Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Çatışma kaçınılmazdır!

Çatışma kaçınılmazdır!

Kapitalizmin küresel krizi

Üretimin toplumsal güçlerinin bir noktaya kadar gelişmesinin biçimi olan küresel tekelci kapitalist üretim ilişkileri ve mali oligarşik üstyapı, toplumsal gelişimin artan ölçüde engeli haline geliyor. Toplumsal-siyasal sarsıntılar büyüme ve yaygınlaşma eğilimi gösteriyor. Sınıfsal-toplumsal-bireysel dönüşüm, toplumun üzerine kabus gibi çökmüş kocaman karanlık üstyapıyı da zorluyor, irili ufaklı sarsıntı ve çatışmalarla gıcırdatıyor. Yeni oluşmuş üstyapı biçimleri daha kemikleşmeden eskiyor. Daha değiştirilip pekiştirilirme sürecinde, emeğin, proletaryanın, bilginin, kültürün, bireylerin, yönetimin, özgürlük ve demokrasinin üst toplumsallaşma zorunluluğu ve eğiliminin engeli ve bastırıcısı hale gelen rejim koşullarında, siyasal-toplumsal kriz ve çatışmalar dönemi kaçınılmazdır.

Kaçınılmaz olduğunu, 2010 yılından itibaren isyan ve direnişler dalgasının yaygınlaşmasında görüyoruz: Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri, Güney Avrupa ülkeleri, Kazakistan, Bangladeş, Nijerya, Şili, Arjantin, ABD, Kanada… Ve isyan ve direniş dalgaları son 6 ay içinde BRİC ve orta-ileri gelişmiş kapitalist ülkeleri de sarmaya başladı: Hindistan, Endonezya, Güney Afrika, Türkiye, Brezilya… Lübnan ve Bulgaristan’da sokak hareketlenmeleri ve çatışmalar var. Çin’de de bir dalganın gelmekte olduğuna dair belirtiler artıyor. Gerçekleşirse etkileri hepsinden büyük olabilir.

İsyan ve direniş dalgalarının, kitlelerin burjuva mali oligarşik yürütme güçleriyle yaygınlaşan çatışmalarının tarihsel kaçınılmazlığını tespit etmek son derece önemlidir. Türkiye yaşananların da salt AKP marifetiyle açıklanamayacağını gösterir. AKP’nin neo-muhafazakar despotizminin kuşkusuz Türkiye’deki isyan ve direniş dalgasına çok özel bir rolü oldu. Fakat sınıfsal-toplumsal güç dengeleri itibarıyla burjuva demokrasisinin Türkiye’dekinden bir iki gömlek daha ileri olduğu Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya, Brezilya, Hindistan, Güney Afrika, İsrail, Kanada gibi ülkelerde de bu isyan ve çatışma dalgaları yaşandı, yaşanıyor.

Rejim krizi de küreselleşiyor

Bu dönem işbaşına gelen hükümetlerin özgüllüğü, sistem içi bir alternatifi olmayan, küresel mali oligarşinin daha istikrarlı, daha güçlü, daha iş bitirici, daha stratejik, küresel sermaye birikimi ve mali oligarşisi ile daha doğrudan ve derinlemesine kaynaşmış, devlet ve diğer siyasal-toplumsal güç araçları (medya, eğitim sistemi, din, gelenek, cemaatler vd) içinde daha derinlemesine kök salmış, bir çekirdek kabine elinde güç yükseltimi ve merkezileşmesinin sağlandığı yürütme güçleri olmasıdır. İngiltere’den bir örnek verirsek, Irak’ın işgaline karşı 1 milyon kişinin protestosu, hatta kendi partisinden milletvekili ve bakanların muhalefetine karşın Blair, ABD ve İngiltere mali oligarşisinin dikte ettiği işgal politikasını aynen sürdürmüştür. Fransa mali oligarşisi, Fransa halkının çoğunluğunun nefret ettiği Sarkozy’i bir dönem daha dayatmak için elinden geleni yapmıştır. Avrupa’da krizdeki ülkelere tepeden troyka (AB Komisyonu, AB Merkez Bankası, İMF tarafından tayin edilen) hükümetler bile atanmaya kalkışılmıştır.

Güney Afrika’da Mandelacı hükümetin 4. dönemi. Brezilya’da PT hükümetinin 3. dönemi. Türkiye’de AKP Hükümeti’nin 3. dönemi. (Putin’in de 4. döneminde olduğunu hatırlamakta yarar var.) Bir önceki küresel kriz devresiyle (1997-2002) işbaşına gelen, küresel mali sermaye genişlemesi temelinde güçlenen ve rejimleri de buna göre yeniden yapılandıran bu burjuva neoliberal-muhafazakar yeni akım yürütme güçleri de, son küresel kriz devresiyle birlikte sınırlarına dayanıyor. Sermayenin küresel birikimi temelinde küresel mali oligarşik yönergeler ve bu hükümetler eliyle yeniden düzenlenen rejimler, daha tam kemikleşemeden (konsolide edilemeden) eskiyip sarsılmaya başlıyor.

