Anasayfa » GÜNDEM » “Çözüm Süreci”nin Geleceği

“Çözüm Süreci”nin Geleceği

7 Haziran seçimlerinin ardından Kürt sorununda “çözüm süreci” nin sona erdirilip (aslında “Dolmabahçe Mutabakatı” nın ardından Cumhurbaşkanı tarafından bitirilmiş olmasına rağmen çatışma sürecine geçiş için 7 Haziran seçimlerinin sonuçları beklendi), silahlı çatışma döneminin önünün tekrar açılması bir dizi tartışmayı da beraberinde getirdi. “Çözüm süreci” niye bitti? Ya da gerçekten bitti mi? Devlet- AKP mi yoksa Kürt Hareketi- PKK mi masayı devirip, çatışma sürecini başlattı? Masayı deviren tarafın bu çatışma sürecinden muradı nedir? Cevaplar muhtelif olsa da ortak paydanın Devlet-AKP iktidarının süreci bu noktaya taşıdığıdır.

2015’in 28 Şubat’ın da “Dolmabahçe Mutabakatı” kameralar önünde karşılıklı tarafların hazır bulunduğu koşullarda ilan edilince, “tamam, galiba anlaşma sağlandı, müzakerelere geçiliyor” denmişti. İzleme Heyeti’de kabul edilip, İmralı’ya gittiğinde PKK’de Türkiye’ye dönük silahlı mücadele dönemine son verecek, demokratik, siyasal-yasal süreçlerde devam edecekti. PKK’nin bu konuda samimi olduğuna şüphe yok; stratejik hattının da zaten zorunlu doğal bir sonucu olacaktı bu durum. Heyhat T.C. Devleti-AKP-nin Osmanlı’da oyun çoktur deyişine yeniden can vermesi için fazla beklememiz gerekmedi. Algı oluşturmak için Cumhurbaşkanı’ndan başlayan söylem değişiklikleri, yer yer hazırlamaya çalışıp ellerine yüzlerine bulaştırdıkları (Ağrı gibi) provakasyonlarla seçimin hemen ardından, egemen sınıfların iç içe geçmiş çıkarlarının da zorlamasıyla yeni bir çatışma döneminin önü açıldı. Suruç katliamının hemen ardından suçluların telaşıyla gündem değiştirmek için Kandil Dağı günlerce bombalandı. Yeni çatışma süreci hesapta hem AKP’nin tek başına iktidarını yeniden sağlayacak koşulları yaratacak (yani bir erken seçimi zorunlayacak) hem de mali oligarşik tekelci burjuvazi ve devletinin ulusal sorunu istek ve beklentilerine uygun bir zemine çekecekti. Fakat katedilen mesafe, Kürt Halkının kazanımlarının düzey ve kapsamı, ulusal birliğinin geldiği aşama neoliberal muhafazakar devlet ve demokrasisinin o geri beklentilerini çoktan aşıp hükümsüz kılmıştır. Askeri operasyonlarda beklenilen sonuçları doğurmayacaktır.

