Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Demirtaş’ın ikinci öykü kitabı “Devran” üzerine

Demirtaş’ın ikinci öykü kitabı “Devran” üzerine

Selahattin Demirtaş’ın ikinci öykü kitabı Devran, geçtiğimiz aylarda çıktı. (Selahattin Demirtaş, Devran. İletişim yay. İstanbul, 2019)

Demirtaş’ın yine hapishanede yazdığı ilk öykü kitabı Seher, 2 yıl önce çıkmıştı. (Selahattin Demirtaş, Seher. Dipnot yay. İstanbul, 2017) Seher’in bir eleştirel değerlendirmesini yapmaya çalışmıştık. (http://devrimciproletarya.net/selahattin-demirtasin-seheri-uzerine-bir-degerlendirme/)

Devran’la devam edelim. Çünkü Demirtaş’ın, henüz ilk kitabında alttan alta hissettirmiş olduğu edebi yeteneği vaat edici gelişimini sürdürüyor. Ve bu gelişimin her evresi yakından izlenmeyi ve eleştirel incelenmeyi hakediyor.

Devran, Seher’e göre, hem edebi biçim hem de içerik olarak, belirgin bir niteliksel gelişim gösteriyor.

Halen acemilik zaafları izlenimi veren yanlar yok değil. Ama acemilik bile, yazar tarafından, artık bilinçli bir edebi naiflik olarak kullanılabiliyor. Naiflik, öykülere, kurgu olduklarını özellikle hissettirme yoluyla, farklı bir sahicilik kazandıran bir edebi-gerçekçilik yöntemi haline gelebiliyor.

Zaten Demirtaş’ın öykücülüğünü, Türkiye’de son 30 yılın post-modernist edebiyat çöplüğünden ayırdeden en önemli yanlardan biri bu:

Naiflik, çocuksuluk, canlılık, (büyük acı ve yıkımların üstünden atlamayan ve onlarla ve kederle de iç içe geçen enerjik bir) yaşam sevinci, hemen hiç bir toplumsal-siyasal soruna kayıtsız kalmayan tavır sahibi bir eleştirel gerçekçilik.

Bunlar, tarihsel olarak, burjuva (ya da halkçı) demokratik yükseliş dönemlerindeki ulusların edebiyatının karakteristik özellikleridir.

Akla hemen Avrupa burjuvazisinin gençlik ve demokratik yükseliş dönemi edebiyatının, Cervantes, Moliere, Şçedrin gibi isimleri gelebilir. Demirtaş onlar gibi bir edebiyat devi olmayabilir. Ama dikkatle karşılaştırıldığında, onlarla aynı naif, çocuksu, canlı, kederli ve sevinçli, tavır sahibi, eleştirel, sahici damarı paylaştığı hemen farkedilebilir.

Devran’da edebi dil, teknik ve biçim

Devran’da dil ve anlatım, yine çok yalın, ama Seher’e göre nisbeten daha zengin ve gelişkin. Seher’deki öyküler, neredeyse ortaokul-lise türkçesi denilebilecek düzlük ve basitlikte, kısa ve aşırı kurallı cümlelerle yazılmıştı. Post-modernist edebiyattaki gibi, aşırı imgesel, şifreleyici, içeriği boğan şovcu dil virtözlüğüne karşı olduğumuzu, ama bu kadar basit, gramatik ve tekdüze bir dilin de edebi derinleşmeye olanak vermeyeceğini, yalınlık içinde derinliği yakalayabilen, daha zengin bir dile ihtiyaç olduğunu yazmıştık.

Demirtaş Devran’da, yine genellikle kısa, yalın ve düzgün cümlelerle kurduğu dil yapısını koruyor. Ama çok sık olmamakla birlikte yer yer devrik cümleler, yer yer argo, mecaz ve eğretileme kullanımı, daha çeşitli vurgu, bağlaç, noktalama işareti biçimleri kullanımı, daha zengin bir sözcük dağarcığı, bağlamsal anlamın yanısıra yer yer tını ve görselliğe de yer vererek çoklu duyulara hitap edebilme, gündelik konuşma dili ile metin dili arasında bir denge kurmaya çalışma, anlatıcı diyalog iç konuşma hikaye etme tasvir gibi daha çeşitli anlatım tekniklerini birlikte kullanma, hem bazı cümleler içinde hem de cümleler arasında bir ritm ve dinamizm sağlama gibi denemelerle, daha zengin ve dinamik bir dile doğru geçiş yapmaya başlamış.