Krizde olan yalnız kapitalizmin küreselleşmiş ekonomisi değil. (Ekonomik kriz yokmuş gibi görünen Türkiye’de bu yılın ilk 4 ayında kişi başına 300 liranın altında aylık gelirle yaşamaya çalışan mutlak yoksulların sayısı 1 milyon kişi artarak 11 milyon kişiye çıktı.) Rejim krizi de küreselleşiyor. Ortadoğu-Kuzey Afrika’daki isyanları “kişi-aile diktatörlükleri” ile açıkladığını sananlar, pek şanlı “batı demokrasileri”nde neler olup bittiğine yanıt veremiyor.

Yanıt sokaklardan geliyor: “Troyka diktatörlüğüne hayır!” (Yunanistan, Sintagma işgalcileri). “Kapitalizmin demokrasi oyununu oynamıyoruz. Gerçek demokrasi, şimdi!” (İspanya’da 15 Mayıs meydan işgalleri ve sokak meclisleri hareketi). “Yüzde 1’lik banka, borsa, tekel demokrasisine karşı yüzde 99 için demokrasi” (Wall Street İşgal hareketi) Sınırları daralan, geniş kitleler tarafından kendi yaşam, ihtiyaç ve iradeleri üzerindeki diktatörlük karakteri daha fazla hissedilmeye başlayan burjuva demokrasisi de krizde! Marx’ın yalın ifadesiyle “kendilerini 5 yıl boyunca kimin ezip soyacağına karar vermek”ten ibaret olan burjuva parlamenter demokrasinin diktatörlük karakteri, kitleler tarafından daha fazla hissedilir hale geliyor.

Sınıfsal-toplumsal çatışmalar kaçınılmazdır!

Ekonomik kölelik (ücretli kölelik, hiçbir boşluk bırakmayan metalara kölelik) cenderesi daralıyor. Biri başlamadan diğeri başlayan yapısal dönüşümler silsilesi cenderesi daralıyor. (Birikimli etkileri de giderek belirginleşen, yıkıcılaşan ve daha bir baskıcılaşan; Küresel tekelci sermaye birikimi ve mali oligarşik güç yoğunlaşması ve merkezileşmesi temelinde, eğitimde dönüşüm, sağlıkta dönüşüm, kentsel dönüşüm, tarımsal dönüşüm, yerel yönetimlerde dönüşüm, gençlikte dönüşüm, ailede dönüşüm, vd… ) Polis, baskı, yasak, taciz, aşağılama cenderesi daralıyor. Hiçbir sınıfsal-toplumsal-bireysel istem ve ihtiyacın kaale alınmaması cenderesi daralıyor, İşçilerin sınıf, gençlerin toplumsal genç, kadınların toplumsal cins, kürtlerin ulus, bireylerin toplumsal birey olarak hiçe sayılması, engellenmesi ve bastırılması cenderesi daralıyor. Nesneleştirilme, hiçleştirilme, yok ve yük sayılma cenderesi daralıyor. Toplum ve bireyler ne kadar kendi yaşam ve gelecekleri üzerine söz ve karar sahibi olmak istiyorsa, yönetimden o kadar dışlanmaları, yaşam ve inisiyatif alanlarının o kadar sıkıştırılması cenderesi daralıyor.

Toplumsal çatışmalar kaçınılmazdır! Çatışma yalnız sefalet, siyal baskı, yaşamlara müdahale arttığı için değil, sınıfsal-toplumsal-cinsel-doğasal-kültürel-bireysel… tüm yönlü yeti, ihtiyaç ve ilişkiler orantısız büyüdüğü halde asıl bunlar burjuvazinin mali oligarşik boyunduruğu tarafından alabildiğine kısıtlandığı ve engellendiği için kaçınılmazdır.

Toplumsal çatışmalar kaçınılmazdır! Çatışma, yalnız ekonomik değil siyasal-toplumsal bir kriz yaşanmakta olduğu için, burjuvazinin daha geri kitleleri bile siyasi hayata, sokağa sürükleyen yürütme gücünü zayıf düşüren bir hükümet krizi yaşandığı için, burjuva demokrasisi de büyüyen bir hayal kırıklığı haline geldiği için, burjuva demokrasisi de krizde olduğu için, kitlelerin hiçbir istem ve ihtiyacına yanıt vermediği gibi engeli olduğu, için, mali oligarşik diktatörlük karakteri kitleler tarafından daha fazla hissedilmeye başladığı için, kitleler eskisi gibi yaşamak ve yönetilmek istemediği ve burjuva mali oligarşik rejimler eskisi gibi yönetemez hale geldiği için, yakıcılaşan özgürlük ihtiyacı ve fiili sokak demokrasisi ile bağdaşmaz olduğu için, hiçbir eski barışçıl yasal kısmi mücadele yöntemi etkili olmadığı ve kaale alınmadığı dahası onlar bile saldırıya uğradığı ve bastırıldığı için, yalnızca son 3 yılda dünyanın 30’a yakın ülkesinde isyan ve direniş dalgaları, işçiler-kitlelerle devlet güçleri arasında boyutlu çatışmalar yaşandığı, 18’inde ölümler olduğu için,…- tüm bunlar ve daha fazlası için, çatışma kaçınılmazdır.

