Anasayfa » GÜNDEM » Büyük yazın insanı Ülkü Tamer’i yitirdik

Büyük yazın insanı Ülkü Tamer’i yitirdik

11 şiir kitabı var, 1950’lerde 2. Yeni’nin en üretken şairlerinden oldu, çocuksu bir saflığı ve müzipliği, çok yalın ama derin ve süzülmüş bir doğa duyarlılığını, tarihi ve felsefeyi şiire katmasıyla bilinir. 1960’ların sonlarından itibaren Edip Cansever, Turgut Uyar, Ece Ayhan gibi daha toplumsalcı-eleştirel bir şiire geçiş yaptı. Derin acıları, toplumsal trajedi, isyan ve mücadeleleri, başeğmezliği işleyen şiirler yazdı. Daha az, daha öz, daha yalın, ama birçoğu sonraki devrimci kuşakların, şarkıların, umutların, emeklerin, mücadelelerin, içine işleyen, bir parçamız olan, bizi ifade eden şiirler yazdı.

“Güneş topla benim için”, “Uyu Memik oğlan uyu”, “Üşür ölüm bile”, “Gül dikeni”, “Düşenlere” gibi çok sayıda içimize işlemiş şarkı sözü yazdı. Şarkı sözleri ve bazı şiirleri, Ahmet Kaya, Zülfü Livenali, Grup Yorum, İlkay Akkaya, Metin Celal, Edip Akbayram tarafından bestelenerek milyonlara mal oldu.

100’ün üzerinde çeviri şiir, roman, oyun, masal, mitoloji kitabıyla, adeta tek kişilik bir yazın ordusu gibi, uluslar arası yazın-kültür dağarcımızı, ufkumuzu genişletti, zenginleştirdi. Lermantov’u, Shakespeare’i, Lorca’yı, Brecht’i, Tagore’u, Neruda’yı, Guillen’i, İbsen’i, Eliot’u, Çehov’u, Poe’yu, Hemingway’i, Şolohov’u, Latin Amerika gibi bir çok kıta ve ülkeden sol şiir seçkilerini ilk onun çevirileriyle okuduk. Bu şair ve yazarların daha kapsamlı ve bütün eserlerinin çevirisi başka çevirmenler tarafından 90’lı yıllardan itibaren yapıldı, ancak pekçok çevirisi açısından ilk olmasının ve tabii ki onun çevirilerinin tadı bir başkadır.

Çok sayıda çocuk kitabı, iki sinema senaryosu, bir tiyatro oyunu, üç sosyal anı kitabı yazdı. Sayısız edebiyat dergisinde yazdı, birçok gazetede edebiyat yazıları yazdı, iki edebiyat, bir çocuk dergisi çıkardı.

Tiyatro ve sinema oyunculuğu da yaptı.

Türkçe’ye “hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten”, “uçakları n’edeyim gökkuşağı gönder bana” gibi çok sayıda yeni deyiş kazandırdı, dili ve kendimizi ifade yetimizi de zenginleştirdi.

Yapıtı, dev emeği, bize kattıklarıyla önünde saygıyla eğiliyoruz.

Bugünkü çölleştirilmek istenen yazın ve kültür ortamında, 20. yüzyılda evrenselleşmiş toplumsal-eleştirel kültür birikim ve ufkunu Türkiye’ye taşıyan, Türkiye’deki yazın ve kültür iklimini özgün katkılarıyla derinleştiren ve zenginleştiren yazın insanlarının değerini çok daha iyi anlıyoruz. İyi ki vardın hep yaşamın, kültürün, umudun bir parçası olarak varolmaya devam edeceksin.

Üşür Ölüm Bile

Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karşısına
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz sesiyle

Şiir İçin Cevaplar

1
Şiir gecenin kardeşidir,
gündüzün annesi.

Yürekteki büyükbabadır şiir.

2

Şiir örümceğin sesidir,
duvarın şarkısı.

Duvarcının türküsüdür şiir.

3

Şiir yağmurun deresidir,
saç diplerinin teri.

Teknelerin taze sancağıdır şiir.

4

Şiir afişlerin çerçevesidir,
harflerin çizgisi.

Çıngırağın içindeki madendir şiir.

5

Şiir kamyonetlerin mavisidir,
kamyonların yiğitliği.

Faytonların yazılmamış tarihidir şiir.