Ancak, aynı türden cümlelerin ardarda dizildiği paragraflar ya da okurun anlama sorunu yaşamadığı halde bir söylediğini gereksiz biçimde fazladan açıklama zorunluğuğu hissettiği bölümlerde olduğu gibi, halen dil ve anlatımda tekdüzleşme sorunlarını yer yer yaşayabiliyor.

Her şeye karşın Demirtaş’ın türkçesi naif, temiz ve duru olduğu kadar dilsel bir edebilik de kazanmaya başlıyor. Yanısıra anadili Kürtçe ve kültürünün, bazı deyişlerinin, diyalek, vurgu ve tonalite biçimlerinin alttan alta kendini hissettirmesi de bu dile ayrı bir tad katıyor.

Bir edebiyat eleştirisi ister istemez dil değerlendirmesini içermek durumundadır. Ama tabii, anadil sorununu unutmuyoruz. Demirtaş anadilinde yazabilecek olsaydı, kuşkusuz daha zengin ve ustaca bir dil kapasitesine sahip olabilirdi.

Öykü zamanlarının genişletilmesi ve dinamize edilmesi

Devran’da kullanılmaya başlayan bir diğer edebi yöntem de, meraklandırma öğesi. Seher’deki öyküler, birkaçı hariç, ardzamanlı bir akış içindeydi, ve “şimdi”yle sınırlıydı. Bu akış içinde, sıçrama ve kırılma noktalarıyla bir etki yaratılmaya çalışılıyordu.

Derman’da ise, bir dizi öyküde (Devran, AVM, Kobay, Aşk Boğar İnsanı, Dedemin Kırallığı) önce bazı garip durumlar ya da öykü kahramanlarının alışmadık bazı davranışları konularak, öykü kişilerinin geçmişte ne yaşamış olduklarına dair bir merak da uyandırılıyor. Böylece öykü zamanının; geçmiş ve gelecek yönleri, bir yandan geleceğin nasıl gelişeceğine dönük ilgi ile, geçmişe dönük gizemin açıklığa kavuşması iç içe geçirilmiş oluyor.

Bazı öykülerde öykü zamanı bugünden geleceğe değil geçmişe doğru akıyor, geçmiş-bugün-gelecek ilişkisi düz çizgisellikle değil çevrimsel olarak kurulmaya çalışıyor. Öykü zamanı, en azından bugünden hem geçmişe hem geleceğe doğru genişletilip dinamize edilmeye çalışılıyor.

Demirtaş öykülerinde zaman ve merak öğesini daha fazla kullanmaya başlamakla birlikte, öykülerinde hiçbir (post-modernist) gizemcilik, kuşkuculuk, bilinemezcilik yok. Öykülerinde olup biten herşeyin güçlü bir tarihsel, ekonomik-toplumsal-siyasal nedensellik ilişkisine (çelişkiye) dayandığı söylenebilir. İlk bakışta garip ya da anlaşılmaz görünen kişisel durumların da, öyle raslantısal ya da kendinden menkul durumlar olmadığı, daha büyük toplumsal-siyasal sorun ve çelişkilerin sonucu olduğu, açıklık kazanıyor.

Ancak bu, öykülerin okura hiçbir sorumluluk ve düşünme alanı bırakmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, bir kişide raslantısal gibi görünen bir durumun, arka planındaki büyük tarihsel/toplumsal sorun ve çelişkinin açığa çıkması; insanın hergünkü yaşamında kendinde ve çevresinde gördüğü benzer sayısız durumun, tarihsel arka planını düşünmeye ve kendisiyle de yüzleşmeye zorluyor.

Öykü mekanları: Sınıfsal-ulusal karşılaşma alanları olarak sosyo-mekan anlayışı

Devran’ın edebi teknik ve biçiminin öykü zamanları ile (öykü zamanlarının salt bugünle sınırlı kalmayıp geçmişe ve geleceğe doğru genişletilmesi) birlikte bir diğer süprizi de öykü mekanları.