Brezilya örneği

Her yerinde haftalardır hükümet güçleri ile kitleler arasında sokak çatışmalarının yaşandığı bir ülkede, burjuva ve orta sınıf liberal reformistler, liberal-demokratlar bu durumu nasıl açıklıyor?

Onlar bu durumun tarihsel, toplumsal, sınıfsal, siyasal kaçınılmazlığını tümüyle hasıraltı ederek, liberal-oportünist, subjektif-idealist “aşırı uçlar” teorisi ile açıklıyor. Onlara göre, Erdoğan bu kadar agrasif tutumlar takınmasaydı, polis bu kadar orantısız güç kullanmasaydı (ki şimdi onu da polisin “aşırı çalışma stresi” ile realize etmeye çalışıyorlar!), diğer tarafta ise “samimi çevreci çocukların barışçıl pasifist eylemini istismar eden marjinal, vandalist, terörist vb birey ve gruplar” olmasaydı, hiçbir sorun çıkmayacaktı!

Şimdi şu beylik liberal-oportünist teoriyi daha yakından inceleyelim:

Birinci önerme: “Başbakan bu kadar agrasif davranmasaydı, güç ve iktidar sarhoşluğuyla bu kadar kendinden geçmeseydi, polisi bu kadar ortantısız güç kullanmaya sevk etmeseydi, halkın gönlünü alacak bir iki jest yapsaydı, mahkeme kararını bekleyeceğini en baştan açıklasaydı, vb vb barışçıl protestodan başka bir niyeti olmayan kitleler bu kadar alevlenmeyecekti…”

Başbakanın “aşırı tutumları”nın eleştirilmesi kılıfı altında ve Gül’ün, Arınç’ın kendinden geçerek alkışlanması paralelinde ileri sürülen bu önermenin asıl içerimi: Liberal demokratizmin güçsüz dileklerini ve mutlak iktidarsızlığını, kitlelerin dişe dişe savaşım azmini tasfiye ederek, onun yerine geçirme çabasından ibarettir. Herkesin kendine göre bir savaşım yöntemi vardır. Burjuva ve orta sınıf liberallerinki de, kitleler üzerinde terör estiren hükümete, kendi mutlak acizliklerinin ve kavga kaçkınlıklarının kanıtından başka bir şey olmayan dilekçeler sunmak, acınası bir hoşgörü dilenciliğidir.

Bu liberal oportünist acizlik önermesinin doğruluğu/yanlışlığının tarihsel olgularla sınanması için Brezilya’ya bakalım. Brezilya, sınıfsal-toplumsal güç dengeleri itibarıyla Türkiye’dekinden bir iki gömlek daha ileri bir burjuva demokrasisine sahip olması nedeniyle, yeterli bir sağlama sağlayacaktır.

Tıpkı AKP gibi 3 dönemdir iktidarda olan PT’den devlet başkanı olan Roussef, tam da Türkiye’deki liberal demokrasi dilencilerinin istediği şeyi yaptı: Günlerdir sokak gösterileri yapan, Meclisi işgal eden, polisle çatışan kitlelere, gayet ılımlı ve uzlaşmacı mesajlar verdi. “Barışçıl gösteriler meşrudur, gençlerin en doğal hakkıdır, onlarla gurur duyuyorum, şimdi demokrasimiz daha güçlü hale geldi” filan türü bir dizi açıklama yaptı. Fakat liberal uzlaşmacıların umduğunun aksine, ne yüzbinlerin sokak hareketi, ne de onbinlerin polisle çatışmaları duruldu! Tam tersine gösteriler milyolyanlara, çatışmalar onbinlere yayıldı.

Roussef, bu kez “eğitim, sağlık ve ulaşımda” kısmi iyileştirme vaadinde bulunurken, polisin iki kişiyi öldürdüğü gösteriler yine durulmadı.

Ah, ne kadar akıl almaz bir durum! İşçiler, kent yoksulları, gençler, kadınlar, durumları sarsılmış kesimler, yüce iktidarın kendilerine bahşettiği bu görülmemiş şefkat ve iyilikten başka daha ne isteyebilir ki? Olsa olsa bir takım vandallar, iyi niyetini göstermek için bununla hemen yetinip evlerine dönecek kitleleri kışkırtmaya devam ediyordur… mu dersiniz?

Gösteri ve çatışmalar durulmadı, çünkü: 1- Kitlelerin hiçbir temel talebi karşılanmadı. 2- Kitleler, “sıfır yoksulluk, insan hakları ve ileri demokrasi” vaadiyle hükümet olan Lula ve PT’nin bu söylemlerinin gerçekte ne anlama geldiğini 10 yıl boyunca özdeneyimleriyle görmüştü, lafa karınları toktu. Ve 3- Roussef bu pek iç bayıltıcı açıklamalarını yaparken, bir yandan gösterilerin yoğun olduğu bölgelere asker sevkiyatı yapmaya, polis despotizmi barışçıl sokak gösterileri üzerindeki icraatlarına devam ediyordu!

