Anasayfa » DİRENİŞ ÇADIRI » Cemal Yıldırım’dan Süreç Değerlendirmesi

Cemal Yıldırım’dan Süreç Değerlendirmesi

677 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile işinden atılan ve KESK’e bağlı Büro Emekçileri Sendikası üyesi olan Cemal Yıldırım, 18 yıl çalıştığı kurum olan Ankara Valiliği Ulus İl Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü önünde 13 Mart tarihinde oturma eylemine başlamışdı.
18 haftadır işyeri önü direnişine aynı kurumdan ihraç edilen Zeynep Eyiol Yerli ile birlikte devam ediyor.

Uzunca bir süredir KESK mücadelesinin içinde yer alan, BES Şube başkanlığını yürüten Cemal Yıldırım’ın KESK ‘in geçmiş ve bugünki süreci, ihraçlara dair tutumu, halihazırda devam eden direnişler üzerine yazmış olduğu değerlendirme yazısını yayınlıyoruz.

“Emperyalizmin kendi krizini aşmak amacıyla uyguladığı, neoliberal saldırganlık ülkemizde, içinde yer aldığımız Ortadoğu coğrafyası ve dünyada farklı aşama ve şekillerde devam etmektedir.Bir tarafta mültecileştirilmiş ucuz iş gücü ile kölelik şartlarında karın tokluğuna çalışan mülteciler , diğer taraftan darbe, kriz, OHAL bahanesiyle yürütülen iş güvencesini ve kazanılmış tüm hakları ortadan kaldırmaya yönelik ciddi saldırılar devam etmektedir. Bu yazıda ben işçi sınıfının bir parçası olan kamu emekçilerinin sendikal hareketine yönelik görüşlerimi belirteceğim. Bunu belirtirkende özellikle kuruluş süreci ve sendika yasası sonrası ve bu güne etkileri ile birlikte inceleyeceğim. OHAL ve sonrası gelişen ihraçlar ayrı bir başlık altında KESK’ in tutumu, yapılan eylem etkinlikler ve KESK dışında yürütülen mücadele ele alınacaktır. Sürece ilişkin önerilerimi son bölüm de sunacağım.

Kamu emekçileri sendikal haraketi 1985 yılında Alpaslan Işıklı, Yildırım Koç ve Mesut Gülmez hocaların memurların sendikalılaşabileceği, bu konuda anayasada herhangi yasaklayıcı hüküm olmadığı fikrini ortaya koymaları ile gündeme gelmiştir. İşçi sınıfının 1980 sonrası ilk kitlesel ayağa kalkışı 1989 bahar eylemlerinin etkisi ile bu fikri öncü eyleme dönüştürmüştür. Mücadelenin başında oluşturulan dernekler yürütülen mücadele sendikalara dönüşmüş, 8 Aralık 1995 yılında KESK kurulmuştur. Sendikaların kuruluş sürecinden 1998 yılında gerçekleşen 2. olağan genel kuruluna kadar geçen süre içerisinde, 28.004 kamu emekçisi adli, 104.757 kamu emekçisi idari olmak üzere toplam 132.757 kişi adli ve idari soruşturmaya uğramış, 4.185 kişi sürgün edilmiş, 25 kişi açığa alınmış, 1192 kişi memuriyetten atılmış, 155 kişi hapis cezasına çarptırılmış, 16.182 kişi hakkında da davalar devam etmekte, 72.744 kişiye para ve fon kesintisi uygulanmış, 917 kişiye kademe ilerlemesinin durdurulması cezası verilmiş, 28.585 kişinin sicili bozulmuş, 730 kişi meslekten ihraç edilmiştir (Kaynak: Yıldırım Koç KESK tarihi). Bu bedeller ödenerek KESK kurulmuştur. Bu rakamlara sistem tarafından katledilen kamu emekçileri dahil değildir. Bu rakamlara 1998 yılı sonrası ve içinde bulunduğumuz darbe süreci rakamları dahil değildir, sadece kuruluş sürecinde ödenen bedellere dikkat çekmek amacıyla belirtilmiştir. Ödenen bu bedeller, kamu emekçilerini mücadele etmekten geri durduramamıştır. Bugün KESK ve bağlı sendikaların yürütme kurullarındaki koltuklarda oturanlara temsil ettikleri tarihi hatırlatmak istedim.Yukarıda verdiğim rakamlar bir mücadele örgütünü tarif ediyor.