Seher’deki öyküler daha ziyade olay örgüsüne dayalıydı, mekan tasvirleri eğer hiç yok değilse, bunlar çok genel ve azdı. Devran’da ise, olay, durum ve kişilerin anlatımına, sosyo-mekansal, sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik tasvirler, öykülere belirgin bir derinlik kazandıran öğe olarak katılıyor. Hatta Devran’daki bir çok öyküde mekanların, başlıbaşına toplumsal anlatım gücü ve derinliği öğesi olarak öne çıktığı söylenebilir.

Bir Kürt yoksul dağ köyü ve evi, küçük bir kasabanın odun ardiyeleri, zengince bir Kürtün düğününün yapıldığı düğün salonu, bir işçi servisi, bir işçi kahvesi, gündelikçi işsiz işçilerin beklediği sokak köşesi, bir yoksul işçi evi, bir mevsimlik tarım işçisi minibüsü, bir apartman sahanlığı, bir AVM’nin taşeron işçilerin çalıştığı yeme-içme bölümü, mevsimlik Kürt işçilerin çalıştığı turistik tatil beldesi sahilleri, bir cenaze levazımatçısı dükkanı…

Yazar, öykü mekanları olarak, hemen herkesin bildiği ya da en azından kafasında (sadece görsel olarak değil, sosyo-kültürel özellikleriyle de) canlandırabildiği iç ve dış mekanları alıyor.

Demirtaş’ın görsel-mekansal belleği oldukça güçlü. Ama öykü mekanlarını içindeki insanlarla birlikte sadece görsel ve sosyo-kültürel olarak (bu mekanlara özgü kültürel, davranışsal özellikler, normlar, vd) tasvir etmekle yetinmiyor. Mekanları toplumsal ilişki, çelişki ve karşılaşma biçimleri olarak ele alıyor: Sınıfsal, toplumsal, cinsel veya ulusal çelişki ve karşılaşmaların yaşanma mekanları olarak ele alıyor. Birkaç örnek:

Bodrum sahilleri: Burjuva ve üst orta sınıflar ile mevsimlik Kürt turizm işçilerinin sınıfsal karşılaşma alanı. Aynı zamanda, Kürt mevsimlik işçilerinin bir kısmının daha yakın zamanda bombalanan ve yakılan Kürdistan şehirlerinin sığındıkları bodrumlarında gelmiş Kürt gençleri olmasıyla; Bodrum’da güneşlenerek yananlarla, Kürdistan şehirlerinde bodrumlarında bombalanarak yakılanların “karşılaşması”.

AVM yeme-içme mekanları: AVM fast food lokantaları sahip ve yöneticileri ile taşeron temizlik işçileri. Aynı zamanda bu mekanlarda yiyip-içen müşteriler ile taşeron işçiler. AVM’nin görünen yüzü ile asıl arka planında görünmeyen sömürü ve yönetim koridorları. AVM’nin yıkılan bir yoksul gecekondu semti üzerine yapılmış olması. Bu yıkılmış gecekondulardan birinde kot taşlama işçisi olan annesini silikosisten kaybetmiş bir gencin, AVM’de işçi haline gelmiş olması, ve her gün öğle molasında AVM otoparkında, eskiden tam orda hasta yatan annesi için oturması. İç içe geçen sayısız toplumsal “karşılaşma”: Patronlar/işçiler, AVM/gecekondu, işçiler/müşteriler, vd.

İşçi servis otobüsü: Ataması yapılmamış fizik öğretmeninin işçi servis otobüsü şoförü olarak geçici iş bulması. Şoförlük yaptığı işçi otobüsünde bir öncü kadın işçiye aşık olması. Fabrikada direniş yapan işçilere polisin saldırması, işçileri döverek işçi servisleri ile karakola götürmeyi zorlaması. Atanmamış öğretmen olan servis şoförünün de, aşık olduğu öncü kadın işçinin olduğu direnişçi işçileri karakola götürmeye hayır diyememesi. Daha sonra atanıp fizik öğretmeni olması ama, utançtan kurtulamaması. Patron/işçi, devlet/işçi arasında olduğu kadar, farklı işçi kesimleri arasında “karşılaşmalar”.