Gösterilerin başlıca talepleri: a- Temel hizmetlere zamların geri alınması, eğitim, sağlık, ulaşımın parasız olması. b- Küresel mali sermayenin azami karları için Dünya Kupası ve Olimpiyatlara yapılan 25 milyar dolarlık harcamanın durdurulması. Eğitim, sağlık, ulaşım, konut, işsizlik, yoksulluk sorunlarına bütçe ve çözüm. d- Hükümetin istifası, c-Kendi yaşam ve gelecekleri hakkında söz ve karar sahibi olabilme. e- Polis, asker baskı ve despotizminin durdurulması’ydı… Devlet başkanı Roussef ve PT hükümeti, önemsiz konularda ne kadar iç bayıltıcı ve uzlaşmacı açıklamalar yaparsa yapsın, asıl kitlelerin bu isyan talepleri karşısında bir milim bile müsemaha göstermedi. Göstermezdi de, çünkü burjuva demokrasisi, bırakalım Türkiye’yi, Brezilya’yı en ileri biçimiyle bile, hele ki bugünkü küresel mali oligarşik karakteriyle, burjuvazi ve mali oligarşisi için önemsiz konularda (o da sıkıştığında) müsamahakarlık, önemli ve temel konularda ise müsamahasızlık rejiminden başka bir şey değildir.

Uzlaşmaz çelişkinin açığa çıkması

Küresel banka, borsa ve tekeller, tüm masrafları kitlelerin asgari yaşam ihtiyaçlarından çıkarıp, 50 milyar doları cebe indirecekleri bu dev çaplı azami kar yatırımlarından vazgeçer mi? Geçerlerse, zaten canı burnunda olan tüm dünya işçilerinin, emekçi kitlelerinin büyüyen kızışan mücadele talebi olarak “banka, borsa, tekellere değil eğitime, sağlığa, istihdama harcama” talebini zincirlerinden boşandırmaz mı? Küresel tekelci burjuvazi ve mali oligarşisi, eğitim, sağlık gibi dev çaplı azami kar alanlarından, eh madem kitleler böyle istiyor diye vazgeçer mi? Kendi karlarını yükselten, ücretleri düşüren, ücretli köleliği pekiştiren, işçilerin mücadele gücünü kıran işsizlik sorununu çözmeye yanaşır mı? Kitleleri eze eze yüksek kar çıkardığı eğitimi, sağlığı sermayeleşmeden vazgeçerse, işsizliğe karşı önlemler alırsa, bu zaten canı burnunda olan dünya işçilerini ve emekçilerin aynı kazanımlar için mücadeleyi yükseltmeye sevk etmez mi? Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisi, kitlelerin siyasal-toplumsal yaşam ve yönetimde söz ve karar sahibi olma istemine kapıyı aralar mı? Aralarsa bu dev çaplı karlar ve hükümranlığının üstüne bir bardak su içmek anlamına gelmez mi? Küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisi, işçi sınıfı ve kitleler üzerindeki baskı aygıtlarından, sopasından, kendiliğinden, “kitlelere jest yapmak için” vazgeçer mi? Vazgeçerse, giderek gözünü karartan kitlelere karşı sınıf egemenliğini, sınıf diktatörlüğünü nasıl sürdürür?

Bu soruların yanıtı, sınıflı-sömürüye dayalı bir toplum ve dünyada yaşadığımızı, hükümet ve iktidarın da, kendinden menkul bir güç ve saltanat sarhoşluğu içindeki bir kişi veya partinin değil, burjuvazi ve mali oligarşisinin işçi sınıfı ve toplum üzerindeki egemenlik aygıtı olduğunu bilen herkes için açıktır. Liberal oportünist “agresiflik” teorileri ise, bu en temel gerçeği, sınıflı bir toplumda yaşadığımız ve iktidarın da ancak bir sınıf iktidarı olduğu gerçeğini hasıraltı etmeye çalışıyor. Burjuva demokrasisini burjuvazinin mali oligarşik iktidarını halkla paylaştığı yönetim biçimi olarak yutturmaya çalışıyor. Tüm sorunun Başbakan’ın 10 yıl iktidarda kalması nedeniyle psikolojisinin bozulmuş olmasından, ya da polisin “aşırı çalışma stresi”nden kaynaklandığını ileri süren “psikolojik dengesizlik” teorileri pek revaçta. Yeterki bizzat kapitalist mali oligarşik egemenlik sisteminin bizzat içindeki uzlaşmaz sınıfsal-toplumsal çelişkilerin açığa çıkması görülmesin. Yeterki burjuva demokrasisinin açığa çıkmış gerçek mali oligarşik burjuva diktatörlüğük yüzü görülmesin. Yeterki kitleler de bütün bu ahlaki, psikolojik, siyasal vd tutumlar arkasında belli bir sınıfın çıkarlarını görmeyi öğrenmesin, bu “psikolojik dengesizlik” teorileriyle avunsun. Yeter ki, ne kadar çürümüş ve barbarca olursa olsun her eskimiş siyasal aygıtın, ancak arkasındaki sömürücü sınıfın, burjuvazinin zorlamasıyla ayakta durduğu anlaşılmasın. Yeter ki menteşeleri gacırdayan burjuvazi ve mali oligarşik iktidarını silip atacak ve yeni bir yaşam kuracak sınıfsal-toplumsal güçlerin kim olduğu bilinmesin. Yeterki bu güçler daha büyük, daha ileri savaşım için bilinçlenmesin ve örgütlenmesin. Tüm o sistem özürcüsü psikolojikleştirme, kişiselleştirme teorileri, işte asıl bunların kavranmasını, daha ileri savaşımlar için bilinçlenme ve örgütlenmeyi engellenmek içindir.