6

Şiir bakracın çeşmesidir,
kuyunun yolcusu.

Kaynağın bekçisidir şiir.

7

Şiir cambazların dengesidir,
hokkabazların seyircisi.

Sihirbazların rüyasıdır şiir.

8

Şiir üzümün güneşidir,
elmanın kurdu.

Böğürtlenlerin tozudur şiir.

9

Şiir gümüşün simgesidir,
çeliğin yapılışı.

Kurşunun çıkışıdır şiir.

10

Şiir çitlerin dikenidir,
tarlanın sürülmesi.

Rençberin dalgınlığıdır şiir.

11

Şiir tatarcıkların saatidir,
ateş böceklerinin saniyesi.

Tabiatın yıllarıdır şiir.

12

Şiir ölümün gölgesidir,
yaşamanın örtüsü.

Çocuğun savunmasıdır şiir.

13

Şiir kumsalın eleğidir,
kayanın tortusu.

Mermerin sunduğu damardır şiir.

14

Şiir uykusuzluğun şiltesidir,
uykunun haritası.

Balkonun uyanışıdır şiir.

15

Şiir ateşin habercisidir,
yangının kundakçısı.

Yanardağın üstündeki kuştur şiir.

Güneş Topla Benim İçin

Seheryeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara
Güneş topla benim için

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından
Güneş topla benim için

Yazdan kıştan ilkbahardan
Mahpuslarda dört duvardan
Doludizgin sevdalardan
Güneş topla benim için

Seheryeli yar gözünden
Havadaki kuş izinden
Geceleyin gökyüzünden
Güneş topla benim için

BİR ADIN YOLCULUKTU

1
Kavaklık neresiydi, İthaka neresi
Belki Kırkayak bahçesinden başlamıştı yolculuğun senin
Belki Nurgana’dan
Başpınar’da konaklar mıydı Odysseus
Penelope kurar mıydı tezgâhını Kayacık’ta
Troya neresiydi
Agamemnon
Bir dağ-yüreğinin sesiydi

Meyan şerbetçileri dolduruyor sokakları
Sebil sarıp sarmalıyor ikindiyi
Alçalan güneşin altında Kyklops
Birecik yolunu gösteriyor tek gözüyle
Dağ yeli, dağın yüreği, söyle
Kimdi Odysseus
Antep’e gelenlerin delisi miydi

2
Berberlerin artık yorulma saatinde
Düşlerin bitip bitip başladığı bu saatte
Eşekleriyle yola koyuluyor pazarcılar
Bu adam Mazmahor’a yakın oturur
Bir adı İbrahim’dir, bir adı başka
Turuncu güvercinler yetiştirmeyi koymuş aklına
Güneş doğdu muydu üzülür
Olmayan kılıcını takıp beline
Hüyüklerde bir Aias aranmaya başlar hemen
O gelen kim
Sorma bana
Adını hiç söylemez
Sirenlerin diliyle konuşur sadece

Şu gelen Humanızlıdır
Güvercin değil, evler büyütür içinde
Boş vakitlerinde taş yontar
Öyle bir sur yapacak
Öyle bir kale kuracak ki günün birinde
Tahta atlar değil, uçan atlar bile giremeyecek
Gümbür gümbür yalnızlığına Hektor’un

Berideki ise leblebi satar
Akhilleus’n düşlerine mi özenir kalburu başında
Yoksa Patroklos’un ölümüne mi
Kendisi bile bilmez bunu
Kafası karıştı mıydı
Alır bir avuç leblebisinden
Alleben’de rakı içmeye gider

3
Neresiydi İthaka
Ne işi vardı burada Odysseus’un
Yılanların uykusunda ne işi vardıSığırcıkların akşamında
Kanatlı kısrakların uçuştukları gecede
Sabahın sessiz patlayışında ne işi vardı

Hep bunu soruyor, bunu konuşuyordun

4
Yolculuğun nereden başlamıştı senin Antepli
Bir yolculuğun Davut’un demirci dükkânından
Bir yolculuğun Şükrü’nün götürdüğü bayram yerinden
Bir yolculuğun Mehmet Efendi’nin Camlı Kahve’sinden
Bir yolculuğun Nakıp Ali’nin sinemasından
Bir çok yolculuğun Nakıp Ali’nin sinemasından
Bir yolculuğun Arasa’daki isimsiz kebapçıdan
Bir yolculuğun Uzunçarşı’daki buzlanmış tuluklardan
Bir yolculuğun Kalealtı’ndaki boya kokularından
Bir yolculuğun Dunlop Garajı’ndaki dokuma tezgâhlarından
Bir başka yolculuğun
Narlı’daki sivrisinek uykularından başlamıştı senin

