ortaya çıkması için gönüllü emek seferberliğine girmesinden daha doğal bir şey yok. Ama Demirtaş’ın siyasette olduğu gibi sanatta da ego şişirme ve “küçük dağları ben yarattım” havasından özenle uzak durmasının; çalışmalarını oldukça geniş ekip ve toplumsal ağların doğrudan aktif katılım ve katkılarıyla sürdürmeyi bir ilke sorunu olarak görmesinin de bir payı var.

Siyasette ve sanatta öne çıkanlar, sol görünenler dahil, bir noktadan sonra bunun sadece “üstün bireysel yeteneklerinden” kaynaklandığını sanmaya, kendilerini dünyanın merkezinde görmeye başlarlar. (Nedeni toplumsal işbölümü ve soyut emek kültüdür.) Böyle sanmaya başladıkça da, kendileriyle birlikte içinden çıktıkları hareketi, dinamikleri de kurutmaya, çürütmeye başlarlar. Demirtaş ise, en bireysel emek/yetenek meselesiymiş gibi görünen edebiyatı da, geniş katılımcı bir üretim/yeniden üretim süreci modeli haline getirmeye çalışıyor.

Ne üretildiği kadar nasıl üretildiği önemlidir. Aslında daha bile önemli ve belirleyicidir. Yani insanların yaşamlarını üretir, yeniden üretir ve değiştirirken birbiriyle girdikleri ilişkilerin (veya ilişkisizliklerin) ne ve nasıl olduğunun da önemini ortaya koymuş oluyor. (Nitekim tam bir sonuca götürüp derinleştiremese de, Leylan’da tartışmaya çalıştığı temel meselelerden biri, bir kadın-erkek ilişkisinden başlayıp örgütlere, tüm topluma kadar yeni ve daha gelişkin bir toplumsal ilişki biçiminin ne ve nasıl olabileceği.)

Pek az bireysel sanatçı, sanatsal üretim sürecinde böylesine geniş bir katılımcı destek şansına sahip olabilir. Dahası çoğu burjuva-küçük burjuva sanatçı bunu “bireysel yaratım özgürlüğünün kısıtlanması” sanabilir. Burada önemli olan, böylesi bir katılımcı üretim ve yönetim demokrasisi modelinin, bireysel yeteneği de aşan kapasitesini göstermiş olmasıdır. Demirtaş bu konuda kendisiyle tutarlıdır ve zaten onun siyasetteki ve sanattaki asıl yeteneği de buna açık olma ve bunu örgütleme yeteneğidir.

Leylan’ın dili

Leylan’ın dili temiz, açık, duru ve yalın. Seher’de dil, edebiyatla bağdaşmayacak kadar primer ve naifti. Devran’da belli ölçüde gelişip çeşitlenmeye başlamıştı. Leylan’da ise adeta saydamlaşmış. Dil, post-modernist romanlardaki bir çiçek dürbünü gibi sadece kendini değil, tam tersine, kendini pek hissettirmeden dolaysızca anlatılanı gösteriyor. (Ama aynısı kurgu açısından geçerli değil.) Ne anlatıldığı kadar nasıl anlatıldığı da edebiyatın kurucu öğesidir kuşkusuz. Gerçek anlatı ustalığı, dil şifreciliği ve virtüözlüğünde, yani okuru dille büyülemeye çalışmakta değil, dil ve anlatımın edebi anlamı anlatılan üzerinden yeniden kurabilecek tarzda örgütlenebilmesidir.

Leylan’da az sayıda tek tek kendi başına da edebi olan cümleler var: “Bedirhan’ın ağzından dökülen her kelime boşlukta uzun bir yol kattettikten sonra kulağına ulaşıyordu sanki.” “Birazdan gene ağlayacağından emindi ama bütün bunlardan hangisine ilk ağlayacağını bilemiyordu.” “Ölü çocuk bedenlerinin bile defnedilmeyip buzdolabında bekletildiği bir atmosferde nefes almak işkence gibiyken vicdanlarından yükselen sese Bedirhan ve Celal’in katılmaması beklenemezdi.” “Kaçınılmaz olana doğru her saniye biraz daha yaklaşırken bir yandan tamamlanır diğer yandan eksiliriz diye geçiriyordu içinden.” “Protokolun bazı üyeleri alkışın dozunu kaçırdıklarını fark edip tedirginlikle etrafına bakıyor, ellerini bacaklarının arasına sıkıştırıp adeta suç aletlerini gizlemeye çalışıyorlardı.” “Mutlu olma ihtimali mucizelere kalmış ‘normal insan’.”

Bu cümleler post-modernist romanlarda olduğu gibi okuru zincirleme “bilinç akışı” çağrışımlarıyla sürükleyip anlamdan uzaklaştırmaya dönüşmüyor; belli bir toplumsal duygunun, anlamın, tutumun yeniden kurularak yoğunlaştırılmasına hizmet ediyor.

Romanın girişinde, anadil sorununun kaynak alanlarından birinin (Kürt çocuklarına okulda Türkçe eğitim ve konuşmanın dayatılması) çocuk gözünden kara mizahla deşilmesi, roman boyunca çeşitli boyutlarıyla işlenen ezilen ulus sorunu ve Kürt karakterlerin, daha derinlemesine algılanmasını sağlıyor.

Demirtaş’ın öykü kitaplarından bildiğimiz, çeşitli ortam, mekan ve tipolojilerin toplumsal-kültürel karakteristiklerine ilişkin canlı bellek ve gözlem gücü, romanında da kendini gösteriyor. Öykücülüğünden gelen bir diğer etken de, belli ortam, iç-dış mekan, yaşam ve giyim tarzlarını, karakterlerin düşünce, algı ve davranış tarzlarını, uzun uzun betimlemeye gerek bırakmadan, birkaç seçici ayrıntıya zumlayarak, birkaç cümlede okurun kafasında -aynı zamanda toplumsal-kültürel kodlar itibarıyla- canlandırabilmesi. Çeşitli roman kişileri arasındaki etkileşim ve konuşmalarda, toplumsal iletişiminin önemli bir yönünü oluşturan bazı karakteristik beden dili jest ve mimiklerine de yer vermesi, toplumsal-duygusal atmosfer, ilişkilerdeki gerilim ve karşılıklı konumlanışların çizilmesini güçlendiriyor.

Leylan anlatısındaki kreşondalar ve zayıflıklar

Leylan’ın edebi kreşondaları, kendini kitle etkinliklerinin canlandırıldığı pasaj/sahnelerde gösteriyor. Bedirhan’ın ilk ameliyatından sonra, hastane bekleme odası ve kafetaryasında bekleyen çok sayıda seveninin, Serap gelip sonucu açıklarkenki normatif hareket ve duyguları … Başbakan’ın katıldığı konferansta protokol sırasındakilerin (müthiş bir kara mizahla sergilenen) davranışları ve Celal’in kürsüden yaptığı konuşma ve sonrasındaki hareketlilik… Araba kazasından sonra kitlelerin olay yerinde toplanış ve tutumları… Final bölümünde Bedirhan’ın Nusaybin’deki kitlesel ve eyleme dönüşen cenazesi, ailesi, yakınları ve Kürt halkının, yürüyüşün engellenmek istenmesine karşı tutumları, değerleri, hareket biçimleri… Demirtaş özellikle, tek tek ya da az sayıda kişi arasında yaşananlardan farklı kitlesel yükseltim ruhu ve hareket biçimlerini, siyasal-kültürel duygu, norm ve atmosferiyle (eylem, coşku, hüzün, taziye, öfke, dayanışma, panik, anafor, vd) birlikte, (dışsal değil) içinden canlandırmakta başarılı. Okurun gözünde bu toplumsal-kitlesel olarak yoğunlaşıp yükselen duyguları daha sahici ve güçlü biçimde uyandırabiliyor.

