Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Çeşitlenen ve büyüyen taleplerimizle

Çeşitlenen ve büyüyen taleplerimizle

Mevsim yaza dönerken kitle eylemlerinde kadın sorun ve talepleri de azımsanmayacak bir yer tuttu: Kürtaj yasağı, “Her kürtaj bir Uludere’dir” şoven ve kadın düşmanı pervasızlığı, tecavüzler, kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet, işyerlerinde mobbing, 4+4+4 eğitim sistemi, taşeronluk sistemi ve esnek güvencesiz çalışma koşullarında ya da THY’deki gibi sınıf eylemine misillemeci işten çıkarmalar, emekçi kadınların sokağa çıkışının itilimini oluşturdu. Yaz aylarında ise, kısmi çıkış ve süregiden direnişler dışında işçi hareketinde (daha doğrusu genel sol ve devrimci hareket çapında) olduğu gibi kadın eylemlerinde de bir cılızlaşma yaşandı. Cılızlaşma ve kesintinin istisnalarında, örneğin tecavüzcü işkenceci polis Sedat Selim Ay’ın terfisi ile ilgili protestolarda kadın sorunu ile sınırlı kalmayarak siyasal ve toplumsal meşruiyet bakımından geniş bir temele oturmakla birlikte kitlesellik ölçeği düşüktü. Bunun nedenlerinden biri, kadın eylemlerindeki kentli emekçi kadın profilinde ağırlığı sınıfsal bileşim itibariyle beyaz yakalı kesimlerin, kamu işçilerinin ve kadın öğrencilerin oluşturmasıydı.

Süreklilik ve güç toplama

O halde, mevsim sonbahara dönerken, sınıf ve kitle hareketinin bütününde olduğu gibi emekçi kadınlar açısından da süreklilik sorununu başa yazmamız gerekiyor. Süreklilik: Çünkü kadın sorunu, birbiriyle kesişen ve çelişen yönleriyle tekelci burjuva sınıf kesimlerinin ve neoliberal burjuva demokrasisinin biçimlendirmesine gitgide daha fazla tabi kılınıyor. Anayasada tanımlı şeklini almak üzere, Ulusal İstihdam Stratejisindeki işgücü yapılandırması, aile ve kadın-erkek ilişkileri rejimi, eğitim sistemi ve daha bir dizi konudaki bu biçimlendirme karşısında işçi-emekçi kadın bilinç ve örgütlülüğü sınıfsal, siyasal, toplumsal, kültürel, duygusal… özdeneyim bakımından çok ciddi zayıflıkları ve düpedüz yokluk’ları barındırıyor.

Kadın sorununa ilişkin taleplerin emekçi kadınlar içerisinde meşrulaşmasında ve onay görmesinde tek ölçü eylemlere katılım değil elbette. Dahası bu talepler sadece genç değil, orta, hatta yaşlı kuşak üzerinde bile etkide bulunuyor ve onyılların baskı, sömürü ve ezilmişlik tabut kapağının kaldırılmasına yol açıyor. Dolayısıyla, en geniş kadın kitle eylemlerinin binlerle ifade edildiğini düşündüğümüzde bir yandan bu taleplerin kapsama alanının siyasal, toplumsal, moral olarak genişlediğini, ama aynı zamanda ve asıl olarak da güç toplamanın süreklilik halkasını güçlendirmenin zorunluluğunu görüyoruz.

Süreklilik halkasının güçlenmesi, emekçi kadınların bırakalım bugün en geri biçimiyle karşı karşıya bulundukları sorunları, en ileri burjuva demokrasilerinde bile kurtuluşlarının ancak bir hayal olduğunu görmelerinin, “Özgürlüğüm sosyalist demokraside!” mücadelesine atılmalarının kanallarından biri olarak işleyecek. Bu, bugün işçi sınıfı gücünün bırakalım klasik tabirle “yarısını”, en düşük paydasını oluşturan emekçi kadın taleplerine yönelik ajitasyon, propaganda ve örgütlenmenin kat be kat artırılmasını yakıcılaştırıyor.

