Anasayfa » GÜNDEM » Cumhuriyet: Tekeller, Holdingler Cumhuriyeti

Cumhuriyet: Tekeller, Holdingler Cumhuriyeti

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerinin nerede ve nasıl gerçekleştirileceği üzerine AKP-CHP vd. arasındaki gerilim ve tartışmalar, törenin biçiminin ne olacağının belirlenmesinin ötesinde. Bu tartışmanın temelinde devletin yeniden yapılandırılması ve yeni anayasa süreciyle ilgili öteden beri süre gelen birçok kesimin dâhil olduğu rejim tartışması bulunuyor. Ve bu tartışma, son dönemlerdeki her konu gibi medyadan sivil topluma uzanan bir yelpazede sürüyor. Cumhuriyetin neoliberalist revizyonu ve bu revizyonun burjuvazinin MÜSİAD ve TUSKON’da toplanan bellli kesimlerine avantaj sağlayacak biçimde AKP tarafından cemaatçi İslami çizgide gerçekleştirilmeye girişilmesi ile Cumhuriyet rejiminin önceki esasları üzerinden sürdürülmesi, asimilasyoncu, inkârcı faşist zihniyetin devamı ve Cumhuriyet rejiminin ortaya çıkarttığı burjuva modernist çizgi arasındaki kamplaşma demokrasi sorunlarıyla içiçe geçmiş olarak girift bir tabloyu ortaya çıkartıyor. Tartışmanın politik tarafları olarak AKP’nin “sivilleştirme” adına resmi bayramları rütbe-i tenzile uğratması, dini bayramların rütbesinin yükseltilmesi ve Diyanet İşleri üzerinden resmileştirilmesine, CHP’nin yanıtı darbeci, Ergenokoncu “cumhur”la cumhuriyet bayramının kutlanması oluyor. AKP’nin cumhuriyetin dışladığı toplumsal kesimleri kapsama ve cumhuriyeti “cumhur”la kutlama iddiası hipodrom ve Cumhurbaşkanlığı köşkünde gerçekleştirilen resmi devlet törenleriyle gömülürken, faşist darbecilerin, Ergenekoncuların önsaflarını tuttuğu CHP’nin cumhuriyet yürüyüşü de cumhuriyet rejiminin çözülmesini önleyemeyecektir. Bir ölçüde ayırarak belirtmek gerekirse, modernist bir yaşam tarzını benimsemiş kentsel orta sınıf kesimlerinin tepkisi ise, ideokültürel düzeyde cemaatçi İslami neoliberal elbisenin topluma giydirilmek istenmesine karşıtlıkta yoğunlaşıyor. Halkevleri gibi Nisan mitinglerine dâhil olmuş olanların bu kez dışında kalmaları onlar açısından olumlu bir gelişim. Bununla birlikte Cumhuriyet ve Kemalizme bakışta politik ideolojik görüşleri aynı kalmaya devam ediyor.

Kuruluşunun daha birinci yılında Kürtleri, o zaman hiç de küçük bir azınlık olmayan Rumları ve Ermenileri tarihinden ve topraklarından sürmeye soyunmuş, Ortadoğu’ya bakıp ileriliğiyle övünen/Avrupa’ya bakıp geriliği ile yerinen, fetih filmleriyle “son yaz”ın anlatıldığı Balkan dizileri arasında sıkışmış, iki ülkeye savaşa dönüşebilecek sınır ötesi operasyon kararları almış, anadilde eğitimi bir hak olarak dahi görmeyen, Kürt tutsakların 50. güne dayanan açlık grevlerine sırtını çevirmiş, iş cinayetlerinde birinci, tarihi boyunca demokrasi karnesi kırık bir ülkenin çıkmazı ve yol arayışının burjuva siyaset zeminindeki tezahürüdür cumhuriyet tartışması. Ve bu tür tüm tartışmalarda olduğu gibi, “cumhuriyet”in hangi sınıfa ait olduğu gizlenip şovenizme batırılmış ulus bayrağı altında emekçi sınıflar da burjuvazinin şu ya da bu kesiminin görüş ve çıkarları doğrultusunda saflaştırılmaktadır.