Ancak Demirtaş’ın siyasal yaşam ve mücadele deneyimleri itibarıyla bu kadar canlı, güçlü ve içinden çizebildiği kitlesel yükseltim sahnelerine bu kadar az ve sınırlı yer vermesi bir talihsizlik. Az sayıdaki roman karakteri ve kişisinin arasında yaşananların çeperine doğru bir tarihsel-toplumsal panaroma çizilmesinin de zayıflığı ve eksikliği kendisini hissettiriyor. Kürt sorunu, kadın sorunu, KHK’lılar sorunu gibi kritik toplumsal-siyasal çelişki temalarının, genellikle 5-6 roman karakterinin arasında yaşanmış veya yaşanan olgu, gerilim ve süreçlerle sınırlandırılması, Kürt sorunu dışında daha geniş toplumsal panaromaların çizilmemesi, romanı yer yer bir roman zenginliği ve derinliğinden çıkartıp, genişletilmiş bir öykü havasına büründürüyor.

Birkaç örnek üzerinden bunu anlatmaya çalışalım. Örneğin romanın önemlice bir bölümü, Bedirhan ile Sema ve birkaç başka hekim arasında hastane, klinik ve ameliyat odalarında geçiyor. Bedirhan hem bir hekimin eşi hem de sevilen, sayılan bir öncü karakter olması itibarıyla en üst düzeyde ihtimamla tedavi edilmeye çalışılırken, hastanelerdeki sayısız başka hasta ve hasta yakının durumuna, sağlık işçilerinin, hemşirelerin, hasta bakıcıların, taşeron temizlik işçilerinin çalışma koşulları vd durumuna, hemen hiç değinilmiyor. Oysa sadece birkaç başka hasta, hasta yakını ve hemşire figürü üzerinden devasa bir toplumsal çelişki ve yıkım alanı olarak sağlık sorunu konusunda, romana farklı bir toplumsal gerilim ve derinlik damarı kazandırılabilirdi. Keza KHK’lı eğitim emekçilerinin yaşadıklarını ele alabilirdi.

Demirtaş aslında şu gibi örneklerde, birkaç cümlelik ayrıntı-jest çekimleriyle daha geniş toplumsal ilişki/gerilim biçimlerine işaret etmede başarılı: Roman karakteri kendi sorununun telaşıyla taksiden iner. Taksi şoförü, müşterinin para üstünü tam alıp bahşiş bırakmamasının siniriyle, tekerlere patinaj yaptıran bir cayırtıyla gaza basarak gider. Ama roman kahramanı kendi sorununun telaşıyla bunu farketmez bile.

Bu, başarılı bir ayrıntı çekimi. Taksi şoförü burada bir roman yan kişisi bile olmamasına karşın, bir cümlelik bir tepki jestiyle, hergünkü toplumsal ilişkiler sisteminin bir yanı daha uç veriyor. Demirtaş bu gibi, okurun aşina olduğu bir iki gündelik tutum/jest üzerinden daha geniş toplumsal arka plan çeşitlemelerine işaret etmekte başarılı olmasına karşın, romanında doğrudan ana karakterlerle bağlantılı olan kişiler dışında, bu gibi örneklere pek az yer veriyor. Bu yüzden roman, karakterlerini daha geniş ve karmaşık bir toplumsal ilişkiler, çelişkiler ağı içine yerleştirerek, daha zengin bir toplumsal panaroma çizmekte (örneğin Bedirhan’ın KHK’lar konusunda mücadelesine bir iki cümleyle değiniliyor, örneğin kadın örgütlerine bir iki cümleyle değinilip geçiliyor; ama KHK’lıların toplumsal-siyasal durum ve direnişlerine, kadın mücadelelerine hiç yer verilmiyor, işçi sınıfı ise zaten hiç yok!) zayıf kalıyor.

Bunda romanın ağırlıklı olarak Sema karakteri gözünden yazılmış olmasının, Sema’nın ise beyin cerrahı olarak ağır mesleği gibi nedenlerle, daha aktif, devrimci ve mücadeleci olan (Kürt hareketi, KHK’lılar, sendikal örgütlenme, zor durumda kalanlarla dayanışma ve yardım vd) eşi Bedirhan’ın faaliyetleri ve geniş çevre ağına yabancı kalmasının payı olabilir. Nitekim Sema, Bedirhan’ın bu kadar geniş bir faaliyet ve ilişkiler ağına sahip olduğunu ancak onun yüksek ölüm riski içeren hastalığından sonra şaşkınlıkla farkediyor. Zaten “birbirinden habersiz ama birbirine bunca değen hayatlar” romanın temel bir teması. Ama madem Esma da mücadeleci ve ilkeli biri (örneğin Cemal barış akademisyenlerinden imzasını geri çekince, o da onunla ilişkisini kesiyor), üstelik güçlü bir anti-kapitalist bilinç ve eğilimi var, onun hiç olmazsa kendi mesleki sağlık alanında ve sağlık emekçileri alanında hiçbir mücadelesi neden yok? Kapitalizmin yol açtığı sağlık sorunu veya toplum sağlığı sorunu üzerine tek bir fikri, ilgisi, tek bir konuşması neden yok? TTB de, burjuva-faşist iktidardan ağır baskı gören bir kurum değil miydi? Roman kurgusunda bunun gibi epey büyük boşluklar var.

Buna karşın Leylan’da az çok işlenmiş ve derinlik kazandırılmış, yani karaktere dönüşmüş tek roman kişisi olan Sema’nın yaratılmasını başarılı bulduğumu vurgulamalıyım. Bir hekim, bir kadın, bir anne, bir eş, ve mücadeleci bir kişilik olarak Sema’nın Bedirhan’ı kurtarma mücadelesi ve iç dünyası ve yaşamındaki alt üst oluşlar, duygusal düşünsel çalkantılar, kendisi ve çevresiyle hesaplaşmalar, oldukça edebi-gerçekçi bir başarıyla çizilmiş. Sema karakterizasyonu, Leylan’ı iyi bir roman olmaya yakınlaştıran bir dinamik. Ama ne yazık ki Leylan’ı daha yükseğe taşımaya, tek başına yetmiyor. Bedirhan arka plandaki bir “ideal kahraman” silüeti, Cemal, Mutlu, Linda vd ise birer karton kişi olarak kalmışlar. Özellikle Cemal’in olumsuzdan olumlu karakter olmaya sıçramalı değişimi, o kadar kaba ve hamasi biçimde çizilmiş ki, hiçbir inandırıcılığı yok. Yalnızca sol okurun içini rahatlatan bir katharsiz öğesi olduğuyla kalmış.

Bununla birlikte Leylan’ın en çok tartışılan yönü; barış akademisyenlerinden imzasını geri çekenlere, her türlü teslimiyet ve uzlaşmacılığa karşı net ve kesin tutumunu çok yerinde bulduğumu, hareretle desteklediğimi vurgulayayım. Bu gibi noktalarda Demirtaş post-modernist görecilikten net bir kopuş sağlayabiliyor.

Bir diğer neden romanın ana karakterlerinin orta sınıf veya eğitimli beyaz yakalı kesimlerden seçilmesi olabilir. Hekimler, doçentler, avukatlar, yazarlar… Onlar içinde bir Sema’nın hekim olarak çalışma koşullarını kısmen görebiliyoruz. Romanın ilk kısmında Kürşat ve arkadaşlarının açtığı oto tamircisi esnaf dükkanı var. Farklı olarak bir Zeliha var, Sema-Bedirhan’ın çocuklarının bakıcısı olarak çalışıyor. Çocuk yaşta uğradığı travmatik tecavüz anlatılıyor. Sema-Bedirhan’ın yanına nasıl girdiği de. Ama buradaki çalışma ve yaşam koşullarını göremiyoruz. Semalar demokrat bir küçük burjuva aile, Zeliha’ya sahip çıkıyorlar, Zeliha’da onlara gönül borcu duyuyor, vb. Ama Zeliha, sonuçta bir ücretli işçi olduğu halde bu boyutuyla romanda yok. Bedirhan oturdukları apartmanın alt katındaki kafe-börekçinin sahibi, burayı da sendikal faaliyet, yardım, destek mekanı olarak kullanıyor. Burada da ücretli çalışanlar var. Ama onları da ancak Sema-Bedirhan ailesi dolayımıyla görebiliyoruz, ücretli işçi olarak değil. Yani romanda aslında işçiler yok, olanın da işçi olarak çalışma, yaşam koşullarını, sorunlarını, özlemlerini göremiyoruz. En fazla Bedirhan-Sema tarafından “yardım edilenler” olarak var olabiliyorlar.