Ezilen cinsin sorun ve talepleri “gündem saptırma” değildir

Sürekliliğin asgari koşullarından biri, kadın sorun ve taleplerine ilişkin “gündem saptırma” yaklaşımının aşılmasıdır. Kadın sorununu ikincilleştirip silikleştirmenin, dolayısıyla erkek egemenliğini bir biçimde sürdürmenin düşünce ve ruhlara işlemiş yönlerinden biri olan bu yaklaşım sökülüp atılmalıdır. Kadın sorununa ilişkin her talep, hücresel çözülüşü durdurulmaya çalışılan burjuva aile kurumuyla -sadece neoliberal muhafazakar biçimiyle değil bizzat kendisiyle- yüzleşmenin yanında, işçi-emekçi kadınları bütünsel olarak özgürleştirici dinamiklerden birine sahip olma, sınıf hareketine itilim kazandırma özelliğine de sahiptir. Kadının neoliberal muhafazakar biçimlendirilmesine yönelik stratejik hamleye karşı mücadele bir yandan anlaşılır tarzda AKP-cemaat adresine yönelirken, aynı zamanda diğer pek çok sınıf, kitle, ezilen ulus, ezilen mezhep talebinde olduğu üzere bu sınırlarda takılı kalmakta; diğer yönden, solun en halkçı kesimlerinde hala “gündem saptırma” biçiminde algılanmaktadır. Ancak bundan daha tehlikelisi, kadın sorunu ve taleplerinin her düzlemde, bizzat yaşamların içinde, erkek egemenliğinin kalkerleşmiş, kadınlar tarafından da alışılmış ya da bazan en ilkel biçimlerinin refleks düzeyinde bile gündemleştirilememesidir. Badem bıyıklı bir bürokratın muhafazakar çam devirmelerini geri teptirmek nispeten -ama nispeten- kolaydır. Oysa KESK dahil, sayıları yüzeye vurdukça artan bir dizi örnekte de görüldüğü üzere kadın sorununda “daha az kirli” baskı ve sömürü biçimlerinin tartışılmaması, bununla birleşik olarak işleyen “gündem saptırma” söylemi, sanıldığından çok daha köklü ve yaygın bir sürdürme biçimidir. Bunun ideolojik-siyasal-toplumsal bedellerinin başında ise, kadın sorunu ile ilgili her gündemin feministlerin hanesine yazılması, işçi-emekçi kadınların kendilerini “görmeyen” örgütlenme ve politikalar karşısında genel bir etki düzeyinde de olsa feminizme şemsiye olarak yaklaşmalarıdır. Oysa kadın sorun ve taleplerinin artan gündemleşmesi ve meşrulaşması, kitle eylemlerine katılımın genişlemesi, görünenin aksine feminizmin hegemonik durumunu sarsma potansiyellerine de sahiptir. Bu potansiyeli gerçek kılmaya odaklanmak zorundayız.

Kadın sorunu ve taleplerinin, ya da sınıfsal-siyasal-toplumsal mücadelenin kadınları kesen boyutlarının, “gündem saptırma”, “kurum kültürü”, ya da aile içi şiddetin “aile için bir sorun” olarak algılanmasına benzer tarzda “kişiler arası bir sorun” adı altında her silikleştirilmesini ve halının altına süpürülme çabasını bu bilinçle yargılamak ve hesaplaşmak zorunludur.

Gündem ve talepler çeşitleniyor

Cinin şişeden çıkması gibi, tekelci kapitalizm altında sınıfsal toplumsal ilişkilerin yeni koşulları binyılların kadın-erkek ilişkisinde de çatırdamalara yol açtı. Tıpkı ’80′lerin sonları, ’90′ların başlarında Kürt sorununda olduğu gibi, kadınlar arasında da salt genel bir erkek egemenliğine karşı mücadele söylemi değil, bir dizi alt, bağlantılı ve yan talep de doğmaya başladı.

