Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » David Harvey’in ütopya denemesi: Edelia

David Harvey’in ütopya denemesi: Edelia

Neo-ütopyalar

Neoliberal kapitalizm “ideolojilerin sonu”nu olduğu gibi “sosyal hayal gücü”nün de sonunu ilan etmişti. Edebiyat, bilim-kurgu, felsefi yaklaşımlar ve sosyal disiplinlerde önemli bir yer tutan ütopyalar ve ütopya incelemeleri uzunca bir süre adeta tarihten silindi, kültürden dışlandı.

1990’ların ikinci yarısından itibaren ütopya kavramı ve çalışmaları bir çok yaklaşım ve disiplinde yeniden canlandı. David Harvey (Umut Mekanları/Edelia, 2000), Russel Jacoby (Kusursuz Olmayan Resim, 2005), Roberto Unger (Gerçekleşen Demokrasi), Elik Olin Wright (Gerçek Ütopyalar dizisi), Fredric Jameson (Geleceğin Arkeolojileri: Ütopya Denilen Arzu, 2007) gibi tanınmış yazarların neo-ütopya denemeleri ve çalışmaları ard arda gelmeye başladı.

Jameson, Ütopya Denilen Arzu kitabında, ütopyayı “başka alternatifin olmadığına dair önyargıya karşı bir yanıt” ve “Henüz gelmemiş olan yeni durum için yoğun ve ruhsal bir konsantrasyon ve hazırlık” olarak yeniden tanımlıyordu. Yeni ütopya çalışmalarını, tam hakimiyetini tesis eden küresel kapitalizmin yol açtığı toplumsal alt üst oluşlardan filizlenecek yeni bir siyasal program ve iradenin hazırlık zemini ve stratejisi olarak görüyordu.

David Harvey ise, Marx-Engels’in ütopik sosyalizmi “toplumun genel anlamda yeniden inşası açısından ilk içgüdüsel özlem” olarak tanımladığını, “var olan toplumun her ilkesine saldırarak işçi sınıfının aydınlanmasına katkıda bulunacak değerli malzeme” olarak gördüklerini belirtir ve devam eder:

“İnsanın dünyayı değiştirmek için bitmek tükenmek bilmeyen çabasında öyle bir yer ve zaman vardır ki, alternatif vizyonlar, ne kadar fantastik olursa olsunlar, siyasal değişim güçlerini şekillendirmenin tohumunu atarlar. Ben, tam da böyle bir noktada olduğumuza inanıyorum.”

Bunlar neoliberal kapitalist disütopizme karşı ilk önemli meydan okuma çabalarıydı. Kapitalizmin yeni düzleminin, ortaya çıkardığı yeni sorun ve yıkıcı etkilerinin belirginleşmeye, neoliberalizmin mutlak alternatifsizlik iddiasının sorgulanmaya, hoşnutsuzluk ve alternatif arayışlarının canlanmaya başladığı bir dönemin ürünleridir. Bununla birlikte bu ilk neo-ütopya çalışmaları, “ideal -ya da düzeltilmiş- kapitalizm” hayali ile anti-kapitalizm arasında bir yerlerde durur. Jacopy çareyi Frankfurt Okulu’nun yeniden yorumunda, Unger zorunluluksuzçu radikal demokrasi’de, Wright Tobin Vergisi’nden sosyal yardıma bir tür “kupon sosyalizmi”nde, Jamoson post Marksist arzu politikalarında arar. Harvey ise Komünist Manifesto ile İnsan Hakları Evrensel Beyannemesi’nin idealize bir yorumunu sentezlemeye çalışır.

Toplumun genel bir yeniden inşasına duyulan sezgisel özlem ile bunu gerçekleştirecek bilimsel teori ve sosyal güçlere dönük kuşku arasındaki çelişki en iyi Jameson’da dile gelir: Kitabının “Ütopya, Şimdi!” adlı bölümünde Jameson, ütopyanın küreselleşme-sonrası sol için siyasal düzlemde harekete geçirici bir perspektif yaratarak geçerliliğini yeniden kazandığını belirtir. Bu sol, “eski ve yeni sol’un kalıntılarıyla birlikte, sosyal demokrasinin radikal kanadı, Birinci Dünya’nın kültürel azınlıkları ile Üçüncü Dünya’nın proleterleşmiş köylüleri ve topraksız ya da kronik işsiz kitleleri”nden oluşur. Bunlar, o dönemde hareketli olan kesimlerdir: Konum kaybeden geleneksel ve modern küçük burjuva sol, kent ve kır yoksulları ve yarı-proleterler, kültürel azınlıklar… Yeni türden bir ütopik-reformizme uygun bir “geçiş” bileşimi. Nitekim anti-küreselleşmeci hareket, Zapatistalar, Porte Allegre, yeni toplumsal hareketler, sosyal liberal forumlar, bazı Latin Amerika ülkelerinde “21. yüzyılın sosyalizmi” denilen “düzeltilmiş kapitalizm” hayali deneyimleri, bu dönemi karakterize eder.

İçlerinde Marksizm ve işçi sınıfına en yakın duran ise yine David Harvey’dir. Gelmekte olan kentsel hareketler dalgasını ilk sezenlerden biri odur. İşçi devrimi ile kadın devriminin iç içe geçtiği, “kadınlaştırılmış dünya proletaryası” tarafından gerçekleştirilen bir ütopya kurgular. 1998 yılında yazdığı makalelerini derlediği Umut Mekanları’nı, dünya çapında 68 isyanları ve ABD’de Martin Luther King’in öldürülüşüne karşı isyanların 30. yılı, Komünist Manifesto’nun yayınlanışının 150. yılına adar. Araya BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin imzalanmasının 50. yılını katarak bir çuval inciri berbat etmeden yapamaz! Bunlara ayrıca Raymond Williams’ın 1989’da yayınlanmış, işçi sınıfının evrensel mücadele çıkarları ile öz örgütlenmeye dayalı yerel mücadele talepleri arasında bağ kurmaya çalışan Umut Kaynakları kitabını ekler. Bu ilginç bileşimin diğerlerinin epey ilerisine geçtiği ve günümüzün dünya çapındaki kentsel isyan ve direnişlerinin “ruhunu” bir 10-15 yıl öncesinden yakalamayı başardığına kuşku yoktur. Fakat tıpkı Proudhon gibi kapitalizmin gerçek ve ideal biçimleri arasındaki zorunlu ayrımı kavrayamayıp birbirine karıştırdığına da. Ütopyasına belli bir teorik, tarihsel-diyalektik, uzam-zamansal karakter kazandırarak onu bir nevi “ütopya olmayan ütopya” haline getirmeye çalışıyor, belli açılımlar da sağlıyor, fakat sözünü ettiğimiz nedenle yine ütopya olarak kalıyor.