Narlı neresiydi, İthaka neresi
İthaka neresiydi, Troya neresiydi
İstanbul neresiydi Ulukışla’dan sonra

Kayacık’ta mekik atarken Penelope
Düşünüyordu:
İstanbul
Uslu bir çocuğun sesiydi

5
Günlerden, güneşlerden, karanlıklardan geçtin

Dehlizlerden, akrep sırtlarından geçtin

Karpuzatan’dan, Dülük Baba’dan ve her gün Saburcu’ndan

Hacivat oynatanların şarkısından

Kaçakçıların saatinden, Çukurbostan’da bekçi düdüklerinden

Her gün en az bir kere geceden geçtin

Bir adın yolculuktu, bir adın başka

Şafak sökerken Zeus
Hemingway’in öykülerini bırakıyordu senin sunağına

Tarancı, Necatigil, Ziya Osman Saba
Kitapçı dükkânını taşıyordu Arif Güzel’in
Yılanın su içtiği pınar başına

Lady Macbeth’i savuruyordu düşlerine uyku

Kimbilir nereden başlatmıştın yolculuğunu
Sait Faik’den mi, O’Henry’den mi, Çehov’dan mı
Su almak için indiğin istasyon
Bozkırında mıydı Gorki’nin, Konya ovasında mı

Vagon penceresinden arılar giriyordu
Gümüş örümceklerle savaşarak

Günlerden geçiyordun, gecelerden
Troya’da arıyordun Antep’te yitirdiğin dizeleri
Eliot koşuyordu yardımına, Pound, Jacob, Frost,
Dıranas, Nâzım, Dağlarca,
Caldwell, Steinbeck, Istrati, Poe, Kafka, Silone,
Bruegel, Dufy, Picasso, Degas, Vlaminck,
Alberti,
Andrade,
Lorca.

Bu arada adını soruyordu koridordaki saraç.

Bir adın yolculuktu, bir adın sevda.

6

Çocukların artık yorulma saatinde
Güneşin batıp batıp doğdurğu bu saatte
Yola koyulan pazarcılar oldun
Tahta bir iskemleye oturup kahveleri dolaşyın
Hermes’in sandalları bile gerekmiyordu sana
Haritalarını çizmek için Olympos’un, Gâvur Dağı’nın

Surlar yaptın
Leblebi sattın kendine

Narlı, Haydarpaşa, Waterloo, Gare du Nord, Termini
Bütün istasyonlarına uğradın dünyanın
Her yere biletini her yerden aldın

7

Kavaklık neresiydi, İthaka neresi
Kimdi Odysseus
Antep’ten gidenlerin delisi miydi

Latin Akdenizli: Ülkü Tamer
Haydar Ergülen’in yazısı, 2011

Ülkü Tamer, galiba şair olma mevzuunda epey tartışılan, ama bir bakıma da alternatif bir tartışma ya da öneri olduğu için pek öne çıkmayan bir görüşün, inancın, anlayışın en müstesna örneği. Hangi anlayışın? Şair olduğu halde olmama ya da üzerine alınmama, hatta oralı bile olmama anlayışının. ‘Müstesna’ çünkü, bu sözcükde seçkinlik de var saygınlık da, az bulunur olmak da nadirattan sayılmak da var ama, galiba en önemlisi sözcüğün sesinden mi telaffuzundan mı müziğinden mi, her neyse, diğer ve asıl anlamlarından çok ve önce bir ‘tenhalık’ var, doğrusu müstesna deyince benim aklıma da ilkin bu geliyor. Tenhalık, tenha olan. Tabii bunu Ülkü Tamer’e uyarladığınızda ya da tercüme ettiğinizde diyelim, bu tenhalığa bir de ‘mizantrop’ dedikleri, tamam o kadar değil, insandan kaçmaz ama, yine de topluluk içine çıkmayı pek sevdiği de söylenemez, çıksa da onca kalabalık içinde görünmemesini bilen bir adam da ekleniyor. Uzun boyuyla ve ona eklenen uzun duruşuyla da bunun, yani görünmemenin, iki kere zor olduğunu, bu nedenle de iki kere bu hususta da, yani görünmeme hususu, başarılı olduğunu söylemek gerekiyor.