Kürt yoksul dağ köyü evi: Eski faşist savcı ve zengin ihale avukatının, işkencede infaz edilmesinde rol oynadığı Kürt gencinin, ücra ve yoksul bir dağ köyünde yaşayan (geçmişte çocukları için 5 yıl boyunca mücadele etmiş ve kendisine sayısız dilekçe vermiş olan) anne-babasını vicdan azabıyla, ziyaret etmesi. Kürt yaşlı ailenin, işkenceci savcıyı hemen tanımasına karşın, onu misafirleri olarak ağırlaması, sadece giderken eski dosyaları vermeleri. İşkenceci katil devlet -emekli- yetkilisi ile çocuklarını kurtarmak ve aramak için sayısız mücadele vermiş yoksul Kürt köylü ailesinin, yıllar sonra “karşılaşması”.

Bu sınıfsal, sınıf kesimsel, ezen/ezilen ulus, cinsiyet… ‘in karşılaşma, karşı karşıya gelme an ve mekanlarının, yaratıcı-dramatik (bazan son derece trajik, bazan mizahi) tasvirleri, Devran’a gerçek edebi gücünü kazandıran şey. Devran’da öykülerde, “sınıfsal karşılaşma” anları ve mekanlarının edebi yeniden kuruluşu öne çıkıyor.

Çok da iyi oluyor! Edebiyatta 30 yıllık post-modernizm çöplüğünden sonra, “sınıfsal-toplumsal çelişki, çatışma ve karşılaşmalar”ın yeniden bir edebi yönelim haline gelmesini, nasıl özlemişiz!

İçerik

Romanda genellikle, çok sayıda fikir, çok sayıda olay ve çok sayıda ana ve yan karakterden oluşan kişi kadrosu olabilir. Bunların birbiriyle bağlantılı, kapsamlı, çok yönlü ve derinlemesine süreç olarak işlenme olanağı vardır. 3-10 sayfalık kısa öykülerde ise, genellikle tek bir fikir, birkaç olay ve karakter, birkaç yanıyla işlenebilir. Öykü kısalığı ve kolay okunabilirliği ölçüsünde, kolay tüketilip ve unutulup gitme riski de taşır. Bu yüzden dayandığı temel fikir, kişi ve olay kurgusunun, yaratıcı ve sarsıcı olabilmesi gerekir. Öykücülükte, kısalık ile derinlik arasındaki çelişki, ancak sarsıcılıkla, öyküleri doğrudan toplumsal çelişki ve çatışmaların sıkışma veya patlama anları/mekanları, sıçrama/kırılma noktaları üzerine kurmakla çözülebilir.

Demirtaş’ın Devran’daki çoğu öyküde genel olarak, AVM, Direnmek Güzeldir, İnsan Kalabilmek, Ardiye gibi öykülerde ise oldukça başarılı biçimde kullandığı yöntem bu.

Kısa öykü seçiminde tema, genellikle, yaygın olarak bilinen bir toplumsal durum, sorun, gündem olabilir. Çünkü 5-10 sayfa içinde toplumun belli bir görünümünü etraflıca yeniden kurma olanağı yoktur. Birkaç kişilik bir kişi kadrosu ve sınırlı bir olay örgüsü ile, daha geniş bir toplumsal derinliği kapsamak, ancak okurun az çok bildiği daha büyük bir toplumsal duruma/çelişkiye göndermede bulunarak sağlanabilir. Kısa öykünün edebi olarak yeniden kurduğu sahne, bu toplumsal durumun bütünü değil, ancak onun bir hücre kesiti, tipik bir deneyimlenme örneği olacaktır.

Mikro kurgusal dramatizasyon, hem göndermede bulunduğu genel durumun bir tipiği, hem de bu çelişkinin özgül bir edebi-gerçek olarak yoğunlaştırılmış canlı bir yeniden-üretimsel ifadesi olabildiği ölçüde, “parça bütünü kapsar”. Böylece okur, hem öykünün göndermede bulunduğu tipik durum üzerinden öyküyü kendi kafasından tamamlayabilir ve bütünleştirebilir, hem de öykünün bu çelişkiyi açığa çıkartan ve keskinleştiren özgül kurgu-dramatizasyon çerçevesini deneyimleyerek, bu gözle ilgili konudaki kendi durum ve bakış açısıyla yüzleşmek durumunda kalır.