4688 sayılı yasa ile KESK yasallaşmış,yasaya uyum gerekçesi ile fiili meşru mücadele ile yaratılan kural ve kurullar aşındırılmışdır. KESK ile birlikte Türkiye soluda yasallaşma sürecini takip etmiş ve ÖDP ve EMEP kurulmuştur.
KESK uzun yıllar kurucu irade, kuruluş felsefesi adı altında Emek Hareketi-DSD-Sendikal Birlik ve Yurtsever emekçilerin oluşturduğu dörtlü ittifaklar ile yönetilmiş ve diğer devrimci anlayışlara kulağını ve kurullarıı kapatarak yok saymıştır. 4688 sayılı yasa ile “Toplu Görüşme” daha sonra yapılan değişiklikle TİS adı verilen ve KESK adına bu güne kadar hiç bir sonuç alınamayan, üyeler de sahte umutlar yaratmaktan öteye fiili meşru mücadele hattını giderek törpüleyen bir süreç olarak yaşanmıştır. Sendikalar yasası ile tarif edilen sosyal konsey, TİS kurulları, kurum idari kurulları gibi neo-liberalizmin yönetişim anlayışının araçları KESK’in bunları kabul etmesi, katılması ile meşruluğunu sağlamış, maalesef başta “masaları yıkarız, bu yasalara sığmayız” denilen bu kurullar da yer almak hayatın merkezi haline gelmiştir. Buralardan elde edilemeyecek olumlu sonuçlar kadro ve üyelerde güvensizlik ve özgüven yitimlerine yol açmıştır.

Yasallaşma sonrası özellikle PSI, ETUC, ITUC gibi uluslararası örgütlere üyelik ve temsiliyet, sosyal dialogçu ve emperyalizmin yeniden örgütleyicisi bu örgütlerin verdiği fonlar ile yürütülen eğitim çalışmaları ve bunların içeriği, KESK’i var eden çizgiden uzaklaştırmaya yönelik önemli etkenlerdendir. Özellikle yürütülen eğitim çalışmaları sosyal dialog, etkili iletişim vb.içeriklerle yürütülmüş neye hizmet ettiği aşikar programlarla KESK sınıfsal özünden uzaklaştırılmıştır. Sınıfsal ihtiyaçlardan uzak yürütülen bu programlar memur ve meslek kültürünü parçalamak yerine bu kültürün geliştirilmesine neden olmuştur. Bir sınıf örgütü haline gelememenin en açık görünür örneği, örgütlenme alanı ile daha görünür olanı Büro Emekçileri Sendikası’ dır. BES; maliyeciler, adliyeciler, sosyal-senliler…kendi bakanlığı yada işyerini ilgilendiren eylemlere katılan üyelerden ve kadrolardan oluşmaktadır, aynı durum Eğitim-Sen için de geçerli olup, sadece öğretmenlerin sendikası olarak faliyet yürütür hale gelmiş, eğitim iş kolunda çalışan diğer kamu çalışanları görünmez haldedir, burada akademisyenler de ayrıca mesafeli olarak var olmuşlardır. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak tüm açıklığı ile görünen şudur ki;” bir sınıf örgütü ve kültürü yartılamamıştır.
Özellikle barış süreci döneminde sistemin emek alanına yölelik saldırılarına karşı ,yürütülen görüşme sürecini zora sokmama adına, gerçek anlamda bir mücadele programı geliştirilememiş 4+4+4 eylemliliklerinden sonra “”sokak” tam anlamıyla terk edilmiştir. Tüm bu süreç boyunca ilk kurucu unsurlar ya tasfiye edilmiş yada emekli olarak süreçden geri çekilmiştir. Siyasetlerin kendi iç mücadeleleri de bir çok nitelikli kadronun geri çekilmesine ya da tasfiyesine neden olmuş, nitelikli kadro aşınması da gerilemeyi getiren önemli etkenlerden biri olmuştur.

