Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Değersizleştirilmeye karşı…

Değersizleştirilmeye karşı…

Gezi’nin temel bir dinamiği, değersizleştirilmeye karşı bir isyan ve direniş olmasıydı. Kadının, gencin, Alevinin, Kürdün, çocuğun, bireyin, kentin, ağacın, doğanın, kültürün sanatın, tarihsel kolektif bir mücadele ve yaşam alanının, yaşam tarzının, yaşamın, özgürlüğün, toplumsallığın, her türlü direniş ve muhalefetin değersizleştirilmesine karşı bir isyan ve direniş!

Gezi’nin Soma’yla kurduğu içsel bağın en temel yönlerinden biri de işte budur: Soma katliamına karşı büyük tepki ve eylemler dalgası, emeğin, işçiliğin, işçi sınıfının, insanın böylesine pervasız ve yıkıcı değersizleştirilmesine, kolayca tahrip ve imha edilebilir bir nesneye indirgenmesine karşı bir isyan ve direniştir.

Marx, kapitalizmin mutlak genel yasasını şöyle tanımlar: “Bir kutupta sermaye birikimi, diğer kutupta, yani kendi emeğinin ürününü sermaye şeklinde üreten sınıfın tarafında, sefalet birikimi…”

Sefalet birikimi, yalnız yoksulluk, yorgunluk, tüketilmişlik, kölelik, asgari bir insanca yaşam için gereksinim duyduğu en temel olanaklardan yoksunluk birikimi olduğuyla kalmaz. Aynı zamanda toplumsal emek üretkenliği ne kadar yükselirse, çalışma yeteneği ile birlikte işçinin o kadar yıkıcı biçimlerde değersizleştirilmesi, tüm yaşam enerjisi en hızlı biçimde sökülüp bir tarafa atılan bir cansız nesneye indirgenmesi, her türlü toplumsal-yararlı emek niteliğinden soyulup basit bir istatistiğe çevrilmesi, insanlıktan çıkarılması, hemen hiçbir engel tanımadan tahrip ve imha edilebilir hale getirilmesi anlamına gelir.

Kapitalizmin mutlak genel yasasını şöyle de ifade edebiliriz: Sermayenin azami değerlenmesi (değer soğurması), emekgücünün/çalışma yeteneğinin azami değersizleştirilmesi temelinde gerçekleşebilir. Ve bu yalnızca emekgücünün piyasa fiyatının (ücret) alabildiğine düşürülmesi anlamında bir değersizleştirilme değil, sınıfsal, toplumsal, siyasal, kültürel, normatif-manevi her açıdan bir değersizleştirme, düşürüm ve itibarsızlaştırma, görünmezleştirme, yalnızlaştırmadır. Ücretleri emekgücü değerinin altına çekmenin ötesinde, taşeronlaştırma, kiralık işçi büroları, esneklik, güvencesizleştirme, emeği her daim yetersiz addeden performans sistemleri, örgütsüzleştirme, işçinin sağlığını ve can güvenliğini ortadan kaldırma, bu değersizleştirmenin biçim ve yöntemleri arasındadır.