Demirtaş Devran’daki bazı öykülerde (AVM, Direnmek Güzeldir, İnsan Kalabilmek) bunu belli bir düzeyde başarıyor; diğer bir dizi öyküsünde ise en azından deniyor. Ancak bunun hangi öyküde ne kadar başarılıp başarılamadığından daha önemli olan, bu yönelimin kendisidir. 30 yıllık post-modernizm çöplüğünden sonra, edebiyatta toplumsal-siyasal sorun ve çelişkileri gündemleştiren, sorgulayan, eleştiren, tutum alan, okurun uzlaşmacı ve kayıtsız bakışını sarsmaya ve kendisiyle yüzleşmeye zorlayan bir yönelimin yeniden canlanmaya başlamasıdır.

Temaların dağılımı

Demirtaş ilk kitabında olduğu gibi, ikinci kitabında da öykülerinin tematik dağılımını, adeta öne çıkan tüm temel toplumsal-siyasal sorun ve gündemler arasında bir denge kurmaya çalışarak yapıyor: İşçi sorun ve mücadeleleri, işçi cinayetleri, Kürt mevsimlik tarım işçileri, kadın işçiler, taşeron işçileri, çocuk işçiler, Kürt sorun ve mücadeleleri, maden-AVM-doğa-ekoloji sorunu, faşizm, din sorunu, işsizlik, üniversite mezunu işsizler, yoksulluk…

Demirtaş’ın ilk kitabında işçi öykülerinin ve karakterlerin varlığına dikkat çekmiştik. İşçilere, işçi sorun ve mücadelelerine ilginin, işçileri sınıf olarak değil herhangi bir ezilen olarak gören “radikal demokrasi” çizgisiyle bağdaşmamasına karşın, artık Kürt hareketinin de işçi sorunlarına ilgisiz kalamaz hale gelmekte olduğunun bir işareti olabileceğini söylemiştik. Devran bu işçi eğilimini sürdürmekle kalmıyor, daha bir yoğunlaştırıyor. Kitaptaki toplam 14 öykünün 6’sı doğrudan işçi öyküleri, geri kalanların 3-4’ü daha farklı sorunlarla birleşik veya arka plan olarak yine işçi sorunlarını da kapsıyor.

Demirtaş’ın öykülerinin işçi ağırlıklı olmasının farklı bir boyutu da olabilir. Hapishane koşullarında, ağır “bekacı” baskı ve sansür koşullarında, Kürt sorunu, Kürt ulusunun istem ve özlemleri konusunda istediği gibi yazma şansının olmadığı söylenebilir. Bu bir neden olabilir ama tek neden olamaz. Çünkü Demirtaş’ın her iki öykü kitabında ezilen ulus sorun ve mücadelelerine ilişkin öyküler olduğu gibi, Kürt, kadın, doğa-ekoloji temalarını da yine, genel bir eğilim olarak işçi ve yoksulluk sorunlarıyla birleştirerek veya bu temelden işlemeye çalışıyor.

Geçtiğimiz aylarda, ünlü sol post-modernist romancılardan Latife Tekin de bir “süpriz” yaptı, ve 40 yıl sonra ilk kez, işçi sorunlarını gündemleştirmeye çalışan bir novella yayınladı (Manves City). Bizce post-modernizmin sınırlarını zorlayan ama aşamayan, birçok açıdan da zayıf bir denemeydi. Ama herşeye karşın Latife Tekin’in de artık sınıf sorun ve çelişkisinin üstünden atlayamaz hale gelmesi, tarihsel bir dinamiğin ifadesi.

Söyleyenden çok söyletene bakıyoruz. Hangi konu, alan, kesim olursa olsun; ister siyaset, ister sanat-edebiyat, ister Kürt, ister kadın, ister özgürlük ve demokrasi, ister sağlık-eğitim, ister kent-doğa, ister zaman-mekan, ister başka bir şey; artık işçileri, işçi sınıfını, işçi sorun ve dinamiklerini dikkate almadan bir şey yapamazsınız!