Demirtaş’ın öykü kitapları Seher’de birkaç, Devran’da daha fazla işçi, kadın işçi, Kürt işçi öykülerinin olması, romanında da en azından bir işçi karakteri, bir işçi damarının olabilirliği konusunda beni umutlandırmıştı. Çünkü Türkiye romanında işçiler, işçi sınıfı (belki bir en son Latife Tekin’in Manves City novellası dışında) neredeyse hiç yok. İşçi sınıfı tam da kapitalizmin ve edebiyat piyasası tekellerinin isteyebileceği gibi, görünmezleştirilmiş durumda. Sol romanlar bile daha ziyade orta ve ara sınıf kesimlerinin algı ve yaşam tarzlarına göre şekilleniyor. Demirtaş da öykücülükten romancılığa geçer geçmez bu ana akıma uyarlanmış.

İşçiler roman okumaz, işçi sorunları işlenirse de romancılığın asıl hedef kitlesi olan orta sınıflar, beyaz yakalar, üniversite öğrencileri okumaz türünden bir önyargı. Türkiye’de muhalefet veya sol algısı, ağırlıklı olarak büyük kent merkezlerindeki orta sınıflar, beyaz yakalar ile ezilenler ile sınırlı halen ne yazık ki. Sol siyaset gibi sol edebiyat da bu “sınıftan kaçış”ı ve sınıfı görünmezleştirmeyi yeniden üretiyor.

Leylan’ın kurgusu

Roman kurgusu bazı bilim-kurgu öğeleri de içermekle birlikte, daha ziyade “roman içinde roman”, “bilinç içinde bilinç”, “farklı dünyalar arasılık (hayal/gerçek, bilinç/bilinç altı, geçmiş/bugün, vd)” gibi post-modernizmin cılkını çıkardığı yöntemlere yaslanmış. İnsan beyinlerinin (yine bazen biri komada olan) birbirine makineyle bağlandığı, birbirinin beyninin içinde/bilinç altında mücadele edip maceralar yaşadığı, veya birinin bilinç altındaki gizemli düğümleri bir başkasının onun beynine girerek çözmeye çalıştığı, her rüyada ortam ve kişilerin değişip aynı zamanda birbiriyle yer değiştirdiği, hangisi hayal hangisi gerçek ve kimin kim belirsiz hale geldiği, o kadar çok post-modernist film ve roman var ki, bu post-modernist “üst kurmaca” teknikleri klişeden öteye geçmiyor.

Leylan üzerine çıkan ilk değerlendirmelere baktım. Çoğu kullanılan bu post-modern “üst kurmaca” kurgu ve tekniklerinden övgüyle bahsetmiş. Sol siyaset gibi, sol yazar ve edebiyat eleştirmenleri de post-modernizmi öylesine içselleştirmiş ki, çoğu bu “üst kurmaca”, “farklı dünyalar arasılık”, “fraktallik”, “çok katmanlılık”, “iç içe geçirmecilik” gibi yöntemleri kullanma becerisinin edebi olabilmenin biricik ölçüsü olduğunu sanıyor. Bu “üst kurmaca” kalıplarını uygulama teknisizmi, edebi yaratıcılığı ikame eden bir kendinde keramete dönüşmüş.

Öyle ki artık toplumsal-edebi gerçekçilik garipseniyor. Matrix tarzı “farklı boyutlar arası” bilmecemsi, yanar döner anlam göreciliği ve muamması örtülerinin olmadığı edebi-gerçekçi yapıtlar, edebiyattan aforoz edilmiş durumda. Ne yazık ki Demirtaş da romancılıktaki edebiyat piyasasının bu anaakım tuzağına düşmüş. Sanki “üst kurmaca” göreciliği olmadan roman yazılamazmış, anaakım edebiyat alemine bu tarz tekniklerdeki maharetini kanıtlamak zorundaymış gibi bir koşullanmaya girmiş.

Kanıtlamış da! Ama öykülerinde asıl sevdiğimiz, toplumsal-eleştirel edebi gerçekçiliğinden ciddi ödünler vermek pahasına.

Sanatta (ve siyasette) anaakım post-modern göreciliği uzlaşmaz biçimde eleştirirken, kaba materyalist, idealist veya pozitivist özdeşlikçilik (düz yansıtmacı) anlayışları asla savunmuyorum. Savunduğum diyalektiktir. Ancak tarihsel maddeci diyalektiktir ki, gerçekliğin veya belli fikirlerin düz yansıtılmasını da, gizemci, bilmecemsi veya oyuncul anlam kayganlığı ve belirsizliği alemlerinde dönüp duran öznelci-göreciliği de aşar.

Diyalektik ne salt özdeşçilik (gerçeklik ile edebi anlamın bir ve aynı olduğunun varsayılması) ne de salt göreciliktir (edebi anlamı hem gerçekliğe hem kendi içinde hem de her okura kat kat görelileştiren, bir referans çerçevesi de olmadığından/kurmadığından, herkesin biribirine göreli öznel anlam yapbozları ile, “gerçeklik bilinemez, bilinse bile aktarılamaz, aktarılsa bile anlaşılamaz”, “gerçeklik ondan kim ne anlıyorsa odur”, “herkesin anlamı kendine” gibi noktalara varır). Diyalektik özdeşlik ile göreliliğin (farklılığın) çelişkin birliği ve savaşımıdır. Diyalektik, gerçekliğin içindeki hareket halindeki çelişkilerin tarihsel gelişim sürecidir.

Sanat-edebiyat kuşkusuz gerçekliği göründüğü gibi almaz, onu imgelemde yeniden kurar. Ama bu edebi yeniden kurmanın, gerçekliği hareket, dönüşüm ve çelişkinliği içinde yeniden anlamlandırmayı, bunun için de yeni ve daha gelişkin toplumsal-eleştirel edebi gerçekçi anlamlandırma çerçevesini de kurabilmesi gerekir. Mevcut tüm anlamlandırma çerçevelerinin kaydırıldığı, ama yeni ve daha gelişkininin de kurulamadığı durumda, herkesin (her okurun) kendi durduğu ve baktığı yerden kendini olumlayacağı bazı şeyler bulabileceği, ama bütünselliği olmayan, iç bağlantıları gevşek bir (anlam çoğulluğu adı altında) anlam kayganlığı ve belirsizleşmesi çıkar ortaya.

Post-modernizm modernizmi yıktığı iddiasındadır. Oysa düz yansıtmacılığın ters yüz kopyası olmanın ötesine geçememiştir. Tüm yapabildiği, günümüz kapitalist gerçekliğinin fetişist görüngüsü olan “hakikat krizi”ni, anlam kriz ve kargaşasını düz biçimde yansıtmaktan ibarettir.

Demirtaş’ın post-modern göreci kurgu tekniklerine başvurması, yalnızca özentiden kaynaklanmıyor. Leylan’ın içeriğini tartışırken göreceğimiz gibi, savunduğu felsefi ve siyasal anlayışlar da post-modern göreciliğe oldukça yatkın. Roman toplumsal edebi gerçekçilik ile post-modern göreci “üst-kurmaca”cılık arasında gidip geliyor. Bu ikisi tanımları gereği bağdaşmadığından, roman da hem içerik, hem form, hem de içerik-biçim ilişkisi açısından sık sık eklektizme düşüyor.