Cumhuriyet rejimi, hiçbir zaman “halkın halk tarafından halk için yönetimi” olarak tanımlanan ideal burjuva demokratik biçime sahip olmadı. Burjuvazinin burjuva demokrasisini seçimler ve parlamento yoluyla toplumsallaştırması yönlü adımlar, halk egemenliğinin temel kurumu olarak gösterilen parlamento dahi devletin faşist kurumsal örgütlenmesinin bir parçasını ve uzantısını oluşturdu.

Padişahlığın ve hilafetin kaldırılarak, babadan oğula geçen ve Tanrı adına hükmedilen bir yönetim şeklinin yıkılmasıyla cumhuriyete geçilmesi, burjuva devriminin ileri bir adımıydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin “cumhur”u ise ne halk, ne toplumdu; burjuvazinin tüm toplumu kendi sınıf egemenliğinde ulus olarak, ulus bayrağı altında örgütlemesiydi.

Tüm tarihi boyunca farklı evrelerden geçen Cumhuriyet rejimi, kapitalist gelişimin önünü açan çoğu üstyapı alanıyla sınırlı ve tepeden inme uygulanmaya girişilen güdük reformlar dışında, burjuva demokratik bir dönüşümü gerçekleştirmedi ve tarihinin çok uzun bir dönemini sıkıyönetimler altında geçirdi ve faşist diktatörlük biçimiyle sürdü. Geçen yıllarda uluslararası tekellerin, bankaların, borsanın ihtiyaçları ve Türkiye burjuvazisinin tekelci ve orta kesimlerinin gelişimine bağlı olarak ve toplumsal ve sınıfsal ihtiyaç ve beklentilerin farklılaşmasıyla geri düzeyde burjuva demokrasisine geçildi. Geçişin bu niteliği, diğer deyişle sermayenin isterleri doğrultusunda faşist diktatörlüğün yıkılması değil çözülmesiyle gerçekleşen bu değişim, Kürt sorunu, din ve mezhepler sorunları gibi sorunları geri ve güdük çözümlerle birlikte bir “gel git” in içerisine hapsetti. Cumhuriyet rejiminin tarihi boyunca temel sorunlar olarak süregelmiş siyasal ve toplumsal nitelikli bu sorunlar, Suriye ve Ortadoğu’nun bütünündeki ulusal, dinsel ve mezhepsel nitelikteki gelişmeler boyutlandıkça onlarla da içiçe geçerek, büyüyerek gündemleşiyor. Türkiye’yi içeride de burjuva demokratik çözümlerin biçim ve düzeylerinin ne olacağının, önceki rejimden nelerin sürdürülüp nelerin terkedileceğinin gerilim ve çatışmalarına sokuyor.

DİKİŞLERİ PATLAMIŞ CUMHURİYET REJİMİ

Artık tüm dikişleri patlamış Cumhuriyet rejiminin sürdürülemezliği ortadadır. Ona en sıkı sarılan parti, kurum ve kişiler dahi çözülmektedir. Bunun için Cumhuriyet rejiminin temel esaslarını koruma gayreti içerisindeki CHP’ye ve de AKP’ye bakmak yeterlidir. Egemen burjuva partiler, gelgitler içerisinde görüş ve tutum değiştirmektedirler. Sorun, artık ne tekelci sermayenin isterlerini, ne de değişen toplumun bugünkü beklenti ve ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak, çözülen ve değişmekte olan cumhuriyet rejiminin yerini neyin alacağı, daha doğrusu bu rejimin nasıl revize edileceğidir.

Söz düellosuna giren taraflara bakıldığında cumhuriyet tarihiyle cesaretli bir demokratik bir yüzleşme yoktur. Egemen ulus şovenizminin, din ve mezhep ayrımcılığının törpülenerek sürdürülmesinden öteye geçmeyecek bir rejim değişikliği konusunda aralarındaki mesafe oldukça kısadır. Burjuva demokrasisinin kapsayıcılığını “ötekileri” dâhil ederek genişletme, sermaye egemenliğini bu temelde güçlendirme ve istikrarlılık kazandırma amaçlı adımlar, son derece güdüktür. Birkaç reformun dahi, Kürt halkının demokratik özlemlerini daha ileriye taşıyacak bir mücadeleye doğru gelişmesinden korkulduğu gibi, emekçi sınıflar için de demokratik bir uyarana dönüşmesinden korkulmaktadır. Sermayenin tekelci neoliberal istemleri ve devletin buna uygun oligarşik örgütlenmesi, tekellerin, banka ve borsanın iktidarının sürdürülmesi, emperyalist kapitalist sisteme bağlılık konularında ise burjuva partiler içerisinde hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu partiler için asli ve temel olan, koruma, kollama ve sürdürmekle mükellef oldukları bu kapitalist cumhuriyet, holdingler cumhuriyetidir.