Kadın-erkek arasındaki biçimsel hukuki eşitliğin bile bulunmadığı, erkek egemenliğinin din ve geri kapitalizmin ilişki biçimleri ile beslenen en ilkel tarzda işlediği koşullarda, bu taleplerin önemli bir bölümü hukuki eşitliği hedeflerken, bunları kısmen de olsa fiilen güvence altına almaya dönük siyasal, toplumsal kültürel kazanımları da kapsıyor. Sınırlı kazanımlarla saldırıların iç içe olduğu yasal değişiklikler erkek egemenliğinin yaşadığı sarsıntının toplumsal, kültürel bir dizi alanda dengelenmesine yönelik önlemlerle birlikte gerçekleşiyor. İşçi-emekçi kadınlar, bu bileşke karşısında artan oranda bir uyanış içinde olmakla birlikte, pratik olarak büyük oranda pratik olarak hazırlıksız durumdalar:

Örneğin kadınlar eski medeni yasaya göre çalışmak için eşlerinden izin almak zorundalardı. 2004′te bu zorunluluk kaldırıldı, fakat bugün evli kadınlar için bu zorunluluğun kadınla erkeğin ev içi ilişki dengeleri, daha çok da hele ki çocuk varsa evde kadın emeğinin kullanımı nedeniyle işlemeye devam etmediğini kim söyleyebilir?

Örneğin kadına yönelik şiddet ve cinayetler konusunda ardı ardına yasa, yönetmelik, Başbakanlık düzeyinde genelge çıkarılıp devlet, yerel yönetimler ve sivil toplum düzleminde muhtelif kurumlar oluşturuluyor. Buna karşılık şiddet gören kadınların -şiddetin her biçimiyle her 3 kadından biri!- kaçta kaçının sorunu dört duvar arasından çıkarmayı, toplumsal bir suç olarak hesaplaşmayı ve “kurulu düzenini bozmayı” göze alabildiği ortadadır. Üstelik bu, salt Türkiye değil, kadınların şiddete karşı daha geniş kazanımlara sahip oldukları ülkeler için de geçerli olmaya devam etmekte; asıl önemlisi şiddetin kendisi kurutulamayan bir kaynak olarak sürekli işlemektedir!

Emekçi kadının bu koşulları için kural basittir: “Yürürlükten kalkmış kuralların bütün ağırlığı işçi sınıfından olan kadının omuzlarına yükletilir.” (Lenin) O bir yandan en temel sınıfsal ve cinsel hak ve özgürlükleri konusunda artan bir hoşnutsuzluk içerisinde bulunacak, aynı zamanda ise, bunları koparıp alma, gerçekleştirme yolunda binbir iç engelle boğuşarak ilerleyebilecektir. Bu belki uzun süre işsiz kalmış bir işçinin işyerindeki kölece çalışma koşullarına karşı mücadeleye uzun süre kayıtsız kalmasına benzetilebilir. Fakat işçi-emekçi kadının toplumsallaşarak güç toplaması, ilk adımı atması, bu adımı sindirmesi, belki hatta birçok durumda geri adım atması, sonra yine toplumsallaşma sayesinde yeni bir hamle için güç toplaması yollarından geçilecektir. Emekçi kadın durumunun her kapsamda daha sabırlı bir çabayı ve kararlılığı gerektirmesinin nedeni budur.

Yine de kadın talepleri, emekçi kadının “Varız!” çığlığı ile birlikte büyüyor ve çeşitleniyor. Bunun en temel bir sebebi, kadınların çalışma oranında giderek bir artışın ortaya çıkmasıdır. AKP karşıtı yaygın propagandanın temel unsurlarından biri, AKP’nin kadınları sadece eve kapatmak istediği ile sınırlıydı. AKP tarzı neoliberal muhafazakarlığın din de içinde olmak üzere kadına bakışı, uygulamadaki süreklilikler, eğitim sistemindeki dönüşüm ve 2005′lerden sonra göçlerin sonucu olarak çalışan kadın oranındaki azalma bu propagandanın temel besleyenleri olarak yer alıyor, ancak tekelci burjuvazinin kendisini bölge gücü olarak örgütleme hedefini ve proletarya-burjuvazi çelişkisinin temel çelişki olduğunu gözardı etmesiyle de gerçeğin bütününü görmekten uzaktı. Tekelci burjuvaziyi yekpare bir olgu olarak ele alarak iç çelişkilerini ihmal ederken, onun gitgide daha fazla kadın işgücüne, taze kana ihtiyaç duyan bütünsel sınıf çıkarları karşısında da kör kalıyordu.