Neoliberal burjuva demokrasisine doğru çözülen rejim temel parametrelerde, özellikle burjuva demokrasisini güçlendirecek, hegemonya alanlarını pekiştirecek toplumsal-siyasal alanların yeniden düzenlenmesini gerektiriyordu. Çözülme esprisine uygun olarak bu süreçler emperyalist ekonomi politiğin dolaysız içsel dönüşüm ve ihtiyaçlarına paralel dolaysız bağlanma, sürtünme yaratan tüm siyasal, hukuki, askeri alanların yeniden reorganizasyonunu dayatıyordu. Askerin politik-siyasal alanlardaki ağırlığının tasfiyesi, kitlelerin kapitalist sisteme faşist siyasal yapıya karşı tepkilerini soğuracak, “katılımcı” (burjuvazinin ihtiyaçlarının çözümüne ‘katılım’ anlamında bir demokratik yapıyla sistem yeniden düzenlenirken, Türkiye sermaye sınıfının geldiği birikim düzeyinin bölgesel plandan örgütlenmesi ve devletin de buna uygun konumlanması gerekiyordu. Faşist, dar ulusal, tekçi, bastırmaya göre konumlanmış bir siyasal yapılanmayla özellikle tekelci sermayenin yeni pazarlara ulaşma şansı yoktu. Neoliberal bir burjuva demokrasisi, *… … … özellikle Ortadoğu’daki emekçi halklarda bir çekim etkisi yaratıyordu. Sermayenin bu etkiyi pazara-kara çevirmek için yüklenmesi de bu süreci derinleştirdi. Kürt sorunu da toplumsal-siyasal-ekonomik olarak sermayenin bu ihtiyacının önündeki en büyük engeldi. Kürt halkının sistem içerisine belli, kısmi neoliberal, bireysel haklarla çekilebildiği koşullarda hem büyük bir engelden kurtulunmuş olacak, hem de dört parçaya ayrılmış Kürt halkının üzerinden bölgesel güç olma beklentilerine bir payanda elde edilmiş olunacaktı. Ulusal hareketin bağımsızlıktan vazgeçtiği, kapitalist sistem içerisinde Kürt ulusunun varlığını da garantileyen bazı demokratik talep ve istemlere indirgediği yeni mücadele stratejisi de Türkiye mali oligarşisine hareket alanı yaratıyordu. “Çözüm Süreci” işte bu temel beklenti ve ihtiyaçların ışığında zorunlu bir süreç olarak gündeme alındı. Ne AKP Kürt halkının kolektif demokratik kimlik ve özgürlük taleplerini paylaşıyor ne de tekelci sermaye. Onları bu sürece iten şey- Kürt halkının mücadele dinamiğinin süreçleri istikrarsızlaştırma özelliği kadar-maddi nesnel zemin sermayenin artı-değer üretimine ve bunun gerçeklik halini alacağı pazarlara ulaşma ölüm-kalım seçeneğiydi. Küresel ekonomik kriz karşısında güçten düşmüş gelişmiş, kapitalist ve emperyalist ülkelerin bıraktığı boşluklarda hegamonik alanını genişletme çabasının politik araçlarıydı “açılımlar, çözüm süreçleri”. Ermenistan, Kıbrıs, Kürt, Alevi açılımları, içeride diktatörlükle özdeşleşmiş asker egemenliğini tasfiyeye dönük adımlar, burjuva sivil toplum hareketlerine açılan alan (demokratik kitle örgütlerini sivil toplumculuğa doğru da itekleyerek), AB ile müzakereler, Kopenhag Kriterleri… vd. Süreçleri tamamı emperyalist sermayeyle de kopmaz bir bağımlılık ilişkisindeki Türkiye mali oligarşisinin içsel dönüşümü nedeniyle, onun ihtiyaçlarına paralel ortaya çıkmasıydı. Tabi ki, sadece tek yanlı, sermayenin isterlerine uygun bir yönelim değildi bu. Taşlaşmış faşist, tekçi yapının ve onun dayattığı toplumsal ilişki biçimlerinin işçi-emekçi kitlelerde gün be gün artan özgürlük ve demokrasi talep ve özlemlerinin bir neoliberal demokratik iklime altlık yapılarak sisteme can suyu taşınması da bu içsel dönüşüm sürecini ilerleten, toplumsal bir zemin sundu.

Neoliberal burjuva demokrasileri tüm toplumsal sorunlara birey ve onun hakları temelinde bir felsefi-siyasal bakış açısıyla baktığı için Kürt ulusal sorunun da, ulusal-kolektif bir sorun değil, Kürt bireyin sorunları olarak ele alındı ve sürekli bu bakışa yaklaşıldı. “Çözüm süreci” nin bir hedefi de buydu. Toplumsal, ulusal kolektif hak talepli siyasal mücadele hattının tasfiyesi, birey odaklı bir Kürt meselesinin, taleplerinin inşası. Kürt burjuvazisinin programıyla büyük bir uzlaşı sağlayan bu bakış, PKK’nin ideolojik kırılma yaşadığı süreçte bir beklenti oluşturmayı başarmıştı.

Böylesi toplumsal bir talepler bütünü taşıyan sorunlarda tekelci sermayenin hızlı ve özgüvenli hareket ederek hızla sonuca ulaşma, yani ulusal meseleyi kısmi demokratik düzenlemelerle tasfiye etme çabası, politik iktidarın, hükümetin kendi iç gündemi ve vizyonuyla tamamen örtüşmemesi, Kürt halkının, halk olarak tanınma da ısrar etmesi, bölgesel gelişmelerin seyri ve tarihin Kürt halkının mücadelesinden yana olmasıyla birleşince tüm gerçek niyetler de ortaya saçılıverdi.