harveyDavid Harvey ve beat-Markizm

David Harvey, son dönemlerin en üretken, en çok okunan Marksist yazarlarından biri. Marksist teoriye günümüzde öne çıkan ve yeni bir karakter kazanan kent, mekan, coğrafya sorunları açısından önemli katkıları var. Akademik Marksizmin duvarlarını yıkarak, günümüzün kentsel hareketleri ile güçlü bir bağ kurdu, bu hareketlere yeni bir kent-mekan teorisi donanımını kazandırmaya çalıştı. Türkiye’de Gezi’den sonra olduğu gibi, önceden öngördüğü ve teorileştirmeye çalıştığı dünya çapındaki kent isyan ve direnişleriyle birlikte, Harvey’e dönük ilgi çok arttı.

Bir diğer katkısı, Marx’ın Kapitalizmin gelişim sürecine ilişkin “İlkel Birikim Teorisi”ni, neoliberal kapitalizm temelinden yeniden güncellemek oldu. Bununla birlikte, “el koyarak birikim” diye kavramlaştırdığı “Yeni Emperyalizm” teorisi, önem kazanan bu yıkıcı birikim biçimine dikkat çekmedeki anlamına karşın, kapitalizmin özsel çelişkisi ve artı-değer sorununu ikincilleştirerek reformizme kapıları açık bırakmaktadır.

Harvey, Marx ve Kapital’in yeniden ve bugünün ihtiyaçları açısından incelenip çalışılmaya başlamasında da öncü bir rol oynadı. Üniversitede çok farklı alanlardan öğrenci ve öğretim üyelerinin katılımıyla verdiği Kapital dersleri meşhurdur. Bir kuşak önce bu dersleri boş kalırken, 90’ların sonlarından itibaren neoliberal kapitalizmin krizi ve canlanan sınıfsal-toplumsal hareketlerle Marksizme olan ilginin yeniden yükselişe geçmesiyle nasıl dolup taşmaya başladığını Umut Mekanları’nın girişinde anlatır.

Tüm bunlara karşın Harvey’in çoğu kitap ve yazısı, insanda hep bir “eksiklik duygusu” bırakır. Bu eksiklik, yalnızca okurun büyük sorunlara hemen hazır yanıtlar beklentisinden kaynaklanmaz. Marksizmin iç mantığının kavranmasının çetin bir uğraş olduğu kadar dönemin teoride ve pratikte çetin bir araştırma-geliştirme azmine ihtiyaç duyduğu doğrudur. Harvey’in bu tür hazır ve kesin formüller isteyenlere yanıtı yerindedir: “Marx’ın ‘bilime giden soylu -zahmetsiz-bn- bir yol yoktur’ öğüdüne hiç kulak asmadıkları gibi, ‘ille de bir sonuca varmak isteyen; genel ilkeler ile bilme arzusunu uyandıran güncel sorular arasındaki bağlantıyı bir an evvel öğrenmek isteyen birçok okurun hemencecik ilerleyememekten dolayı cesareti kırılacak’ uyarısını da dinlemediler”. Ne var ki Harvey’in yapıtlarındaki bu eksiklik, çok-disiplinli yaklaşım ve zengin kaynak kullanımına karşın, yalnızca ele aldığı konularda “hazır ve kesin formülasyonlar” yapmaktan kaçınmasından değil, asıl teorik derinlik zayıflığından kaynaklanır. Ele aldığı çoğu konuyu, zengin kaynaklar ve örnekler üzerinden biraz eşeleyip, biraz tartışıp bıraktığı izlenimini yaratır.

Harvey genellikle “neo-Marksistler” arasında sayılır. Bizce “pop-Marksist” sıfatı daha uygundur. Bunu salt olumsuz anlamda da söylemiyoruz. Allen Gingsberg, Yevtuşenko, Küçük İskender nasıl ki “pop” ya da “beat” şairler ise, bir tür “pop-teori” de pekala mümkün, hatta ağır teoriyi gündelik yaşama indirmek ve toplumsal hareketler nezdinde popülerleştirmek için bir dereceye kadar gereklidir. Zaten 68 isyanlarının ve beat kuşağının bir özgüllüğü de, sanatın ve teorinin protest sanat ve protest teori olarak gündelik yaşama girmesiydi. Harvey bir yanıyla bu geleneğin bir devamcısı ve Markist teoriyi yeniden popülerize etmedeki katkısı açık. Ancak Marksist teorinin iç mantığını kavramanın olduğu kadar, günümüzün çetin sorun ve ihtiyaçları doğrultusunda geliştirmenin de zahmetsiz bir yolu olmadığını görmek gerekir.

umut-mekanlari20121102231914Komünist Manifesto ve İnsan Hakları Bildirgesi sentezinden ne çıkar

Harvey Komünist Manifesto’nun eleştirel bir değerlendirmesi ile başlar. Bir dizi eleştirisi zorlama görünse de şu nokta önemlidir: “Manifesto ücretle emek ve piyasa mekanizmalarıyla oluşan homojenliğin içinde sermayenin parçalama, bölme, ayrıştırma, içerme, dönüştürme ve hatta kadim kültürel ayrılıkları artırma, uzam-zamansal farklılıklar yaratma, coğrafi olarak harekete geçirme gücünün ne denli büyük olduğunu gayet tehlikeli biçimde azımsamıştır. Aynı şekilde emeğin ne denli sınırlı uzamsal örgütler kurduğunu, yol boyunca yerle bağlantılı sadakatlar geliştirdiğini de azımsar. Her ne kadar altında yatan mantık ve yaptığı birleşme çağrısı doğru olsa da, Manifesto’da çizilen tablodaki ortaklık ve farklılık diyalektiği işleyebilecek idiyse bile işlememiştir.” (Umut Mekanları, s.59) Harvey’in yeni bir sosyalizm perspektifi arayışının çıkış noktası budur. Tüm kitabı boyunca evrensel/tikel, küresel/yerel, makro/mikro, eşitsizlik/birleşiklik, merkezilik/ademi merkezilik, zaman/mekan arasındaki ilişkilerin yeni bir temelden nasıl kurulabileceğinin izini sürmeye çalışır.