Artık toplumun çoğunluğunu işçiler; kent-kır yoksulu ve ara sınıf kesimi yarı-proleterlerle birlikte ezici çoğunluğunu işçiler oluşturuyor. Kadınların da, Kürtlerin de çoğunluğu işçiler ve yarı-proleterler. Mesele işçilerin sayısal çoğunluk olması değil yalnızca. İşsizlik, yoksulluk, borçlar, pahalılık, geçinememe, yılda 2 bin (meslek hastalıklarıyla 10 bin) kişiyi bulan işçi cinayetleri, işten atılmalar, 10-12 saate uzayan işgünleri, sağlık, emeklilik, grev ve örgütlenme yasakları… İşçiler halen 100 binler halinde gümbür gümbür mücadele edemiyor olabilirler, ama direniş ve örgütlenme eğilimi de artıyor. Ve işçiler, artık işçi olarak kendi sorunlarını dikkate almayanı da, dikkate almıyorlar. Tıpkı işçi sınıfının, Kürt ve Kadın sorun ve dinamiklerini proleter demokratik temelden bünyesine almadan ilerleyemeyeceği gibi, artık Kürt ve Kadın hareketlerinin de işçi sınıfını dikkate almadan, kendi tabanlarını işçilerin oluşturduğu görmeden, sınıf mücadelesine yönelmeden ilerleme olanakları kalmamıştır.

Bugün bu eğilim henüz çok cılız olabilir, ancak bir tarihsel eğilim olarak, uzlaşmaz temel çelişki olarak giderek güçlenecektir. Bu yüzden ne yapıyor olursanız olun, ister siyaset, ister sanat-edebiyat, ister kadın veya kürt hareketi, ister başka bir şey, işçi sınıfını, sınıf sorun, çelişki ve mücadelelerini dikkate almadan çok uzağa gidemezseniz.

Biz Selahattin Demirtaş’ın Devran’ında da, Latife Tekin’in Manves City’sinde de (onlar bunu ister bilinçli, ister bilinçsiz yapıyor olsunlar), bunu, bu eğilimi görüyoruz. İşçisiz, işçi sınıfsız, hiçbir şey yapamazsınız! 40 yıldır işçi sınıfından kaçan siyaset de, sanat-edebiyat da eninde sonunda işçi sınıfına bilinçli veya bilinçsiz yüzünü dönmek zorunda kalacak, ona diyetini ödeyecek. Bugün Demirtaş’da, Latife Tekin’de gördüklerimiz, (onlar bunu sürdürsün veya sürdürmesin, asıl yeni nesil bağımsız işçi sınıfı siyasetçileri, sanatçıları-edebiyatçıları çıkacak!) bunun henüz çok küçük, ve halen epey bulanık tohumları sadece.

Aslında tuhaf olan, siyasi çizgisi itibarıyla işçi sınıfından uzak olan bir siyasetçinin veya post-modernist bir edebiyatçının işçi öyküleri yazmış olması değil. Daha tuhaf olan, büyük çoğunluğunu işçilerin oluşturduğu bir ülkede, toplumun çoğunluğunun gününün yarısından fazlasını sömürülmekle geçirildiği bir ülkede, yılda 10 bin işçinin iş cinayet ve meslek hastalıklarıyla öldüğü bunun 5 katının ömür boyu sakat kaldığı bir ülkede, yılda yüzlerce işçi direnişi ve eyleminin yaşandığı bir ülkede- evet böyle bir ülkede, bizim bir iki ünlü yazar birkaç işçi öyküsü yazabildi diye sevinmek durumunda kalmamız!

Yayınevi sorunu

Devran’ın İletişim Yayınlarından çıkarılmasını ise eleştiriyoruz. Evet, Seher’le karşılaştırınca Devran’a daha profesyonal bir editoryal ve danışmanlık destek elinin (öykülerin hem teknik boyutunda hem de sosyolojik arka planına ilişkin olarak) değdiği hemen hissediliyor, keza baskı kalitesi, dağıtım olanakları, vd. Ancak Demirtaş’ın daha ikinci kitabında hemen tekelci bir yayınevine transfer olmasını ve onun markalarından biri haline gelmesini doğru bulmuyoruz.

Çünkü Demirtaş’ın ne ün, ne uluslar arası olanaklar (ilk kitabı da farklı dillere çevrildi ve dünya çapında ilgi gördü), ne çok satma (her kitabının en az yüz bin satması garanti), ne para (kitaplarının gelirlerini yoksul çocuklarının eğitimine aktarıyor) gibi bir sorunu var.