Bu benim izleninim elbette ve onun bildiğim, gördüğüm 60 yaş sonrası hali. 6. Çocukluğunu sürerken tanıştım Ülkü Tamer’i. O çocukluğa gelinceye kadar da şiirde yaptığı çocukluklar arkadaşım olmuştu. Öğrenciliğini, gençliğini saklamadı, Yaşamak Hatırlamaktır başlıklı, çeşitli yayınevlerinden bir kaç baskı yapmış, bir anlamda otobiyografisi sayabileceğimiz anı ve yaşam kitabına baktığınızda bunu hemen görürsünüz zaten. Aslında hayatını da, şiirini de saklamadı demek gerekir.Tuhaf. Bir yandan hem tenha, gözden uzak olmayı seviyor, bir yandan da o uzaklığı ve tenhalığı içinde kendini saklamadığını açıklıyor, açık ediyor.

Antepli, bir demeye göre de, ‘Antep’in Paşası’, bu miras da ona ünlü dilbilimcimiz Ömer Asım Aksoy’dan tevarüs etmiş. Adamın sıcağı demeli, bir Antepli’yi uzaktan görünce tanırsınız, anlarsınız, önce sözcüklerinin sıcaklığı, sıcak kokusu gelir çünkü. Ülkü Tamer de onlardandır. Zaten doya doya, tadını çıkara çıkara anlattığı şeylerin pek çoğu da Antep üstünedir, orda geçen çocukluğu üstünedir, bana da bir kitabını imzalarken ‘yarı hemşehrim’ diye yazmıştı, acaba sıcakkanlı mı buldu beni dedim ama, bir süre Eskişehir’de kalmış meğer gençliğinde ondanmış, daha da önemlisi annesi Eskişehirliymiş.Yarı hemşehriyiz Ülkü Tamer’le, ki ben o yarımı çocukluğa sayıyorum zaten, ondan doğru hemşehriysek şiire bile gerek yoktur!

Şiiri de onun çocukluğuna dahildir ve bence yaptığı her iş, hayatı dahil, çocukluğunu doyasıya yaşamak ve sürdürmek içindir. Buradan anlayın ki hayat başka, çocukluk başka bir şeydir ve Ülkü Tamer’in şiiri de, çocukluğu da gökyüzü gibi açık bir adamın yapıp etmeleri, yazıp söylemeleri, olup eylemeleridir. Ben, ünlü Latin Amerikalı romancı Jorge Amado’nun ‘şiir, çocukluğun anayurdudur’ sözünü, yoksa böyle değil miydi, ‘çocukluk, şiirin anayurdudur’, böyle miydi, çok severim, iki halini de, yani doğrusunu ve yanlışını da. Üstelik birbirine karıştırdığım bu iki cümleyi o kadar çok yerde öyle çok kullanıyorum ki, belki bundan belki de gerçekte ikisi de birbirinin yerine neden olmasın geçebileceğinden, galiba hem de geçmesi gerektiğinden, kimbilir belki hakikat dediğimiz şeyin de bir parçasıdır bu, ikisi de aynı şey sayılırsa bir başka şeye de neden sayılmasın? Bu uzun cümle şunu söylemek içindir, ben o sözü Ülkü Tamer’in bir söyleşisinde okumuştum. Eh, Ülkü Tamer de Latin Amerikalı romancılardan, o ‘büyücü’lerden diyelim, çeviriler yaptı, şiirler çevirdi, demek ki kendi şiiriyle, şiirinin ruhu olan çocuklukla onların yakınlığını, daha doğrusu kankardeşliğini, sokak arkadaşlığını gördü ve aslında bu cümleyi de en çok kendi şiirine yakıştırdı diye düşünülebilir. Düşünülsün, ama Ülkü Tamer asla öyle biri değildir, yani cümleyi kendinden başlayarak kuranlardan değildir.Yazdan başlar, virgülden başlar, sincaplardan başlar, korulardan çıkar, şiire çıkar, ama bunları yaparken de en başta kendini aradan çıkarır.