Örneğin romanın farklı anlatı formları ile yazılmış iki ayrıksı bölümü (Kudret-Serap bölümü ile ana gövdeyi oluşturan “roman içinde roman” Esra-Bedirhan bölümü) arasında doğrudan hiçbir iç bağıntı yok. Okurun ancak zar zor bulabileceği birkaç gevşek dolaylı teğellendirme var. Beni zaten post-modernist “kurmacacılık”ta en kızdıran şeylerden biri edebiyatın gizemci, şifreci bulmacaya çevrilmesidir. Hayır konformist bir okur olduğum için değil. Okuduğum herşey üzerine enine boyuna düşünürüm. Edebiyatta asıl okuru aktif olarak esere katan, kafa yorarak, tartışarak eseri yeniden üretmeye teşvik eden yazarları severim. Ama edebiyat bulmaca değildir. Post-modern gizemcilik/şifrecilik ise, “romandaki şu bölümle bu bölüm, bu olgu ile şu kişi arasındaki bağlantı nedir” veya “şimdi yazar bununla ne demek istemiş olabilir” türünden bir post-modernizm tercümanları ve yorumcuları kastı yaratmaktan başka bir işe yaramıyor. Has edebiyatçı belirsizlik ve muammacılıkla değil anlam açıklığıyla; teğellendirmelerle değil iç bağıntılarla; fraktal anektodçulukla değil iç örgünlüğü olan bir bütünsellikle; okuru sarsmayı, duygu düşünce ve sorgulayıcılığını geliştirmeyi başarabilendir.

Nitekim Leylan’ın temel bir sorunu, onca kritik temalar zenginliğine (Kürt sorunu, kadın sorunu, KHK’lılar sorunu, faşizm sorunu, kapitalizm sorunu, bilim-teknoloji sorunu, aşk, mutluluk sorunları, hayatın anlamı sorunu, vd) karşın, iç örgüsünün zayıf ve gevşek olması, tutarlı bir iç bütünlüğünün olmaması. Bu temaların hiç birini derinlemesine işlemediği gibi, çoğunun birbiriyle bağının da gevşek ve hatta “tesadüfi” olması. Leylan, iç içe geçirilmiş ve/veya teğellendirilmiş öyküler toplamı gibi. Bu bir yanıyla Demirtaş’ın öykücülüğünden romana taşıdığı bir durum olabilir. Oldukça iyi bir öykü yazarı ama, roman daha geniş bir perspektif, derinlik, karakterizasyon, iç örgü, atmosfer ister. Leylan, bir öyküler toplamı ile gerçek roman arasında bir yerlerde takılıp kalmış. Leylan’da biraz daha işlenmeye çalışılmış Sema dışında, tüm roman kişileri birkaç olgu ve ayrıntılarıyla verilmiş öykü kişilerinden ibaret kalıyor.

Diğer yanıyla post-modern “üst kurmaca” tekniğiyle yazılmış tüm “romanlar” zaten böyledir; iç bütünlük ve tutarlılığa sahip bir romandan çok, bir biçimde birbirine teğellenmiş veya iç içe geçirilmiş anektodlar ve öyküler toplamı gibidir. Öyle ki çoğu post-modern romanda, 300 sayfalık 500 sayfalık anlatıyı okuduktan sonra, bu romanın ana teması nedir, temel meselesi nedir sorusuna bile yanıt veremezsiniz.

Bir romanda birden fazla anlatı formu, birden fazla tema, birden fazla bakış açısı olması o romanı zenginleştirebilir kuşkusuz. Ama bunların, bir iç bütünlüğe, bir iç örgüye, iç bağıntılara sahip olmayan bir merkezkaç dağıtıklıkla bulunması, gevşek bağıntılarla teğellendirilmesi ve tesadüfi biçimlerde iç içe geçirilmesi de, bütünsel bir kavrayışı olanaksız hale getirir. Post-modernizmin “büyük anlatı” düşmanlığıyla, herşeyden biraz olduğu ama bir iç bütünlüğün olmadığı eklektik bir mikro-anlatılar toplamı çıkar ortaya.

“Hazır, bitmiş, tamamlanmış, değişmez anlamlar yoktur” gibi doğru bir önermeden, hiçbir iç bütünlük ve tutarlılığa sahip anlamın olamayacağı anlam göreciliği, kayganlığı ve eklektizmine savrulunur. Bu, her okur romanı istediği parça veya yanından tutarak, kendi yorum ve anlamını katması, diye sunulur. Oysa her okurun eklektik anlatılar toplamından kendini olumlayıcı bir şeyler bulma, ama bütünle ilgilenmeme konformizmini besler. Bu yüzden post-modernist anlatı teknikleri, düz yansıtmacılıktan bile daha konformist, kinik-kabullenicidir.

Leylan’ın formu gibi içeriği de, Spinoza, Nietzche, Dalay Lama’dan (bunlar adı geçenler) adı geçmeden atıfta bulunulan Freud, Negri, Marx’a kadar tam post-modern bir pastiş gibi. “Hayatın anlamı hayatın anlamını aramaktır” veya “hayatın anlamı herkesin ona kendi anlamını katabilmesidir” türünden hiçbir yenilik taşımayan felsefi önermeler de, bir bütünlük veya tutarlılık sağlamıyor.

Nitekim Leylan’a ilişkin sosyal medyada çıkan ilk değerlendirmelere bakıldığında, hepsi bir parçasından tutup kendini olumlamanın vesilesi yapmış. Haksız sayılmazlar, çünkü bir parçasını çekince insanın elinde kalıyor, eklektik ve gevşek anlatılar toplamı olduğu için bütünü gelmiyor. Demirtaş da Leylan’a ilişkin röportajlarında, herkes kendi durduğu ve baktığı yerden yorumlamalı, diye teşvik etmiş. Bir edebiyat eserine, kuşkusuz herkes durduğu yerden ve kendi bakış açısı, öncelikleri itibarıyla bakar. Ama “büyük anlatı” diye reddedilen hiçbir refarans noktası olmayınca, herkes baktıktan sonra da durduğu ve baktığı yerde kendini ve yazarı olumlayarak kalmaya devam eder. Roman itibarıyla birbirine teğellenmiş, ama ne romanı ne kendi bakış açılarını tartışmayan, eleştirmeyen, yabancılar olarak. Post-modern edebiyat teknikleri, kapitalist yaşamın bu görüngüsünü, bu şekilde yeniden üretir. Demirtaş da, “birbirine o kadar değen, ama birbirinden habersiz hayatlar”ı eleştirmeye çalışırken, tam da bu post-modern tekniklerle, yeniden üretiyor, teşvik ediyor.

Demirtaş’ın tartıştığı bazı temel meseleler, eğer hızla gelişen yeni teknolojilerin kapitalizm koşullarında getirdiği tehlikeler kadar farklı koşullarda sunabileceği olanaklar ise…Veya “birbirine o kadar değen ama birbine yabancı hayatların”, yani toplumsal ilişki biçimlerinin neden ve nasıl değişebileceği ise… Toplumsal-bireysel mutluluğun ne olup olmadığı ve nasıl ulaşılabileceği ise… Günümüzün kapitalist toplumsal ilişkiler sisteminin derin krizi içinde yeniden canlanan en eski felsefi, antropolojik, ontolojik soru ve sorunlar (“yaşamın anlamı ve amacı var mıdır, varsa nedir, mutluluk nedir, aşk nedir, insan iyi midir kötü müdür, biz kimiz, neyiz, nereden geldik nereye gidiyoruz, ne olacak bu dünyanın hali” vb) ise…

Demirtaş bu post-modernist “üst kurmaca” kilişelerine hiç ihtiyaç duymadan, bu temaları çok daha derinlemesine toplumsal-eleştirel gerçekçilikle ele alabilirdi. Çünkü bu post-modern “üst kurmaca” yöntemleri, Leylan’a en ufak bir yenilik ve derinlik katmıyor.

