Anasayfa » GÜNÜN İÇİNDEN » Caretta olmak varmış! (3)

Caretta olmak varmış! (3)

Sermaye, Mersin’de de, “kentsel dönüşüm” saldırısını sürdürüyor.

Bizim koca hamile kaplumbağayı kurtaran Mersin Valiliği; birkaç ay önce, müjdeyi vermişti: “Kentsel Dönüşüm Projesi’nde son aşamaya gelindi. Çok güzel olacak!”

Mersin’de “Kentsel Dönüşüm Projesi”; Kürt-Türk, farklı kökenlere; sermaye-işçi, karşıt sınıflara bölünmüş Mersin’in bütününü kapsıyor. Sermayeye azami kar getirmek üzere, farklı etnik kökenlere ve sınıflara bölünmüs Mersin’i, sermayenin Mersin’i haline getirmek için. İşçi, emekçi, Kürt semtlerine yıkım; işçi, emekçi, Kürtlere ise, dışlanma ve kent dışına sürülme getiriyor.

Mersin Valiliği, “kentsel dönüşüm”de sona gelindiğini muştularken; 4 mahallenin derhal boşaltılması, fetvasını yeniden dayatıyor: Çay, Çilek, Özgürlük ve Kiremithane mahallelerine!

Dört mahalle
Bu 4 mahalle birbirinden farklı. Çay, Çilek, Özgürlük mahalleleri, daha çok Kürtlerin oluşturduğu, göçle kuruldular. Kiremithane, çok daha önceden oluşmuş, merkez mahallelerden biri. Bu farklılık; kentsel dönüşüm saldırısına ilişkin endişelerini, davranışlarını, tutumlarını da farklılaştırıyor. Sınıfsal karşıtlığa dönüştürüyor.

“Göç mahalleleri” diyebileceğimiz; işçi, emekçi, Kürt mahallelerinde oturanların da, “kentsel dönüşüm” saldırısına ilişkin endişeleri, davranışları birbirinden farklılaşıyor.

Kimisi, “Bize evlerimizin parasını versinler köyümüze döneriz”, derken; kimisi, “Bizi Mersin’den kovamazlar!”; kimisi ise, “Obama gelse beni TOKİ evlerine götüremez!”, diyor.

Özgürlük Mahallesi
Özgürlük Mahallesi’nde, TOKİ’den vb, gelinse de; kimseyle konuşulmadan, evlerin fotoğrafları çekilip, tespitler yapılıp, gidildi. Özgürlük Mahallesi’nin işçi, emekçileri; burasının boşaltılmak istendiğini; fakat, kendileriyle hiç konuşulmadığını, söylüyorlar. Gelinip kendileriyle konuşmalarının; toplantı yapmalarının gerektiğini; kendilerine bunu kabul edip etmeyeceklerinin sorulması gerektiğini, belirtiyorlar. Çoğu, Özgürlük Mahallesi’nin yıkılacağını biliyor ve kabullenmiş. Ancak, TOKİ’nin uzak, fahiş fiyatlı, ilk depremde kitlesel mezarlık olacak, insan sağlığına aykırı evlerine taşınmak yerine; köylerine dönmeyi istiyorlar.

Bütün Mersin’in pisliği, çöpü bu mahalleye dökülüyor. Biz de, daha temiz bir yerde yaşamak isteriz. Ama gideceğimiz yer, TOKİ evleri olmamalı. Bizim evimizin değerinde para versinler, biz köyümüze gideriz. Bu saatten sonra, bir bina içinde 20 aile, 60 metrekarelik evde 8-10 nüfus yaşayamayız.”

Kimisi ise, köye dönmeyi hiç düşünmüyor: “Obama da gelse, bizi TOKİ evlerine götüremez. Öyle ya da böyle adam 4 katlı ev yapmış. Şimdi gelip de TOKİ’nin evinde nasıl yaşasın. Biz Doğuluyuz, o evlerde yaşayamayız. Eğer evimizin karşılığı olan parayı verirlerse kabul ederiz, burayı boşaltırız.”