Profesyonel edebi, editoryal, akademik, sosyolojik vd destek ve önerilere ihtiyaç duyuyorsa, bunu kendini bir tekelci ve liberal edebiyat piyasası markası olarak kullandırtmadan da kolayca, temin edebilirdi.

Bir içerik eleştirisi

Demirtaş’ın Devran’daki öykülerini Seher’deki öykülere göre içerik ve biçim olarak niteliksel bir ilerleme olarak gördüğümüzü belirttik. Devran’daki “AVM” öyküsü, son zamanlarda okuduğumuz en iyi ve unutmayacağımız öyküler arasında girdi. “Direnmek Güzeldir”, “Baran’ın Beşiği”, “İnsan Kalabilmek” de, birçok eksik ve zayıf yanlarına karşın, oldukça iyi, iz bırakan öyküler.

“Baran’ın Beşiği” ve “İnsan Kalabilmek” gibi öyküler, bazı fırça darbeleri konulmuş ama tamamlanmamışlık hissi veriyor. İşçi cinayetleri, mevsimlik Kürt tarım işçileri, yakılıp yıkılan Kürt kentleri gibi büyük temalar, elbette bir iki öykü, hatta büyük romanla tüketilemez. Söylemek istediğimiz, buradaki bazı ışıltılı tasvir ve anlatımlara karşı sonuca tam götürülemememiş, var olan tematik dramatizasyon kapasitesinin yeterince işlenememiş, derinleştirilememiş, yeterince güçlü yükseltim kreşondalarının çizilememiş olması.

Bir de Demirataş’ın farklı bir kulvarın (novella veya roman?) ilk denemelerini yaptığı öykü örnekleri var. Bunlar arasında yine “Gün Olur Devran Döner”, “Dedemin Krallığı”, “Aşk Boğar İnsanı” gibi öyküler var. Bu örneklerde, Demirtaş, yine yalınlığı, temele yalınlaştırılmış toplumsal-siyasal çelişkileri koymayı elden bırakmadan, biraz daha felsefi, antropolojik, ontolojik (varoluşsal) sorunlara, hafif, titrek dokunuşlar yapmaya çalışıyor. Bu konuda çok derinlere gitmemesi iyi olmuş, çünkü pek altından kalkacak gibi görünmüyor. Çünkü felsefi, antropolojik, ontolojik meseleleri, sınıfsal, toplumsal, siyasal sorun ve çelişkilerden çok, soyut insani ve vicdani meselelere indirgeme eğilimi gösteriyor. Bu da aslında savunduğu ideolojik-siyasal çizginin, liberal halkçı demokratizmin bir sorunu.

İşkenceci faşist bir devlet savcısı, ki sonrada ihale, rant işleriyle bir hukuk şirketinin çok zengin patronu olmuş, emekliliğinde birden vicdan azabı hissedip, işkencede infaz edilmesinde rol oynadığı bir Kürt gencinin ailesini, hem de karda-kışta yolları kesilmiş ücra bir yoksul Kürt dağ köyünde yaşayan ailesini ziyaret etmeye karar vermesi mümkün mü? (Gün Olur Devran Döner).

Liberal vicdancı romanlarda, Yeşilçam ve Hollywood sinemasında, işçilere, ezilenlere en korkunç zulümleri yapan patron ve celladların, birden bire başlarına saksı düşüp pişman oldukları, vicdan azabıyla “bambaşka biri” oluverdiklerini, kendilerini ezdiklerine bağışlatmak için pervane oldukları filan senaryolar görürüz. Ama bunlar gerçek yaşamda olmaz.

Şu da olabilir: Bazan insanların uğradıkları bu kadar korkunç katliam ve zulümleri akılları almaz. Bunun bir “arıza, hata” olduğunu, bunu kendilerine yapanların gelip kendilerinden özür dileyecekleri, her şeyi düzeltecekleri gibi safdilce masallara, düşlere inanmak isteyebilirler. Hatta bazı insanlar kendilerine büyük kötülük yapanları, örneğin eziyet eden veya aşağılayan bir yakınlarının, eşlerinin vb bir gün gelip kendilerinden af dileyeceğini veya kendilerine muhtaç duruma düştüğünde, onları nasıl “yüce gönüllülükle ezeceği” türünden düşler kurabilirler. Ama bu tür şeyler de gerçek yaşamda olmaz, ancak Yeşilçam sinemasında olur.