Çalışma oranındaki artış ve kreş talebi

Fakat salt istatistikler değil, toplumsal gözlemler de, tekelci burjuvazinin isterlerine uygun tarzda, artan sayıda emekçi kadının iş yaşamında yer aldığını gösteriyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) son verileri, emekçi kadınların işgücü piyasasına katılma (istihdam ve iş arama) oranlarının yavaş ama istikrarlı bir tarzda artış halinde olduğunu ortaya koyuyor: TÜİK’in Ocak 2005-Nisan 2012 arası işgücü piyasası verilerine göre, işgücüne katılan çalışabilir kadın nüfusundaki payı 2005-2007 arasında yatay bir seyir izledikten sonra, Şubat 2008′den itibaren istikrarlı tarzda artarak yüzde 23,3′ten yüzde 29,1′e yükseldi. Çalışabilir durumdaki 15 yaş üzeri 27,6 milyonluk kadın nüfusu içinde işgücündeki kadın sayısı 8,5 milyondur. Ev işlerinden dolayı çalışamadığını beyan eden kadınların oranı da Ocak 2005′teki yüzde 52,7′den Nisan 2012′de yüzde 43,8′e indi. Öte yandan, eğitim düzeyinde de kısmi bir yükselme gerçekleşti. Ocak 2005′te çalışabilir yaştaki kadınların yüzde 5,8′i eğitimine devam ederken, Nisan 2012′de bu oran yüzde 7,7′ye çıktı.

Kadınların üretime çok daha yüksek ölçekte katıldıkları ülkelerin hala çok gerisinde olmasına rağmen hizmet sektörünün de hızlı gelişimi ile birlikte bir eğilim olarak devam eden bu durum, kadın sorununun işçi kadın odağından yaşanış ve mücadele konusu edilmesini berraklaştırıyor. Bunlardan, kadınların işgücüne katılımlarının önünü açacak kreş talebi, yükü ailenin ve kadının sırtına yıkan uygulamalarına karşı kopararak alınmak üzere önümüzde duruyor. Kreş! İşyeri ve semt düzeyinde ücretsiz, nitelikli, tam -ve istenirse yarı- zamanlı kreş!

Tekelci burjuvazi işyerlerinde kreş zorunluluğu için sınırı 100′den 150 kadın işçiye çıkaralı çok oldu. Öncesinde bile kadın işçi sayısı 99′da tutularak kreş zorunluluğundan sıyrılmak mümkündü. Dahası, çocuk bakımı her koşulda kadına yazılı bir işlev olduğundan, sayısal zorunlulukta kadın işçiler baz alınıyordu. Ulusal İstihdam Stratejisinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’yla birleşik ve Dünya Bankası, TÜSİAD, KAGİDER ile AÇEV, TÜSİAD, KAGİDER’in projesi uyarınca yapılacak düzenlemeye göre, çalışan kadınlar devletten kreş yardımı alacaklar. Kreş yardımı olarak düşünülen 300 TL olmakla birlikte, TÜSİAD’ın da doğrudan devrede olacağı SOYBİS (Sosyal Yardım Bilgi Sistemi) işletilerek kişilerin gelir düzeyine göre belirleme yapılacağı açıklanıyor.

Kadın kooperatifleri aracılığıyla mahalle arası kreşler kurulacak. Yardımdan yararlanmanın şartı kadının çalışması olacak. Kadın emeğinin geniş ölçekli sömürüsünü sağlamaya yönelik bu adım, tam da bir kısır döngü şeklinde, çalışmak için kreşe ihtiyacı olan kadınları ise kapsamıyor. Dolayısıyla hem çalışmayan kadınlar açısından kreş talebi geçerliliğini koruyor, hem de yapılacak kreş yardımının artırılması için mücadele zorunlu olmaya devam ediyor. Eğitim-Sen’in 2009′da yaptığı araştırmaya göre, ücretsiz işyeri kreşleri ve kamu kurumlarına bağlı kreşlerden ücretsiz yararlananların oranı ancak yüzde 6,4′te kalırken, özel-ücretli kreşler ise yüzde 93,6 oranında. Çalışan kadınlarda çocuk bakımı, yüzde 30 bakıcı, yüzde 30 kreşler ve yüzde 25 oranında da yine bir emekçi kadın olan büyükanneler üzerinden çözülüyor. Az çok nitelikli, hijyen ve güvenliğe dikkat edilen, eğitimli çocuk bakım emekçilerinin bulunduğu kreş ve anaokulu ücretleri çoğu işçi ailesinin ödeyemeyeceği kadar yüksek olduğu gibi, asgari ücret, üstü ve altında seyreden güvencesiz bakıcı ücretleri bile zaten çoğu asgari ücretle işe başlayabilecek olan kadınları çalışmaya motive etmenin çok üstündedir. Ilköğretimdeki tam gün hizmet verilen etüt okullarının kapatılması, özellikle beyaz yakalı işçi-emekçi kadınlara yönelik saldırılardan biriydi. Tekelci burjuvazinin isterlerinin ve önümüze koyduğu seçeneklerin ötesinde, ücretsiz, sağlıklı, nitelikli kreş talebi temel sınıf ve işçi kadın taleplerinden biri olacaktır. Kadın işçiler bu konuda ön cephede yer almakla birlikte, sorunun salt kadın işçilere yıkılmış tarzda koyulması ise doğru değildir. Kreş ve emzirme hakkının fiilen kullanımı, bir sınıf talebi olarak yükseltilip gerçekleştirilmelidir.