Soma katliamının yol açtığı toplumsal sarsıntı belki de bu yüzden bu kadar derin ve büyük oldu. Bu, birincisi, her ücretli emekçinin kendi yaşamından deneyimlediği emeğin (eğitimi, sağlığı, yaşamı, kişiliği, geleceği ile birlikte) yıkıcı değersizleştirilmesine karşı birikmiş bir tepkinin patlamasıydı. Fakat ikincisi, hem de artık çoğunluğunu ücretli emekçilerin oluşturduğu bir toplumun, emeğe, kendi toplumsal emeğine, işçi sınıfına ve onun en ağır sömürü ve baskı altındaki kesimlerine, nasıl bu kadar yabancılaşmış, umursamaz, ilgisiz kalabildiğinin, sermaye canavarlığı karşısında nasıl bu kadar yalnız ve korumasız bırakabildiğinin farkına varması da içeren bir sarsıntıydı. Bu yüzden tepki yalnız hükümet, devlet, Soma Holding, azami kar ve üretim hırsı, taşeronluğa yönelmekle kalmadı, burjuva muhalefet partilerini, satılık çürümüş patron sendikacılığını, hatta açık ya da örtük emeğe ve işçi sınıfına karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen tüm sendikalar ve solu da kapsadı. Dahası katledilen maden işçisi isimleri ve simgeleriyle yapılan bir çok Soma eylemi, maden işçilerine ve işçi sınıfına karşı bilinçli ya da sezgisel samimi bir özeleştiri niteliği de taşıdı. “Bu katliamın asıl sorumlusu neoliberal sermaye ve devletidir, fakat -emeğin korunması için mücadele etmeyen- herkesin, hepimiz de bundan sorumluyuz” anlayışı ve açıklamaları, Soma eylemleri ve sosyal medyada oldukça yaygındı. Soma tepki ve eylemlerinde yeralan yüzbinlerin önemli bir kesiminin, Soma’da yalnızca emeğin içine itildiği durum ve neoliberal kapitalizmin toplumsal emeğe geçirdiği kanlı pençeleriyle değil, sınıf mücadelesi ve örgütlenmesi bağlamında kendisiyle de yüzleşmeye başlamış olması, Soma eylemlerinin en önemli kazanımlarından biridir. Çünkü, işçi sınıfının öz bilinç ve mücadele inisiyatifi kadar, Marx’ın vurguladığı gibi, toplumun sermaye ve devleti üzerindeki baskısı, emeğin korunması mücadelesinde önem taşır. İkincisi, toplumsal emeğin neoliberal kapitalizm ve hegemonyası tarafından ezilip parçalandığı, değersizleştirildiği yerden kaldırmak, toplumsal itibarını eylem dalgalarıyla iade etmek, sınıfsal-toplumsal olarak kolektif mücadele ve dayanışma değeri haline getirmek, başlıbaşına önemlidir. Bu emeğin neoliberal kapitalizm tarafından, ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel her açıdan yıkıcı değersizleştirilmesine karşı, emeğin sınıfsal-toplumsal korunması mücadelesinin anlamlı bir yönüdür; toplumsal yararlılığıyla, yaşamın her gün yeniden üreten ve geliştiren temel oluşuyla, emeğin toplumsal, siyasal, kültürel, manevi olarak, nitel değer ilan olarak ilan edilmesi, yeniden değerli kılınması için mücadeledir.

Gezi bunu yapıyor. Ağacı, doğayı, parkı, meydanı, kadını, Aleviyi, Kürdü, lgbtiyi, genci, çocuğu, kültürü-sanatı, tarihi, emeği ve işçiyi… Bu sistem tarafından saldırılan, yıkıcı biçimlerde değersizleştirilen kim ve ne varsa, kırmızı çizgilerini çiziyor, onu kolektif bir özsavunma mücadelesi değeri haline getiriliyor ve onun için mücadele ediyor.

Kapitalizmin değer, artıdeğer, azami kar yasalarını, günümüz neoliberal kapitalizminin kapsamına uygun olarak ifade edersek: Sermayenin ve metaların genişleyen yeniden üretiminde değer kazanması (yeniden değerlenme krizi nedeniyle), ancak emeğin, insanın, toplumsal yaşamın, doğanın, kullanım değerlerinin, toplumsal ihtiyaçların yıkıcı sömürülmesi ve yağmalanması, değersizleştirilmesi ve çürütülmesi temelinde gerçekleşebilir. “Metalar dünyası ne kadar büyürse, insanlar dünyası o kadar küçülür” ifadesi de, kapitalizm ve devletinin emeği, insanı, doğayı yıkıcı değersizleştirme yasasının bir başka ifadesidir. “Sermaye-ücretli emek ilişkisi temelinde her türlü toplumsal ilişkiyi sermaye ve metaların yeniden üretim ilişkisi haline getiren bu toplumsal sistem, bu ilişkilerin çürütücülüğüyle yıkılışını koşullamaktadır.” (KDÖ Mücadele Platformu)

Emeğin, insanın, doğanın değersizleştirilmesine karşı mücadele, onları sermaye birikiminin, metalaşmanın konusu ve aracı olmaktan çıkarma temelinde yürütülmelidir. Kendinden başka her şeyi değersizleştiren kapitalist değere karşı toplumsal kullanım değeri ve yararlılık karşıtlığı ekseninde yürütülmelidir. Neoliberal kapitalizmin yıkıcı biçimde değersizleştirdiği, tahrip ve imha edilebilir hale getirdiği emeğin, insanın, doğanın toplumsal ihtiyaca dayalı yararlılığı ve zenginleştiriciliğiyle savunulması ve kolektif mücadele temelinde yeniden değerli, savaşımla onurlu kılınması, somut yararlı emek ile soyut emek-değer biçimi, kullanım değeri ile kapitalist değer arasındaki karşıtlığın bir ifadesi ve tarihsel gelişme dinamiğidir.

(Soma eylemleri üzerine, dizisinin 2. yazısıdır. İlkine bu linkten ulaşabilirsiniz)

2 yorum

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*