Ülkü Tamer nasıl biridir, ve kaç kere çocuktur peki? Bence Antep’ten, o bir film tadında, cennet sineması demeli, anlattığı Nakıp Ali’nin Sinemasından, Bebek sırtlarında bir Antepli olmaya, yani Robert Kolej’li olmaya giden o çocuk, hatıra biriktirmeye erken başlayacaktır. Hatıra mı denir şimdi onlara? Yaşantı sözcüğünden hazetmem ama galiba burada yerini buluyor, yaşantı biriktirmeye o zamanlardan başlamıştır. Hayır, sonradan hatırladığı, yadına düştüğü, eli kalem tuttuğu için yazıp kitap yapmamıştır bunları. Onları hiç unutmayan, hatta onlarla yaşamayı sürdüren bir çocuğun devrialemi, seyrialemi, kalbialemi olarak kaydetmiştir. Uzun süren bir çocukluktan söz ediyorum. Cemal Süreya’nın Lokman Hekim’den dilediği ‘7 kırlangıç hayatı’na benzer bir süreç gibi. Sanki 7 kere çocuk olmuş biri Ülkü Tamer. Hepsinde de başka bir çocuk olmuş, başka imgelerin peşinden koşmuş, başka hayallerle büyümüş de küçülmüş ve nereye giderse gitsin, nereye uçarsa uçsun, nereye bakarsa baksın, neyi görürse görsün, neyi yazarsa yazsın hepsinde de o ‘çocuk kalbi’ni terketmemiştir. Hadi Amado’nun, ki onu en çok Tarçın Kokulu Kız’ından doğru severim, ikincisini sorarsanız Marquez’in klasiği Yüzyıllık Yalnızlık’tır elbette, hani taşıdıkları şirsellikten ötürü ‘Büyülü gerçekçilik’ adını da veriyorlar ya bu romanların türüne, galiba en çok bu ikisi beni büyüledi ve yazarları dil büyücüsü oldu benim için, Ülkü Tamer de sanki şöyle demiştir, ‘Ülkü Tamer’in anayurdu çocukluktur’, galiba bu kez yerine oturdu cümle.

Ülkü abi denir, deriz, dedim, öyle yazdım da, fakat bu kadar çocukluktan, 7 çocuk, söz edince abilik fazla gelmez mi diye de endişe ettim. İkinci Yeni şairleri üstüne çok yazı yazdım, pek çok başka yazımda da onları sık sık andım, nerdeyse onları anmadan geçen bir tek günüm, bir tek yazım bile yoktur. Ülkü Tamer için de hayli yazdım elbette, yani İkinci Yeni’nin Beş Atlısı arasında yer almasa da, Ece Ayhan, Edip Cansever, Turgut Uyar, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’dır o beş atlının adları, İlhan Berk ve Ülkü Tamer’siz bir İkinci Yeni düşünülebilir mi, belki de ‘en yenileri’ydiler İkinci Yeni’nin. İkinci Yeni’nin ‘en birinci yenileri’. O yazıların birinde ‘Tabiatın ve Çocukların Ağabeyi’ gibi bir başlık yazdıydım, yani fena bir başlık değil ama, şimdi düşündüm de Ülkü Tamer gelecek yıl abi olacak, yani daha bir yıl var. Yaş 75 olunca olunca ‘abi’ sayabiliriz onu.