Bu en eski felsefi, antropolojik, ontolojik (varoluşsal), edebi-semantik sorular, kapitalist “uygarlık” tarzının derinleşen krizi ve bir sınıra dayanmış olmasıyla, bugün kaçınılmaz olarak yeniden canlanmıştır. Post-modernist edebiyat ve sinema ise, her okur/izleyicinin kafasında şu veya bu ölçüde varolan (teknolojik gelişim dahil) merak ve kaygıları kullanarak kolay bir sürükleyicilik kazanır. Ama bu derin meseleleri ya orasından burasından biraz eşeleyerek bırakır ya da okurun/izleyicinin kafasını gizemci/göreci/spekülatif yaklaşımlarla büsbütün karıştırır. Çünkü göreci öznelci-idealizm, mevcut anlamlandırma ve kavrayış çerçevelerini kaydırmakta ne kadar radikal muhalif ve eleştirel görünürse görünsün, yeni ve daha gelişkin sabiteler koymadığı (bundan özellikle kaçtığı) koşullarda, kaçınılmaz olarak sistemin (belki biraz “düzeltilmiş” veya ütopik) kinik kabullenişine varır. (Oysa Enstein’ın -görecilik değil- görelilik kuramında bile bir sabite vardır: Işık hızı.) Bu yüzden post-modern edebiyat ve sinema, kitlelerin bugün ve geleceğe dönük büyüyen kaygı ve hoşnutsuzluklarını hem kışkırtıp hem de yatıştıran/uzlaştıran bir nevi estetik psikanalatik terapiye benzer.

Kuşkusuz Demirtaş, düzenle uzlaşmıyor. Teknolojinin kapitalist kullanımıyla, faşizmle, ezen ulus ve cins egemenliğiyle uzlaşmıyor, oldukça güçlü eleştiriler getiriyor. Ama tarihsel-maddeci diyalektikçi olamadığı, özdeşlik ve görelilik anlayışları arasında yalpalayıp durduğu ve bunları birleştiremediği, yeni ve daha gelişkin tarihsel dayanak noktaları bulamadığı için; sorduğu makro sorular çevresinde mikro-politikalara dolanıp kaldığı için; en sonu yanıtları da diyalektik tarih bilimi doğrultusunda değil felsefede aradığı için, tıkanıyor.

Oysa bizzat kendisi de hareketli olan bir sabite mümkündür: Bizzat bu toplumsal ilişkiler sistemini içindeki uzlaşmaz çelişkilerin ve mücadelelerinin tarihsel gelişim süreci ve doğrultusu! Demirtaş Leylan’ın 27. bölümündeki tartışmanın sonunda buna değecek kadar yakınlaşıyor; ama romanın finalinde yine “mutluluk, anlam” felsefesi alemlerine dalıp uzaklaşıyor. Leylan’da Netice’ye söylettiği “birbirine o kadar değen, ama birbirinden habersiz hayatlar” gibi, Marksizme bir değen, ama Marksizmden habersiz felsefe alemlerinde takılıp kalıyor.

Leylan’da anti-kapitalizm?

Herşeye karşın, Romanın en kritik, en önemli tartışmaları, Sema ve komadaki Bedirhan’ın beyinleri makineyle birbirine bağlanmış olarak bir tür hayal aleminde birbiriyle konuşmaları mizanseni biçiminde, 27. bölümde yoğunlaşıyor. Uzun bir alıntı yararlı olacak:

“Eğer bütün insanlar teknoloji sayesinde zihin üzerinden birbirine bağlanabilecek imkanı yakalarlarsa giderek yeryüzünde her şey tekleşecek. Etnik kimlikler, inançlar, yaşam tarzı farklılıkları ortadan kalkacak. Edebiyat, sanat, mesela dans ve müzik diye bir şey olmayacak. Aşk, sevgi, dayanışma, vefa gibi duygulara yer olmayacak belki yeni insanın yaşamında. Şiir olacak mı mesela? Milyonlarca insanın uğruna öldüğü öldürdüğü ulus, vatan, sınır, bayrak ne olacak acaba? İnsanlığın bunlardan kurtulması özgürlüğün ve eşitliğin mi kapılarını açacak, yoksa yıkılması daha zor yeni kişisel zindanların mı? Ya çalışanlar, emekçiler ne olacak? Hiç şüphesiz yine ezilen sınıf olacaklar. Çalışanların yerini robotlar almayacak Sema, çalışanların kendisi bizzat robot olacak bu Cesur Yeni Dünya’da (Huxley’in ünlü distopik romanı-bn). Çünkü her halükarda en ucuz maliyet gene insan ve emek unsuru olacak. Bunca insan teknolojinin ve sermayenin muazzam büyüme hızı karşısında kendilerini nasıl koruyacaklar? Kültürler, medeniyetler, insanlığın binlerce yıllık ortak hafızası yeryüzünde birkaç bin kişinin insafına kalmış olacak. Peki biz ne yapacağız? Ezilenler, direnenler, ötekiler ne yapacak Sema? Sendikalarımız, siyasal yapılarımız bile şah damarı kesilmiş hastaya bir parça tentürdiyotlu pamukla pansuman yapmaya çalışıyor. Oysa her yerde harıl harıl geleceğin örgütlenme, direniş ve savunma modellerini tartışmalıyız. Kapitalizm sessizce, sinsice son büyük saldırısına hazırlanırken, biz oturup kapitalizm kendi tarihsel süreci içerisinde çürüyüp çözülmesini bekleyemeyiz. Bildiğimiz anlamdaki insan türü kendi sonunu hazırlayıp yeni bir türe geçiş yaparken biz sadece izleyecek miyiz? Teknolojik gelişmelerin önü alınamayacağına göre bütün bu ihtimalleri gözeten ve daha özgür bir yaşama evriltmeyi hedefleyen mücadeleyi nasıl verebiliriz? Spinoza ‘Zihin ve beden ayrı şeyler değildir, tek ve bütündür’ diyordu. Şimdi zihni bedenden ayırıyorlar, böylece modern felsefe çöküyor Sema.

  • Tamam ama bununla birlikte insanlar iletişim, bilişim imkanlarını yeni mücadele yöntemleri yaratmak için de kullanılabilirler. Ayrıca robotların üretimde kullanılması kapitalizmi büyütmüyor, krizini derinleştiriyor. Çünkü üretimde artı değer yaratacak tek şey emektir. Artı değer yoksa kar da yoktur. Kar yoksa kapitalizm de yoktur.” (s270-271)

Burada Demirtaş’ın insanlığın artık lamı cimi kalmamış bir biçimde bir “çağ dönümü” ve “yol ayrımı”nın eşiğine gelip dayanmış olmasını, bir dizi kritik tarihsel soruyu gündemleştirmesini çok önemli gördüğümü belirteyim. Demirtaş’ın Leylan’ı, geçtiğimiz yıl yayınlanan Latife Tekin’in Manves City’sinden (o da teknolojik gelişmeler ve kapitalizm ve yaşanmakta olan büyük ve keskin tarihsel dönemeç bağlamında, emek, işçi, kadın, doğa, insan sorunlarının ne ve nasıl olacağını gündemleştirmeye çalışmıştı) sonra bu kritik ve kapsamlı sorunlara eğilmeye çalışan ikinci sol edebi ürün.