Manifesto’nun homojenleşme öngörüsünde bir yanlışlık yoktur. Bugün; ulus, aile, din, meslek, vasıflar vbde tarihsel çözülme eğilimi her zamankinden yıkıcı ve hızlıdır. Fakat sermayenin her türlü bölme, ayrıştırma, farklılaştırmayı yeniden üretme ve yenilerini icad etme gücünün büyüklüğü de doğrudur. Ki ayrıştırma ve farklılaştırma, sermayenin işleyiş ve varlık koşuludur. Günümüzde çok katmanlı, çok parçalı, çok değişken proletaryayı yalnız genel bağlamda ele almak da (modernizm), yalnız farklılıkları esas almak da (post-modernizm) çıkışsız politikalardır. Ortak keseni salt “güvencesizlik” üzerinden koyan yaklaşımlar da aynı ölçüde basitçidir. Ortaklık ve farklılık diyalektiği bu açıdan kritiktir. Harvey bunu başarıyor mu? En azından gündemleştiriyor ve deniyor.

Yaklaşımlarından biri işçi sınıfının coğrafi eşitsiz gelişimi ve evrensel hakların sentezlenmesidir. Evrensel haklar açısından bunu “işçi” deyince ilk akla gelen haklarla sınırlı tutmaması, üretim sürecindeki haklar, sağlık ve örgütlenme haklarından, beden masuniyet ve bütünlüğü hakkı, dokunulmazlık/istikrarı bozma hakkı, ortak mülkiyetli kaynakların kolektif denetimi hakkı, henüz doğmamış olanların hakları, uzam üretimi hakkı, farklılık hakkı, türsel varlık olarak haklar…’a doğru genişletmesi ayrıca anlamlıdır. Bahsettiği evrensel hakların bir çoğu, bugün birbirinden farklı kanallardan da aksa, dünya çapında evrenselleşme eğilimi gösteren mücadele istem ve özlemlerinin bir dizisidir. Bununla birlikte bu evrensel hakları, yeniden yorumlayarak da olsa BM İnsan Hakları Evrensel Beyannemesine dayandırmaya kalkışması, -bırakalım Marksistliği, antikapitalist iddiasında olan biri için bile- tam bir skandaldır! Harvey, İnsan Hakları Bildirgesi’nin özü ve ruhu itibarıyla özel mülkiyete dayandığı, aslen sermaye hak ve özgürlüklerini – idealize edilmiş biçimiyle- tanımladığını bilmiyor olabilir mi? Gerisini Marx söylesin:

“.. karşımıza yine aynı şekilde, bu kez mübadelenin, mübadele değerinin vb köken (tarih içinde) ve kavram itibarıyla (özüne uygun biçimde) herkesin özgürlük ve eşitliğini getiren bir sistem olduğunu, ancak para, sermaye vb tarafından çarpıtılıp saptırıldığını izah ve ispat eden sosyalistlerin (özellikle Fransız ihtilalinde biçimlendirilmiş olan burjuva toplum ideallerinin gerçekleşmesi olarak gören fransız sosyalistlerinin) ahmaklığı çıkar… Bu beyefendileri burjuva şakşakçılarından ayıran nokta, bir yandan düzenin içindeki çelişkilere karşı duyarlıkları ise, öbür yandan burjuva toplumun gerçek ve ideal biçimleri arasındaki zorunlu ayrımı kavrayamamalarına ve dolayısıyla ideal ifadeyi -aslında sadece bu gerçekliin bir izdüşümü olan ideal dışavurumu- yeniden realize etmeye çalışmak gibi fuzuli bir işe kalkışmalarına neden olan ütopyacılıklarıdır.” (Marx, Grundrisse)

Kapitalizmin eşdeğerler mübadelesi biçimindeki ideal görünümünü (kendiliğinden bilince yansıyış biçim ve beklentisini) sosyalizm ile karıştırmak, hele ki kapitalist değer yasası ve soyut emeğin hiç bir boşluk bırakmadığı günümüzde çok daha sık düşülen ütopik-reformist bir hatadır. Günümüzde kendilerine sosyalist, komünist diyenlerin bile ufkunun “ideal kapitalizm/demokrasi” hayallerinin ötesine geçememesinin çok önemli bir nedeni budur. Bir diğer “ideal kapitalizm”, “evrensel -herkes için- haklar” versiyonu olan İnsan Hakları Bilgirgesi’nden daha gelişkin bir sosyalizm türetmeye kalkışmakta aynı ölçüde saçmalıktır. Kaldı ki Harvey’in yeniden yorumladığı biçimiyle de Evrensel İnsan Hakları’nın ufku kapitalizmi aşmıyor. Harvey’in ütopya denemesi Edelia’da, en önemli şey dediği “paranın kaldırılmış olması”na karşın, geliştirdiği mübadele, takas, cinsel puanlama gibi yöntemler de küçük burjuva eşitlikçi mübadele mantığını pek aşmıyor.

e2b5ee503751b2d59e794432425779ab_kİşçi Sınıfının çok parçalılığı

Harvey’in bir diğer referansı, Robert Williams’ın Umut Kaynakları kitabıdır:

“Raymond Williams’ın belirttiği gibi, siyaset daima yerlere ve topluluklara has ‘yaşam biçimleri’ ve ‘duygu yapıları’ içine gömülüdür. Sosyalizmin ulaşmaya çalıştığı evrensellik yerele özgü farklı talep, ilgi ve kaygılar arasında müzakere edilerek kurulmalı. Bu evrensellik Williams’ın ‘militan tikelcilik’ adını verdii şeyle baş etmek zorunda kalacak. Williams’ın bundan anladığı şudur: ‘İşçi sınıfı özörgütlenmesinin tikel mücadeleleri genel bir mücadeleye kendine has bir yoldan eklemlemesini sağlayan eşsiz ve olağanüstü özelliği… Uygun bir şekilde bir araya getirilen bazı tikel çıkarların savunulması ve ilerletilmesinin genel çıkara tekabül edeceği gibi ilk bakışta olağandışı görünen bir iddianın gerçekleşmesi için bir hareket olarak yola çıkmıştır.” (Umut Mekanları, s.77)

Siyasetin mekan ve topluluklara (günümüzde bir tür yeni cemaatleşme biçimleri) has kimlik, kültür, duygu ve öznelliklere gömülü hale gelmesi, neoliberal kapitalizmin en etkin biçimde kullandığı ve istismar ettiği, “post-modern çağımız”ın bir olgusudur. Fakat farklı “yaşam biçimleri” ve “duygu yapıları”nın toplumsal-maddi yaşamın üretim ve yeniden üretimi ilişkilerindeki temelini anlamadan, sosyalist bir evrenselliğin yerele özgü farklı talep, ilgi ve kaygılar arasında müzakereci demokrasi ile kurulabileceği, fazlacana safdil bir hayalperestliktir.