Kapitalizm ve mali oligarşik demokrasisinin özürcülerinin binbir dışsallaştırıcı zırvalarıyla saklayamayacakları gerçek şudur: En ileri burjuva demokrasisi bile kitlelerin yüzbinlerle ve haftalarca sokak gösterileri yapmasına, fiili sokak demokrasisi uygulamasına, baskı aygıtlarına aktif mukevemet göstermesine, yüzbinlerin fiili sokak demokrasisine, toplumsal-siyasal yaşam ve iktidarda söz ve karar hakkı istemesine tahammül etmez. Edemez! Bunu zorbalıkla bastırmaya, veya bir miktar papazlık ve asıl kitlelerin bilincini bulandırmaya çalışan liberal oportünizmle harmanlayan bir zorbalıkla bastırmak zorundadır. Devlet ve baskı aygıtları bunun için vardır. Bir Erdoğan/Roussef veya Merkel karşılaştırılması yapılacaksa, ne söylediklerine değil, ne yaptıklarına bakılmalıdır: Tümünün yaptığı bir ve aynı şeydir. Bastırmak! Kitlelere “barışçıl protesto en doğal hakkınızdır” derken orduyu alarma geçiren aynı Roussef’tir. Erdoğan’ı eleştirir görünürken, Occupy Frankfurt’u ulaşımı keserek engellemeye çalışan, olmayınca kitlelerin üzerine polisi sürerek bastıran aynı Merkel’dir. Aralarındaki tek fark, Avrupa, Latin Amerika, Hindistan gibi yerlerde sınıfsal-toplumsal güç dengelerinin biraz daha ileri olması, dolayısıyla bu ülkelerdeki burjuvazi ve hükümetlerinin daha fazla yönetme tecrübesine sahip olarak, bastırmacılığı bir nebze papazlık ile harmanlamalarıdır. Pentagon ise “21. yüzyıl ayaklanmalar yüzyılı olacak” tespitini henüz 90’lı yılların sonlarında yapmıştır. Özellikle stratejik olarak önemli müttefiklerinde bu tür isyan ve direniş dalgaları karşısında ilk refleksi “itidal çağrısı” olmaktadır. Bu, zorbalığa başvurma değil, küresel kriz ve bu tür isyan ve direniş dalgalarının giderek yaygınlaştığı koşullarda kılıfına uydurarak başvur, anlamına gelir. Türkiye burjuvazisi -özellikle de yeni palazlanmış sonradan görme burjuva kesimleri- ve hükümetinin dengesini bozan ise, (Kürt hareketi dışında) ilk kez böylesine ciddi, böylesine yığınsal, böylesine isyankar bir mukavemet ile karşılaşmış olmalarıdır.

Diğer taraftan Erdoğan ve AKP’nin bu çürümüş ve despotik hükümetinin arkasında, “gidecekse de seçimle gider” diyerek durmaya devam eden bu aynı küresel mali oligarşi; Obama, Merkel vd işkenceci papazlık demokrasisi zevatıdır! Yalnızca son 1 yıl içinde, fiili grev ve direniş yapanlardan Güney Afrika’da 40 maden işçisi, Kazakistan’da 31 petrol işçisi, Nijerya’da 16 işçi ve öğrenci taranarak katledilirken bu ülke burjuvazileri ve hükümetleri şu veya bu düzeyde bileşeni oldukları küresel tekelci burjuvazi ve mali oligarşisinden değilse, bu pervasızlığı kimden alıyorlardı? Sömürücü zorbalar, zorbalığa mecburdurlar, çünkü dünya çapında kitlelerin öfkesinin iyiden iyiye kabından taşıp isyanlara dönüştüğü bir süreçte, kitleleri durdurmak için ellerinde – barış, itidal, pasifizm çağrılarının bütünleyicisi olduğu- başkacana ve daha etkili bir araç yoktur. Çünkü kitleler, uzunca bir dönem geniş kesimlerinde beklenti ve tolerasyon yaratan tüm o “barış, sosyal diyalog, uzlaşma, ileri demokrasi” vbnin ne olduğunu 10 yıldır, 20 yıldır bizzat özdeneyimleriyle görmüşlerdir.

“Depomin, stress” zırvalarını bırakın ve şu soruya yanıt verin: 2010 yılından itibaren dünya çapında yaygınlaşan isyan ve direniş dalgalarından hangisinin temel talepleri kabul edilmiştir? Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da özgürlük ve demokrasi için isyan edenlerin mi? Hindistan’da neoliberal güvencesizlik ve tecavüze karşı genel grevlerin ve isyanların mı? Güney Afrika’da sendika seçme özgürlüğü, kendi seçtikleri işçi komitelerinin tanınması ve grev hakkı için mücadele eden maden işçilerinin mi? Amerika’da yüzde 99 için demokrasi, adalet ve sosyal hak isteyen Wall Street işgalcilerin mi? Brezilya’da küresel tekellere değil eğitim, sağlık, ulaşım için bütçe isteyenlerin mi? Şili’de parasız eğitim isteyen 500 bin kişilik öğrenci gösterilerinin mi? Avrupa’da sosyal yıkım paketlerine ve troyka diktatörlüğüne son verilmesini isteyen grev, direniş dalgalarının mı? Yanıt biliniyor: Hiçbirinin!!