Edebi eserlerin böylesine kapsamlı sorulara hazır cevaplar vermesini elbette bekleyemeyiz. Ama (dünyanın aksine) Türkiye’de bu kritik sorunların bilimsel, siyasal, toplumsal olarak yeterince gündemleşmediği ve tartışılmadığı koşullarda, sol edebiyatın henüz sezgisel biçimlerde de olsa, bu ölüm kalım sorunlarını gündemleştirmeye çalışması takdire değer. Çünkü sanat-edebiyatın en önemli tarihsel işlevlerinden biri, henüz gündemleşmemiş veya tanımlanmamış ama kendini hissettirmeye başlamış sorun, çelişki ve dönüşüm süreçlerini yeniden ve yeni bir temelden anlamlandırmaya çalışarak farkına varılmasını sağlamaktır. Böylesi dönemlerde bir nevi öncü toplumsal duyargalar gibi uyarı çanlarını çalmak, toprağı yeni ve daha yüksek bilimsel, siyasal, örgütsel çalışmalar ve mücadeleler için önden sürmektir.

Türkiye edebiyatında bu kapsam ve devasalıkta bir içeriğin ele alınmaya başlaması oldukça yeni sayılır. Nitekim her iki yazarın da (geleneksel toplumcu gerçekçiliği post-modernist yöntemlerle birleştirmeye çalışarak) kullandıkları dar teknik ve kurgu biçimleri, henüz bu yeni içeriği yeni bir anlamlandırma çerçevesiyle kalkındırıp işlemeye yetmiyor. Tam tersine boğup sınırlandırıyor.

Demirtaş böyle bir kurgu yapmaya çalışırken, muhtemelen (Google’ın kötü ünlü “tekno dehası” Kurzweil’in “tekillik” veya “trans-humanizm”, “post-humanizm” tarzı) tekno-metafizik spekülatif akımların kendisinde yarattığı endişeden yola çıkmış. Bu gibi akımların, örneğin ABD Silikon Vadisi’nde büyük teknoloji şirketleri tarafından finanse edilen, “insan-sonrası”cı metafizik tarikatları bile vardır. Tüm insanların beyinlerin süper yapay-zeka bilgisayarlarıyla birbirine bağlanmasıyla, insanın kainat çapında “her şeyi bilen, gören, öngören” bir “tanrı-insana” dönüşeceği türünden metafizik spekülasyonlar yaparlar.

Demirtaş meseleyi gayet doğru biçimde Marksist tarih bilimsel perspektife bağlıyor, ama tek yanlı olarak. Kapitalist sistemin içindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişme doğrultusu olarak, yepyeni ve çok daha gelişkin bir yaşamı, yani komünist devrim perspektifine yer vermiyor, sansürlüyor. Marx’a bağlanan sondaki sözler, şöyle devam etmeliydi: Üretimin, emeğin, bilginin günümüzdeki küresel düzeydeki toplumsallaşarak gelişmesi, kapitalist ilişkiler sistemi kabuğuyla bağdaşmadığı gibi, onun devrimci ve toplumsallaşmış sınıf mücadelesiyle yıkılacak olmasıyla, yepyeni ve çok daha gelişkin komünal/komünist bir toplumun da büyüyen olanaklarını ve tarihsel zorunluluk ve ihtiyacını ortaya çıkartıyor.

Demirtaş’ın ise kafası post-humanist tekno-metafizik spekülasyonlarla epey karışmış olmalı ki, bir yandan haklı olarak onları eleştirmeye çalışırken, diğer yandan da “ulus, din, bayrak” vbyi kaldıran ama daha da beter bir yeni sömürü sistemine gidilmekte olduğundan endişe duyuyor. Kapitalizm durdukça, elbette vahşi sömürü ve eziyet, sermaye diktatörlüğü, daha yıkıcı biçimde keskinleşmek dışında ortadan kalkmaz. Ama ulus, din, aile, devlet, cinsiyetçi işbölümü de ortadan kalkmaz. Bunlar da keskinleşen çelişkilerin konusu olmaya devam eder.

Demirtaş ise bilerek veya bilmeyerek, uluslar, dinler sistemini “kültürel çeşitlilik” adı altında savunma noktasına düşüyor. Ulusların ve inançların ortadan kalkmasıyla, yeni ve daha beter bir kölelik sistemini özdeşleştirerek, iyice suyu bulandırıyor. Oysa ancak kapitalist diktatörlüğün yıkılmasıyla, egemen/ezen uluslardan başlayarak ulusların sönümlendirilmesiyledir ki, ezilen ulus sorunu tam ve nihai olarak çözülebilir. Komünist devrimci toplum, her türlü sömürü ve zorunlu emekle birlikte, meta, toplumsal işbölümü, din ve ulusları sönümlendirir. Ama asla kültür, yaşam tarzı farklılıklarını düzlemek, tek tipleştirmek anlamına gelmez. Tam tersine, komünizm, tüm ulus, ırk, inançlardan insanları evrensel bir özgürlükle kaynaştırır. Yetenekler, ihtiyaçlar, ilişkiler, kültür ve yaşam tarzlarında bugünküyle karşılaştırılamayacak bir komünal özgür çeşitlilik ve zenginlik yaratır.

Şiir, sanat olacak mı? Şiiri, sanatı piyasalaştırıp köleleştirerek yok eden kapitalizm. Komünist toplumda ise, emeğin üretimin temeli olmaktan çıkmasıyla… Geçim köleliliğinin ve zorunlu, zahmetli, rrutin-köreltici emeğin ortadan kalkmasıyla… Zamanda ve mekanda özgürlüğün durmaksızın büyümesiyle: Kölece emeğin yerini, özgür ve özneleşmiş yaratıcı etkinlik biçimleri alır. Herkesin bilimsel, sanatsal, sportif etkinlerle uğraşabilir olması ve bunların gündelik yaşamla da kaynaşmasıyla özgürlük ve yaratıcılık gündelik yaşamın içinden fışkırır.

“Şimdi zihni bedenden ayırıyorlar, böylece modern felsefe çöküyor.” Genel olarak felsefe, zaten sınıflı toplumlar ve toplumsal işbölümüyle; zihinsel faaliyetin bedensel faaliyetten ayrışması ile ortaya çıkmıştı. Madde/bilinç düalizmini, zihin/beden arasındaki toplumsal ayrışma ve ayrıcalığı en uç noktasına kadar götüren zaten kapitalizmdi. Modern felsefe burjuva felsefesidir, ve zaten aynı zamanda doruğuna çıktığı Hegel ve Feurbach ile birlikte çökmüştür. Bunun için Marx’ın 11. Tez’ine bakmak yeterlidir. Bizim için diyalektik, bir felsefe değil, gerçek yaşamdaki çelişkilerin tarih bilimi, eleştiri ve eylemle kavranması ve dönüştürülmesidir. Bu yüzden zaten çoktan çökmüş olan felsefenin çökmesinden endişe edecek olan biz değiliz. Bizim sorunumuz, kapitalist toplumsal işbölümüne son verip, zihinsel ve bedensel etkinliğini yeniden ve daha üst düzeyden bütünleştirmektir.

Demirtaş “zihni bedenden ayırıyorlar” derken, Sanayi 4.0, nesnelerin interneti, yapay zeka vbden mi bahsediyor bilmiyorum. Eğer öyleyse, sorun bunların kimler tarafından nasıl kullanılacağıdır? Sermaye olarak ve kar için mi, yoksa toplumsal ihtiyaçlar, özneleşme ve özgürleşme için mi? İster bedensel ister zihinsel olsun, makinelere yaptırabileceği hiçbir şeyi insanların yapmadığı, insanların bol özgür zamanları içinde, herhangi bir geçim ve güvencesizlik sorunu yaşamadan, kendilerini bedensel-zihinsel çok çeşitli toplumsal-bireysel yaratıcı etkinlikler içinde çok yönlü geliştirmeye adadıkları bir toplum da pek ala mümkün ve her zamankinden daha olanaklıdır.