CUMHURİYET REJİMİNİN TEMELİNİ OLUŞTURAN “DEĞİŞMEZ İLKELER” NE DURUMDA

Din konusunda cumhuriyetin kuruluşu sonrasında izlenen politika, laik burjuva çözümün tepeden inmeci biçimiyken ona direnen kesimler bugün vakıfçı cemaatçi seküler biçimle burjuva çözümün bir başka versiyonunu uygulamaktadırlar. Bunlar dini kapitalize etmenin ve dünyevileştirmenin iki farklı biçimidir. Aralarındaki tartışma kısmen devlet-din ilişkilerinin düzenlenmesinde ve yoğunlaşmış olarak da sünni İslami mezhebin -asıl olarak vakıf ve cemaatleriyle bunu arkalayan burjuva kesimlerin- egemen mezhep olarak ekonomide, siyasette, toplumun biçimlendirilmesinde artan ölçüde belirleyici olması konusundadır. Dinin yoğun düzeyde ideolojik, toplumsal kültürel egemenlik aracı haline getirilmesine karşı burjuva modernist itiraz yükseltiliyor olsa da, hükmünü yürüten şer-i ve feodal din kuralları değil, vakıf-cemaat ilişkileriyle kapsayıcılığı esnetilip genişletilerek dinin ve din aracılığıyla toplumun kapitalizme, sermaye birikim sürecine, genişleyen ve derinleşen pazar ilişkilerine uygun hale getirilmesidir. (Örneğin türban takarak sokağa çıkabilen kadın konfeksiyonda, fabrikada işçi olarak üretime, tüketici olarak da pazara daha kolay ve daha çok çıkabilen kadındır.) Buradaki aşırılık giderildiğinde sorun kalmayacaktır.

Kürt sorununda inkâra ve asimilasyona dayanan tek millet politikası artık hiç bir şekilde sürdürülebilir değildir. Gelişen ulusal bilinç, örgütlenme ve mücadele düzeyi, kazanılan mevziler ve haklar, sorunun bölgeselleşmesinin geri çözüm biçimlerini zorlar hale gelmesiyle, çözümü en geri düzeyde tutmanın gerici savaşı yürütülmektedir.

Cumhuriyetin kurucu gücü olmakla başlayıp faşist diktatörlüğün temel kurumu olmaya dönüşmüş ordunun misyonu da tasfiye ve rütbe-i tenzillerle revizyondan geçirilmiştir. NATO gücü olarak sermayenin küresel ihitiyaçlarına ve Türkiye tekelci burjuvazisinin bölgesel güç olma stratejisine uygun olarak yeniden konumlandırılmaktadır.

Dış politikada AKP hükümetinin izlediği dini, asıl olarak da sünni İslami ilişkileri bölgesel yayılmanın gücü olarak kullanmasını ve “sıfır sorun” dan hızla savaşa gidebilecek güç politikasına keskin geçişteki görüş farklılılarını ayırırsak, dış politika değişimi ekonomik olarak bölgesel güç haline gelmiş tekelci burjuvaziden orta burjuvaziye uzanan Türkiye burjuvazisinin tümünün ortak stratejisi ve politikasıdır. Osmanlı sonrasının ve 1930’lar–40’lar dünya durumunun “yurtta sulh, dünyada sulh” politikasının burjuvazi tarafından terkedilmesi yeni değildir. Türkiye Nato’ya girdiği anda bitmiştir bu politika. (Bu politika değişiminin son dönemdeki başlatıcısı da A.Davutoğlu değil, İsmail Cem’dir.) Bugün bu konu, saldırgan bir dış politikaya geçilmesiyle ve komşu ülkelerle çatışma durumunun ortaya çıkmasıyla yeniden tartışma konusu olmaktadır.

Cumhuriyetin bütün halkı burjuvazinin ulus bayrağı altında toplamak için oluşturduğu -bir başka versiyonunu da Kürt ulusal hareketinin oluşturmaya giriştiği- “imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış kitle” demagojisi ise, gelişen işçi mücadeleleri ve demokratik halk hareketleriyle darbelenmiş olsa da, egemen ulus şovenizmi ve ezilen ulus miliyetçiliğinin bayraklaştırılması sarmalında sürüyor. Ki komünistlerin ve öncü işçilerin dikkatlerini yoğunlaştırmaları, yarıp aşmaları gereken asıl konu ve sorun da budur.