Çilek Mahallesi
Çilek Mahallesi’nde ise, “kentsel dönüşüm” saldırısına karşı duruş, daha farklı. “Kentsel dönüşüm”e ihtiyaçları olmadığını; tümüyle karşı olduklarını, dile getiriyorlar: “Mahallemiz illa güzelleşecekse, imar gelsin. Binaların hepsi tapulu. Mahallemizde, hazine arazisi üzerinde yapı yok.Yapı ruhsatı olmayanlar, yıllardır belediyeye emlak vergisi ödüyorlar. Kaçak yapılar yıkılacaksa, yıkılsın. Fakat TOKİ, bize bu mahallede yer vermez! Bizi ya dağ başında bir yere; ya da başka illere gitmeye zorlayacaklar. TOKİ’nin gittiği her yerde halkı aldattığını biliyoruz. Zaten biz TOKİ evlerinde yaşayamayız. Biz isteriz ki evimizin damında oturalım, bahçemize çamaşırımızı serelim, ekmeğimizi kendimiz yapalım. Mahalle halkı olarak, bu projeye evet demeyiz. Zaten belediye de, ‘nasıl olsa burası yıkılacak!’, diyerek, hizmet vermeyi kesti! Fakat, evinin değerinden daha pahalı ev verilenler olursa, onlar gider.”

Kiremithane Mahallesi
Kiremithane Mahallesi’nde oturanlar ise, “kentsel dönüşüm” saldırısını; içinde bulundukları sınıf ilişkileri gereği, saldırı olarak görmüyorlar. Kendilerinin de mülkleri oranında sebeplenecekleri; kentsel rant paylaşımı, olarak görüyorlar. Bu rant paylaşımında; sınıf kardeşleriyle girdikleri rekabette, altta kalmaktan, kazıklanmaktan, en büyük payı kapamamaktan, endişeleniyorlar.

Bu proje sayesinde, mahallemiz daha düzenli ve güzel olacak. TOKİ’den çalışmalar için geldiler. Her evi incelediler ve gerekli notları aldılar. Mahallemizde yaklaşık bin aile var ve nüfusu tahminen 5 bin. TOKİ tarafından tüm evler gezildi. Evlerde yapılan değişiklikler kaydedildi. Mahalleli bu konuda memnun… Esrarcıların, balicilerin barındığı harabe evler yıkılacak. Bu sayede daha temiz bir mahalleye kavuşacağız. Bir çok mimar, mühendis geldi; bir yıldır yaptıkları çalışmalardan bahsettiler. Tapusu olsun olmasın, herkesiz evinin değerinin üstünde ödeme yapılacağını, bildirdiler. Evlere yapılan ek masraflar; örneğin, bahçe yapılmışsa, onun bile parası verilecek!”

Bizim ihtiyar, mahallelerde
Yıkımın kapıya dayandığı 4 mahalle. Farklı ulusal kökenlerden; farklı ve karşıt, birbirleriyle mücadele halindeki sınıflardan insanların oturduğu 4 mahalle. Bu 4 mahallede oturan tüm insanlar; içinde bulundukları ulusal kökenlere, sınıf ilişkilerine göre; bu köken ve ilişkiler içinden, “kentsel dönüşüm” saldırısıyla, ilişki kuruyorlar.

Bizim ihtiyar, 90 kiloluk, üstelik hamile; yaşamımızı bağladığımız ağlarımıza dolandığı için şimdilik kafasını kırmak dışında bir yol bulamadığımız; fakat Mersin Valisi tarafından, devletin tüm olanakları seferber edilerek kurtarılan; hastaneye yetiştirilip ameliyat edilen, vitamin verilen; şimdilerde, sağlığı yerinde olan, deniz kaplumbağası vardı ya…