Genelde küresel boyutta ama özellikle Ortadoğu’da yaşanan bölgesel rejim krizleri tüm toplumsal, siyasal, ekonomik alanları alt üst etti. Bölge artık ne kadar süreceğinin kestirilemediği bir anafora, toplumsal iç çatışmalı kaos sürecine girdi. Emekçi kitlelerin eskisi gibi bu monolitik, monarşik, faşist diktatöryal rejimler altında, insanca yaşam olanaklarının bir serabın ötesine geçemediği koşullarda artık daha fazla yaşamak, yönetilmek istememeleri çürümüş-yozlaşmış gerici iktidar ilişkilerini de, onların emperyalistlerle kurdukları işbirliklerini sarstı. Gelişen toplumsal tepkiler karşısında tüm taşlar, yerinden oynadı, kitleleri kontrol etmek adına sahaya sürülen (“ılımlı Müslümanlar” gibi) tüm politik çarelerde hızlıca tüketildi. İktidarları erksiz hale getiren, sınırları anlamsızlaştıran, büyük bir insanlık dramı yaratan, sömürü-baskı sistemlerinin tarihine yerleşmiş tüm vahşi barbarlık örneklerinin dizginlerinden boşaltıldığı, her şeyin hızlıca radikalleştiği bu coğrafyada nüfuz alanlarını, sömürü çıkarlarını korumak isteyen emperyalist ve bölgesel kapitalist güçler tüm bu toplumsal talepleri manipüle ederek, bölgedeki irili ufaklı işbirlikçileriyle kaosu derinleştirerek çıkarlarını korumak, oluşacak yeni dengelerde elini güçlendirmenin derdine düştüler.

Türkiye devleti ve AKP’de işte bu kaotik toplumsal koşullardan sermaye birikim düzeyinin itmesiyle bölgesel güç olma hevesiyle yararlanmaya, sünni mezhepçilikle alan tutmaya, hegemonya kurmaya girişti. Bunu da büyük oranda faşist, gerici, dinci çetelerle iş tutarak yapmaya kalkınca Ortadoğu’nun politik cangılında yeterli askeri-askeri-politik-siyasal gücü olmadığından girdiği her ilişki elinde kaldı, ama hırsından bir şey yitirmediği için de bu ilişkilerin doğal sonucu olarak boyuncu çukura saplandı. Öyle bir saplanış ki bu sadece bölgesel güç olma hayallerini patinaja uğratmıyor, kendi iç siyasal dengelerini, toplumsal düzenini de alt üst ederek elindeki devlet-neoliiberal demokrasinin de güçten düşüp krize girmesine yol açıyor. Sünni mezhepçi dış politikaya ağırlık verdikçe dışarda attığı her adımın paralelinde içerde de yeni bir toplumsal iklimin zeminini oluşturuyor. Yetmiyor, Kürt halkının demokratik hak ve özgürlük taleplerini içte bastırabilmek için Irak ve Suriye’de PYD ve PKK’ye dönük direkt, dolaylı saldırılara girişiyor, karşıt cepheler oluşturmaya çalışıyor. Onun beklentilerinin aksine bu saldırılar Kürt halkını bastırmak bir yana birliğini ve örgütlülüğünü büyütmekten, siyasal kazanımlarını tarihin en ileri aşamasına ulaştırmaktan başka bir sonuç vermiyor.