KESK sendikacılığı belli bir süre sonra belli bir rutine girmiş, özel bir akıl üretimine gerek duymayan sıradan ve takvimsel bir hal almıştır. Öyle ki bir dönem bir KESK genel başkanı’nın ürettiği bir tabir literatüre girmiştir… “Kontrollü gerginginlik” … Türkçesi gaz alma eylemi… Sınıf dilinde, özünde, pratiğinde duyamayacağınız bu terimi bir KESK genel başkanı üretmiştir. Aslında herkes kendi dilini üretiyor, sınıf da ihanet de. Metin Özuğurlu; “sınıf bilinci işçilerin günlük mücadelesi içinde kendiliğinden edine bildikleri bir bilinçtir ve sendikalar bu ortak kimliği öne çıkararak, sınıf bilinci edinilmesi ve geliştirilmesi sürecini hızlandırırlar” diyor. KESK mücadele ediyormuş gibi yaparak, kontrollü gerginlik siyaseti ile bu bilincin oluşmasını engellemiştir.
Tüm bunlarla birlikte sermayenin çok yönlü saldırısı kavranarak buna uygun strateji, taktik ve mücadele programları geliştirilememiştir. Devlet çekirdek yapısında uzmanlaşma adı altında istihdam daraltılıp uzmanlaşma adı altında bir tasfiye programı uygulanırken; eğitim, sağlık ve diğer alanlarda istihdam biçimi çeşitlenerek, ücret düzeyi parçalanak istihdam artırılmıştır. Kamusal hizmetler ücretlendirilmiş, dönersermaye ve performans ücreti adı altında, finansmanı halk tarafından karşılanan ücretlere karşı çıkılmamış, halk ile birlikte mücadele ile püskürtülebilecek saldırılar, alınan bu ücretler nedeniyle karşı bir hareket geliştirilememiştir. Hatta döner sermaye ücretlerine ilişkin eylemler bizzat KESK’li sendikalar tarafından örgütlenmiş ve bir hak mücadelesi olarak sunulmuştur.

Tüm bunlara rağmen özellikle Haziran ayaklanmasının iktidar bloğu üzerinde yarattığı çatlak, gelişen ekonomik kriz ve neo-liberal saldırganlığın derinleştirildiği süreçte dikensiz gül bahçesi isteyen iktidar bazı hazırlıklara başlamış, bunların bir kısmıda kamuoyuna yansımıştır. 2015 yılı içerisinde İçişleri Bakanlığı’ndan tüm emniyet müdürlüklerine gönderilen ve istihbarat birimlerinde devlet memurlarını izleyecek ayrı birimler oluşturulmasına dair bir genelge gönderilmiştir. 17 Şubat 2016 tarihli başbakanlık genelgesi ile terör örgütleri ile ilişkili personelin tesbiti ve ilgili makamlara bildirilmesine dair genelge yayımlanmıştır. Bu hazırlıklar KESK Yürütmesi tarafından sessizce izlenmiştir.

Allahın bir lütfu olarak gerçekleşen darbe girişimi ile kamu personelini ilgilendiren 11 KHK yayınlanmış, bunlardan sadece bir tanesi iade KHK’ sıdır. Diğer 10 KHK ihraçlarla ilgilidir. Toplam ihraç sayısı 120 bin üzerindedir. Son KHK’ ya kadar 3500 civarında KESK üyesi ihraç edilmiştir. Son çıkarılan KHK’ da kaç KESK üyesinin atıldığını bilmiyorum ama bu sayının 5000’ini aştığını düşünüyorum .İhraçlar aracılığla bir tasfiye programı uygulanmış, iktidar sözcüleri aracılığıyla söylendiği şekliyle; insanlar sosyal ölüler” haline getirilmeye çalışılmıştır. Ekonomik ,sosyal, psikolojik yıkım, yanlızlaştırma, toplumsallıktan uzaklaştırmayla boyun eydirilip teslim alınmak istenmiştir. Bu süreç boyunca 37 intahar vakası vardır. Hukuksal tüm yolların kapatılmasıyla insanlar çaresizliğe mahkum edilmek istenmiştir.

KESK’e yönelik ilk kitlesel saldırı, 10.000’in üzerinde öğretmenin açığa alınması ile gerçekleşmiştir. Bu dönemde Hatay, Diyarbakır, Tunceli gibi illerde yürütülen mücadele özgünlükler içermektedir. Bu ilk saldırıya karşı kitlesel politik bir duruş geliştirilememiş, Eğitim-Sen MYK’ sının “görüşmeler ile halledeceğiz” söylemi kitlelerin alandan çekilmesine neden olmuştur. Bu dönemde açığa alınıp dönenlerin önemli bir kısmı daha sonra KHK’ lar ile ihraç edilmiştir. Yanlış yönetilen bu süreç KESK’e yönelik saldırıların da önünü açmıştır.