Ve tam da bu nedenle, tıpkı kitleler lokal, pasif, yasalcı eylemler hiçbir sonuç vermediği için giderek büyüyen direniş ve isyan hareketelerine yönelmiş olması gibi, daha sert, daha amansız hareketlere de yönelmek zorundadırlar. Ve tam da bu nedenle, yani bu isyan ve direniş dalgaları filanca başbakanın psikolojisi, falanca polisin stresi ya da bir takım “vandallar”ın şiddet sevdasından değil tarihsel bir kaçınılmazlığın ürünü olduğu için, bunu en iyi burjuvazi ve mali oligarşisi bildiği için, zorbalıkla bastırma çabasına devam ettiler. Çünkü barajın çoktan dolup taşmaya başladığı koşullarda, burjuvazi ve mali oligarşisi, azami kar ve azami iktidar alanlarından hangisinden olursa olsun, ister neoliberal güvencesizlik, ister kentsel dönüşüm, ister özgürlük ve demokrasi konuları olsun, bir kez sokakta ağır yenilgiler almaya başlayınca, gerisinin nasıl geleceğini en iyi bilendir: 30 yıldır en geriye giden sınıfsal-toplumsal güç dengeleri ciddi biçimde değişecektir. Ve çoktan değişmeye başlamıştır. Bu yüzden “durakların yerini halka soracağız” vbnin dışında kendileri için daha önemli konularda, geri adım atmamak için dirençlerini ve bastırma çabalarını artırdılar. Çünkü onlar için Topçu Kışlası veya Olimpiyatlar’dan da daha önemli ve temel olan, tarihsel kaçınılmazlık niteliği giderek belirginleşen, fiili sokak demokrasisinin, kendi kararlarını kendi verme istek ve eğiliminin, tek kelimeyle kitlelerin eskisi gibi yönetilemez hale gelmesinin önünü almaktır.

“Olağan koşullar”da yaşamıyoruz. Zaten liberalizm ve reformizmin en beylik bir göstergesi, siyasetin tüm genetiğini değişteren ve güçler mücadelesi niteliğini açığa çıkaran derinleşen siyasal kriz dönemlerine de “olağan, barışçıl, mütedil muttasıl” dönemlerin kodlarıyla bakması, buna sığıştırmaya çabalamasıdır. Onlar sakin dönemlerin barışçıl mücadele kavram ve eylemlerinin kapsamlı bir değişimden geçtiğini, değişiklik tasarılarının yüzbinlerin sokak gösterileriyle getirildiğini, gensoruların barikat çatışmalarıyla açıldığını, ve hükümete muhalefetin, bu hükümetin kuvvet yoluyla indirilmesi ile gerçekleşecebileceğini anlamıyorlar. Onlara kalsa, 6 yıldır süregiden ve halen ucu görünmeyen küresel kriz ve dahası küreselleşen rejim krizi koşullarında, sakin olunmalı, sakinlik dönemlerinde ne yapılıyorsa onları yapmaya devam edilmelidir. “Kötülüğe karşı şiddetle karşı koymama” öğretisi, yüzbinler haftalardır sokaklardayken, onbinler polisle çatışırken, devletin bastırmacı zorbalığının giderek tırmanmasının orta sınıf liberal reformizminde zemin bulan bütünleyicisi olarak servis edilir.

Fakat nafile! Bu dalga eskimiş çürümüş üstyapıyı çatırdatmadan durulmayacaktır. Ne despotik bastırma çabaları ne de liberal reformist özürcülük ve uzlaşmacılık, bunu durdurma gücünde değildir.

Liberal reformizmin ikinci önermesi:

“Militanlık ve çatışmalar kitlelerin moralini bozan, kitlelerin daha geniş kesimlerini geri iten ve dağıtan, hareketi zayıflatan, hükümete ve polise saldırı bahanesi veren, ‘marjinal gruplar ve kitlelerden kopmuş bireyler’in işidir.”

Reformizmin her durum ve koşulda ileri sürdüğü, alamet-i farikası denilebilecek acizlik argumanıdır.

Leninizm ve reformizmin işçi ve kitle hareketleri içindeki temel bir ayrımı, Lenizmin ileri, en savaşımcı kesimlerini esas alması, fakat bu kesimi kitlelerin daha geniş kesimlerinden koparmadan içinde ve bir adım önünde savaşmasıdır. Reformizm ise, şaşmaz biçimde kitlelerin geri ve ortalama kesimlerini esas alır ve öncü kesimleri tecrit etmeye çalışarak, kitlelerin en ilkel ve geri içgüdü ve korkularına hitap eder.