Türkiye devleti ve AKP hükümeti bölgenin içinde olduğu kaotik çatışma halinin içine bir kere boylu boyunca girince gelişen büyük resmi, emperyalistlerin içine girdiği yeni politik hedef ve ittifakları okuma perspektifini de yitirdi. Başarısız oldukça kendi iç egemenlik ilişkilerine daralan, her türlü demokratik hak talebine düşmanca saldıran, ya benden yanasınız ya da düşman algısına kendisine kendini kaptıran ve onun için kötüsü, bu algıyı bir olgu haline getirip hasımlarını bastıracak vizyon ve siyasal güçten yoksun oluşu tarih ırmağının nereye doğru aktığını görememesini sağladı. Dış politika da sünni mezhepçilik, Müslüman Kardeşler kartı çöktü. Kürt sorunu ulusal sınırları aşıp bölgeselleşmekle kalmadı Rojava gibi fiili bir Kürt Devleti oluşumunu da yarattı. Kürt açılımı, çözümü için çıkılan yolda hesap Kürt halkını neoliberal burjuva demokrasisi içinde belki kırıntı düzeyindeki bireysel haklara razı etmek (AKP’nin kendi iktidarını korumak için bu “çözüm sürecini” kullanmasıda dahil) ve böylece toplumsal demokratik hak ve özgürlük mücadelelerini, PKK’yi tasfiyeyi planlamıştı. Evdeki hesap buydu. Kendini zeki özellikle Kürtleri aptal zanneden bu zihniyet (1000 yıldır yönetiyoruz, yine yönetiriz aklı) Kürt halkının direngenliği karşısında yenilgiye uğratıldı. Tasfiye için izlenen her yol dönüp sahibini vurdu. Gelinen nokta da Kürt halkı tarihinin en güçlü dönemindedir. Tabi bu durum mali oligarşi ve AKP için yenilir yutulur bir süreç, gelişme değildir. Hegemonya kurarak tasfiye gerçekleşmeyince yine AKP’nin iktidar çıkarları da devreye girmesiyle yeni bir çatışma süreci başlatıldı. Savaş politikanın zor-askeri araçlarla yürütülmesidir. “Barışçıl” süreçler-yöntemler tıkanınca askeri araçların durumun önemine göre devreye girmesi amaçta bir değişiklikten değildir. Barışçıl yöntemlerle ulaşılmak istenen hedeflere hasmını “ikna” etmek olmuyorsa zorla ele geçirmektir. bugün yaşadığımız süreç de böyledir. Kürt halkının verili örgütlülük durumu askeri-siyasi-toplumsal güç birikimi, geçmiş yıllarda yaşananlardan daha kapsamlı çatışmaları ortaya çıkaracaktır. Rojava’da büyük bedeller sonucu edinilen şehir savaşı pratiği ve tecrübesi Kürdistan şehirlerinde de uygulanmaya başlandığında, asimetrik savaşın, gerilla mücadelesinin bu tür savaşım biçimine hiçbir hazırlığı olmayan T.C devletini çok zorlayacak, zorlandıkça kitle katliamlarına yönelecektir. Şimdilerde bazı Kürdistan ilçelerinde yaşananlar bu büyük çatışmaların fragmanı düzeyindedir daha.

Kürt sorununda çözüm süreci küresel-bölgesel rejim krizlerinin etkimesinde Türkiye neoliberal muhafazakar burjuva demokrasisinin konjonktürel krizi nedeniyle de tıkanmıştır. Bu krizin toplumsal-sınıfsal-uluslararası güç ve aktörlerin alacağı politik-siyasal pozisyonlara bağlı olarak farklı şehirlerde de süreceğini, kimi zaman şiddetlenip kimi zaman gevşeyerek ilerleyeceğini söyleyebilsek de, net bir yön tayininde bulunmak kolay değil. Ekonomik, toplumsal, siyasal, askeri güç ve hegemonya mücadelelerinin her düzeyde kıran kırana yaşandığı, emperyalistler arası hegemonya mücadelelerinin vekalet savaşlarıyla sürdürüldüğü, keza bölgesel güçlerin mezhepler üzerinden etkinliğini arttırmaya çalıştığı; ulusal, sınıfsal, demokratik mücadele ve arayışların tüm bu karşılıklı sermaye kesimleri arasındaki mücadeleler yanında yön bulmaya çalıştığı koşullar esasen bir kaos halidir. Bir olanların ayrışmaya, ayrı olanların birleşmeye çalıştığı, neoliberal ilişkilerin başat olduğu bir kriz düzeni. Dikkat edilirse birkaç yıl öncesinin tüm ittifak ilişkileri bugün ya dağıldı, ya da çok zayıfladı. Yerlerine yeni ittifak ve pozisyonlar oluşturulmaya çalışılıyor. ABD-AB destekli bir şekilde Ortadoğu’ya şekil vermeye çalışan asgari müştereklerde bir sünni ekseninde buluşan S.Arabistan, Türkiye, Katar ve Müslüman Kardeşler hala hayattayken- Mısır ittifak pozisyonundaydı. Bugün bu ittifakın yerinde yeller esiyor. S. Arabistan’la Türkiye arasında çok gevşek, Suriye merkezli bir ittifak kaldı. ABD’nin bu sünni eksendeki ağırlığını hafifletmesi, İran’la nükleer görüşmeler uzlaşı dolayımıyla kurulan yeni ilişkiler, Şii ekseninin bölgesel güç pozisyonun da güçlendirdi. Kaotik, düzensiz, Ortadoğu tarzı siyaset, güç mücadelelerinde görece istikrarlı pozisyona sahip olan ve ulusal var olma mücadelesiyle ve burjuva demokratik vizyonuyla ayakta kalmaya çalışan demokratik Kürt hareketi öne çıkmaktadır. Sağlam ve direşken duruşuyla bölgesel denklemlerdeki pozisyonunu da güçlendiren Kürt hareketi özellikle Suriye (Rojava) ve Irak (Şengal)’da kazandığı mevzilerle Türkiye içindeki politik-siyasal ağırlığını da arttırarak talep ve beklentilerini yükseltti. Toplumsal, sınıfsal, ulusal mücadelelerin temel gerçekliğidir; sahip olduğunuz güç arttıkça muhataplarla olan ilişki de değişir, talepler yükselir. Talepler karşılanmadığı koşullarda ise pratik mücadeleyle yaşanan tıkanma aşılmaya çalışılır. 1. EK