Demirtaş’ın “Devran” öyküsünde çizdiği tablo bir yanıyla buna yakınsıyor. Bir nevi Tolstoyvari “şiddete şiddetle karşılık vermeyin, size zulmetmiş olanlara vereceğiniz en iyi ceza yüce gönüllülüğünüzle onların vicdan azabını derinleştirmek olsun” türünden bir liberal-ezilenci din öğretisine benziyor.

“Dedemin Krallığı” öyküsü ise kısaca şöyle: Öykü anlatıcısının dedesi, zamanında yoksul köylüsü tarafından medresede okutulup hacı-hoca olarak köydeki en yüksek mertebeli kişi haline gelir. Köylüsü olan bir kadınla birbirlerlerine aşık olurlar. Kadın ailesi tarafından zorla başkasına verilmek istenir. Kadın sevdiği hoca’dan kendisini kaçırmasını ister. Hoca köydeki dini mertebesini korumak ve “cennete gitme” bencilliğiyle buna yanaşmaz. Kadını zorla alan adam ise, kadını gazinolara fuhuş için satmaya başlar. Bunu öğrenen hoca “cennet bencilliğine” kahreder, silahla gidip adamı vurur ve kadını kurtarır. Sonra kendisi “gazinolar kralı” bir namlı kabadayı olur, ama gazinolarında “kadın çalıştırmaz.” Kurtardığı sevgilisi ölür, ama o eski köyüne “kimse kötü yola düşmesin, istemediğiyle zorla evlendirilmesin, yoksul çocuklar okusun” diye sevgilisi adına büyük bağışlar yapmaya devam eder, vb.

Demirtaş’ın epey Yeşilçam havalı bu öyküsünde yapmaya çalıştığı bir tür din eleştirisi. Bir de “cennet/cehennem” mitoslarını tersine çevirip ucundan sorgulamaya çalışıyor. Bizim öykü kahramanı hacı-hoca, kendinin cennete gidişine halel gelmesin diye sevdiği kadının zorla evlendirilmesine ve fuhşa zorlanmasına göz yumuyor, ama sonra buna dayanamayıp, kadını kurtarıyor, kendini “cehennemlik” gazino sahibi kabadayı olmakla cezalandırıyor, ama tabii kadınlara ve köylüsüne “şefkat” dağıtan bir kabadayı.

Tamam burada bir tür din, dini mertebe eleştirisi, “cennet”in de bir eşitsizlik ve ayrıcalık olarak eleştirisi çabası var ama, çok zorlama, adeta Yeşilçam kokan bir öykü. Hacı-hocanın kendini “cehennemlik” olmakla cezalandırması ve köyüne, zayıflara “şefkat” dağıtması yeterli sayılıyor, ama aslında gazino kralı bir zorba, sonra da büyük yatırımlar yapan fabrika patronu olarak ezdikleri, sömürdükleri bu basit “cennet/cehennemi” tersine çevirme numarası içinde es geçiveriliyor. Yani ne demiş oldu şimdi yazar, “vicdan” her şeyi çözer mi?

Demirtaş’ın bazı öykülerinde bu gibi sarpa sarma durumları, ideolojik-siyasal çizgisinden, “radikal demokrasi”ciliği, liberal-halkçı demokratizmi aşamamasından kaynaklanıyor. Evet öykülerindeki çocuksu naiflik ve canlılığı, sınıfsal-toplumsal çelişkileri işleyişini olumladık, ama biraz daha derin sulara girmeye başlayınca, bu, yerini bir tür ezilenci-vicdancılığa, “sınıflar üstü”cü liberal-halkçı hümanizme doğru kayabiliyor.

Sonuç yerine

Demirtaş, ortalamanın üzerinde bir edebiyat sanatçısı ve edebiyata eleştirel gerçekçi bir soluk olduğunu kanıtladı.

Devran’da romancılığa doğru hazırlık yaptığı yönünde bir his uyandırıyor. Bunun için altyapısını biraz daha kuvvetlendirmesi yeterli olur. Demirtaş’tan bir Kürt ve kadın işçi romanını okumayı elbette isterdik… Ama umarız bir roman yazacak kadar hapiste kalmaz.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*