KESK, ihraçlara yönelik ilk eylemini ancak Aralık ayında gerçekleştşrebilmiştir. Bunun da ne kadar eylem olduğu herkesçe bilinmektedir. En başından yönetimi oluşturan bileşenlerden biri, KESK tarihinde olmadığı şekilde, siyasi olarak bu eyleme katılmayacağını başından deklere etmiştir. Yürütme kurulu aldığı kararları hayata geçirmemiş, başta İstanbul şubeleri ve uğranılan diğer iller yeme içme faliyeti ötesinde bir hazırlık yapmamıştır. İhraç edilenler değil ama halen çalışmakta olan siyasal kadrolar açısından korkunun en belirleyici etken olduğu ilk defa orada tüm açıklığı ile görülmüştür. Metin Özuğurlu; “ Türkiye’ de emekçi sınıf davranışının açıklayacı kodu korkudur” diyor. İlk katmanda işinden olmak ve iş bulamamak, daha derinde ise üstlendiği temel rolü yerine getirememek olarak ortaya koyuyor. Korku eşiği, güçlü bir şekilde hissedildiğinde otoriteye boyun eğmeyi ve sorgusuz itaati getiriyor. Bu aynı zamanda emekçinin öz saygı yitimini de beraberinde getiriyor. İstanbul – Ankara yürüyüşü ve sonrasında KESK ve bağlı sendikalar da yönetim kademesinde bulunup atılmayan, atılsa bile içeri girme korkusu önemli derecede kadrolara egemen olduğu görülmüştür. Kuruluş sürecini tekrar hatırlarsak aradaki uçurumu bir kez daha çok net bir şekilde görürüz. Yürüyüş sonrası gerçekleşen toplantıda ihraç edilenlerin, bir mücadele programı oluşturulmak amacıyla ihraçlar kurultayı toplanması ve kent merkezlerinde sürekliliği olan eylemlerin gerçekleştirilme talepleri ön plana çıkmış ve bu talepler uygulama yönünde karalaşma yaşanmıştır.

Nisan ayında “İhraçlar Kurultayı” gerçekleştirilmiştir. Hazırlanışı ve uygulanışı ile bir çok handikapı içinde barındırmasına rağmen, bir umut bağlanmış ancak orası da hü sranla son bulmuştur. İlk gün sempozyum havasında geçerken, asıl program tartışmalarının yürütüleceği ikinci gün program oluşturmamak, ihraçları konuşturmamak üzerinden kurgulandığı, divanında bunun için özel bir çabada olduğu ve şu güne kadar bir mücadele programının deklere edilmediği bir süreç olarak yaşanmıştır. Kent merkezlerinde yürütülecek oturma eylemleri ise çok sınırlı sayıda hayata geçmiş, Ankara da yapılmaması için özel çabalar sarfedilmiş, sınırlı sayıda ihraçın özel çabası ve emeği ile halen devam etdirilmeye çalışılmaktadır. İstanbul’ da yürütülen mücadeleye ayrıca deyineceğim.

Bu süreçte KESK ve bağlı sendikaların genel kurulları da gerçekleştirilmiştir. Özellikle şube seçimlerinde yönetime girecek aday bulmakta zorlanılsa da geleneksel ittifaklar üzerinden, “ne olursa olsun benden olsun” yönetimleri hayata geçirilmiş, var olan saldırıyı, ideolojik ve pratik, gögüslemekten uzak bir şekilde bildiğimiz şekliyle oluşturulmuştur. Hatta yönetime başkaları girmesin diye aday olup mazbatasını almadan istifa eden siyasal kadrolarda mevcuttur.

KESK’in geleneksel mecrasında hayat böyle akar iken hayata müdahale edenlerde var elbette. Başlangıçta bireysel eylem, şu eylem bu eylem denilerek objektif olarak başka yerlerlere dek gelen, değerler iflasının kendini çok net olarak gösterdiği, küçümsendiği, aşağılandığı ancak tüm bunlara rağmen sokak kararlılığını gösterenler de vardı.

Bu günler tarihe yazılırken, merkezinde Yüksel Direnişi ve dört cesur yürek bu tarihin merkezinde olacak. Nuriye Gülmen, Semih Özakça, Acun Karadağ ve Veli Saçılık. Şimdiden onlara çok şey borçlu olduğumuzu belirtmek isterim.Yüksel Direnişi 9 Kasım’da Nuriye’nin “işimi ekmeğimi geri istiyorum” dövizi ile başlattığı ve sonrasında Semih, Acun ve Veli’nin katılımları ile onlarca işkenceli gözaltına rağmen direnişi sürdürdükleri ve başka direnişleri de tetikledikleri büyük bir mücadele alanı olmuştur ve olmaya devam etmektedir.Yürütülen mücadele ile AKP faşizmi, OHAL düzeni ve KHK’ lar tüm dünyaya teşhir edilmiştir. Nuriye ve Semih ‘in “adalete açız” talebiyle başlattıkları açlık grevi, adalet talebinin ülke ve dünya kamuoyuna girmesini sağlamıştır. 23 Mayıs da tutuklanmalarına rağmen bu talep ve alanda mücadele tüm şiddeti ile devam etmektedir.