Türkiye’de Kürt sorununda 2015 yılının Şubat ayında gelinen en ileri uzlaşma durumu özellikle Türkiye devleti ve AKP’ nin beklentilerine uygun değildi. Fakat, Suriye’de bekledikleri gelişmeler için zamana ihtiyaçları vardı, ve bu arada süreci kendi akışına bırakmış, muhatabını oyalıyordu. IŞİD’in Kobané saldırısının sonuçlarını görmek, Kobané’de aldığı yenilgiyle iradesi kırılmış Kürt hareketini en geri düzeyde bir “anlaşmaya” razı etmek beklentisi ve umudu canlı tutuluyordu. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Kobané düşmedi direndi. Direnmekle kalmadı yarattığı zafer motivasyonuyla IŞİD gericiliğinin elindeki Tel Abyad’ı da alarak, iki kantonu (Cizre-Kobané) fiilen birleştirerek stratejik anlamı yoğun bir zafer daha kazandı. Bu zaferler Türkiye’nin- AKP’nin Kürt sorununa dair bütün stratejinin çökmesini getirdi. Kantonların birleşmesi, fiili bir Kürt devletinin Akdeniz’e ulaşma durumunun ortaya çıkması tarihsel, ulusal önyargı ve şovenizmi devlet katında harekete geçirmekte gecikmedi. ABD ve AB emperyalistlerinin bu süreçte taktiksel olarak PYD-PKK’ye destek olmaları, faşist IŞİD çetesine karşı verilen onur savaşının tüm batı dünyasında geniş sempati yaratması Devlete AKP’ye kabuslar yaşatmaya başladı. Önce IŞİD’i mazeret göstererek YPG-YPJ’nin Kobané- Afrin arasını da (Cerablus-Azez) kontrol altına almasının önünü kesmek için askeri güç gösterisinde bulunması, ardından Kandil’i günlerce bombalayıp içerde asker-polis operasyonlarıyla saldırıya geçmesi üzerinde dolaşan kara bulutları dağıtmak için can havliyle giriştiği eylemlerdir. Bu saldırganlığın çok can kaybı ve acı yaratacağı açıktır. Hükümet yetkilerinin, Diyanet’in “şehitlik” üzerine çektiği nutuklar, bu kirli-sermaye çıkarları için yürütülen savaşta işçi ve emekçi çocuklarının kanı üzerinden güç elde etmek içindir. Fakat toplumsal yarılma, savaşın hiç bir meşruiyetinin olmadığını ortaya koyacak kadar derindir. Gezi Direnişi birçok başka konuda olduğu gibi Kürt sorununda da ezberletilmeye çalışılan gerici şoven ezber ve fiilleri de boşa düşürecek bir bilinç yaratmış, özellikle AKP’nin ipliğini pazara çoktan çıkarmıştır. O nedenle AKP’nin “dinci” savaş çığırtkanlığı da kitlelerin özgürlük ve demokrasi haykırışları arasında boğulup kalacaktır. Ne kadar baskılamaya çalışırsa çalışsınlar, sıkıyönetim-OHAL, hiçbir şey engelleyemeyecektir. AKP için çöküş başlamıştır, ne muhtarlar ne azaları bu çöküşü durduramayacağı gibi, gidişat netleşince AKP’ nin üzerine ilk toprağı atan olmak için sıraya gireceklerdir, tüm o saray sevdalıları!..