Sınıf kardeşimizle aynı safta

Kadın işçi talepleri, hem genel olarak üzerlerindeki esnek, güvencesiz, çoğu taşeronluk sistemi altında ve Ulusal İstihdam Stratejisi ile şekillenen çalışma koşullarına karşı, hem de kadın emeğinin korunması hedefli olarak yükseltilmeyi bekliyor. Bunun hala az, ancak artan sayıda örneği ortaya çıkıyor. Şimdiden! İş yaşamına adım atan işçi kadınlar, işyerlerinin uysal, itaatkar ve kayıtsız unsurları değil, mücadelenin bayrakları olarak güçlenmeyi, bunun önündeki amansız engellerle başa çıkmayı giderek öğrenmekte ve öğreneceklerdir. Bilinç ve yüreklerini yaşamın sonsuz çeşitliliğine, siyasal, sosyal, kültürel zenginleşme ve özdeneyimi büyütmeye açmak, geleneklerin prangasını kırmak, “ev duygusu”nu yenmek zorunludur.

Kadın işçiler, işçi hareketinin genel talepleri gibi, kadın sorunu ile ilgili taleplerinde de erkek sınıf kardeşleri ile aynı safta ve omuz omuza yürümelidirler. Bu açıdan safları dağıtıcı yaklaşımlar kadın işçi hareketini güçlendirmez. Feministler kürtaj yasağına karşı eylemlere erkek işçi ve emekçilerin de katılmasına -ki bu katılım oldukça da sınırlıydı- müdahale ettiler ve bunu erkeklerin kadınlar üzerindeki cinsel baskısı ile, “sorunun tarafı” olmaları ile açıkladılar. Kadın sorununa ilişkin her toplantının, eylemin iki cinsin ortak katılımı ile düzenlenmesi tabii ki ilkesel bir sorun ve zorunluluk değildir. Fakat, asıl önemlisi, hem kadınların eylemlere gürül gürül akması, hem de erkek işçi ve emekçilerin eylemlerde bizzat kendi egemenlik konumları ile yüzleşmeleri gerekmiyor mu? Kadın ve erkek işçilerin kadın sorununa ilişkin eylemlere birlikte katılmaları, mücadeleyi sınırlamaktan başka sonuç vermeyecek olan feministlerin iddia ettiği gibi sorunu yumuşatmak, erkek egemenliğini meşrulaştırmak bir yana, sorunun sürekli gündemde tutulmasını sağlamanın, ezen cinsin zorbalık ve tahakkümünü “rafine” biçimlerde sürdürmesine, meşrulaştırmasına karşı dikilmenin bir aracı olacaktır. Erkek sınıf kardeşlerimizle aynı safta, ezen cinsin egemenlik tarzından kolaylıkla vazgeçmeyeceğini, “kazanılmış kaleleri”ni başta aile olmak üzere terketmeyeceğini, emekçi kadın üzerindeki pençelerini gevşetmeyeceğini ve en “aydınlanmış” görünenlerin de bu tanımlamanın pek dışında olmadığını bilincimize kazımış olarak yürümeli ve bu konuda en küçük bir rehavete kapılmamalıyız. Ancak saflarımızın erkek egemenliğini ayakta tutan sınıf düşmanı tekelci burjuvaziye karşı öfkeyle derlenmesinden de bir an bile uzaklaşmamalıyız.