Leylan’da yaşamın anlamı

Demirtaş, kitabın finaline doğru, 28. bölümde ise, bir yaşam felsefesi tartışmaya çalışıyor. Yine uzun bir alıntı:

“Ama sen mutluluğu haz almak olarak düşünürsen, bir müddet sonra haz peşinde koşan bir zavallıya dönüşürsün. Zavallı diyorum, çünkü insan vücudu hazzı depolayamadığından, sürekli olarak bu duyguyu tekrarlama ihtiyacı duyacak, haz almak yaşamın anlamına dönüşecek. Haz almadığın her an – ki bu da yaşamın büyük bir kısmına tekabül edecek – hayat sana boş ve anlamsız gelecek. Daha fazla haz dolu bir yaşam sürmek için çiğnemeyeceğin ilke, ihlal etmeyeceğin kural kalmayacak. Zaten insanlık, haz arayışındaki bu kontrolden çıkma halini önlemek, frenlemek içi toplumsal yaşamı dinle, ideolojiyle, felsefeyle veya hukukla düzenlemek zorunda kalmadı mı? Beynimizin haz arama isteği sınırsızdır. Biz bu isteği inançlarımız, ilkelerimiz ya da kurallarımızla sınırlamaya çalışıyoruz sadece. (Burada Freud konuşuyor sanki-bn) Yani bizim dışavuran davranışlarımız din, ideoloji veya hukuk sürecinden geçirdiğimiz düşünsel faaliyetlerimizin bir sonucu değil mi nihayetinde? (Demirtaş burada tam bir idealizme savruluyor. Nerede insanların maddi yaşamlarını üretir ve yeniden üretirken birbiriyle girdikleri üretim ilişkileri? Bir önceki bölümde zihnin bedenden kopartılmasından kaygılanıyordu, burada kendisi zihni bedenden, üstyapıyı altyapıdan tamamen kopartıyor.-bn) Tabii ki benim kastettiğim şey haz alma isteğimizin özgür bırakılması değil, hayatın anlamını arama isteğinin özgür bırakılmasıdır Sema. Bu şekilde mutluluğu hayata anlam katma, hayatı değerli kılma mücadelesinin bizzat kendisi olarak hissetmeyi başarabilmektir.(..) Hayat, mutlu olmak için değil, anlamlı olsun diye yaşanır, sen anlamın peşinden koşarken mutlusundur. (Burada da Negri tarzı, anarko veya otonom “emeği, kendini, hayatı değerli kılma” felsefesi konuşuyor.-bn)

  • Evet, katılıyorum sana Bedo. İnsanlar birbirinin yaşamına anlam katabilirler ama ne anlamın tekelini elinde tutabilirler ne de başkasının adına ve onun yerine bir anlam inşa edebilirler. Her bünye kendinde yaratabilir ancak kendi anlamını. Anlam dediğimiz şey başka bedenlerde büyütülüp kendi bedenimize nakledebileceğimiz bir şey değildir. Yeryüzünde kaç tane beden varsa o kadar anlam vardır aslında. (Bir önceki bölümde anti-kapitalist olan Sema, burada “herkesin anlamı kendine” diyen tam bir liberale dönüşüyor. Sanki anlam, tanımı gereği toplumsal bir şey değilmiş gibi!-bn) Her yaşamın anlamı özgündür, kendine göredir. Hiçbir anlam yüzyüz başka bir insanın yaşamının anlamıyla örtüşmez. Birbirine yakın olabilirler ama aynı olamazlar. Zaten yaşamının anlamı birbirine yakın olanlar da bir araya gelip topluluk oluşturmuyorlar mı? Ulus, kabile, kavim, aşiretten tut da örgüt, tarikat, cemaate kadar, aileden sevgililiğe kadar bütün yakınlaşmalar ortak anlam arayışlarının bir sonucu değil mi? (Demirtaş burada öznelci-idealist anlam felsefesini kemale erdiyor. Belli toplumsal ortak anlamlandırma çerçeveleri, belli toplumsal-maddi üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin bir sonucu değilmiş de, ortak anlam arayışları her türlü toplumsal yapı ve örgütlenme formunun temeliymiş gibi, her şeyi başaşağı çeviriyor. Nesnellik, bilimsellik toptan berhava ediliyor. -bn) Bu toplulukların hepsinde de hayatın anlamını vazeden öncüler vardır. Bazen bir peygamberdir bu, bazen devlet başkanı, aşiret reisi, ya da tarikat şeyhi, baba veya kocadır bazılarında. Hayatın anlamını bulmada kolaylaştırıcı, yol gösterici bir rol üstlenmek isterler hepsi de. İlginçtir ki hepsi de erkektir Bedirhan. (…) Bu tür öncülerin bazısı kolaylaştırıcı olmanın, rehber olmanın ötesine geçip kendi hayatının anlamını, ‘tamamlanmış örnek anlam’ olarak görüp herkese dayatırlar. (Burada da anarko eğilim belirgin. Şeflik kültünün eleştirisi son derece haklı ve doğru ilmekle birlikte, her türlü önderlik şefliğe indirgeniyor, gerçek devrimci önderliğin karşısına da “moderatörlük”, “yol yöntem gösterici rehberlik” konuyor. Demirtaş’ın burada sözünün nereye ve kimlere gittiği belli ve haklı olmakla birlikte, bu gibi olumsuz örneklerin tarihsel-toplumsal kökenlerini kavrayarak değiştirmek yerine, çözüm “herkesin anlamı kendine”, ya da “süreç olarak anlam inşası” mı?-bn) (…) Bazen de tam tersine öncünün ne amacı budur ne de niyeti. Aslında kendisi binbir emekle muazzam bir özgürlük ruhunun rehberliğini yapar ama biz yine de ısrarla ve ona rağmen kolay olanı seçerek, onu tabulaştırarak yola devam etmeyi tercih ederiz. (Burada da eleştirilerin arkasında durulamayıp, top kitlelere atılıyor, kitleler suçlu çıkarılıyor. Ama bu tabulaştırmanın hiç bir bilimsel açıklaması yok ki, çözülebilsin. Üstelik idealist “anlam felsefesi”, tabulaştırmaya karşı eleştirileri ne olursa olsun, salt anlam-ideoloji düzeyinde kaldığı ölçüde, bilimsel olmadığı sürece, bu işbölümü ve soyut emek kültünden kaynaklanan fetişizmi beslediğiyle kalır.-bn) (…) Evet özgürlüğü olmayanın ‘anlamı’ da olmaz, ‘anlamı’ olmayanın mutluluğu da olmaz Bedo. İnciyi seveceksen bir gerdanda sallanan kolyede değil, denizin en dibindeki istiridyenin içinde seveceksin. Ayrıca sevmek, ortak anlam yaratmak adına ilkesiz uzlaşmalarda buluşmak değildir. Hayatın anlamı ilkesiz uzlaşmalardan değil, amansız çatışmalardan ortaya çıkar. Evet, bir şeyleri yanlış yaptık bazen Bedo, bir şeyler hep tersti. Mutluluğu birbirimize endeksleik belki, bu da mutsuzluğumuza sebep oldu çoğu zaman Dalgalı sulardan kaçıp dingin bir liman aradık birbirimizde. Oysa mutluluk dinginlik hali değildir; kavganın, mücadelenin, çatışmanın içinde büyür en büyük anlam ve en büyük mutluluk.” (s276-279)

Demirtaş yine sonunda meseleyi toparlamaya çalışıyor, ilkesiz uzlaşmacılığı mahkum ederek, anlamı uzlaşmaz çelişkiler ve amansız mücadelelerde buluyor. Ama bunun için onca felsefi spekulasyona gerek var mıydı? Tarih biliminin, toplumsal üretken güçler ile kapitalist üretim ilişkilerinin giderek onulmazlaşan bağdaşmazlığı, ve sınıfsal-toplumsal uzlaşmaz çelişkilerin ve mücadelelerin tarihsel gelişim süreç ve doğrultusu kavrayışı olmadan, felsefe sadece suyu bulandırmaya hizmet eder.