Cumhuriyet rejiminin politik temelini oluşturan ne varsa bugün çözülmüştür, değişmiştir ve değiştirilmeye de devam edilmektedir. Burjuvazi ve partileri arasındaki tartışma ve gerilimler, AB süreci, Ortadoğu’daki gelişmeler, kriz gibi dönemsel ve bölgesel etmenlerin, güç ve denge değişimlerinin etkisi ve geçiş sürecinin çalkantıları içerisinden de geçerek bu süreç devam etmektedir. Ortaya çıkan, mali sermayenin küreselleşme dinamiklerine ve Türkiye tekelci burjuvazisinin bölgesel güç olma konum ve stratejisine göre biçim alan, tekelci kapitalist bir cumhuriyet, holding cumhuriyetidir. Bu cumhuriyet, burjuvazinin sınıf egemenliğine dayanan kapitalist bir cumhuriyettir.

DEMOKRATİK CUMHURİYET!

Rejim tartışmalarına büyük bir hızla dâhil olan “İkinci Cumhuriyetçiler”in sesleri kısılmış durumda. Neoliberalizmin revizyonist kapitalist sistemi çözmek için estirdiği demokrasi rüzgarı kalmadığı gibi, çekim kaynağı AB demokrasileri de yeniden yapılanma ve krizle sarsılıyor. Bu durumda İkinci Cumhuriyetçi liberaller, Cumhuriyet rejiminin dıştaladığı “öteki”lerin kapsama alanına alınarak kapitalizme ivme kazandırma görüşünün AKP rol modeliyle bekledikleri düzeyde olamayacağının hayal kırıklığını yaşıyor, AKP’nin yeni bir kemalist versiyon oluşturduğu görüşüne tutunuyorlar. Ki onlardan sorunu liberalizm ile demokrasi, hele ki kat be kat artmış olarak tekellerin üst gelişim evresindeki bugünün neoliberalizmi ile demokrasi arasındaki çelişkiyi görmek, sorunu sınıfsal ve tarihsel olarak değerlendirmek beklenemeyeceğine göre “ordu vesayetinin yerini sivil vesayet aldı” biçimli açıklamalar şaşırtıcı değildir. Ki Türkiye devrimci hareketinin faşizmi açıklamasındaki ordudan AKP’ye vesayet değişimi görüşü de liberallerinkinden farklı değil.

AKP ile ilişkilerini bir dargın bir barışık sürdüren, sürdüremeyen ve yeni parti kurma arayışındaki İkinci Cumhuriyetçi liberallerin neoliberal demokrasi tarifi dışında bir başka ses “demokratik cumhuriyet” istemidir. Ki bu diğerinden ayrılmış olarak değil, ona eklemlenmiş olarak ve onun biraz daha genişletilmesiyle ifade edilmektedir. Neoliberal burjuva demokrasisi biçiminin burjuva birey hakları merkezli sistemine topluluk haklarını da eklemeyi önermekte, “demokratik ulus” yaklaşımıyla da tek ulusçuluğu reddederek ulusal çoğulculuğu savunmaktadır. Üst hukuk sistemi olarak AB hukuk sistemini benimsediğini söyleyen KCK modeli de -bugün politik ve pratik geçerliliği olmayan eko-anarşistlerden alınmış yönlerini ayırırsak- , Kürt ulusal hareketinin devrimci demokratik gelişim potansiyellerini sınırlamış olan demokratik özerklik vd. istemleriyle -Katalan modelini vb. savunmasıyla- bu gruba dâhildir. Neoliberal burjuva demokrasisi biçiminin karşısına, kamucu ve ulusal ekonomici sosyal demokratik bir biçim çıkartılmaktadır.