İşçi sınıfının komite, meclis, konsey gibi özörgütlenmelerinin farklı yerellik, kesim, katmanların (ırk, ulus, cinsiyet, din-mezhep, yaş, kültür, vasıf, vd) farklı çıkarlarını kendine özgü proleter demokratik biçimde bütünleştirme zorunluluğu ve yeteneği doğrudur. Bununla birlikte ortaklık ile farklılıkların birbirine giderek daha içerili hale geldiğini unutmamak gerekir. İşçi sınıfının ezilen ulus, ırk, cinsiyet, din-mezhep, göçmen, genç, öğrenci bileşenlerinin genişlemesi, bir ve aynı zamanda bu temeldeki toplumsal, siyasal, kültürel hareketlerin işçi tabanlarının genişlemesi gibi. Yerel ve farklı talep, ilgi ve kaygıların birbirine müzakereci ve çekişmeci demokrasi ile eklemlenmesinden ibaret bir yaklaşım, sosyalist evrensellikten çok, radikal demokrasiye götürür.

Bunu aşacak bir sosyalist evrensellik, ortaklığın tüm farklılıkları, tüm farklılıkların ortaklığı, aynı zamanda tüm farklılıkların birbirini içerdiği ve dönüştürdüğü, tarihsel-diyalektik materyalist “bir’den çok’a, çok’tan bir’e, çok’tan çok’a” dinamik ilişkiler sistemini gerektirir. Ortak kesen yalnızca çalışma koşulları değil, toplumsal-maddi yaşamın üretim ve yeniden üretimindeki uzlaşmaz çelişkilerin tarihsel gelişim yönüdür. Bu da proletaryanın tüm kesimlerinin birbirine (dışsal biçimde eklemlenmekten ziyade) aslında içerili olan toplumsal-bileşik ihtiyaç, yetenek ve ilişkilerinin gelişmesi ve fakat kapitalist ilişkilerce engellenmesi ve parçalanması çelişkisinden, yani kapitalizmin özsel çelişkisinden bağımsız düşünülemez. Bu yüzden emek-sermaye çelişkisi, proletaryanın toplumsal-bileşik üretici güçleri ile kapitalist cendere arasındaki çelişkiyle iç içe düşünülmeli ve yürütülmelidir. Bu da proletaryanın gerçek birliğinin ancak sosyalizm doğrultusunda ve güncel hak mücadelelerinin de bunu içerimine almaya başladığı ölçüde kurulabileceğini gösterir.

Sosyal-Adalet-ve-Şehir-David-Harveyİnsanın türsel varlığı ve potansiyeli

Harvey’in bir diğer çabası da, tek yanlı olarak zamana ya da mekana dayalı mücadele anlayışlarının eleştirisi ve diyalektik bir uzam-zamansal mücadele anlayışı geliştirmek. Tarihsel süreci ön plana çıkartan yaklaşımların mekanı salt bir soyutlama olarak ele aldıklarını, mekandan kaynaklanan olanak ve dirençleri ihmal ettiklerini, klasik ütopyacılığın ise tarihsel süreç ve zamandan tümüyle soyutlanmış mutlak, yalıtık, dışa kapalı ve statik bir mekan anlayışına sahip olduğunu haklı olarak belirtiyor. Zaman-mekan arasındaki eşitsiz gelişmeye de değiniyor. Nitekim günümüzde mekan mücadeleleri öne çıkarken, en az onun kadar yakıcı zaman sorununun oldukça geri planda kalması bir olgu.

“Bize düşen görev, diyor Harvey, statik uzamsal bir biçim ve hatta mükemmelleştirilmiş bir özgürleşme süreci çerçevesi dışında bir alternatif tanımlamakır. Görevimiz, kökü bugünün imkanlarında yatan, ama aynı zamanda eşitsiz coğrafi gelişmelere farklı yörüngeler çizecek olan bir uzamzamansal ütopyacılık -diyalektik bir ütopyacılık- oluşturmaktır.”

Umut Mekanları’nda Harvey’in sosyalizm anlayışına girdi oluşturan daha pek çok konu ( beden siyaseti, ekoloji, vd), tartışma, yaklaşım var. Tümünü tartışmak bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşar. Yalnız Harvey’in yaklaşımının bir yerde özünü ve ruhunu oluşturan “insanın tarihsel evrimlenişi içindeki türsel varlık ve türsel potansiyeli” konusunu atlayamayız. Harvey insanın tarihsel olarak evrimleşmiş deneyimlerinden çıkarsanan “türsel varlık” ve “türsel potansiyel” repertuarını 6 maddede tasnif ederek, insan eyleminin belli bir kesitteki stratejik seçeneklerini bunların (daha doğrusu bunlar arasındaki ilişki ve yeniden ilişkilendirilme biçimlerinin) belirlediğini ileri sürüyor. Bunlar:

“1. var olmak için mücadele ve rekabet etmek (doğal ayıklanma veya insan tarihi içinde ekonomik, siyasal ve kültürel ayıklanma aracılığıyla hiyerarşi ve homojenliğin üretimi); 2. çevresel nişlere uygunluk sağlama ve çeşitlenme (ekonomik, siyasal veya kültürel anlamda genişleme ve buluşlar sayesinde çeşitliliğin üretimi); 3. ittifak, işbirliği ve karşılıklı yardım (her biri iletişim ve tercüme yetilerine bağlı olan toplumsal organizasyon, kurumsal düzenlemeler ve uzlaşmacı siyasal-söylemsel biçimlerin üretimi); 4. çevresel dönüşümler (‘doğanın’, yani bizim durumumuzda, insanileştirilmiş doğanın insan ihtiyaçlarına göre- ama sıklıkla istenmeyen etkilere yol açarak- dönüştürülmesi ve tadil edilmesi); 5. uzamsal tertipler (hareketlilik ve göçlere eklemlenen ve kaçma, savunma, örgütsel sağlamlık, taşıma ve iletişim gibi farklı amaçlara hizmet eden uzam üretimi; ayrıca bireylerin, toplulukların ve türün yaşamını sürdürmesi için uzamsal olarak eklemlenmiş maddi destek sistemlerinin örgütlenmesi): 6. zamansal tertipler (hayatta kalmaya yardımcı olan biyolojik, toplumsal ve kültürel ‘saatlerin’ kurulması, artı biyolojik ve toplumsal amaçlarla değişik zaman tertiplerinin kullanılması- insan topluluklarında zaman tertipleri bilgisayar desteklerin neredeyse anlık aktarımlarından, kültür aracılığıyla ahlak kurallarına, geleneğe ve hukuka evrilen uzun dönemli sözleşmelere dek değişiklik gösterir).” (Umut Mekanları, s.258-9)

Harvey, insanın evrilen deneyimlerinin bize aktardığı temel yeti ve güçlerin bunlar olduğunu belirtiyor. Sosyo-biyolojik vd indirgemecilikle de sınır çekmeye çalışarak, “bir toplumsal oluşumun niteliği, genel repertuar içindeki öğelerin sınıf iktidarının gerekleri tarafından nasıl geliştirildikleri ve birleştirildikleri çerçevesinde tanımlanır tam olarak” diyor. Dolayısıyla tarihsel gelişim içindeki stratejik seçenekleri, örneğin yeni ve daha yüksek bir üretim tarzına geçişi, tek başına bunların hiçbirine indirgemeden fakat hiçbirini de reddetmeden, aralarındaki içsel ilişki biçimi, denge, süreç ve bileşimin değiştirilmesi olarak değerlendiriyor. Örneğin, en azından sosyalist geçiş toplumu açısından, planlamayı da rekabeti de, hiyerarşiyi de eşitlikçiliği de reddetmiyor. Sorun diyor, rekabet (ya da hiyerarşi) değil, bunların tarzındadır (yani nasıl olacağı, işbirliği ve eşitlik ile ilişkisindedir), alanı daraltılarak ve işbirliği ve eşitlikçiliği geliştirerek varolan bir rekabet ve öncülük tarzı da mümkündür. Aynı şey işbölümü-el birliği diyalektiği için de geçerli, vb.

Stratejik seçenekleri ve yeni bir toplum kurgusunu insanın tarihsel olarak evrimleşen türsel varlığı ve potansiyelleri üzerinden düşünmek, ilk elde kapitalizmin özgüllüğünü, sınıfları vb gözardı etmek riski doğursa da (ki Harvey gözardı etmiyor, tam tersine bunları sözkonusu repartuarın özgül biçimleri üzerinden tanımlamış oluyor) Marx’ın Kapital’i ile ilk dönemki türsel varlık konsepti yaklaşımı arasında kopmuş bağıntıyı yeniden kurarak, daha zengin bir düşünme ufkunun önünü açıyor.

Ne var ki Harvey hemen tüm kitap ve yazılarında olduğu gibi, bu kadar ciddi bir iddiayı ne teorik-bilimsel olarak temellendiriyor ne de açıp derinleştiriyor. Biraz eşeleyip orasından burasından biraz tartışıp, bir kaç örnek verip geçiyor. Tarihsel-diyalektik materyalizm bağlamında temellendirilmedikçe, bu tür önermeler, “insan doğası”na ilişkin yüzyılların eskitemediği spekülatif tartışmaların ötesine pek geçmez. Bu yaklaşımın teorik olarak temellendirilip geliştirilmesi kadar önemli olan, bu yetiler arası ilişki ve süreçler bağlamında neyin kapitalizmi ve kapitalist sınıf iktidarını, neyin proletaryayı ve proletarya iktidarını, neyin komünist yaşamı tanımladığının net olarak tanımlanması önemlidir. Yoksa, diyelim ki “rekabet ve hatta hiyerarşi ve işbölümü vb her toplumda vardır, komünizmde de olacaktır” türünden Sovyet deneyiminde en ağır biçimde yaşanmış yanlışlara kapı ağzına kadar açılmış olur! Harvey bunu yapmadığı, ya da yapmaktan kaçındığı için, sosyalist ütopya denemesinin bir dizi yönünde, kapitalist ve sosyalist biçimleri birbirine karıştırıp suyu bulandırıyor. Örneğin kurguladığı cinsel ilişkilerde puanlama sistemi, kapitalizminkinden bile daha uç tam bir niceliksel performans sistemidir, “cinsel ilişkilerde verimliliği artırma” adına böyle bir sistemi, “sosyalizmde de cinsel rekabet olacak, önemli olan özgür cinsel uyum ve işbirliğini artırmasıdır” diye haklı göstermek de pek mümkün görünmüyor.

Kitap_1261024Banka, borsa, tekellerin olmadığı bir dünya

Harvey’in sosyalist ütopya denemesi Edilia’da nelerin olmayacağı, pek çok sosyalist ütopyaya benzer:

“Hayatımızı yönetecek bankaların veya sigorta şirketlerinin olmadığı bir dünya hayal edin; çokuluslu şirketlerin, avukatların, borsa simsarlarının, geniş bürokrasilerin, şunun veya bunun profesörlerinin, askeri aygıtın, karmaşık hukuki yaptırım biçimlerinin olmadığı bir dünya. Tüm işçilerin, onları bugün tutsak eden değersiz ve kan emici faaliyetlere itaat etmekten kurtulduklarını hayal edin. İşçilerin zincirlerinden koparılıp, ekoloji dostu teknolojiler sayesinde temel ihtiyaçlarını karşılamak için günde birkaç saatlik işten fazlasını gerekmediği bir dünyada üretken görevler üstlendiklerini hayal edin. Çağdaş yaşamın aşırı hızlı ritminin düştüğünü; aciliyeti olan yükümlülükler arasında zorla yakaladığımız saf haz anlarının artık mutluluk dolu saatlere dönüştüğünü hayal edin. Her şeyden çok, saygılı bir eşitliğin, sadece yetenekler ve başarıların değil, yaşam koşulları ve olanaklarının eşit olduğu bir dünya hayal edin- kısacası öyle bir dünya ki, o çirkin alışkanlık, kendi geçiminin yükünü başkasının sırtına yükleme alışkanlığı hiç olmasın. Parasal imtiyaz peşinde koşmanın artık hiç öneminin kalmadığı ve altının parıltısının çekiciliğini kaybettiği bir dünya hayal edin.” (Umut Mekanları, s.343)