Mobbing: Çiğnetme onurunu!

Kadın işçilerde direnişe, birçok durumda ise hoşnutsuzluk ve öfkeye sebep olan nedenlerden biri de mobbing saldırısı. Artan sayıda kadın işçi, üstelik salt beyaz yakalılarla sınırlı olmaksızın mobbing’den, aşağılanma, küfür ve hakaretten dolayı bezmiş durumdadır. İster “yukardan”, üretim hiyerarşisinden, ister kendi kademesindekilerden gelsin, kadın işçiler, yaşamları boyunca kendi cinslerine reva görülen küçümseme, yok sayma, değersizleştirme, kadın cinselliğini konu edinen küfür ve hakaretlere maruz kalma gibi tutumlara karşı artık tahammüllerini yitirmişlerdir.

Kuşkusuz mobbing işçi ve emekçilere karşı kullanılan yeni bir silah olmadığı gibi sadece kadın işçilere yönelik de işletilmez. Yeni olan onun “iki kişi arasında bir sorun” değil artık bir toplumsal suç olarak tanımlanmasıdır. Tekelci kapitalizmin mobbing’i yasal düzeyde de tanımak ve gündemleştirmek zorunda kalması, işçilerin onurlarına gösterdiği özen ve saygıdan değil, tamamen “verimlilik” odaklıdır. Ölümüne verimlilik, yeterlilik, performans rekabete sokulan ve bunubizzat yaşam, bilinç ve ruhuna yönelik bir saldırı değil veri olarak kabul etmesi beklenen neoliberal birey olgusuna dairdir.

Mobbing her koşulda işçinin onuruna, özsaygısına çevrilmiş bir silahtır. Pervasızca kullanılmakta, ancak özellikle de kadınlara karşı daha da etkili çalışmakta, pek çok durumda mobbinge uğrayanın işten ayrılmasıyla sonuçlanmaktadır. Ancak artan sayıda işçi ve emekçi mobbinge uğramayı sineye çekmemekte, ilgili derneklere ve mahkemelere başvurmaktadır. Mobbing ile Mücadele Derneği, bugüne dek Türkiye’de 30 bin 750 kişinin derneklerine başvurduğunu, açılan 5 bin davanın şimdiden bin 200′ünün kazanıldığını belirtiyor. Mağdurların yüzde 60′ı kadınlardan oluşurken, hemşirelerin yüzde 85′i, öğretmenlerin de yüzde 75′inin en az bir kez mobbingle karşılaştığı veriler arasında. Mobbing yakınmaları iş güvencesi düzeyinin çok daha düşük olduğu özel sektörden çok kamu kurumlarından geliyor.

İşte bu yüzden, mobbinge uğrayarak işten atılan artan sayıdaki işçinin talep ve mücadeleleri, özellikle de kadın işçiler olmak üzere önem taşıyor. İşçiler, kadın işçiler, kendilerine karşı kullanılan mobbing silahına, aşağılama, küfür ve hakaretlere karşı yalnızca işten atıldıkları için değil, onurlarını korumak için de mücadele ediyorlar. Bu tutum hiç şüphesiz yaygınlaşmak zorundadır. Taciz ve tecavüzlerde, kadına yönelik şiddette suskun kalınmasının nedeni, bu saldırılarda kadının suçlu ya da tetikleyici olduğu, saldırganın haklı sebeplerinin bulunabileceği şeklindeki burjuva toplumsal yargılar ve kadının kendisini savunamayacak kadar çaresiz olduğunu düşünmesidir. Mobbingde de aşılması gereken eşik tam da budur. İşçi, hele ki kadın işçi, onurunu, özsaygısını çiğneyen her kim olursa olsun, karşısına sınıf öfkesiyle dikilmeli ve yüzündeki perdeyi söküp atmalıdır. Tıpkı Cansel Malatyalı’nın “emekten yana”, “ilerici” geçinen İnşaat Mühendisleri Odası karşısında yaptığı gibi!

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*