Kuşkusuz, hele ki bugün toplumun işçi sınıfı ve ezilenlerin oluşturduğu büyük çoğunluğuna, mali oligarşik sermaye diktatörlüğü tarafından yıkıcı bir değersizleştirme dayatılmaktadır. Çünkü krizdeki sermayenin (aşırı sermaye birikiminin) değerini koruyabilmesi ve yeniden değer kazanabilmesi, toplumsal emeğin, işçinin, emekçinin, kadının, Kürdün, gencin, emeklinin, göçmenin, doğanın değersizleştirilmesi temelinde gerçekleştirilebilir. Bu bir kutupta sermaye birikiminin, diğer kutupta, kendi emek ve canlarını başkalarına sermaye olarak üretmeye zorlananların safında ise sefalet birikiminin bir biçimidir. Tarihsel, toplumsal, yaşamsal anlam duygusunun kaybı, büyük mutsuzluk, hiçleşme de bu sefalet birikiminin bir biçimidir.

Yaşanan büyük tarihsel dönemeç ve kırılmalarla birlikte, dünyayı eski anlamlandırma çerçevelerinin de bugüne tam yanıt verememesi, ama daha gelişkin bilimsel kavrayış ve anlamlandırma çerçevelerinin de henüz tam ortaya çıkmamış olması da, bu toplumsal-yaşamsal anlam duygusu erozyonunu besler. Nitekim bu travmatik koşullarda, işçilerin ve ezilenlerin azımsanmayacak bir kesiminin, akacak güçlü bir mücadele (ve dolayısıyla devrimci doğrultu ve anlam) kanalı bulamadıkları koşullarda, egemen ulus, din, cemaat, ataerkillik veya kişi-şef modellerine sarılma reaksiyonlarında da, kendilerini toplumsal olarak güvencesiz, geleceksiz ve anlam boşluğunda hissetmelerinin önemli bir payı vardır. Neoliberal kapitalizm ve post-modernist ideo-kültürü, toplumu ve toplumsallığı yıkıp çözerek işçi sınıfını ve ezilen kitleleri cemaatleşmelere sığınmaya zorluyor. Ezen ulus şovenizmi, din, ataerkillik, cemaat, tarikat vb de aynı zamanda “ortak anlam arayışı”dır, ama arka planında, yıkıcı güvencesizlik, sömürü, yoksullaşma, köleleşme, bağımlılık, gelecek korkuları vardır.

Bu yüzden yeni bir devrimci anlam arayışı, ancak toplumsallaşmış proletarya temel ve ekseninde olabilir. Ancak Kürt, kadın, lgbti, göçmen, genç, yaşlı işçileri tam hak eşitliğiyle kapsayan ve özgül yetenek, özlem ve ihtiyaçlarının önünü tam açan proleter sosyalist devrimci demokrasi temel ve ekseninde olabilir. Ancak sermaye diktatörlüğünün doğrudan dolaylı tüm biçimlerinden bağımsız ve tam karşıt, ve onu yıkarak, yepyeni ve çok daha gelişkin bir komünist yaşam kurma temel ve ekseninde olabilir. Elbette amansız mücadeleyle, ama anarko-ütopik yaklaşımlarla değil, kendini durmaksızın geliştirip ileriye doğru güncelleme yeteneğine de sahip tarihsel bilimsel devrimci teori, program, siyaset, örgüt ve pratik mücadele kılavuzluğunda olabilir.

Demirtaş’ın “haz, mutluluk, anlam” psiko-felsefesi ise tüm bunları ıskalıyor. “Haz” konusunda söyledikleri, tarih-dışı, idealist, değişmez bir “insan doğası” anlayışından ayrışmıyor. ‘İnsanlar haz düşkünüdür, sıkıntıdan ise kaçarlar, bu yüzden onları çalışma (sömürülme-bn) disiplinine sokmak için belli ölçüde zor kullanmak ve belli hazları yasaklamak gerekir’ türünden şeyler söyleyen Freud’un “psikanalatik insan doğası” yaklaşımından ayrışmıyor.

Peki sınıflı toplumlar tarihi boyunca, sömürücü sınıflar her türlü hazzın dibine vururken, sömürülenler ve ezilenler için birkaç kırıntı hazzın bile yasaklanmasını, Demirtaş kimin adına meşrulaştırıyor? Kaldı ki, günümüzde, onca yoksunluk ve yoksulluk koşullarındaki insanların olmadık meta-haz arayışlarını koşullandıran, kışkırtıp çıldırtan tam da kapitalist meta üretim ve ilişkileri alemi değil midir?

Kaldıralım kapitalizmi. Kaldıralım soyut değer fetişizmini. Kaldıralım soyut insan kültünü. Kaldıralım insanlar arası sömürücü/köleleştirici her türlü aracı dolayımı (sermaye, meta, para, devlet, aile, din, ulus, ırk, toplumsal işbölümü vd). Koyalım yerine toplumsal-bireysel ihtiyaçlar için kullanım değerini. Koyalım yerine insanlar arası kendilerini ve birbirlerini özgürleştirici, özneleştirici, dolaysız, gerçek toplumsallaşmış ilişki biçimlerini… O zaman insanlar niye suni, manipulatif, gözü dönmüş tüketim/sahip olma şevhetleri peşinde koşup dursunlar ki? Kitleler sömürü ve ezilmenin, her türlü baskı ve ketlenmenin kaldırıldığı yerde niye birbirinin gözünü oysunlar ki? Niye meta-hazlar, zehirli hazlar, salaklaştırıcı hazlar, birbirini metalaştırarak tüketme ölümcül hazları peşinde koşup dursunlar ki? Kendi toplumsal ilişkilerini özgür ve bilinçli olarak kendileri kurabildikleri, kendi kararlarını özgür ve bilinçli olarak alıp uygulayabildikleri zaman, kendi ihtiyaçlarını özgür ve bilinçli olarak kendileri belirleyip birlikte gerçekleştirebildikleri zaman, neden depomin, serotinin ve bilimum şişirilmiş hormon ve ego salgısı bağımlısı olsunlar ki?

Sonuç yerine

Leylan Romanı itibarıyla (biz de Demirtaş’ın “Netice’ye değil Hatice’ye bakmak” esprisiyle) Hatice’ye bakarsak; kısmen olmuş. En azından edebi yeteneğinin bazı parıltıları, yeni bir şeylerin arayışı, çabası, titrek de olsa nüveleri ve yönelimi, gündemleştirilmesi, denemeleri, dokundurmaları var. Netice’ye bakarsak, olmamış. Demirtaş, hapishane koşulları nedeniyle, ama salt bu nedenle de değil, gerçekten yazmak istediklerini ve edebi yeteneği ve nisbeten açık fikirliliğiyle yazabilecek olduklarını yazmaktan kaçındığı, kendini ketleyip sınırladığı için olmamış.

“… yazmak istediğim roman bu muydu? Bilemiyorum, içimde bir yerlerde takılıp kaldı sanki o roman. Bir gün onu da yazabilir miyim? Hiç umutlu değilim. Sanki edebi hayatımın son kitabı bu gibime geliyor.” diyor.

‘ Bu koşullarda bu kadar olabilirdi’ demiş oluyor. Ama ben o “içinde takılıp kalanı” da birgün illaki yazacağından eminim. Çünkü o “yaratıcılık kurdu” bir kez bir sanatçının, hele ki bir yeteneğin içine düşmeye görsün, onu eninde sonunda yazmadan edemez. Koşulları ve sağlığı elverdiği ölçüde, Marx’ın Kapital’ini incelemesi ve diyalektik çalışması bunları geliştirmesine katkıda bulunabilir.

O koşulları hep birlikte mücadeleyle değiştirmek, özgürleştirmek ve çok daha umutlu hale getirebilmek dileğiyle!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*