Cahit Zarifoğlu’nun 7 Güzel Adam’ı gibi 7 çocuktan hepsi ve biri: Ülkü Tamer. İpekçi Tahsin’in oğlu, ki babası Antep’e iki şeyde öncülük etmiştir, biri ipekçiliği getirmesi, ipekli dokumacılığı başlatması, ikincisi ise Antep dışından bir gelin alması, yani Antep’in ilk ‘yabancı gelini’, Ülkü Tamer’in annesi. Yabancı dediysem o kadar da değil, hatta hiç değil, Eskişehir’li! Bizimki aslında yarım değil, tam, hatta onun bile ötesi bir hemşehrilik sayılır, ne de olsa anne tarafından hemşehriyiz Ülkü Tamer’le. Antep’in Eskişehirlisi bir çocuk. Sonra Nakıp Ali’nin sinemasından yetişen ve ilk asistanlığını diyelim orada yapmış sinema delisi bir çocuk, ki Amarcord, Macarlar gibi ilk ‘sanat’ filmlerini de 80’den sonra o getirtecek ve bu filmleri büyük kitlelerle buluşturup, tanıştırıp, kaynaştıracaktır. Robert Kolej’de Antepli bir çocuk olarak Ülkü. ‘Gole giden bir panter’ olarak futbol tutkunu Ülkü. ‘Yeditepe’den ‘Varlık’a, zamanının ve şiir tarihimizin en değerli dergilerinde bir ‘genç şair’ olarak Ülkü. Çocukluk sürüyor. Sahne tozu yutan, turnelere çıkan tiyatrocu çocuk Ülkü. İçinin bütün kuşlarını birden değil sırasıyla uçuran bir çocuk olarak Ülkü. Hepsi de heves kuşu, ki durmaz uçar. Sinemadan futbola, tiyatrodan kitaba bir heves bin hevestir onda. Kediler, atlar derken yedi çocuk birden olur Ülkü Tamer. Aşk mı? O sayılır mı? O hiçbir şeye sayılmaz, o baştanbaşa çocukluğun ta kendisidir, şiirin ta kendisidir, insanın ta kendisidir… Her şeyin ve hiçbir şeyin ta kendisi diye bir şey varsa şayet, aşk işte onların da ta kendisidir. Tıpkı Ülkü Tamer”in çocukluğu gibi, 7 çocuk birden olması ve hepsinin birbiri ardısıra sökün edip sürüyor olması gibi. Ülkü Tamer şiirin de, çocukluğun da ta kendisidir. 7 çocuk olmak, 7 şiir olmaya, 7 aşk olmaya da sayılır. Şimdi, yani hayli zamandır şiir yazmıyor olması da onun çocukluğundandır bence. Çocukluğuna sayılır. Şiir yazması nasıl çocukluğuna sayıldıysa, şiir yazmaması da ona sayılmamalı mıdır? Büyüklükte, büyük şair olmakta gözü olmayan cümle çocuklar yerine belki ilk kez Ülkü Tamer, şiir yazılabilir, sonra da yazılmayabilir demiştir. Hatta bırakılabilir, terk bile edilebilir, vaz bile geçilebilir ve yerini başka çocukluklara, başka boşluklara, başka hoşluklara neden olmasın bırakabilir, bırakmıyorsa şiir sayılmaz bile demiş olabilir, diyebilir. O bazen açık bazen de kendini gizleyen bir çocuk olarak yazmış ve yaşamıştır çünkü. Çocuklar saklanmayı ve bulunmayı istemezler mi? Ama galiba çocukluğun sonu yok ve insan çocukluk yapmadan duramıyor, eski çocukluk, yeni çocukluk. Çocukluk da tekrara gelmiyor ve heves kuşu nereye giderse bir heves çocuk olarak oraya gidiyor. Ülkü Tamer’in son okuduğum şiiri uzun bir aradan sonra 2004 tarihi taşıyordu ve eşi, aşkı Neslihan’a yazılmıştı, “avlu, ikindinin anayurdu” dizesiyle başlayan ve ilk dizeden itibaren onun aşkına özlemini, bizim de onun şiirine özlemimizi bildiren, duyuran bir şiirdi. ‘Bir çeşmenin türkçesi’ denildiğini de okudum Ülkü Tamer’in şiiri için, Cemal Süreya zaten ‘karnaval bileti’ demişti, en güzelini her zamanki gibi o söylemişti, hem çalışkan hem incelikli bir çocuk ve şair olarak, bir de hem içli hem dışlı bir abi ve şair olarak elbette, ‘Cemal abi’. Nedense bunları hep çocuklar için, çocuklukları uzun süren ve tekrara gelmeyen, hep yeniliklerle süren çocuklar için söylenmiş sanırım. Hele de en çok Ülkü Tamer sözkonusu olunca.

Latin Amerika, Gaziantep, Eskişehir, Akdeniz, İstanbul, Yaz, Yenidoğan, Lorca… Hepsi de çocuk avluları gibi. 7 çocuk avlusu gibi içi dışı, günü gülüşü çocuk makamından bir şair o. Acaba 7 çocuktan hepsi ve biri olarak yedinci çocukluğunu da Latin Akdenizli bir çocuk olarak mı sürüyor Ülkü Tamer? Öyleyse şiir geziyor, hava alıyor, sinemaya gidiyor, açıklarda yüzüyor demektir. Bundan çocuklar gibi sevinmemiz gerektir.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*