Kürt sorunu özü itibariyle demokratik özgürlükler kapsamında değerlendirilip çözülecek bir meseledir. Ve her demokratik sorun gibi, yarattığı toplumsal ağırlığın belirleyici güç düzeyi bir yana, diğer tüm demokratik sorunlarla da iç içedir, diyalektik bir bağıntı halindedir. Gezi Direnişi sürecinde patlama şeklinde neoliberal demokrasiye isyan eden işçi-emekçi sınıfların demokratik istem ve talepleri ulusal sorunla her düzeyde kesişmekte, birbirini güçlendirip kader birliği yapmak durumunda olan alanlar olmaktadır. Sınıfsal, ulusal, mezhepsel cinsel tüm sorunların karşısında demokratik talepleri boğup, etkisi hale getirmeye çalışan neoliberal burjuva muhafazakar devlet yapılanması ve onun hükümetidir. Herhangi bir alanda, özellikle tabandan mücadeleyle yükseltilen her demokratik talebin diğerlerini de etkileyip emsal duygusu yaratacağı korkusu, tüm bu alanlarda yükselen mücadeleleri neoliberal burjuva kıstaslara doğru içermek, olmuyorsa baskılamak yoluna gidilmektedir. Burjuva demokrasilerinin neoliberalizm döneminde yaşadığı en temel açmazlardandır bu konu. Bir alanda mücadeleyle kazanılan bir hak, diğer alanda diğer alan ve kesimlere örnek ve emsal olmakta, önlerini açmaktadır. Kürt sorunu gibi toplumsal-siyasal ağırlığı devasa olan bir sorunda atılmak zorunda kalınacak adımların sınıfsal ve ezilen kesimlerin mücadelesine yansımayacağı (tersi de geçerlidir), onların mücadelesine de moral etken olmayacağı düşünülemez. Demokratik hak ve özgürlüklerin tüm sınıfsal, toplumsal kesimlerce yükseltilmesi neoliberal-geri-burjuva demokrasisinin sınırlarını da hızlıca açığa çıkaracak bir tarihselliği de içinde barındırmaktadır. Mali oligarşinin ve onun hükümetinin en temel açmazı ve korkusu buradadır. Sınırların zorlanmasının yaratacağı sonuçları öngörebilmelerinin, sistemsel olarak aşılma korkularının açığa çıkmasıdır saldırgan tutumlarına neden olan güdü. Baskı, zulüm ve yaşanan katliam ve acılar işte tüm bunlar yüzünden. Ve fakat, tarih çokça şahitlik yapmıştır, tanıktır. Zulüm bir yere kadar işe yarar, sonra dönüp sahibinin başını yer. Bu defa da böyle olmaması için hiçbir neden kalmamıştır.

1 EK: İç savaşın öngünlerini anımsatan bu çatışma sürecine rağmen taraflar yeniden ateşkes sürecine, karşılıklı görüşmeye başlayabilirler mi? “Çözüm süreci” olarak kodlanan Kürt halkının neoliberal demokratik sisteme entegrasyon süreci tüm iniş çıkışlarına rağmen yeniden canlanacaktır. Türkiye tekelci sermayesinin Kürt sorununu verili bölgesel ve uluslararası ilişkilerin geldiği düzeyde ”uzlaşıyı” dışlayan silahlı yöntemlerle çözmesi mümkün değildir. Geçirdiği her an aleyhine yeni gelişmeleri doğurmaktadır, doğuracaktır ve özellikle bölge de etkin-eksen ülke olmak istiyorsa bir şekilde Kürt halkı ve onun talepleriyle barışmak zorundadır. Keza Kürt ulusal Hareketi’de verili stratejisini koruduğu sürece Türkiye devletiyle uzlaşıya açık pozisyonunu koruyacaktır. “Çözüm süreci” nin tekrar ne zaman ve hangi koşullarda yenden canlanacağını ise çatışmalı, inişli-çıkışlı sürecin içinde oluşacak toplumsal psikoloji ve politik gelişmelerin yönü belirleyecektir. Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin AKP’ nin politik çıkarları ve mutlak iktidar paranoyaları nedeniyle başlatıldığına inandığı yeni çatışma sürecinin arkasında durmayacağı açığa çıktıkça –ki çok geçmeyecektir- yeni ve çok daha güçlü bir “çözüm süreci” başlayacaktır.

*Yazının bulunduğu bölüme idare tarafında kaşe vurulduğu için üç kelimelik bölüm okunamamıştır.

Ercan Akpınar

1 No’ lu F Tipi Cezaevi C-71
Sincan-Ankara

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*