Demokratik devrimci halkçılık ise, buna emekten yanalık ve bağımsızlığı eklemektedir. Demokrasi sorunlarını halkı oluşturan sınıfların sınıfsal taleplerinden ve bunların köklü ekonomik toplumsal çözümlerinden uzaklaşarak reformist siyasal talepler haline getirdikçe de, söylemdeki keskinlikleri ne olursa olsun radikal reformist bir burjuva demokrasisi savunucusu -reformist istemlerin radikal savunucuları- olarak çıkmaktadırlar. (Ki Kürt ulusal hareketi ulusal reform istemlerini gerçekleştirmekte silahı ve silahlı mücadeleyi etkin bir araç olarak kulllanmaya devam ederken demokratik halk devrimcileri için bu artan ölçüde söylemde kalıyor.) Demokratik halk devrimiyle gerçekleştirilecek demokratik, halkçı, eşitlikçi bir küçük burjuva kapitalizminin savunusu dahi bugün çok gerilere düşmüş durumda. Ayrıca, temsilcisi oldukları küçük burjuva sınıfların sınıfsal ve siyasal taleplerini birleştiren bir mücadele yerine, gündemi belirleyen Kürt sorunu, Suriye ve Ortadoğu sorunlarındaki yedeklenmeci tutum onları belirliyor ve çözüyor. Bir yandan komünistlik ve işçi sınıfı devrimciliği iddiasında bulunurken, en temel sorunlarda ezilenler yönünden taraf olmanın ve demokratik eşitlikçi çözümün ilerisine geçemiyorlar. İşçi sınıfında da görüp görebildikleri onun da ezilen bir sınıf olması.

Genişletilmiş bir burjuva demokrasisi ile “Demokratik Cumhuriyet” arasındaki sınırlar belirsizdir. Genel tutum ve duruş itibariyle neoliberal burjuva demokrasisinin “topluluk hakları”yla biraz daha genişletilmiş bir versiyonu, sermayenin küresel neoliberal yeniden yapılanması ve krizle birlikte uygulanan kemer sıkma ve yıkım politikalarına karşı ekonomik ve sosyal hakların savunulması ile birleştiriliyor. Komünist hareketin ve işçi sınıfı hareketinin geriliği, Kürt sorununun, dinsel mezhepsel sorunların, Suriye sorununun baskınlığı ve öne geçmesiyle de sınıf temelli mücadeleden uzaklaşan ve bu konu ve sorunlara da sınıfsal perspektiften bakmayan görüş ve tutumlarla reformist siyasal çözümler için mücadele derekesine gerileniyor. Savaşılan devletin kapitalist niteliği ve egemenliğin burjuva sınıf karakteri açıkça belirtilip sosyalist bir devrim, sosyalist demokrasi ve işçi cumhuriyeti için mücadele edilmedikçe bu reformist yıkım önlenemez.

ÖLDÜRÜLMESİ GEREKEN TEKELCİ KAPİTALİST CUMHURİYET REJİMİDİR

Cumhuriyet rejimi, kuruluşunun daha birinci yılından itibaren Kürtleri anayasasından sildiği gibi, o dönemde hiç de azınlık olmayan Rumları, Ermenileri topraklarından sürdü. Bağımsızlık mücadelesi, işgale karşı savaş ve siyasal bağımsızlığın kazanılmasından öteye gitmedi ve yarı-sömürge bir ülke olarak emperyalist kapitalist sisteme dâhil olundu. Cumhuriyet tarihi, daha başlangıcında en büyük desteği Sovyetler Birliği’nden almasına karşın emperyalist işgale karşı savaşmak için ülkeye giren komünistlerin -Mustafa Suphi ve yoldaşlarının- Karadeniz’de boğazlanması, onlarla birlikte demokrasinin de boğazlanmasının tarihidir. Demokrasinin doğmadan öldürülmesidir.

Türkiye Cumhuriyeti rejimi, hiçbir zaman sömürülenlerin, yoksulların isteklerini ve özlemlerini karşılayan, haklarını savunan bir cumhuriyet olmadı. Hiçbir zaman işçilerin, köylülerin cumhuriyeti olmadı. Emekçileri, padişahın “teba”sı ve “kul” u olmaktan çıkartıp sermayenin “teba”sı ve “kul”u haline getirdi. Önceki padişahların, feodallerin yerini burjuvalar ve büyük toprak sahibi kapitalistler aldı. Burjuva cumhuriyet olarak ortaya çıkarken tek amacı ve hedefi, burjuvazinin cılız sermayesini büyütmek, Türkiye’yi de dünya emperyalist kapitalist sisteminin bağımlı yarı-sömürge bir parçası haline getirmekti. Cumhuriyetin tarihi, kurtlu peynir satıcılığı ve oto bayiliğinden Koç’ların, çırçır ticaretinden Sabancı’ların yükselişinin, köylülerden jandarma dipçiğiyle toplanan vergilerin teşvik olarak kapitalistlere aktarılmasının tarihidir.