Martin Luther King ve Bob Lenon tınılarını yansıtan güzel sözler. Biz çok daha fazlasını da, işbölümünün, ailenin, dinin, ulusların, meta-mübadele ilişkilerinin, yalan-dolanın olmadığı bir dünya da hayal edebiliriz. Ancak insanlar arasında ne tür ilişki biçimlerinin olmayacağından çok ne tür yeni ilişki biçimlerinin olacağını hayal etmek her zaman daha zordur!

Edelia’da, temel ikamet birimi olan yurt’lar, 20-30 yetişkin ile çocuk yetiştirme kolektiflerine bağlı çocuklardan oluşur. 10 civarı yurt’tan mahalle, 200’den fazla yurt’tan esnek eşgüdümünü sağlayan örgütsel birim Edilia oluşur. 20-50 Edilia’dan (en fazla 3 milyon insan) en büyük sürekli siyasal birim ve biyo-bölge olan (iklim kuşaklarına göre şekillenen) Regiona oluşur. Bunun ötesinde karşılıklı takas ve ticaret amacıyla biraraya gelmiş esnek yapılı federasyonlar olan Nationa’lar vardır. Federasyon tüzüğü dönemsel olarak yeniden müzakere edilir, Regiona’lar uygun gördükleri zaman bir Nationa’dan diğerine geçebilir, yeni Nationa’lar kurulabilir veya eskileri dağılabilir. Federasyon tüzüğü dışında, sabit bir nüfus, sabit bir siyasal örgütlenme yoktur. Regiona’lar arasında insan ve mal dolaşımı tamamen serbestir. Irk, ulus, kültürler arası karışım ve kaynaşma yüksektir, bu temelde ayrışma anlamsızlaşmıştır. Buna karşılık ekonomik, siyasal, kültürel farklılıklar eskisine göre daha yüksektir, ancak bunlar Nationa’ya boydan boya hakim olan karmaşık, kendine yeterli ve yardımlaşmacı pratikler içerisinde, birbirini dışlamak yerine zenginleştirir. Bir yandan herkes için yeterli yaşam olanaklarını güvenceye alan düzenli bir sistem, diğer taraftan yaratıcı etkileşim ve kişisel gelişim için zemin oluşturan kaotik bir düzensizlik vardır.

Yurt’larda birlikte yenilir ve çalışılır, kararlar topluca alınır. Yurt ve Mahalle’ler olabildiğince kendine yeterli, ve kültür, sanat, oyun, eğlence açısından yaratıcı sosyalleşme merkezleridir. Farklı olmak isteyenler bu arzularını serbestçe ifade edebilirler, herkesin temel gereçlere sahip özel odası da vardır. Her Yurt belli bir tür küçük üretimde uzmanlaşmıştır, bunları eksiği fazlasına göre elektronik ortam üzerinden birbiriyle takas eder. Yurtlar arasında ihtiyaca göre emek de takas edilir. “Bilgisayarlarca hesaplanan emek kredileri, adil değişimi güvenceye alacak yaklaşık bir muhasebe ölçütü oluşturur.” Almak değil ihtiyacı olana vermek ve bonkörlük prestij kazandırıcıdır ve bunun üzerinden prestij rekabeti yapılır. (Harvey, isterse para ortadan kaldırılmış ve yerine “emek kredileri” geçirilmiş olsun, yani mübadele ve takas tam emek-zaman ölçütü üzerinden hesaplansın, emek üretkenliği daha yüksek yurt’un diğerlerini ütmesinin nasıl engelleneceğini söylemiyor!)

Bireyler 5 güne indirilmiş haftanın 3 gününde, günde 5 saat çalışır. Bunu isterse esnek biçimde kullanır, tüm çalışma saatlerini bir günde kullanıp 4 gün istediğini yapabilir. Yılda bir Yurt değiştirme, 17 yaşından sonra da 7 yılda bir de dünyanın herhangi bir yerinde -isterse çalışmadan- bir yıl geçirme hakkına sahiptir. Yılda 1 ay izin, yedi yılda bir 1 yıllık dünya seyahati, ayrıca yılın 5 günü “çılgın eğlenme” bayram ve karnavalları, 10 gün Yurt ve Mahallelerin “sokak festivalleri” ile, serbest zaman oldukça bollaşmıştır. Çalışma ve eğlence arasındaki sınır oldukça belirsizleşmiştir. “Eskiden hobi sayılan faaliyetler artık üretimin bir parçasıdır ve üretim faaliyetinin çoğu hobiymişçesine düzenlenir.”

Yurtların kolektif emeğinin yarısı Edilia ve Regiona’ların düzenlediği faaliyetler için harcanır (ve karşılığında bedava ulaşım, makine-teçhizat, inşaat, erzak vb alınır), yarısıysa Yurt’un diğer Yurtlarla alışverişe girmek için yaptığı üretim faaliyetine ayrılır. Bir Yurt, Regiona’dan daha fazla tedarik almak isterse daha fazla emek birimi vermeli, ya da kendine yeterliliği ve bağımsızlığını artırmak isterse bunu azaltabilir. Bireylerin ayrıca kendi küçük özel bütçeleri vardır, Yurt kolektifinin dışında, sınırlı da olsa bir mal ve hizmet takasına girme hakkı tanır. Her bireye 17 yaşına girince Edilia’nın refahı oranında toplumsal bir (emek kredisi) bağışı yapılır, böylece kişisel miras kaldırılıp kolektifleştirilmiştir. Yurt’ta yaşamın idamesi kolektif olarak sağlandığı için, bireyler bu küçük özel bütçelerini, sayısız bit pazarı ve informal pazarda, pazarlık yapma, çekişme ve takas arzusunu tatmin etmek için kullanabilir. “Pazara gitmek” birey için ticaretten çok bir sosyalleşme, sohbet ve toplumsal temas için bir vesiledir.