Hareket boyunca yüzbinlerce kişi aktif fiili sokak gösterilerinde yer aldı, onbinlerce kişi polisle dişe diş çatıştı. 1 Haziran’da Elmadağ-Harbiye arasında 30 bin kişilik bir kitle vardı, ön saftaki barikat çatışmalarında binlerce kişi, çatışmada artık gaz bombası atmaya mecali kalmamış polis barikatını, taş yağdırarak ezip geçti. Moral bozmak ne kelime, başta Taksim ve Gezi olmak üzere bir dizi alanın yeniden kazanılmasıyla moral ve özgüveni yükseltti, daha geniş kitlelerin harekete çekilmesini sağladı. Çatışmalı eylemlerin ülke çapında yaygınlaştı.

En çok da, sakin, rahat, steril yaşamların yıllardır alt üst edilmesine ve kendilerine kölece davranılmasına karşı haklı bir öfkeyle harekete geçen, fakat kendi altındaki toplumsal sınıfın ve kesimlerin de mücadele içinde olması ve işlerin büyümesiyle ne yapacağını bilemez hale gelen, sakin, rahat, steril yaşamından geriye kalanları da kaybetme korkusu artan orta sınıflar içinde zemin bulur. Hareket yükselirken kolay ve çabuk zafer beklentisiyle ileri atılan orta sınıflardan, savaşım çetinleştikçe aktif ve sıkı savaşım yanlıları giderek azalmıştır. Küçük bir kesimi sağlam dövüşmeye devam ederken, büyük çoğunluğu tam da nabza göre şerbet veren liberal reformizmin birbiri ardına düzdüğü dilekçelere, oraya buraya yolladığı lobicilere kulak kabartmaya başlamıştı. AB’den ABD büyükelçisine, Meclis’ten belediye başkanına, Cumhurbaşkanı’ndan Arınç’a seğirterek sakinleşme ve sakinleştirme çareleri arayan ve tekmelenip kovuluncaya kadar lobicilik ve dilencilik eden ilkesiz ve uşak ruhlu liberaller için iyi birer av olmaya başladı. Orta sınıflar, polis ve muhafazakarlık baskısına dayanan sınıf hükümeti yerine içten içe besledikleri sakin, rahat, barışçıl, özgür bir yaşam özlemiyle ne kadar şevkle harekete geçseler de, bunun çetin, zahmetli, uzun, ağır bedelleri göze almayı gerektiren, fakat en önemlisi sakin, rahat, steril yaşamlarının son kalıntılarından da vazgeçmeyi gerektiren bir yol olduğunu gördükçe, liberal-reformizmin kendilerine sunduğu “kötülüğe karşı şiddetle karşı koymama” öğretisine daha fazla sarıldılar.

Kuşkusuz orta sınıfları harekete geçiren salt yaşam tarzı sorunu değildi, fakat şimdilik “durduran” yaşam tarzlarındaki gevşeklik oldu: Gevşeklik, sakinlik, en azından bunu kaybedilecek şey olarak görme ve geri getirme özlemi… Fakat orta sınıfların önemli bir kesiminin de ilk elde sırtını üstündeki büyük güçlerden şu veya bu kesime yaslamayı gözetmeden harekete geçmiş ve ciddi bir savaşım vermiş olması, önemlice bir kesiminin durumlarının sarsılma ve proletaryaya doğru çözülme ve yaklaşma derecesinin bir ifadesidir. Tam da büyüyen toplumsal savaşımlar içinde, o anki değil, proleterleşme sürecindeki sınıf çıkarlarını görmeye, yüzünü geçmişten geleceğe, burjuvaziden proletaryaya dönmeye doğru bir eğilim de gelişmektedir. Bunu tayin edecek olan, bir yandan proletaryanın bağımsız sınıf karakteri ve önderliği yeteneğinin gelişmesi, diğer yandan küçük burjuvaziden proletaryaya doğru ara sınıf ve katmanların bizzat bu toplumsal savaşımlar içinde proletaryaya daha yakın bir örgü kazanmasıdır.

Daha önce Gezi Parkı ve Taksim Dayanışması içinde yaşanan barikatlar, flamalar, Gezi Parkı kaldırılsın mı kaldırılmasın mı tartışmalarına değinmiştik. Bunlar kadar önemlisi, Salı günkü saldırıdan itibaren başlayan “aktif eylem mi, pasif eylem mi” tartışmasıydı. Bunun arka planında “saldırı mı, savunma mı”, “hükümeti istifaya zorlama mı, barışçıl olarak ıslah etme ve seçimleri bekleme mi” farklı eğilimleri de görülüyordu. “Pasif eylem” savunucuları, Salı günkü saldırıya karşı direnişte, polise taş, havai fişek vd atılmasını engellemeye çalışan, Taksim ve Gezi Parkı’nda devrimci grupların, Kürt kent yoksullarının varlığından rahatsız olan, burjuva/orta sınıf muhalefet ve liberal reformizmdi. Liberal reformist pasifizm bu temelde yaygınlaşmaya başladı. Aktif eylem, devrimci ve radikal gruplar, işçiler, kent yoksulları, ara sınıf kesimleri içinde ağır basan ve savunulan eylem tarzıydı. Liberal reformizm ise, Erdoğan ve AKP’yi sokakta tam bir yenilgiye uğratmadan etkisiz hale getirebilmenin, ıslah etmenin, hatta barışçıl eylemler ile demokratik reformlar yapmanın hayalini kuruyordu. “Polise saldırı bahanesi vermeme, kitlelerin moralini bozmama ve kaçırmama” gibi beylik söylemler altında, Gezi Parkı’yla, hareket ile hükümet-polis arasında imkansız bir orta yol bulmaya çalışıyor, bu ikisini uzlaştırmaya çalışıyordu.