Burjuvazinin tekelci ve işbirlikçi bir sınıf egemenliği düzeyine çıkmış egemenliğinin aracıdır Cumhuriyet. Türkiye’nin en zengin top 100’üne ve onu izleyen 500’üne bakınız, işte Cumhuriyet bu tekelci kapitalistlerin egemenlik rejimidir, işçilerin değil. İşçilerin, köylülerin, Türkiye’nin emekçi sınıflarının alınteri ve kanı vardır onların zenginliği ve cumhuriyet rejiminin yükselişinde. AKP’nin demokrasi nutukları ile ona kattığı ise, Ülker’i tekeller arası rekabette en zenginler listesinde ilk üçe taşıması, Kayseri, Konya, Denizli, Antep burjuvalarını büyük zenginler grubuna dâhil etmesidir. Onun demokrasi adına öğünebileceği tek şey, TÜSİAD’da toplanmış burjuvazinin tekelci sınıf egemenliğine, MÜSİAD, TUSKON gibi İslami ritüelleri kullanan burjuva kesimleri de dahil etmiş olmasıdır.

Cumhuriyet tarihi, işçilerin, kırın ve kentin yoksullarının daha fazla sömürülmesi ve daha fazla ezilmesinin tarihidir. Karadon’da, Kozlu’da, tersanelerde, Ostim’de işçi katliamlarının tarihidir. Sıradan bir ekonomik hak için dahi mücadele eden işçilerin öldürülmesinin tarihidir. Son biçimiyle de geri, güdük, işçiler için olmayan demokrasi, cop ve biber gazı demokrasisinin tarihidir. Yasakların tarihi, grevlerin, sendikaların bastırılması tarihidir. İşten atmaların, işsizliğin, eve ekmek götürememenin, ısınamamanın, başını sokacak yer bulamamanın, tükenmeyen kredi borçlarının, emek gücünü kapitaliste satmak zorunda kalmanın, özemeğiyle ürettiklerini vitrinlerde seyretmenin, her gün aşağılanmanın, insan yerine konulmamanın, işkencenin tarihidir. Bu cumhuriyet işçi sınıfının alınteri ve kanını sömürerek büyüyen holdinglerin cumhuriyetidir.

Kapitalist cumhuriyet anayasasında, sermayeye sınırsız sömürme özgürlüğü, işçilere emek gücünü kapitaliste satma köleliği yazar. Eşit yurtaşlık hakkı, burjuvazinin işçiyi sermayesi haline getirerek sömürme, işçinin ise kapitalist tarafından sömürülme hakkıdır. Çalışırken de, çalışmazken de köle olmaktır. Kapitalist cumhuriyet ve isterse en genişi olsun burjuva demokrasisi altında işçiye tanınan tek özgürlük, emek gücünü satıp satmama özgürlüğü, emek gücünü satarsa sürünerek yaşamak, emek gücünü satmazsa ölme özgürlüğüdür.

Ücretli kölelik sürdükçe işçiler için demokrasi ve özgürlük yoktur. İşçiler için özgürlük ve demokrasi, burjuva demokrasisi içerisinde kazanılacak bazı haklarla sağlanamaz ve bir işçi için özgür olmanın koşulu, ücretli köle olmaktan kurtulmaktır. İşçiyi ücretli köle haline getiren meta üretim ilişkilerinin günlük yaşama dek her şeye hükmettiği, bir kredi kartının nasıl kölelik ürettiği, mali oligarşinin egemenliği altında yaşamlarımızın nasıl hücreleştirildiği apaçıkken, işçiyi ücretli köle olmaktan, tüm emekçileri meta ilişkilerinin esaretinden kurtaracak sosyalist devrimdir. Sınıfsal, toplumsal, bireysel her düzeyde özgürleşmek ancak kapitalizmi yıkarak bunlardan kurtulmakla olanaklıdır. Sosyalist devrimle birlikte artık “cumhur” da konseylerde örgütlenmiş, iktidarda olup kendilerini yöneten işçiler, kent ve kır yoksullarıdır. Kapitalizmin sermaye ve meta ilişkileri içerisinden kendisine göre biçimlendirdiği ulusal sorun, din ve mezhep sorunları, savaşların önlenmesi gibi demokratik nitelikli sorunların -kapitalist biçimler altında yeniden yeniden üretilmesine karşı da- gelişkin demokratik çözümlerini gerçekleştirmenin de ötesine geçerek, onları-ulusları, din ve mezhepleri vd.- tümden ortadan kaldıracak üst bir toplumsal kaynaşma ve birlik temellerini oluşturacak komünist çözümün yolunu açacak olan da sosyalist devrimdir. Ortadoğu’da, din ve mezhep savaşları, ulusal boğazlaşmalar cangılına girilirken de, tüm bu sorunların kaynağında kapitalizmin ve mali oligarşinin egemenliği olduğu açık bir şekilde belirlenmez ve onu yıkma hedefiyle mücadele edilmezse, “ezilenler”in savaşı olarak yürütülecek bir mücadele, emekçi sınıfların parçalanmasına yol açacağı gibi, ulusal sorunları, din ve mezhep sorunlarını hegemonya ve yayılma aracı haline getirmiş olan güçlerin birine ya da öbürüne yedeklenmeyle de sonuçlanır.