Regiona, Edilia ve Yurtlar arasındaki ihtilaf ve sorunların neredeyse tamamı ticaret ilişkileri yüzünden çıkar. Bunlar “evrensel bir anlaşma ile eşitlik ve karşılıklılık temeline oturtulmuştur, baskı ve cebir reddedilmiştir.” Gerektiğinde müzakare komiteleri tarafından çözülür. Daha ziyade Nationa temelinde, yüksek teknolojili, tam otomasyona dayalı (az miktarda emek gerektiren) büyük işletmelerde güçlü dozda merkezi planlama uygulanır. Yurt’larda ise emek yoğun, el becerisine dayalı, fırıncılık, pastacılık, biracılık ve mayalama, dikiş, elbise ve gömlek yapımı, sos ve konserve yapımı gibi küçük üretim yapılır. Tarım alanında da aynı ikili sistem vardır. Geniş ölçekli, düşük emek girdili üretim ile bostancılık, balık yetiştirme çiftlikleri, hidrofonik ekim sistemleri gibi emek yoğun faaliyetler arasında bölünmüştür. (Ayrıca kentsel tarım ve bostancılık da vardır). Bu ikili üretim sistemi, “üretimde düzen ihtiyacını kültürel yenilenmenin zemini olan yerel düzensizlik arzusuyla birleştirmek açısından kilit bir rol oynar bu.” (s. 338)

Harvey, emek kredileri piyasası sistemi için, “Adam Smith’in mükemmel piyasa kuramını gerçek ve pratik kıldık, ama çoğu zaman karşılıklı anlaşmalar yoluyla.” diyor. Harvey, burada bir kez daha “kapitalizmin ideal ifadesi”ni sosyalizm ile karıştırma hatasına düşüyor.

david-harveyle-gezi-parki-ve-kent-ayaklanmalari-uzerine-roportajBir değerlendirme

Harvey’in sosyalizm tasarımı, emek ürünlerinin üretimi ve dağılımına yoğunlaşan geleneksel sosyalizm tasarımlarından, insanın bizzat kendisinin üretim ve yeniden üretimi, türsel varlık, cinsel ilişkiler, antropoloji, derin ekoloji, mekan-coğrafya gibi konuları da kapsamasıyla farklılaşıyor. Sosyalist toplumun komünler yoluyla örgütlenmesi ve komünlerin tek biçimli değil farklı norm, değer ve inanç örüntülerinin hem iç içe geçip kaynaşacağı hem de çeşitliliğin ve zenginliğinin korunacağı örgütlenme biçimi olarak düşünürken, büyük olasılıkla H. Albert ve R. Hannel’in Geleceğe Bakmak: Katılımcı Ekonomi çalışmasından esinlenmiş. (Albert ve Hannel’in “Geleceğe Bakmak” yapıtı, yeni sosyalizm önermelerinin değerlendirilmesi doğrultusunda ele alacağımız çalışmalar arasında bulunuyor.) Komünleri hem ortak üretim hem de ortak yaşam birimleri olarak “yurt” ve mahalle temelinde düşünmesi ise, ev, mahalle ve sokağa dönüş özlemini dile getiren Yeni Zamanlar akımının bir karakteristiğidir.

Harvey’in biri yüksek teknoloji ve planlı büyük üretim, biri öz yönetim ve el beceresine dayalı, özerk, yarı hobi niteliğinde komün-yurtların küçük üretimi tarzındaki ikili üretim tasarımı hakkında ne söyleyebiliriz? Harvey, ilkel komünal toplumlardaki avcılık-derleyicilik ile armağan üretimi farkından esinlenmiş olabilir. İlkel komünal toplumlarda, ilki temel geçim için yüksek disiplinli ve planlı, ikincisi ise ihtiyacı olana vermek için şarkılı-türkülü, keyifli çalışma biçimleridir. Ancak Harvey, tıpkı antropologlar gibi, ilk eşitlikçi topluluklardaki armağan üretim ve ilişkilerinin, uzaktan yakından, işbölümü ve mübadele-takasa dayalı olmadığını unutmuş görünüyor.

Benzer bir ayrım, Harvey’in ütopyasının bir diğer esin kaynağı olan Antik Yunan uygarlıklarında vardır. Bir yanda devletin ve klanın önde gelenlerinin klan üyesi olma sıfatıyla sahip olabildikleri büyük arazilerde kölelere yaptırdıkları büyük üretim, diğer yanda özgür yurttaş haklarına sahip olamayanların ve azad edilmiş eski kölelerin küçük tarım ve zanaat üretimi. Nitekim Harvey’in ütopyasında genişleyen serbest zamanı değerlendirme biçimleri olarak tefekkür (derin düşünce), amacın alışverişten çok sosyalleşme ve sohbet olduğu pazar yeri (agora), festivaller, olduğu gibi Antik Yunan toplumlarından alınmış görünüyor. Bu açıdan pek yeni bir şey söylemiş olmuyor. Kaldı ki, Antikitedeki büyük özel mülkü kolektivize edip köleler tarafından yapılan üretimi de makineler tarafından yapılır hale getirince, bu onu “sosyalizm” haline getirir mi?

Harvey’in ikili üretim sistemi, diğer taraftan, üretim araçları üretimi (I. Sektör) ile tüketim araçları üretimi (II. Sektör) arasındaki ayrıma denk düşüyor. Sovyet deneyiminde geri bir düzeyden yüksek kalkınma hızları için öncelik ve ağırlığın her zaman üretim araçları üretiminde olması, tüketim araçlarında sık sık kıtlık ve sorunlara yol açıyordu. Fakat bu sorunun çözümü, tüketim araçlarını üretimini emek yoğun küçük grup üretimi biçiminde özerkleştirmek ve hem büyük üretim hem de birbiriyle mübadele ve takasa bağlamak mıdır? Yurt-komünleri sistemi, muhtemelen el becerilerine dayalı kültürel üretimi yaşatmak, kendini gerçekleştirme ve belli sınırlar içinde takas-mübadele sistemi yaşatmak için düşünülmüş. Bu haliyle eski Yugoslavya’daki piyasacı “öz yönetim” sisteminin bir versiyonunu andırıyor:

“İşçileri birbiriyle yarış haline sokan piyasacı grup öz yönetimi eşitsizlik ve dayanışma yoksunluğu ile tanımlanacak bir toplum yaratmaya meyillidir.” (Lebowitz, ‘Reel Sosyalizm’in Çelişkileri, s.200)

Her bir Yurt, piyasa mantığı içinde, gelir ve olanaklarını (ya da Yurt’taki işçi başına düşen gelir ve olanakları) veya kendine yeterliliğini artırmaya çalıştıkça, bireysel ve kolektif-grupsal olarak kendini gerçekleştirme ve geliştirme süreci, piyasa rekabeti ve anarşisi altında ezilir. Bu durum, işçiler ve Yurt’lar vb arasındaki üretim ve emek süreci dışındaki ilişkileri, sosyo-kültürel ve siyasal dayanışmayı da hızla tahrip eder. (age)

Harvey’in ikili sistemi, Sovyetler Birliği’nde kaba ve tek yanlı planlama anlayışının çatlaklarından doğan “paralel piyasa”nın daha özerk, serbestleşmiş ve sistemleşmiş halidir. Dünya çapında milyonlarca “Yurt” olduğu düşünüldüğünde, kolayca ortadan kaldırılabilecek küçük grup mülkiyeti, küçük üretim ve piyasa anarşisini yeniden hortlatmak için düşünülmüş sanki! Planın tekdüzeliğe, kaos ve rekabetin ise yaratıcılığa yol açacağı düşüncesi, böylelikle de yaratıcılığın emek yoğun mübadele ve takas ilişkilerine bağlanması, tam bir anarşist ön yargıdır.

Madem yüksek teknolojili ve planlı üretim var, çalışma süreleri daha da düşürülerek, uzmanlaşmaya ve piyasaya dayalı küçük üretim ve grup mülkiyeti de ortadan kaldırılabilir, isteyen daha geniş serbest zamanında kendi başına veya istedikleriyle biraraya gelerek, istediği geleneksel veya orijinal maddi-kültürel-yaratıcı üretimlerde bulunabilir, fakat mübadele için değil, paylaşmak ve kendini bireysel-toplumsal olarak gerçekleştirmek için. Harvey, sosyalist bir toplumda, merkeziyetçiliği adem-i merkeziyetçilik ile ilişkilendirip dengelemek istiyorsa, o zaman yapması gereken piyasayı genişletmek değil daraltmak, çalışma saatlerini daha da kısaltmak, bireysel-toplumsal olarak doğrudan (piyasasız) kendini gerçekleştirme ve geliştirme olanaklarını artırmak ve çeşitlendirmek, yönetime doğrudan, etkin katılım ve yer almayı güçlendirmek, ve asıl önemlisi komünist amacı canlandırmak ve her şeye içerili hale getirmektir.

Edilia’nın siyasal sistemi

Harvey’e göre Edilia’nın “siyasal temsil sistemi olağanüstü basit.” Her Yurt, mahalle konseyine 3 yıllığına seçilen ve temsil süresi uzatılmayan bir temsilci yollar. Her mahalle, Edilia konseyine 3 yıllığına temsilci gönderir ve böyle Nationa düzeyine dek gider. Nationa’lar Küresel Konseylere temsilci atar. Konseyler daha çok tavsiye ve danışma görevi yapıyorlar, ama Nationa’lar arasında yapılan anlaşmalarda çok nüfuzlu bir rol oynamaya devam ediyorlar. (“Nationa’lar anlaşılan “ulus olmayan uluslar”. Ancak zaten meta üretim ve ticaretinin bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, konseylerin salt “tavsiye ve danışma görevi” ile sınırlanması pek mümkün görünmüyor!) Mahalle düzeyinin üzerindeki her yönetim birimi, nüfusun yüzde 5’ini geçmeyecek sayıda ve 10 yılı geçmeyecek şekilde geçici personel alabilir. Kesin kural idari/teknik personelin, bağlı oldukları Yurtlarda normal çalışma faaliyetine katılması. (Muhtemelen yurt’taki faaliyetleri karşılığında elde ettikleri emek kredileri dışında maaş almıyorlar.) Bu personelin farklı yurtlardan gelmesi ve komisyon ve sekreterliklerin periyodik ve coğrafi olarak dönüşümlü olması, yurt’lar ile daha yüksek “yönetişim” birimlerinde bulunanlar arasında güçlü bir temas sağlar. “Ayrıcalıklı bir bürokratik seçkinler tabakasının gettolaşmasından ve halkın günlük yaşamından, istek, ihtiyaç ve arzularından kopuk olmasından” böylece kaçınılmış olur.

Aşağıdan yukarıya doğru kat kat konseyler sistemi anlamlı görünse de, temsili parlamenter sistemden tam ayrışmıyor. Çünkü birincisi, geri çağırma hakkı yok; ikincisi, aynı kademedeki organlar arasında yatay etkileşim yok. Delegasyonun delegasyonun delegasyonu … gibi aşırı dolayımlı bir seçim sistemi de bunu biraz tamponlayan her kademedeki organlara karşın, yönetime katılım ve yer almayı daha doğrudan hale getirmek yerine, çok daha dolaylı hale getiriyor. Aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya işleyişle birlikte, aynı ölçekteki organlar arasında yatay ve farklı ölçekteki organlar arasında da çapraz, ağ tarzı bir etkileşim gerekli görünüyor. Ekonomik sistem üzerinde daha ayrıntılı duran Harvey’in siyasal sistemi kestirip atması, dahası temel idari ve merkezi plan birimi olarak da halen Nationa’yı esas alması ilginç.

Harvey’in zaten toplamı 30 sayfa civarındaki ütopya denemesinde, eğitim, sağlık, cinsellik, içsel yaşam, teknoloji, kent, tarım, doğaya ilişkin kısa denilebilecek önermeler de var. Müzip bir soru ile bitiriyor:

“Bugün giriştiğimiz büyük tartışma, belirli bir kullanımın neden ‘anlamlı’ olduğu sorusudur. Burada, sayısız tutkuyu alevlendiren koca cevapsız soru işareti hala şudur: ‘İnsan doğasının gerçek doğası gerçekte ne olabilir…”

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*