İşte, yukarıdaki 4 mahallede oturup, sermaye sınıfının içinde olanlar; “kentsel dönüşüm” saldırısını en temel, en yakıcı, en acil ihtiyaç olarak yaşayanlar, geliştirenler, yasalaştıranlar, yürütenler; bu saldırıyla ilişkilerini de, sermaye ilişkisi olarak kurup yürütüyorlar. Sermaye, sermaye ile, sermaye ilişkisi dışında; başka bir ilişki kuramazki! Zaten onlar; bizim ihtiyar kaplumbağa ile de sermaye ilişkisi kuruyorlar. Bizim ihtiyarı da sermayeleştiriyorlar. Bizim ihtiyarı da, kapitalist bir meta olarak, dünyaya pazarlıyorlar. Bizim ihtiyarın, kafasının kırılmasını dahi, sermaye birikimlerini sürdürmek ve geliştirmek için, kullanıyorlar…

Bu 4 mahallede oturup, kendi kırık dökük evlerini kendileri yapan, çoğu Kürt işçi ve emekçilerse; şimdilik, burjuvalar ve burjuvalaşmakta olanlar kadar net bir sınıfsal tutum gösteremiyorlar. Yıkım saldırısına karşı, kitlesel, yer yer de militan eylemler yapıyorlar. Herşeylerini, geceli gündüzlü emeklerini, geleceklerini yatırdıkları derme çatma evlerinin, yıkılmasını istemeseler de; buna karşı koyamayacaklarını sınıfsal toplumsal deneyimleriyle biliyorlar. Bu yüzden, hiç olmazsa, bu emeklerinin karşılığını almak istiyorlar. Bunun, en aşağıdan katıldıkları pazarlıklarında; az biraz kolektif, çokça da kendi aralarında rekabet ederek, bireysel, pazarlık yapmaya çalışıyorlar. Sermayenin Mersin’i olmakta olan Mersin’den dışlanmakta, atılmakta, kovulmakta olduklarını derinlemesine hissediyor, anlıyorlar. Fakat; sermayenin, sermayenin Mersin’ini amansız yıkımlarla kurarken; hiç istemeden de olsa, alabildiğine kaygılansa da; mecburen, işçi sınıfının Mersin’ini de, oluşturmakta olduğunu; sermayesiz ve sınıfsız Mersin’in de koşullarını oluşturduğunu; şimdilik, belli belirsiz muğlak vb. olarak farkediyorlar. Ancak, işgücü olarak sermayenin ilişkisi, malı ve hareketi olduklarından… İşsizlik canevlerinde, iş ise, sermayenin Mersin’inde olduğundan… Umutsuz bir çabayla da olsa, sermayenin Mersin’ine, kabul edilmeleri için, şimdilik, yalvarıyorlar. Asgari ücreti dahi dışlayarak; “bölgesel asgari ücret”e dahi, boyun eğerek; dahası, onu, yaşamsal ihtiyaç olarak sahiplenerek… Kırık dökük, herşeylerini vererek inşa ettikleri; aslında, korkunç sağlıksız, fakat zorunlu olarak katlandıkları barındıkları yerlerden dahi vazgeçerek; ellerine para geçerse belki TOKİ sürgününe; olmazsa, ailelerini yeniden “memlekete” gönderip, TOKİ inşaatlarının “amele barakaları”na; o da olmazsa, sermayenin Mersin’inin en dışındaki sınırlarda, açlık ücretinin önemli bir kesimini ulaşıma kaptırarak, yeni derme çatmalar yapma umuduyla; o da olmazsa, en ucuz, en rezil izbelere fahiş kiralar ödeyerek, üstüste yığılmaya dahi boyun eğerek vb. Sermayenin Mersin’inin, kendilerini; ucuzun ucuzu ve mutlak güvencesiz çıplak işgücü, olarak kabul etmesi için, yalvarıyorlar. Sermayenin Mersin’ine, kendilerini amansız sömürtecekleri; bir hedefliyorsa bin verecekleri; karşılığında, bir sonraki gün sömürülme gücünü en asgarisinden oluşturma dışında, hiçbir şey istemeyecekleri, sözünü, “yemin billah!”, vererek.