Her eyleme bir bahanesi olanlar, arkadaşlarımızın kendi iradeleri ile yürüttükleri mücadeleye sahip çıkmak yerine yeni bahaneler ile alandan uzak durmuşlardır. Genel kurul salonları, sosyal medya veya basın karşısında ki destekleri hiçbir zaman pratiğe maalesef yansımamıştır. Veli Saçılık bir mücadele sembolü haline gelirken SES merkez genel kurulun da delege yapılmaya değer görülmemiştir.Yürütülen mücadele KESK ve bağlı sendikalarda ki değer aşınmasının boyutlarını ve bir mücadele örgütü olarak kurulan KESK’İn nereye savrulduğunu da tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

Yüksel Direnişi, bir çok eylemide tetiklemiştir. Ankara’ da Mahmut Konuk, bizim işyeri önünde yürüttüğümüz eylem, Ankara ESM 1 nolu şube eylemi, Bodrum da Engin Karataş, Didim de Barış Bozkır, Malatya da Erdoğan Canpolat ve arkadaşlarının yüzden fazla göz altıya rağmen yürüttükleri direnişler, Alev Şahin, Nazife Onay ve Mehmet Sarı’nın öğrenci ve velileri ile okulu önünde yürüttüğü kitap okuma eylemleri. Herbiri ayrı hikayesi olan ve incelenmesi gereken öğretici deneyimler içeriyor. İstanbul’ da ihraç edilen arkadaşlarımız sürece daha örgütlü müdahale ederek “İstanbul Şubeler Platformu” nun tüm engellemelerine rağmen direnişe daha kurumsal bir nitelik kazandırarak üç alanda sürekli olmak üzere, valilik ve il milli eğitim müdürlüğü önünde eylemlerini sürdürmekteler. Ayrıca oluşturdukları mekanizmalar ile eylemin ve eylemcilerin sürekliliğini sağlamış bulunmaktalar. Ayrıcalıklı kılan önemli öğelerden biri de hayata farklı siyasal kulvarlar dan bakmalarına rağmen bir kader, duygu dayanışma birliği üzerinden, aslında sınıfsal bir refleks ile, ortak bir mücadeleyi sürdürüyor olmalarıdır.

KESK’ i sosyalist ve devrimcilerin kurmuş olması onu bir sınıf örgütü yapmıyor. Bu haliyle KESK, sınıfsal reflekslerini yitirmiş bir meslekler ve geleneksel siyasetler platformu olmanın ötesinde bir görüntü çizmiyor. KESK varlığını devam ettirmek niyet ve anlayışında ise kuruluş değerlerine dönmek zorundadır. Sistem ile kurduğu, sendikalar yasası ile tarif edilen tüm kurul ve yönetişim mekanizmalarını red etmelidir. Kurumsal yapılanmasını bir mücadele örgütünün ve var olan durumun ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırmalı, profosyonellik sınırlandırılmadır.Bir sınıf refleksi olarak işçinin eylem alanı işyerleridir. Yeni KHK korkusu ve ağırlaşan iş yükü ve kadrolarının bir çoğunun işden atılması nedeniyle işyerlerinde en alt seviyede dahi olağan sendikal faliyet yürütme olanağının kalmadığı şu günlerde, ihraç edilenlerin iş yeri önünde yürütecekleri mücadele, iş yerleri ile tekrar bir temas sağlanmasına ve işyerlerindeki korku atmosferinin dağılmasına neden olacak, ihraç edilenler asıl hayat alanları olan iş yerleri ile temas sağlayacaktır. Bu nedenle tüm okullar, vergi daireleri ,belediye binaları eylem alanına dönüştürülmelidir. Yerelden merkeze , basitten karmaşığa, velisinden öğrencisine, hastasına, mükellefine tüm hizmet sunulan kesimleri bizlerle harekete geçirebilecek mekanizmalar oluşturulmalıdır. Başta Semih ve Nuriye’nin açtığı alan ve simge olan “Yüksel Caddesi”, “İnsan Hakları Anıtı” işgalden kurtarılmalı, arkadaşlarımızın açlığını sonlandıracak talepler üzerinden acil eylem planları oluşturulmalıdır.
Bu satırları yazan ben başta olmak üzere hiç birimiz var olan durumdan azade değiliz. Eksiklikler hepimizin… Düzeltmek niyeti önemli olan. Bu niyet ve talepler beydude kaldığında kimse de vaz geçilmez değil.Y

Ya yeni bir yol açarız, ya da yeni bir yol yaparız…
Son söz olarak Direnenler Değil İzleyenler Korkar….
DİRENE DİRENE KAZANACAĞIZ….”

Cemal YILDIRIM

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*