Anlamadığı, bırakalım Türkiye’yi en ileri burjuva demokrasinin bile isterse en barışçılı olsun, yığınsal-fiili işgal, sokak demokrasisi hareketleriyle bağdaşmadığıdır. Birkez yüzbinler, milyonlar fiili ve inatçı biçimde sokak ve meydanlara indiğinde, hükümet ve devlet güçleriyle karşıtlığa girdiğinde, toplumsal dönüşüm ve gelişmeyle, ne kadar kemikleşmiş ve daralmış ise o kadar eskimiş siyasal üstyapı arasında uzlaşmaz çelişki açığa çıktığında, özgürlük ve demokrasinin bütün gereksinmeleri bu çelişkinin yapay bir biçimde uzun bir dönem sürdürülmesi ve bastırılması nedeniyle, şimdi yığınsal ve şiddetli biçimlerde ortaya çıktığında, eskimiş üstyapı gıcırdamaya ve sarsılmaya başladığında, bir orta yolun olmadığıdır. Bir yanda milyonların fiilileşen ve meydan okuyan özgürlük ve demokrasi istemi, diğer yanda mali oligarşik diktatörlük karakteri ve sivri dişleri daha bir açığa çıkan neomuhafazakar burjuva demokrasisi; orta yol yoktur! Öncelikle kavranması gereken, ister direniş içindeki liberal reformist uzlaşmacı kesimler olsun, ister hükümet ve düzen safındaki “itidalci” görünen kesimler olsun, birbirine sempatik gülücüğü ile de ortadan kalkmaz.

Neoliberal burjuva demokrasisi tarihsel sınırlarına dayanıyor

Çünkü neoliberal burjuva demokrasisi, yalnız Türkiye’de değil, dünya çapında sarsılmaya, tarihsel sınırlarına dayanmaya başlamıştır. Dünya çapında yaygınlaşan yığınsal direniş ve isyan dalgalarının en temel dinamiklerinden biri budur. Neoliberal demokrasi, 20-30 yıldır, sınıfsal-toplumsal güç dengelerine, sosyalizm deneyiminin ve tarihsel mücadelelerin kazanımlarına, kolektif-toplumsal haklara dayanan burjuva demokrasisini geriye doğru çözmüş, parlamento-sendika-kitle örgütü gibi dolaylı soyut temsiliyet biçimiyle bile etkisizleştirmiş, bunun yerine bireysel liberal yurttaşlık, basın, toplantı özgürlükleri, özel alanların korunması, hoşgörü vbyi geçirmiş, fakat özellikle de 11 Eylül’den itibaren bunların da alanı alabildiğine daha daraltmıştır. Gelişme ve kemikleşmesinin bir evresinde, bu eskimiş üstyapının, siyasal rejim biçimlerinin işe yaramazlığı, engelleyiciliği, çürümüşlüğü artık geniş yığınlarca açık-seçik hale gelmiştir, onu değiştirme gereği bizzat sokaklardan, sokak demokrasisiyle ilan edilmektedir.

Liberal reformizmin bizzat kitleler içine taşımayı iş edindiği “marjinal gruplar” vb söylemi de, bu kavramın da içerik ve biçiminin değişmesiyle, marjinalleşenin bizzat hükümet ve eskimiş üst yapı olması, kitlelerin onunla uzlaşmaz karşıtlığıyla iflas etmiştir.

Dünya çapında yaygınlaşan bu siyasal-toplumsal sarsıntı ve çatışmaların arkasında, günü geçmiş siyasal rejim ve toplumsal düzenleme biçimlerinin karşılanmasını engelledikleri yakıcılaşan sınıfsal-toplumsal-bireysel ihtiyaçların olduğunu artık herkes biliyor. Bu gereksinmelerimiz, ilk elde hemen büyük bir başarı sağlamasa bile, siyasal-toplumsal uzlaşmazlık ve fiilileşen tarihsel kaçınılmazlık, bir “orta yol”un kalmaması koşullarında, her zorla bastırma çabası, onu engellerini parçalayıncaya kadar daha şiddetlendirmekten başka bir sonuç vermeyecektir. Liberal pasifizm, kabından bir kez taşan bu harekette bir kenar süsü bile olamaz.

Kararlı, militan sokak demokrasisi için, sarsılan çürümüş hükümeti indirmek, eskimiş siyasal rejim ve üstyapıyı çatırdatmak için ileri!

Not: Gezi’nin yıldönümü vesilesiyle yeniden yayınlıyoruz. “Çatışma Kaçınılmazdır”, 22 Haziran 2013’te Devrimci Proletarya’da yayınlanmıştır. “derken karanfil elden ele: haziran direnişi” kitabında yer almaktadır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*