Bugün, şimdilik, öne çıkan “yalvarmak” olsa da; sadece yalvarmıyorlar! İsteyip istememelerinden bağımsız olarak; çoğunlukla da, hiç istemeyerek, fakat zorunlu olarak; amansızca proleterleştiriliyorlar. Ve yine, isteyip istememelerinden bağımsız olarak; zorunlu olarak; proleterlerin sınıf savaşımına katılıyorlar. Bugünden yarına, süreklileştiriyorlar; geliştirecekler, güçlendirecekler…

İşçi sınıfının tarihsel, dünkü savaş ilanını; güncelleştirip, amansız güçlendirecekler: Diz çökerek yaşamaktansa, …!

Sırtlayıp, bizim ihtiyarı…
Bu 4 mahallede oturan, çoğu Kürt işçi ve emekçiler; bizim ihtiyar kaplumbağayla, şimdilik, pek bir ilişki kuramıyorlar. Çünkü kendilerine, sermaye için, sermaye üretmek için, sermaye ürettiğin kadar ve işsizlik içinde rakiplerini bertaraf edebildiğin kadar, yaşa ya da öl, dayatılıyor! Bu ölümcül seçenekler içinde, bizim ihtiyara ayıracak an zamanları yok. Bu, onlar için, şimdilik, lüks; ve onların yaşamında, lüks, hiç olmadı. Olacağı da yok, gibi.

Olabilseydi; bu “lükse” ayıracak bir anları dahi olabilseydi…

Bizim ihtiyarı sımsıcak kucaklayıp; sırtlanıp bizim ihtiyarı; o derme çatma evlerine dek taşırlar; ona, canfeda çocukları için ayırdıklarını değilse de; kendi boğazlarından keserek, neye ihtiyacı varsa, karşılamaya seferber olurlardı…

Bizim ihtiyarın kafasındaki kırıkları; biraz dua, biraz “ecüm mecüm”cü hoca, biraz ebe, biraz çocuklarının ihtiyara yaşama enerjisi, sevinci veren sevgileri, biraz yaralara iyi geldiğini bildikleri bahçe otlarından kafasına yapıştırıp bağlayarak vb. ile, tedavi etmeye çalışırlardı. Tedavi edebilirlerse ve yaşarsa bizim ihtiyar; onu yine hepbirlikte sırtlayarak, Mersin kumsalına götürüp, denize salarlardı. Türkülerle, halaylarla…

Yumurtlayacak olduğunun farkına varmışlarsa eğer; yine kendilerininki gibi kırık dökük, fakat daha fazla özenip, daha fazla dikkat ettikleri, bir yuva, yumurtlayacağı bir yuva, yaparlardı…

Bizim ihtiyarın yumurtalarından yavru çıkmasını, uykusuzluklarını eze eze kolektif gözleriyle hep birlikte beklerlerdi. Bizim ihtiyarın yüzlerce yavrusu, o gün, büyük bir telaşla, denize kavuşmak için çırpınarak ilerlemeye çalıştığında; korkutmamak için uzakta dururlardı. Fakat, bu manzarayı görmek için, birbirlerini ezerler; çocuklarını omuzlarına alıp, seyrettirirlerdi; ciyaklarlarsa, şamarı eksik etmeden!

Bizim ihtiyarın son yavrusu da, denize kavuşup, açılıp gözden kaybolduğunda; diğer tüm kaplumbağa yavruları da denize kavuşup açıldıklarında; çatlayacak başka bir tek yumurta dahi kalmadığında; çocuk ihtiyar, kadın erkek, hep birlikte sahile inerlerdi. O gece, Mersin kumsalında, yaşama tutunma sevincinin; doğasıyla, sınıfıyla, toplumuyla yaşamın bütünlüğünü ta içinde duyma; bu bütünlüğün içinde yer alma sevincinin, mutluluğunun, tililileri, sloganları, halayları, kucaklaşması yaşanırdı…

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*