Kapitalizm Kürt ya da Türk, Sünni ya da Alevi işçiyi sermaye egemenliği altına almış, ücretli kölelikle bağlamışsa, meta ilişkileri sadece ekonomik ilişkiler olarak kalmayıp tüm toplumsal ilişkileri, bireylerin birbirleriyle ilişkilerine, hatta her bireyin kendisiyle ilişkisine hükmediyorsa, batı, doğu, kuzey, güney en ücra coğrafyalara, bölgelere, köylere kadar yayılmış ve egemen olmuşsa, ulusal, dinsel, mezhepsel sorunlar sermayeye göre biçimlendiriliyor ve kapitalist biçimler altında sürdürülüyorsa, kapitalist üretim ilişkileri sadece batıda değil doğuda Kuzey Kürdistan’da da hakim hale gelmişse, Kürt işçiler de ücretli kölelik cenderesi altındaysa, emekçi kadınlar, sınıfsal, toplumsal ve bireysel olarak sadece feodal ataerkil ilişkilerle değil artan ölçüde kapitalist ilişkiler altında, üretimde ve ailede kapitalist ilişkilere göre sömürülüyor ve eziliyorsa, sınıf sorunlarına sırt çevirmiş ve kapitalizmi yıkma hedefi olmayan demokratik çözümler, özgürleştirici olamaz. Ezilen ulus olarak Kürt ulusunun, ezilen mezhep olarak Aleviliğin, ezilen cins olarak kadının ezilmişliği ve bu ezilmişliği ortadan kaldıracak, demokratik hak eşitliği hala büyük bir istek ve özlem olarak var olsa da, bu sorunların varlığı ve yeni biçimler altında sürdürülmesinin kapitalizmle, bir bütün olarak burjuvazinin sınıf egemenliğini sürdürmesi ile olan ilişkisi kurulmalı ve gösterilmelidir. Artık, Kürt işçilerin Kürt kapitalistler, Alevi işçilerin Alevi kapitalistler, kadınların kadın burjuvalar tarafından sömürülmesini sağlayacak bir ezilmeyi ortadan kaldırma mücadelesi değil, ezilme ile kapitalist sömürü arasındaki bağı kuran ve ancak kapitalizmi ve kapitalist sınıf egemenliğini yıkarak her türlü ezilmeyi ve ayrımı da ortadan nihai olarak kaldıracak bir mücadele yürütülmelidir. Ki bunun bir tek yolu vardır, SOSYALİST DEVRİM.

İşte şimdi öldürülmesi gereken, öldürmemiz gereken bu tekelci kapitalist cumhuriyet rejimidir. Onun yerine geçirilecek olan, ne neoliberalist İkinci Cumhuriyet’tir, ne ondan hallice “Demokratik Cumhuriyet”, ne de dünkü devrimci demokratik programları sınıfsal istemlerinden de giderek uzaklaşarak siyasal bir ezllencilikle burjuva demokrasisine eklenmiş olan küçük burjuva demokratizminin demokrasisidir. Zaman, tarihsel bakımdan ömrünü doldurmuş burjuva demokrasilerinin siyasal bakımdan da ömrünün dolmasını gerçekleştirmenin, sınıf mücadelesini bunun için yükseltmenin zamanıdır.

Günümüz kapitalizminin tüm koşulları, yeni bir demokrasi ihtiyacını, burjuva demokrasisini yıkarak yerine geçecek sosyalist demokrasi ihtiyacını ortaya çıkartmıştır ve bugünkü sınıf mücadeleleri içerisinde filizlenmektedir. Mali oligarşinin tekelci egemenliği güç kazandıkça, ekonomide olduğu gibi siyasal alanda da tekelci hâkimiyet, siyasetten toplumsal ilişkilere, bireylerin yaşamına dek egemen olup hükmettikçe, metalar sadece metalar olarak kalmayıp tüm ilişki ve davranışları belirler hale geldikçe, büyüyen bir çekimle birlikte büyüyen bir yıkıma yol açtıkça, bunların belirlediği ve hükmettiği burjuva demokrasi de artık çürüyen ve yıkılması gereken bir demokrasi haline gelmektedir. İşçiler, kent ve kır yoksulları ancak ona karşı mücadele ederek ve onu yıkarak özgürleşebilirler.

SOSYALİST İŞÇİ KONSEYLERİ DEMOKRASİSİ, SOSYALİST İŞÇİ CUMHURİYETİ

Bu burjuva demokrasisinin sınırlarını açığa çıkartacak bir mücadeleyi gerektiren, burjuvazinin ulus adı altında halkı kendi bayrağı altında toplamasına karşı da mücadeleyi gerektiren zorlu bir yoldur. Burjuvazinin sınıf egemenliğini “cumhur” egemenliği, halk egemenliği olarak göstermesini yıkacak olan yoldur. Bu burjuva demokrasilerinin katmanlı egemenlik ilişki ve biçimleriyle esneme ve kapsama alanını genişletme özelliğiyle zorlu ve dikkatli bir mücadeleyi gerektirdiği gibi, burjuva demokrasisine geçişi yeni olan ve halen çözüm geriliminin yoğunlaştığı demokratik sorunlarla karşı karşıya olan ve demokratik nitelikli sorunların yoğun olarak sürdüğü Ortadoğu’ya çekilen Türkiye’de zorluk katsayısı daha da yüksektir. Reformist işçi siyasetinin ve demokratik devrimciliğin baskınlığını da, işçi sınıfı hareketinin bugün geri düzeyde oluşunu da bunlara eklemeliyiz. Bunlara karşın, temel ve belirleyici çelişki, emek-sermaye, burjuvazi-proletarya çelişkisidir. Demokratik kapsamda kısmi ve sınırlı çözümleri olabilecek konu ve sorunların köklü ve nihai çözümü de bu çelişkinin çözümüne bağlı hale gelmiştir. Tekelci kapitalist egemenlik altında sosyalist devrimin sınıfsal temelleri de proletaryanın nitel ve nicel gelişimiyle güç kazandığı gibi, proletaryadan başlayarak diğer emekçi sınıflara doğru genişlemektedir de. Tekelci oligarşinin egemenliği azamileştikçe ve yaşamın her alanına ve konusuna hükmederek bilinen biçimiyle siyasetin sorunu olmakla da sınırlı olmaktan çıktıkça, demokrasiyle ilgili ihtiyaç ve beklentiler de farklılaşıyor, yaşamın bütün alanlarını ve sorunlarını kapsayan ve çözecek olan bir sınıfsal toplumsal demokrasi ihtiyacı, burjuva demokrasisiyle de karşıtlık oluşturarak doğuyor. Sermayenin oligarşik tekelci hâkimiyeti en yaşamsal olanlar da içinde olmak üzere her konu ve sorunda emekçi sınıflar, dışlarında ve üstlerindeki bir gücün sınıfsal, toplumsal ve bireysel ihtiyaç ve özlemlerini gerçekleştiremeyeceğini ve bunları gerçekleştirmenin onu yıkmaktan geçtiğini görmekle karşı karşıya kalıyorlar. Bugün olduğu gibi görmedikçe de o duvara çarpıyorlar. Sosyalist demokrasi ihityacını doğuran, sınıfsal, toplumsal ve bireysel kurtuluş mücadelelerini doğuracak ve büyütecek olan çelişki budur. Ve bizim yanıtımız, sosyalist işçi konseyleri demokrasisi, sosyalist bir işçi cumhuriyetidir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*